• 244 syf.
    diye başlayan cümlelerin çoğu kez klişeler içerdiğini düşünür, nedense bellek kulağıyla dinlemeyiz. Çünkü öğrenilecek o her neyse, kendi zamanımızın yıkıntısını beraberinde getirmeli, ciddiye alınmak için, bir acı kırıntısını olsun içimizin boşluğuna iliklemelidir.

    Schopenhauer'ın karamsar olduğunu iddia eden düşünürlerin aksine, sözlerinin ardında durabilme erdemini, bilgeliğe dönüştürebilmiş bir yaşantının ümit veren yanlarını, ruhumda beliren ışımanın terazisini zorladığında hissettim. Belki de talihsizlikler, Onu hep savunduğu, 'kim olduğundur en dikkate değer olan' gerçeğine eriştiren, şahane birer ödüldüler...

    Talihsizlikler, kimine göre önünde yükselen duvarın kopan taşları, kimine göre ayaklarını sağlam basıp tutunmasını ve nihayet o duvarı aşmasını sağlayan oyuklardır...

    Eser, iç zenginliğin mutluluğu belirleyen en hayati unsur olduğunu yineliyor ve 'nedir mutluluk?' diye soruyor okura...Bu soru o kadar güçlü ki, gizil bir savaş başlatıyor, bir anda ilişkilerinizde en belirleyici nedenleri ararken buluyorsunuz kendinizi, yahut onlarca kişinin sizi izlerken, size verdikleri rolü, bir yapbozun yanlış boşluğa sıkıştırılmaya çalışılan parçasıymışsınız gibi, üzüntüyle seyrediyorsunuz...

    Schopenhauer, hissettirmeden, öğüt veren bir dostunuz gibi devam ediyor sözlerine ve bir anda gözlerini keskin bir bakışla size çeviriyor; eğer kendi içinizde mutlu değilseniz başka yerde beyhude aramayın, geçici lezzetler sizi balçıktan bir patikaya sürükler ve her hamlenizle, toplumsal azalışın, elele vermiş intiharına eşlik edersiniz diye, sarsıcı bir uyarıda bulunuyor.

    Affetmek üzerine beni düşündüren, Schopenhauer'in eğer birisi size karşı bir hatada bulundu ise, onu aynı hata yüzünden defalarca affedemeyecekseniz, hayatınızdan çıkarın nasihatiydi.Belki de bu hususta fazla şüpheciydi, ya da çok haklıydı, her iki durumda da biraz yorulacaktım bu kesindi :)

    Eserde beni en çok büyüleyen aforizma; büyük sevinç ve büyük üzüntülere karşı duyulması gereken serinlikti.Tasavvufta da bir mürşidin nefsinde aşması gereken en büyük merhalelerden biridir bu...Bediüzzaman Hazretleri'nin de zikrettiği gibi;

    “Dünya madem fânîdir; değmiyor alâka-i kalbe.”

    Schopenhauer'ın bütün kısımlarda altını çizdiği o güzelim çağrı şu; sağlık herşeyden önce gelir...Bütün varlığımız odur.Bedensel ve ruhsal sağlığın en büyük düşmanları ise hırs, kıskançlık ve kötücül duygulardır...

    Ahlakın yücelttiği bir karakterin, zamanla yıkılan diğer bütün değer yargılarının önünde bir zırh gibi ruhu koruduğunu sayfalarca izah ediyor yazar.

    Beni tesiri altına alan diğer bir tespitte; Hassasiyetin, bir bilginin zihni doyurmasında en önemli ölçüt olduğuydu.Yani Schopenhauer'a göre kişi duyarlılığı ölçüsünde iç yaşantısını zenginleştirebilir.Bana göre muazzam bir öngörü...

    Onur, kibir ve gurur mefhumlarını öyle dahiyane bir bakışla izah ediyor ki, ruhunuzda ve zihninizde geri dönüşü olmayan bir aydınlanma yaşayacağınız muhakkak.

