• 62 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Birçoğumuz Alfred Hitchcock’un “Kuşlar” filmini duymuş ya da izlemişizdir ancak bu filmin bir kitaptan esinlenerek yapıldığını sanırım birçoğunuz benim gibi ilk kez öğreniyor. Bu kitap filmle aynı adı taşıyan Maurier’in kitabıdır. Bazı kitaplar kısadır ama çok şey anlatırlar, bu söz bence bu kitap için söylenmiş. Ortada çok basitmiş gibi görünen bir olayın altında pek çok anlam ve sır saklı. Bu yönüyle kitap bende daha da bir hayranlık uyandırdı. Kitaptaki olaylar ve anlatım gerçekten çok gerçekçi ve merak uyandırıcı. Yazar oluşturduğu çevreyle, bilinmezliklerle, korkuyla okuru germeyi fazlasıyla başarıyor.

    Olaylar küçük bir İngiliz sahil kasabasında, 2. Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, Soğuk Savaştan önce, buz gibi bir havada, soğuk rüzgârların estiği, doğanın tümüyle kabuğuna çekildiği, kuşların kafayı yediği bir Aralık ayında geçiyor. Bir ailenin yanında çiftçi olarak çalışan Nat zamanının çoğunu yalnız başına kuşları seyrederek geçirir ve bir gün kuşlardaki garipliği sezinler, üstelik birtakım kuşların ufak çaptaki saldırılarına bile uğrar, bunun üzerine çiftlik sahiplerini uyarır, ancak etrafındaki hiç kimse bu uyarıları dikkate almaz. Zaten bu kuşbeyinli yaratıkların saldırılarını dikkate almayanlar ilk ölenler oluyor. Radyodaki haberlere kalırsa ortada henüz garip bir durum yoktur. Haberler onu yatıştırmaz, sanki bu doğal tehdidi dikkate alan bir tek kendisiymiş gibi hisseder. Olaylar ilerledikçe hükümet ve askeri yetkililer yapacak hiçbir şeyin olmadığını söyleyince bir savaş gazisi olan Nat ne yapacağını bilir ve kendini ve ailesini kuşlardan korumak için başının çaresine bakar ve hazırlıklar yapmaya başlar. Burada güçlünün hayatta kalması söz konusudur artık. Hikâye bu kadar basit işte. Zaten karakter yönüyle oldukça kısır. Yani tüm hikâye Nat’in hayatta kalmasına ve ailesini kurtarmasına dayanıyor. Ancak Nat ne kadar hazırlık yapsa da yine de doğanın saldırısı karşısında acizdir.

    Kitapta kısıtlı, sınırlı bir bakış açısı ve anlatım tekniği var. Nat ne görüyorsa ya da biliyorsa biz de onu görüyor ve biliyoruz. Her şeyden Nat’in haberdar olduğu ölçüde haberdar oluyoruz. Nat’in yaşam savaşı kitabın sonuna kadar sürüyor ve sonunda kara gün için sakladığı çok değerli purosunu yakması sanırım kaçınılmaz sonu, kuşlar tarafından öldürüleceğini kabul ettiğini gösteriyor. Kitap da burada bir anda bitiyor. Okuyucu sanki kitabın eksik kaldığı hissine kapılıyor.

