• “Kibir ve inat , bir kişinin kendini mükemmel görmesini , sonra da sonunu oluşturur.”
  • ’Daha önce, Islam dünyasının öncelikle tohumları daha Islâm’ın ilk zamanlarında atılmış olan bazı dahilî etkenler yüzünden gittikçe zayıfladığını ve bunun daha da gelişerek bilâhare edeb’in kaybolmasını hazırladığını söylemiştik. Ümmette edeb’in kaybolduğunun en önemli belirtisi zaman zaman Müslümanların kafasında beliren ve yer yer de uyguladıkları tesviye (levelling) işlemidir.

    Tesviye (bir seviye yapma) kelimesiyle herkesin kafa ve davranış olarak tesviye edenin seviyesine getirilmesini kasdetmekteyiz. Ameli de etkileyen bu zihnî süreç meşru otoriteyi ve geçerli hiyerarşiyi bozmak isteyen sahte liderlerin kışkırtmalarıyla meydana geldi. Zira ancak bu sayede bu kişilerin arzuları başarıya ulaşabilecekti. Bunu da büyügü daha küçüğün, daha küçüğü de en küçüğün düzeyine indirerek saglamış oldular. Bu, cahilî egoizm, kibir, inat, meşru otoriteyi küçümseme ve kafa tutma temayülü Islâm tarihinin her döneminde ama yalnızca çeşitli müfritler arasında kendini göstermiştir.

    Ne zaman Müslümanlar Islâm üzerindeki bilgilerinde ve onun dünya görüşünde karışıklığa ve şaşkınlığa düşseler bu müfritler onların arasına yayılıp düşüncelerini etkilemeye ve de dinî rehberlik mevkilerine sızmaya başlarlar. Işte o zaman, bu kimselerin tüm sahalardaki liderlikleri o tehlikeli eğilimi ortaya çıkarır ve Islâm öğretileriyle uyuşuyormuşçasına bu yaklaşımın Müslümanlar arasında iyice yaygınlaşmasına sebep olur. Meselâ, bu tavrın yaygınlaşmasına ön ayak olanlar, İslâm’ın toplumsal ve siyasal bir eşitlik ilkesinden başka birşey olmadıgı imajını doguracak şekilde davranırlar zaman zaman. Ya da bir başka tarzda.

    Halbuki asıl niyet iddia edilenden çok daha farklıdır. Çünkü onların yaptıkları şey tahrip ya da en azından meşru otoriteyi ve beşerî düzendeki hiyerarşiyi zayıflatmaktır ki bu da herşeyin onların düzeyine indirgenmesi anlamına gelir (ki bu da adalet sizliktir). Bu tesviye uygulamasıyla kendilerinden büyük çagdaşlarını ve atalarını kendi seviyelerine indirme egilimi gösteren bazı önceki kuşak Müslümanları, eleştirilerini devamlı olarak ümmetin büyük ve gerçek imamlarının da insan oldukları ve herkes gibi onların da etten kemikten yapıldıkları üzerinde yogunlaştırdılar.

    Gerçekte o kutlu kişilerin öğretileri, bilgelikleri, ahlâkları ve Islâm bilgisi ve dünya görüşüne yaptıkları katkılarıyla karşılaştırıldığında sineğin başı kadar kalan çok küçük bazı hatalarını büyüterek lâfazanlıga vurdular. Halbuki bu sözümona hatalar onların eserlerine ve eylemlerine yansıyan düşüncelerini ve çağlar boyunca ümmetin yaşamındaki haklı yerlerini geçersiz kılmamıştı.

    Hatta Sahabe-i Güzin (Radiyallahu anhum) bile böyle bir eleştiriden kaçamadı. Seyyidina Ömer ve Seyyidina Ali bile kendilerinden çok çok düşük seviyedeki bazı cüceler tarafından hata işlemekle suçlandılar. Allah bile onların hatalarını gözardı ederken nasıl olur da onlardan yüzyıllar sonra gelen bir kişinin bu yanlışları çıkarmak için böyle ısrar etmesi çok şaşırtıcı gelmektedir bize. Halbuki geçmişte, büyük ve bilge kişileri eleştirenlerin en azından kendilerinin de onlar kadar büyük ve bilgili olduklarını görürüz.

    Zamanımızdaki bu bilgili (!) kimselerin ise kendi üstadlarım ve o üstadlarının istifade etmiş oldukları eskinin büyük, bilgili ve erdemli şahsiyetlerini eleştirirlerken, bunların geçmişin düşük seviyesinden bir otoriteye sahip kimseler olduklarını görmekte hiç gecikmeyiz. Bırakın kötüledikleri o ulu kişilerle kıyas etmeyi, bunlar İslâm’ı ve lslâmî dünya görüşünü ilmen ve ruhen kavrayabilmek konusunda kendi üstadlarıyla bile -ki o üstadlar da ilimlerini o kötüledikleri şahıslardan almışlardı- kıyas edilemezler.

    Ulema kılığında arzı endam edenleri de dahil zamanımızın sözde modernist ve reformcularından bir teki dahi -gerek ilmî yetkinlik ve manevî bilgi anlamında olsun- Islâm ilmine ve dünya görüşüne sayısız katkıları olan eskinin büyük uleması ya da zahid lerinin en düşük seviyelerine bile güç bela erişebilirler. Ne var ki hiçbir zaman 0 çeşit eserler ortaya koyamamışlar ve de yazıları umumiyetle bir gazeteci üslubundan ve muhtevasından daha ileriye geçememiştir. En başlarda bunlar, Kur’ân’ın mahlük mu yoksa gayrimahluk mu oldugu gibisinden sorularla meşgul olmuşlardı.

    Bazıları, kaza ve kaderin tartışmalı konularıyla çeşni kabilinde bir müddet ilgilendiler. Aklı bulanık 've karışık olanların itimatlarını ve safça inançlarını kazanabilmek için çaktırmadan geçmişin o büyük insanlarını kopye etmekten de geri kalmadılar. Bu kimseleri büyük önderler olarak görenler aslında geçmişteki hakikî imamları hiç tanımayan kimselerdi. Gerçekte bunların ortaya atıp çözmeye yeltendikleri o bütün meseleler ve problemler daha hassas ve teferruatlı bir gözle ve daha ilmî ve ruhî bilgelik ve incelikle Eş’arî, Gazzalî, Ehl-i Tasavvuf gibi ustalar tarafından çok önceden ele alınmıştı.
  • 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Hikâye, bir gemi yolculuğunda esnasında, romanı anlatan kişi ile hikâyeyi anlatan kişi arasında geçiyor. Bu yorumda olayları anlatmamın bir anlamı yok çünkü okunmadan tadına varılamayacak bir öykü. Kitabı bitirdiğinizde, kısa bir film izlemiş ve üzerine su içmiş gibi ferahlıyorsunuz. Lakin insanın gurur, kibir, inat uğruna neler yapabileceği üzerine duran bir öykü kurgusuna tanık olacaksınız.
  • Kibir ve inat...
    Önce kişinin kendini mükemmel görmesini sağlar;
    Sonra da sonunu getirir...

    Lev Nikolayeviç Tolstoy
  • Kibir ve inat bir kişinin kendini önce mükemmel görünmesini sonra da sonunu oluşturur.

    Lev Nikolayeviç Tolstoy