    Son olarak yazarın, gördüğüm herkese okumak istediğim muhteşem cümleleriyle bitirmek istiyorum, hepinize mutluluğunuzu dâima bir şükre çevirecek halisane bir iç yaşantısı diliyorum :)

    "Yaşamı, üzerine nakış işlenmiş bir kumaşa benzetebiliriz; herkes, yaşamının ilk yarısında bu kumaşın ön yüzünü, ikinci yarısında ise arka yüzünü görür: Arka yüzü o denli güzel değildir ama öğreticidir; çünkü ipliklerin bağlantılarını görmemize izin verir."(sayfa:152)

    Keyifli okumalar...
  • 400 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ortadoğu denilince istemsiz bir şekilde İbn-i Haldun geçiyor aklımdan. Onun çıkarımlarına hakim olmasam bu kitabı anlamam daha güncel bilgilerle olacaktı.

    Mukaddime'de "Coğrafya kaderdir." diye bir sözü geçmez İbn-i Haldu'nun fakat anlatmak istediklerinin özetidir bu cümle.

    Ortaduğu'da var olan sistem şu şekilde işler.

    Riyaset: Akrabalık bağı
    Hadari: Karışık millet, devlet.

    Akrabalık bağının güçlü olduğu ve kökeni kendine yaklaşmayan insanları ikinci sınıf gören bir millettir Ortadoğu insanı. Coğrafi konum olarak ticari ve maden açısından zengin oluşu akrabalık bağı ile kabile yönetimi ile başlar yüzyıllar öncesinden. Belli bir zümrenin yaşadığı rahatlık ve onun dışında herkesin bu zümreye hizmeti. Coğrafyanın insan mizacı üzerindeki etkileri ortadoğuda kibir ve büyüklenmeydir. Bilime, teknolojiye, askerliğe değer yoktur. Zevk ve sefa rahatlığa düşkünlük dünya siyasetinde Ortaduğu etkisini sadece mal varlığı ile göstermelik güçten ibaret kılmıştır.

    Yakın dönem tarihine geçmeden önce Osmanlı'nın Hicaz Demir yolu yapımı sırasında Araplar İngilizler arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. 2.Abdülhamit zamanında yapımına başlanan demiryolunun amacı hacca gitmek isteyen halka kolaylık sağlamaktı. Günler sürecek yolculuğu en aza indirmek. Büyük bir bütçe ayrılmış geri kalanı ise halka ve memura emrivaki ile toplanıp yapımına başlanılmıştır. Bir ay süren yolculuk 72 saate düşmüştür. Amaç Süveyş kanalına kadar ulaşabilmektir. Fakat İngilizler o zaman ellerinde olan Mısır üzerinden harekete geçerek bunu engellemek istiyorlardı öncelikle Akabe körfezine gelen bağlantıyı engellediler. Sonra Araplarla birleşerek Hicaz demir yolunu yağmalayıp engellemişlerdir.

    Arap halkı savaş konusunda tecrübesiz ve bilgisizdir. İngilizler onların bu özelliğini kullanarak Araplar üzernde etkili olup projeyi engellemişlerdir.
    Yakın dönemde olanlara bakarsak durum hala aynıdır. Savaş konusunda tecrübesi olmayan bir Ortadoğu varlığını hala sürdürmektedir.

    Limon Ağacı, Yahudi bir kız ve Arap gencinin dostuğu üzerinden Ortaduğu'nun kalbi olan Filistin'i köklü bir ağacın etrafından anlatmaktadır. Farklı zamanlar aynı mekan iki aile ve benzer kaderlerin birleşimi. Dalia ve Beşir.

    Beşir, Ahmad ve Zakia'nın 3 kız çocuktan sonra dört gözle bekledikleri erkek evlatları. 1936'da Ahmad Khari ailesi için bir ev inşa etmiş. Ev, Kudüs ile Akdeniz arasındaki sahil düzlüklerinden bir Arap kasabası olan el-Ramla'nın doğu köşesine yapıldı. Kuzeyde Galilee ve güney Lübnan; güneyde Bedevi toprakları, Filistin ve Sina Çölleri. Toprağı verimli olan bu kasabada limon, muz, zeytin, mercimek, susam yetiştiriliyordu. Evin bahçesine limon ağacı dikildi ve bu ağaçtan farklı zamanlarda farklı iki aile limon topladı. Yıllar sonra Beşir evini bu ağaçtan tanıyacaktı.