    “Kuşlar” son derece metaforik bir yapıya sahip. Kuşları isteyen istediği şeye benzetebilir ama hiç kuşkusuz bu kitap akla savaşı çağrıştırıyor. Kuşların kamikaze tarzındaki saldırıları 2. Dünya Savaşı sırasında düşman uçaklarının Londra’yı hava bombardımanına tutmasını, masum ve çaresiz sivil halkın acımasızca katledilmesini akla getirmiyor mu sizce? Bunun yanında bu saldırılar kitle imha silahlarının dehşetini ve korkusunu da akla getiriyor desek yanlış söylemiş olmayız. Radyodaki haberlere göre bu felaket o kasabayla sınırlı değildir, şehirlerde durum çok daha vahimdir. Buradan bu felaketin yöresel değil çok büyük bir alanı kapladığı sonucuna varabiliriz. Kuşlar bir yandan nükleer savaşı da çağrıştırıyor diyebiliriz. Çünkü her yerdeler ve her an saldırıya hazırlar. Bacadan, pencereden, kapı altlarından her delikten girmeye çalışırlar. Ancak saldırı zamanları gel-git saatine göredir. Nat ister istemez yiyecek bulmak üzere evinden kuşların saldırılarının bittiği saatlerde çıkmak zorundadır. Çıktığında bütün kuşlar kendisine bakmaktadır. Kuşların hiçbir şey yapmadan onu izlemeleri ortada bir nükleer radyasyon tehdidini akla getiriyor. Başka bir yorum da kitapta kuşlardaki tuhaflığın doğru rüzgârıyla alakalı olduğu telaffuz ediliyor. Doğu rüzgârı kitapta sık sık geçiyor. Aslında ortada rüzgâr yoktur, komünizmin Batı Avrupa’da ve Amerika’daki olası tehdidi vardır. Kitabın çıktığı yıllarda komünizm Batılı demokrasiler için en büyük tehditti. Trigg ve ailesi kuşlardaki doğal olmayan bu davranışın sorumlusu olarak Rusya’yı gösterirler. Rusya o zamanlar komünizmin, soğuk savaş paranoyasının, kötü, sıra dışı ve tuhaf her şeyin kaynağı olarak gösteriyordu. Doğu rüzgârı kuşların gelişi ile ilişkilendiriliyor, yani doğu ideolojilerinin batıya sızmaya çalışması, komünist propaganda hep bununla ilgili. Son olarak kuşların saldırıları karşısında hükümetin insanların güvenliğini sağlamaması sanırım 2. Dünya Savaşı yıllardaki iktidara açık bir taşlama olsa gerek.

    Kitapta bence ön plana çıkan başka bir tema da insanoğlunun kibrine ve teknolojiye aşırı güvenmesinin doğa karşısında hiçbir artısı olmamasıdır. Teknolojinin doğa karşısındaki yetersizliğini de düşen uçaklardan anlıyoruz. Modern teknoloji, radyo, silahlar, telefon hepsi doğa karşısında yetersiz kalıyor. Etrafımızdaki dünyayı kontrol edebiliriz düşüncesi, insanın kendini doğa karşısında güçlü sanması burada geçerliliğini yitiriyor.

    İlginçtir ki yazar kuşların acımasız ve amansız saldırılarına dair hiçbir açıklamada bulunmuyor. Kuşların derdi insanlardır, kuşların çiftlik hayvanlarına bir kez bile saldırmamaları kuşların hedefinde sadece insanların olduğunun açık bir göstergesi. Komşular tarafından ortaya atılan iddialar ise son derece akıl dışıdır. Sanırım yazar bu konuda cevapları okurdan bekliyor. İnsanoğlunun mantığına aşırı güvenmesi onların gerçek karşısında gözünü kör ediyor. Bu gerçekten çok ciddi bir iddia. Bir anormallik karşısında hemen mantığımıza sığınır ve bu durum mantık dışıysa bunun gülünç ve ciddiye alınacak bir mesele olmadığına kanaat getiririz. Nat’in kendisine kuşların saldırdığını iddia etmesi ve çevresindekiler tarafından alaya alınması sanırım bunun en açık kanıtı.

    Düşen uçaklar, radyo sinyallerinin kaybolması, dış dünyadan hiçbir haber alamamaları okura sanki yeryüzünde son kalan insanların onlar olduğunu hissettiriyor. Yazarın da onları savunmasız ve yalnız göstermesi bu hissi daha da güçlendiriyor. Dış dünyadan iyice soyutlanmışlardır. Etraflarında hiç kimse kalmamıştır, tanıdıkları kim varsa ölmüştür. Kim bilir belki yeryüzünde kalan son insanlar onlardır!
  • SUALİNİZ: Dünyanın siyasetine karşı niçin bu kadar lâkaytsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun. Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki sükût ediyorsun?