    Dalia; Nazi katliamından kaçmış bir ailenin küçük kızı 6 gün savaşlarından sonra apar topar sürgün edilmiş halktan geriye kalan bu evde büyümüş bir kız. Nazi zülmününden kaçan bir halk yıllar sonra aynı zulmü bir başka halka yapmıştı. Dalia bu evde daha önce kimler yaşamıştı hep merak ederdi.

    Kitap konu olarak iki yabancının kaderlerinin benzerliği üzerinden başlamış ağır anlatımlarla devam etmiştir. Belgesel niteliğinde bir kitaptır. Anlatılanlar günlüklerden ve gerçek kişilerin ağzından anlatılır. Sandy Tolan Amerikalı bir yazar ve radyo belgeselleriyle tanınan biridir. Gerçeklere değindiği bu kitabıyla satış rekorları kırmıştır, bu kitap yakın tarihe ışık tutmuştur.

    İsrail nasıl kuruldu?
    6 gün savaşları nedir?
    Nazi katliamı ve dünyadaki yayılışı?
    Filistinin güncel durumu ve sivil halkın yaşadıkları?
    Kristal Gece (Kırık Gece) de ne oldu?
    1933 yani 6 gün savaşlarından önce Filistin ve Çevresindeki Arap ülkelerinde ne oldu?
    Yahudi göçünün Ortadoğuya etkileri nelerdi ve Araplar bunu nasıl karşılıyordu?
    ....
    Tarihe meraklılar için iyi bir eser. Okuyan herkesin Filistin ve İsrail tarihine hakim olamalarına yardımcı olacaktır.
    6 gün savaşalrından önce Yahudilerin dünya yerindeki konumu ve etkilerine kısaca bir değinmek istiyorum.

    Almanyadan yapılan Yahudi göçü (1933-1940) yılları arasında Almanya'daki Yahudiler tutuklandılar. Ekonomik boykot ile medeni haklarının ellerinden alınmasıysa vatandaşlık hakları ellerinden alındı. Toplama kamplarında alıkonuldular. Şiddet devlet eliyle hazırlanan Krıstal Gecenin kurbanları oldular. Krıstal Gece'de yani 1938'de 9 Ksım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece Nasyonal sosyalistler; Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yapılan saldırılarla gerçekleştirdikleri katliam gecesidir.

    Yahudiler birçok şekilde Nazi zulmüne tepki gösterdiler. Alman toplumunda zorla Tefrik edilen Alman Yahudiler kendi kurumlarını ve sosyal örgütlerini kurdu. Ancak baskı ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kalan pek çok Yahudi Almanya'dan kaçtı. Amerika B.D ve İngiltere gibi ülkeler mültecileri kabul etmekte istekli davranmış olsaydı, daha fazla Yahudi Almanya'dan kaçabilirdi.

    Avrupa'da Yahudilerin göçü ve sorunları böyleyken, Ortadoğu'da durum içte başlayan söylentilerle vahim haller almaya başlamıştı. Artan Yahudi nüfusu halkı endişelendiriyordu. Halk kendi aralarında artan nüfusun gelecekte yaratacağı zorluklardan söz ediyordu. Zaman geçtikçe Arap ülkeleri arasında bu duruma dur demenin zamanı geldiği ve İsrail'e karşı bir savaş ile Yahudileri bitirmeyi konuşuyorlardı. Bu konuşmalar İsrail için korkunun zaaf olduğunu, olacak olandan kaçınılamayacağını benimsetip o yönde hazırlanmasına zemin hazırlamıştı. Savaş kaçınılmazdı ve bu fikir dirençli bir şekilde günden güne güç kazanıyordu.
    Ortadoğu halkı ise kendi aralarında önlemler almaya çalışıyordu. 1930'ların ortalarona geldiklerinde Arap liderler Yahudilere arazi satışının vatan hainliği olduğunu ilan etmişti. Fakat artık Ortadoğu hastaydı ve bazı yaraların acısı dinsin diye sadece ialaç niyetine adımlar atılıyordu. Gerçekler hala diri ve tehtitkardı. Küçük bir devlet olarak bakılan İsrail 5 Haziran 1967'de Arap ülkelerine beklenmedik bir saldırıyla savaşı başlattı.

    Harekat havadan yapıldı. Burada Atatürk'ün bir sözü duruma ayna tutmuştur.

    "İstikbal göklerdedir."
    M.K Atatürk
    Arap hava kuvvetlerinin havaalanında tüm uçaklar yerdeyken gerçekleşti. İsrail'in yıllar süren savaş hazırlıkları artık fiili olarak gerçekleşmeye başlamıştı. Doğu'dan gelecek bir saldırı için hazırlık yapmış olan Arap dev. büyük şaşkınlık içerisindeydi bunu yanı sıra Arap Dev. savaş tatbikatı ile kendini geliştiren bir orduya sahip değildi. uzun yıllar hiç tatbikat yapmamıştı. Jeopolitik konum olarak İsrail; Suriye, Mısır, Filistin, Ürdün'e çok yakındır. Bu şekilde bir konumda olup tüm devletlere diş göstermesi büyük cesaretti. Bu cesareti kısa sürede ortadoğunun tüm dengelerini alt üst etti.

    Arap Dev. askeri yetersizliği İsralli bir barış eylemcisinin ilkel uçağı ile Mısır havalimanına inip Başkan Nasır ile görüşmek istemesiyle açık bir şekilde ortaya konulmuştu.
    Diğer bir zafiyet belirtisi şöyleydi. İsrail Iraklı bir pilotu para karşılığında Mısır'dan bir uçak kaçırıp getirilmesi istenmişti. Amaç düşmanın elinde bulunan savaş aletlerini tanımaktı. İsrail pilotları bu yönde sıkı bir eğitime tabi tutulmuşlardı. Bu onların işine çok yaradı. Daha sonra bu uçak Sovyet yapımı mit21 uçağı İsrail hava komutanlığında 007 Jame Bond'a itafen bir ad alarak sergilenmeye başladı. İsrail zekasını Arap devletleri üzerinde kullanıp bunu somutlaştırıyordu.

    İlk saldırı Mısır havalimanına yapıldı ve tüm hava limanları eş zamanlı olarak bombalandı ve imha edildi. Kahire çevre ülkelere doğru bilgi vermediği için aynı durum Suriye ve Ürdün'e uyguladı. Bu şekilde 6 günde Arap devletleri bu küçük ülkenin hakimiyeti altına girdi.

    Tüm bu olup bitenler tarih kitaplatına yansıyan kısımlar ve nesnel sonuçlar olarak ele alınabilsede bu sonuçların başka bir iç yüzü vardı. Günümüzde hala varlığını devam ettiren Filistin sorunu. Askeri güçler köreltilmiş olsada bu yerderde yaşayan sivil halk sorunu başladı. İşte bu noktada kitap iki dostun ağzından Beşir ve Dalia'nın anılarıyla günümüze uzanan Filistin İsrail sorununu anlatıyor.

    Diğer Arap Dev. Avrupanın İsrail'in bu kadar güçlenmesini iatemeyip büyümesini engellesede Filistin bu kaosun ortasında kalmıştır.

    Arap Devletlerine sinirlene sinirlene okunacak bir kitap. Ellerinde olan olanakları hiçbir zaman kullanmayı becerememiş her zaman gücü parada görmüş liderlerin elinde ızdırari kaderinin esiri olan mazlum bir halka sebep olmuşlardır.

    Toparlamam gerekirse iki halkında yaşadıkları insanlık dışıdır. İkisine de üzüldüm. Nazilerin Yahudiler üzerinde uyguladıkları zulmün beyazperdeye aktarılmış sayısız filmini izledim. Filistin'den ne istiyor bu İsrail? diyorsanız okumalısınız.

    İngilizlerin Irak'a uyguladıkları; "Böl, parçala, bitir." İngilizlerin dostu da düşmanı da yoktur, çıkarları vardır politikası.
    Nazilerin Yahudi soykırımı.
    Yahudilerin Müslüman düşmanlığı.
    ....

    Din, dil, ırk,renk nefretinin yanında çıkar çatışmaları dünyada bitmez tükenmez bir nefretin varlığı bana hep bunu sorgulatır.

    İnsanlar, evrensel bir insan algısı oluşturabilir mi?
    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin işlevi sağlıklı mı?
    Yasanın olduğu evrensellik ne kadar evrensel olabilir? Coğrafyanın farklılıkları insan farklılıkları demektir bu açıdan yasa ne kadar hitap edebilir evrene?