    Elcevap: Kur'ân-ı Hakîmin hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa, bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.
    Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet! Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelâlin elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin? Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi [ 1 ] şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لاَ تَوَسُّطَ بَيْنَنَا * لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمِينَ اَوِ الْقَبْرُ [ 2 ]
    Belki hizmet-i Kur'ân, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men ediyor. Şöyle ki:
    Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ân'ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar. İşte bunlara karşı iki çare var:
    Birisi, topuzla o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
    İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
    Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki, o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için, emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, "Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?" diye telâş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
    İşte, o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise hakaik-i Kur'âniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.
    İşte, ben de, nur-u Kur'ân'ı elde tutmak için, اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ [ 1 ] deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârâne telâkkiyatlarından müberrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'ân ve gösterilen envâr-ı Kur'âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir—meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola!
    Elhamdü lillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ân'ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki, gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.
    ‎وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لاَ اَنْ هَدٰينَا اللهُ لَقَدْ جَۤاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ * [ 2 ]
    ‎اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى [ 3 ]
  • Bir kadın seni seviyorsa sana aittir.
    Mutlaka bir fotoğrafın vardır
    bir yerinde odasının..
    onu kaldırtma!
    Bir kadın seni seviyorsa,
    uyumadan önce dua ediyordur..
    senin adınla başlayan dualar
    ve biten senin adınla..
    onu susturma!
    Bir kadın seni seviyorsa,
    sana zarar veremez..
    yalnız genç adam..!
    kadınlar vazgeçtikleri adamlara da
    acımayı beceremez..
    bu da kalsın aklında..
    Bir kadın seni seviyorsa,
    koklayarak öper seni..
    Seni seven bir kadın,
    sevdiği kadar sarılabilirse
    kemiklerin kırılır..
    Ve bir kadın seni seviyorsa,
    sen ne kadar güçlüysen
    o kadar güçlü hisseder kendini..
    onu yanıltma..!
    İlk darbede yere çakılma oğlum !
    İlk imtihanda sınıfta kalma !
    Ve asla,
    Ama asla!
    Araya umutsuzluğu sokma !
    Orasıdır kadının şah damarı, umudu..
    Kesildiği an, vazgeçer kadın.
    Sevmekten,
    Beklemekten,
    Özlemekten,
    Hatta dua etmekten…
    Can havliyle, kaçar.
    Yakalayamazsın.
    Artık o kadını üstüne alınamazsın.
    Sahip çıkamadığın kadına,
    hesapta soramazsın.
    Kadınları bomba gibi düşün genç adam !
    yanlış kabloyu kesersen,
    onunla birlikte sende patlarsın.
    Bak oğlum!
    Bu hayatta her şeyi alırsın..
    yalnız seni seven kadının yoktur fiyatı.
    Seni her şeye rağmen
    sevebilen kadını satın alamazsın..
    Cüzdanın kilo kaybettikçe,
    sevgileri eksilen
    sevgililerin olur en fazla..
    Falan , filan sonra.
    Bilirsin ya..
    Sen, sen ol, o kadını satma!
    Bir kadın seni seviyorsa, kavga eder.
    Hem birazdan
    boğazına yapışacak sanırsın,
    hem görürsün gözlerindeki korkuyu.
    Kadınlar susmaz genç adam,
    susmuş kadın gitmiş kadındır.
    Susmuş bir kadın için
    bitmiş bir adamsındır.
    Bu kadınların değişmez
    ve değiştirilmesi teklif bile
    edinilemez olan maddelerinden biridir.
    Kadın olmanın kuralıdır..
    Bir şey daha vardır ki,
    Kuştur kadın,
    Ve bir gökyüzü vardır her kadının.
    Öyle bir havan olmalı ki adamım,
    Senden göçmediği için,
    onu dondurmamalısın.
    Bunu bir zamanlar
    seni gökyüzü ilan etmiş kadının,
    başka bir gökyüzünde
    kahkaha atışını duyunca anlarsın…
    Bir kadın seni seviyorsa
    fotoğrafını görmediği gün olmaz.
    Bir kadın seni seviyorsa ,
    kokuna doyamayacagini bile bile
    koklayarak omzundan öpmustur seni.
    sana zarar vermez,
    en büyük zararı kendinedir..
    umutsuzluktan bile umut yaratır..
    Bir kadın seni seviyorsa tartışır,
    niyeti kavga çıkarmak degildir
    ne kadar ileri gidebileceğini ölçer.
    Oysa ki, sımsıkı sarılmani bekler.
    Bir kadın seni seviyorsa
    üç beş kilo fazla
    ya da eksiğine bakmaz..
    yemek yediğin anı da seviyordur..
    seviyordur her halini..
    Bir kadın seni seviyorsa,
    kalp atışına dayanamaz,
    beste bile çıkarir..
    kokun var diye bluzunu yıkamaz..
    koyar kenara, gider gelir koklar onu..
    yerine kimseyi koyamaz..
    sana zaten hayrandir..
    hoslanmadigi huylari senle sever,
    seni sende sever..
    Uzakta da olsan, yine sever.
    Bir kadın seni seviyorsa,
    ayda değil ,
    her gün rüyasında görmek ister..
    çocuk gibidir..
    Bir kadın seni seviyorsa,
    yaş aldığında,
    olgunlastigina inanir..
    içindeki çocuğu da asla öldürmez.
    Bir kadın seni seviyorsa,
    senin gibi bebeği olsun da ister..
    en çok babaligi sana yakıştirir..
    senle uyanmak ister..
    Bir kadin seni seviyorsa ,
    tuzsuz yumurtayi tuzlu,
    şekersiz çayı sekerliymis gibi içer.
    Bir kadın seni seviyorsa,
    senin ondan
    vazgecmedigini görmek ister..
    sevilmedigini hissettiği an,
    gitmek ister..
    ama kolay kolay yapamaz,
    emin olmayı bekler..
    Bir kadın seni seviyorsa,
    her şeyi göze alır ,
    ama onu görmezden geldiğini asla..
    senden nefret etmek için,
    kalbini kırmana izin verir..
    Bir kadın seni seviyorsa,
    bittiği an yemin eder,
    bi daha asla sana dokunmayacagina..
    ve bi gün der.. ya bi gün..
    Bir kadın seni seviyorsa,
    kimseyi öyle sevmemistir.
    Bir kadın seni seviyorsa,
    kendini önemli biri sanma..
    önemli olan ,
    kadının yaşadığı duygu yoğunluğudur,
    sende ortaya çıkmıştır..
    sende onu sevdiysen,
    o zaman şanslı hisset kendini..
    Bir kadın seni sevdiyse ,
    yollarınız ayrı olsa da
    tek duası
    “iyi ki seni sevmişim” dir.
  • 141 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bazı kitaplar hangi zamanda yazılırsa yazılsın okuyucuya göre günüzümde yazılmış hissi uyandırır. Bu dönemde yaşanılanları yazmış ama yazdığı dönem günümüz değil, deriz. İşte o kitaplardan biri ile karşınızdayım. Sabahattin Ali kendine özgü kalemiyle yazdığı içinde on üç öykü ve dört tane masalın bulunduğu Sırça Köşk kitabıyla.