    Tarih severler için güzel bir eser. Kitabın içeriğini ve etkilerini bir yazıya sığdırmak çok güç, hangi tarafı anlatsam diğeri yarım kalır. O yüzden okunması gereken bir kitap.
    Keyifli okumalar!
  • {S}enki unutmuşsun yürekten sevmek nedir
    {E}tin olmuş herşeyin para desen zikir
    {V}e hiç değerin kalmadı hayatım zehir
    {D}ünyaya aldanmissin herşeyin bir kibir
    {A}nlat desem aşkı veremezsin hiç fikir

    Mustafa Ermişcan
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Hz. Nuh ve gemisine hangi açıdan baktınız daha önce? Bir dişi ve bir erkek olmak üzere her hayvandan alınan birer çift. Başka... Aşure. Başka.. Tufan... Başka.. Belki oğlu... Dur orada! Oğlu mu? Evet oğul ve belki pişmanlık. İşte şimdi yakaladın o açıyı. Pişmanlık. Geri dönüşü olmayan pişmanlık, el tutturmayan kibir. O da öyle yapmıştı. O işte. Adaya gelen o kız. Pişmanlıkları yazmak için gelmişti. Nuh Kaptan' ın ve oğlunun pişmanlıklarını. Sonunda pişmanlık onu başka şekilde buldu.

    Peki kardeşle kardeşi karşı karşıya getiren o geceye ne demeli? Aynı evden çıkan iki kardeşe. Aynı aşı yiyen, aynı yerde sigara tellendiren, alt alta üst üste boğuşan kardeşlere? Orda da bir pişmanlık var değil mi? Bu seferki pişmanlığın "keşke!" cinsinden.

    Bir babayı iki kez nasıl gömersin? Hiç düşündün mü bunu? Bir babayı aynı anda kaç kişinin içinde bulabilirsin?

    Bombalar altında bir hastanede ne kadar dayanılabilir? Bir sabah veda edecekken savaşa kim ikna edebilir bir doktoru da gitmek yerine kalmayı tercih edebilir? Bunca ölüm arasında doğan bir miniğe söylenebilecek en iyi şey nedir? " Dayan ve Yaşa! " Ne güzel bir temenni.
  • Geçmişte ve çağımızda insanlığın en büyük bireysel ve toplumsal sorunlarından, hatta uluslararası düzeyde birçok sorununun da arkasındaki sebeplerden biri kibir duygusu olmuştur. Açık bir örnek: Eğer Yıldırım Bayezid Timur’a karşı o kadar kibirli davranmasaydı büyük ihtimalle bugün dünya başka bir dünya idi.

    Bazı insanlardaki yüksek yetenekler ve imkânlar aynı zamanda birer ahlak sınavıdır. Bu meziyetlerin onlarda -psikolojide ego hipertrofisi(benlik taşması / nefsin azgınlaşması) denilen- bir ahlâkî sapma doğurabildiği belirtilir. Kur’an-ı Kerîm’de bu sapma “nefsani tutkuları tanrılaştırma” şeklinde ifade edilmekte; bunun Firavun’a “Ben sizin en ulu tanrınızım” dedirttiği bildirilmektedir. Eski büyüklerden biri, her insanın içinde “Ben sizin en ulu tanrınızım” deme eğiliminde bir firavun bulunduğunu söyler.

    ***

    Bugün sizlere kibir ve tevazukonusunda ne kadar yüksek bir kültüre sahip olduğumuza dair, İslâm büyüklerinden, eskilerin “kelâm-ı kibar” dedikleri, insana hem ders hem huzur veren bazı sözler sunacağım.

    -  Hz. Peygamber: “Gün gelecek, ümmetimin İranlı ve Bizanslı hizmetçileri olacak, kibirli kibirli yürümeye başlayacaklar. İşte o zaman onlar birbirine düşürecekler.”

    -  Diğer bir hadis: “Kendini küçük düşürmeden mütevazı olana, haramsız kazandığı maldan hayır yapana, düşkün ve çaresiz insanlara merhamet edene, ilim ve hikmet ehliyle bir arada olana ne mutlu!”