    Kitabın yorumundan önce bu kitabın 1947 yılında toplatıldığından bahsetmek istiyorum. Yorumlayacağım kitap bir dönem Türkiye'de yasaklanmış. Peki neden yasaklanmış?


    "Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önce yayımlanan son kitabı Sırça Köşk, bir öykü kitabıdır. Kitapla aynı adı taşıyan öykü, devlet yapısını, iktidar sahiplerini eleştiriyor ve halkın bilinçlenince sırça köşktekileri nasıl indirebildiğini anlatıyordu. Sabahattin Ali’nin daha çok kendi hayatından esinlendiği, bazen de tamamen kendi anılarını anlattığı öyküleri ve yönetime, düzene gönderme yaptığı başkaldırı niteliğindeki masallarından oluşan kitabı 1947’de yayımlandıktan hemen sonra toplatıldı.
    1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikayeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde şöyle diyor: “Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan Sırça Köşk hikayesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla Heyeti Vekile kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, Sırça Köşk hikayesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”"
    Sırça Köşk öyküsünü -ya da masalını da diyebilirim- okuduğumda neden toplatıldığını ve yasaklandığını anladım. O dönemdeki kutuplaşma ile devlet eleştirisi harmanlanınca ortaya çıkan sonucun edebiyat dünyasına etkisine şahit olmuş oldum.

    "Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'"

    Yazılması gerekenleri yazmalıydı. Yazmalıydı ki halk okumalıydı olanları, yaşananları.. Yaşananlar yazılmalıydı ve önlemler alınmalıydı. Yapılan hatalar önlenmeliydi. İnsanların sadece çıkarlarını düşündüğü bu topluma vicdan akıtılmalıydı. Belki de vicdan yetersiz kalacaktı ama bir yerden başlanmalıydı.

    Okuduğum öykülerde kimi zaman Sabahattin Ali'nin anılarını okuduk, kimi zaman Anadolu'ya gittik, kimi zaman İstanbul'da boğazda denizi izledik. Masallarda yaratılan yerlere konuk olduk. Sabahattin Ali'nin güçlü kalemi ve yazdığı betimlemeler ile öyküleri hissederek okudum. Bazı öyküleri okurken yüreğimde bir sızı oluştu. Bu sızı ile düşündüm. Çıkarların hala önemli olan günümüzü düşündüm. Belki de vicdan insanların kalplerinde yaşamaya çalışıyordur kim bilir?

    Gelelim kitabın içindeki on üç öykü ve dört masala:

    İlk öykünün adı Portakal. İstanbul'dan İskenderun'a yanaşan 55 yıllık vapurda yaşanılanlara ve vapurun geri dönüşünde olanlara şahit oluyoruz.

    İkinci öykü Beyaz Bir Gemi. Ressam Tevfik Aravurgun boğazın oralarda resim yapmaya karar verir. Etrafında bir şeyler bulmalıydı ama öyle rastgele bir şey değil. Çirkin de olsa güzelleştirebileceği bir şey. Ve o beyaz gemiyi gördü. Bundan sonra yaşananları okuyoruz.

    ”Sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye börüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu...”

    Üçüncü öykü Katil Osman. Hapishanenin dış avlusunda dışarı seyrederken gönlü de dışarıda olmak ister. Hapis ona tutsaktır. Limandan gelen sesleri ile kendini denizin uçsuz bucaksız sularda hisseder. O anda yanına gelen Mürteci Yakup Hoca onun yanına sokularak Katil Osman'ın durumunu anlatmaya başlar.

    "Bu dünya böyledir işte,kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür."

    "Ama ruhumuz böyle gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor."

    Dördüncü öykü Böbrek. Niğde eski Nüfus Müdürü Avni Akbulut böbrek ağrılarından kurtulmak için İstanbul'a gelir. Onun yaşadıklarını okuyoruz.

    Beşinci öykü Cıgara. Beyoğlu'nda vakit gece yarısına yaklaşmış sokakta kavga eden çocuklar görür. Onları izlemeye başlar. Yaşadıklarını okuyoruz.

    Altıncı öykü Millet Yutmuyor. Şehirde her sene kurulan panayıra doğru bir yolculuk yapıyoruz.

    Yedinci öykü Bahtiyar Köpek. Bu sefer kendisinin de dediği gibi açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil sevgiden, tokluktan , rahatlıktan bahsediyor. Bir köpek için yapılanları okuyorsunuz bu öyküde.

    ”Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları,hayatı, güzelliği, saatedeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
    Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”

    Sekizinci öykü Çilli. İzmir'in sıcak akşamlarından birinde bu sıcak havada soğuk bir şeyler içmek için bir gemici barına gidiyoruz. Orada yaşanılanları okuyoruz.

    "Böyle budala yerine koymuyorlar mı, işte insana asıl o dokunuyor."

    Dokuzuncu öykü Dekolman. Ankara'da işsiz olduğu günlerde kendi ihtiyaçlarını gidermek için çevirmenlik yaparken tanık olduğu bir hikaye okuyoruz.

    "İşte görüyorsunuz ki, bir mesele üzerinde ciddi olarak çalışılınca aynı doğru neticelere varılıyor."

    Onuncu öykü Hakkımızı Yedirmeyiz!
    ”Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?..” Ve hikayeyi anlatmaya başlıyor.

    On birinci öykü Cankurtaran. İkindi vakti Asiye'nin sancıları başlar. Daha sonra olanları okuyoruz.

    On ikinci öykü Çirkince. Efesos Harabelerini görmek için biletini ona göre ayarlamıştır. Oralara gittiğinde yaşadıklarını eski anılarının peşinden gidilişini okuyoruz.

    On üçüncü öykü Kurtla Kuzu. Rıfat , polis müdürlüğünün kapısında duruyordur. İçindeki korkunun ağır basmasıyla hızlı adımlarla oradan uzaklaşır. Tramvay'ı beklerken onunla karşılaşır. Ve yaşanılanları okuyoruz.