    -  Hz. Ebûbekir: “Sakın kimse kimseyi aşağılamasın! Çünkü insanların gözünde düşük düzeyli Müslüman Allah’ın yanında büyük değer taşıyabilir. Biz asaleti Allah’a derin saygıda, zenginliği şeksiz şüphesiz imanda, şerefi de tevazuda bulduk.”

    -  Hz. Süleyman’a, “Bir kötülük ki, insanda bulundukça hiçbir iyilik fayda getirmez. Nedir o kötülük?” diye sorulduğunda “kibir” cevabını vermiştir.

    - Sahabeden Numan b. Beşir: “Şeytanın insana kurduğu tuzaklarından biri de Allah’ın verdiği nimetlere şımarıp Allah’ın kullarına karşı kibirlenmektir.”

    -  Dindarlığı ve tevazuuyla tanınan Malik b. Dînar: “Mescidin kapısında bir görevli durup da ‘En kötünüz dışarı çıksın’ dese, -meslekten koşucular hariç- hiç kimse benden daha önce çıkamaz.”

    ***

    Geçenlerde sosyal medyaya bir video düşmüştü. Zamane şeyhlerinden biri müritlerine, Ege bölgesinde olacak depremi nasıl Doğu’ya gönderdiğini anlatıyordu. Dindarlığı bu derece ilkellik ve vahşete döndüren bir anlayış karşısında eski kaynaklarımızın birinde okuduğum şu anekdotu hatırladım:

    -  Eskilerden Musa b. el-Kasım anlatıyor: “Vaktiyle bir deprem olmuş, dehşetli bir kasırga çıkmıştı. (Rey kentinin tanınmış âlimlerinden) Muhammed b. Mukatil’e gittim ve ondan, bizi bu felaketten kurtarması için Allah’a dua etmesini rica ettim. Muhammed ağlayarak şöyle dedi: “İnsanları kurtarmak şöyle dursun, benim günahlarım yüzünden helâk olmalarından korkarım!”

    -  Cüneyd-i Bağdâdî, Cuma günleri yaptığı sohbetlerin birinde, “Eğer ‘Ahir zamanda milleti en kötüleri yönetecek” anlamındaki hadiste denilen zaman hâlâ gelmemiş olsaydı, şu anda (milletin en kötüsü olan) ben size konuşuyor olmazdım’ demiştir.”

    -  Peygamber dostu Selman-ı Fârisî’nin yanında bazı Kureyş mensupları asalet yarışına girmişlerdi. Selman ise şöyle dedi: “Bana gelince, ben adi bir spermden yaratıldım; sonrasında çürümüş bir leşe dönüşeceğim. En sonunda da amel terazisinin yanına varacağım. İşte o zaman sevaplarım ağır gelirse şerefli, hafif gelirse aşağılık biriyim demektir” dedi.

    -  Hz. Ali’nin Hz. Hüseyin’den torunu Muhammed: “Bir kimsenin içinde kibir arttıkça akıl azalır.”

    Kendi kendime, “Bazı insanlar üst makamlara tırmandıkça neden daha çok yanlış yaparlar?” diye merak ederdim. On yıl kadar önce bu sözü okuyunca aradığım cevabı buldum: Meğer kibir arttıkça akıl azalırmış. Bu zat ta o zaman meseleyi çözmüş. Ne de olsa “ilmin kapısı” olan bir dedenin torunu…

    Mustafa Çağrıcı
  • Utanmak, mahcup olmak, kendini eksikli gedikli hissetmek kibrin en soysuz, en hayasız hali değilse neydi? Kibir işte, başka hiçbir şey değil. Neden utanır bir kul? Utanma nedir, eğer ardında "ben bu hallere düşecek adam mıydım" sanrılanmaları yoksa? Eğer ardında "şunların gözünde daha yüce bir yerde olmam gerekirdi, olamadım, tüh, vah, yazıklar olsun" böbürü yoksa mahcup olmak nedir? Hele de kendini eksikli gedikli hissetmek? Eğer ardında "beni daha büyük görmelilerdi, ama gösteremedim" tafrası yoksa? Nedir? Kibirdir, evet.
  • Kibir nedir?
    Kendisinden habersiz, kendini bilmeyen insanın durumudur.
    Tıpkı güneşten haberi olmayan buzun kendini bir şey zannetmesi gibi.