    "İnsan dedikleri mahlukun içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir."

    "Zaten işkence nedir? İrademiz ve kafamız bizi küçültecek bir iş yapmadıkça, işkence sade bir fizyoloji meselesidir."

    Birinci masal Bir Aşk Masalı. Bir zamanlar insanların mutlu olması için çalışan kadın hükümdar varmış. Bu ülkede bütün insanlar mutluymuş.Bir gün sarayın tam karşısına genç bir derviş gelmiş. Ondan sonra yaşanılanları okuyoruz.

    "Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil , ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah' diyerek diyerek düşüp ölebilendir."

    İkinci masal Devlerin Ölümü. Yeryüzünde kocaman devlerin yaşadığı zamanda onların nasıl yok olduğunu okuyoruz.

    Üçüncü masal Koyun Masalı. Başında çobanı ve köpekleriyle yaşayan bir koyun sürüsünün yaşadıklarını okuyoruz.

    “ Bu dünyada çobansız da , köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da , ileride başınıza yeniden itler , hele kendisini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın!”

    Dördüncü masal Sırça Köşk. Boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş bilmedikleri bir şehre tepeden bakarlar. Birsinin aklına bu şehirde Sırça Köşk yapıp rahat rahat yaşamak gelir. Bu planı uygulamak için yola düşerler. Devlet eleştirisi olan bu masal (öykü) 1947 yılında yasaklanmıştır.

    ”Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmesi bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
  • 272 syf.
    Son zamanlarda güzel kitaplar okuduğumu düşünüyorum. Ruhuma ve beynime hitap eden kitaplar. İnce ayrıntıların içine girildiği, üstüne düşünülmeye değmez gibi görünenin
    İyi ifadelerle değerli bir hale geldiği...Bazıları o kadar güzel ki inceleme yazmak; o kitaplara haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bazıları da dürüst olmak gerekirse sığ cümlelerimin içinde ifade etmeye çalışırken kitabın özünden ve kendisinden uzaklaşma korkusundan yazamadığım... Bunlara rağmen soysuz belleğimin unutma akıntısına kendini bırakmaması İçin; artık okuduğum kitaplara dair bir şeyler yazmaya karar verdim çünkü 6 günümün her boş vaktini bu kitaba ayırmışım. O yüzden günlerim kadar içinde ki yazılanlar anlatılmak istenen ve bir çok noktada düşündüğüm ama somutlayamadığım şeyleri bulmak ve bulduklarımın yanına yazarın eklediği detaylar., Son zamanlarda tüm okuduğum kitaplara dediğim şeyi bir parça daha üst seviyede bu kitap içinde söyleyebilirim. Okuduğum iyi kitaplardan birisidir. Bu arada inceleme yazmak benim en zorlandığım eylem. Özellikle çok beğendiğim kitaplar ve filmler İçin bunu söyleyebilirim. Ve maalesef ki....



    İnsanlar neden dört duvar arasında olmayı tercih ederler? Çünkü tüm toplumsal statülerden ve yüklediklerinden uzaklaştığı yerdir odaları evleri ve kendilerini gizledikleri mekanları mağaraları... işte yazar tam da bu anlamda tesadüfen ( gözetleyeni yazar olarak kafamda somutladım) yan odanın deliğinden odadaki insanları gözetlemeye başlar. Yazarın bu kitabına dair Röntgenciliğin iyi bir örneği olduğu ifade edilir. Hayat zaten bir röntgenden ibarettir, sosyal medyada, kitaplarda, müziklerde, tiyatroda seyretmek ve gözetlemektir yaptığımız. Okuduğumuz romanda bile karakterleri gözetleriz. tek fark teşhirciyle, röntgencinin danışıklı dönüşümlü bir uyum içinde olması... Tanrıyla insan gibi... Tanrı bizi gözetler, ve bizler içten içe onun şahitliğine ihtiyaç duyarız. Gizli kapaklı odalarda işlediğimiz günahlara şahit olsun isteriz ve görme ve görülme ihtiyacı. İz bırakma ihtiyacı. insanlık tarihi boyunca milyarlarca insanın kafatasının toz olduğunu bilmek ve belki de bu toz zerresinin bir parçası olmaya dair, evrenin büyüklüğünde optik bir nokta kadar değerinin olmaması o büyük hiçlik ve yokluk içinde kendi benimizi ortaya koyup bizim algıladığımız anlamlandırdığımız kadar hayat var demenin bir başka söylenme şekli ve buna inanma ihtiyacı... (Solipsizm felsefesi) romantik bir akım; ve sürekli bu romantik bakış açısının içinde kendi kendini fikirsel anlamda yalanlayan.. Peki gözetlenen gözetlendiğini bilmiyorsa, gözetici bir hırsız olur. Özeli çalınmış, başkalarına aktarılmış ve bunun üzerine yorum yapılmasına neden olur. Hırsız bir duyguyu bir düşünceyi bir yaşanmışı bir gizliliğini veyahut bir fikri çalar. Ona ait olan bir şeyi ondan izinsiz alır kendine aktarır.. duyumsar.. ve gözetlenen- en temiz en kendi haliyledir. :) bu cümleyi nedense çok sevmiştim... Gözetleyen kirletir., gözetlenen bilmediği için kirlenmiş sayılmaz diyordu yazar... :) ama ölümle, ölüm bilinciyle yaşayan her canlının da doğuştan itibaren kirlenmeye başladığını ifade etmekten de geri durmaz.

    Yasak ilişkiler, lezbiyen ilişki, iki ergenlik çağında ki çocuğun birbirinin bedenini keşfi, ölüm döşeğinde bir hasta ve iki doktorun sohbetleri gibi bir çok farklı hayatın içine girer yazar.. bunların ilk yüzeysel.. ve ikincil buluşmaları daha derin anlamlandırmalar yapmasına neden olur. Onların yaşadığı her şeyi duyumsamak ve hissetmek yazarda( isimsiz gözetleyici de) bir tutkuya dönüşür. Her gözlemlediği şey onun İçin yeni bir deneyime dönüşür. Bazen o kadın olur bazen o adam..bazen ben buradayım diye bağırdığı ( yalnız değilsin) dediği ölüm döşeğinde ki adam. O adamın kendisiyle beraber yok olmasını istemediği anısını bir genç kıza anlatarak onunla yaşanmasını sağlar.. aynı zamanda ölümsüzleştirme isteğini varlığını devam ettirme duygusu.. psikolojik olarak duyguların tanımlanması nefis diyebilirim. İsimsiz gözlemci tesadüfen karşılaştığı bu olayla ve isteyerek devam ettiği gözlemleme işiyle kendine dair yeni kapılar açar. Orada o insanlarda gördüğü şey, böylesine tutkuyla bağlandığı şey, içinde yaşadığı yalnızlık duygusunun sadece ona ait olmadığıydı. Seyrettiği konuşmalarına tanık olduğu her olayda derin bir yalnızlık ve ölesiye bir acı hisseder. Ve bunu dindirmek için bir restorantta karşılaştığı yazarın konuşmalarına kulak verir.. Onu yazacaktır, ama onun gördüğü gözle değil, komediye çevrilmiş halleriyle... Yaşadığı deneyimin ölümsüzleştirme isteğinin ve anlamlandırmanın başkasının gözünde ki yerini..

    Yazarın sürekli vurguladığı kavramlar hırsızlık; kendinde olmayanı isteme... Yalnızlık; büyük keder, asla bundan kurtulamayacağımızı, ne yaparsak ne yaşarsak yaşayalım... Gizlilik; Çünkü hayata dair en güzel şeylerin gizliliğin içinde yattığına inanıyor. aradığı belki de saklanmış olan... Gerçeklik; acı veren en büyük keder...


    Bu kitaba dair yazacağım öylesine çok şey var ki özelikle iş seyahatlerimde gittiğim şehirler, kaldığım otel odaları ve yalnız başına yemek yediğim masalar, kulak misafiri olduğum cümleler... O şehirlerde yaşamış olsaydım nasıl olurdum nasıl bir hayatım olurdu düşünceleri ve her gittiğim şehirde hayali 50 metre kare bir evim oluşu... İçinde olmadığım hayatı düşleme...

    Bu bir inceleme değildir. Yazarın bende bıraktığı duygulardır. Ve bunları hala çok doğru ve tam ifade etmiş sayılmam.