• Beni Seç, distopya ve aşk türlerine ait bir kitap. Konusundan bahsetmeyeceğim çünkü okuyalı gerçekten uzun zaman oldu. Ama kitaba olan hislerim hâlâ taze.

    Beni Seç, sevmediğim kitaplarımdan birisi. Bunun sebepleri de şunlar: konusu çok sıradan ve yazar bunu güzel işlememiş. Konusu çok klişe olan ama buna rağmen sevdiğim bir sürü kitap var. Bu kitapları sevmemin nedeni genellikle klişe konusuna rağmen karakterleri çok sevmem ya da yazarın işleyişini sevmemdir. Beni Seç her şeyiyle çok sıradandı bana göre.
    Konusunu bir kenara bırakacak olursak, karakterleri de çok sıradan tiplerdi. Mesela kitaplarda en sevmediğim özelliklerden biri bu kitapta vardı. Sevmediğim bu özelliği şu şekilde açıklayayım: ana kadın karaktere çok farklıymış gibi davranılması. Bu özelliğin bulunduğu kitaplarda ana kadın karakter dışındaki tüm kadın karakterler çok sıradan ve basitmiş gibi gösterilir ama nedense ana karakter, diğerlerinden aşırı farklı ve harikaymış gibi anlatılır. Üstelik çok basit bir tipleme olmasına rağmen.

    Distopya olarak bilinse de kitabın yüzde doksanı aşk içeriyor. Bu da distopya okumak isteyenlere bir uyarı olsun.

    Kısacası kitabın kurgusunu da, karakterlerini de, yazarın bunu işleyişini de hiç sevmedim ve okurken de keyif almadım. Ama sevenleri de var. Benim sevmemiş olmam diğer okurların da sevmeyeceği anlamına gelmez tabii ki. Merak ederseniz bir bakabilirsiniz.
  • İnanamıyorum, inanamıyorum. İlk üçlüden sonra bir anlık kararla devam etmeyi seçtim, ve bu o ilk üç kitapta ağlamamış olmama rağmen -America'nın babasının vefatında gözlerim dolmuş olabilir- bu kitabın sonunda hüngür hüngür ağladım! Seçim'e bu kez gerçek, doğuştan prenses birinin gözlerinden bakmak, tüm o karışıklığı ve düştüğü durumu anlamaya çalışmak gerçekten farklı hissetirdi. Tek sorun, olup biten herşeyin bir anda oluvermesiydi. Öyle ki neler olduğunu anlayamadan, sonradan kendi kendime farkettiğim yerler oldu. Ve karakterleri sevdim, gerçekten sevdim. Kile (ah, yine çirkin bir isim...), Henri, Eric, Fox, herkesi sevdim!️

    Ahren, sen-beni-KAHRETTİN!
    Hemen devam etmek istiyorum, Ahren'in pişmanlığını ve Eadlyn'in mutluluğunu görmek istiyorum!
  • Vee, sonunda final. Kitabın sonunda evlenip mutlu olacaklarını bildiğimden midir nedir, bu kitap o kadar çerezlik gitmedi. Hem deli gibi okuyasım geldi hem de öylece okunmayı bekledi. America'nın nihayetinde duygularından emin olması, Maxon'un kişiliğinin harikalığı, Aspen'in sürekli America'ya artık ondan hoşlanmadığını söylemek isteyip söyleyememesi...
    Ölümler.
    Bu kitapta bir çok karakter öldü ama neden bilmiyorum, o ölümler tam olarak hissedilemedi bence. Çok çok daha farklı olabilirdi, bilmiyorum. Daha sonra bir de asilerin yıldız meselesi var. Dank diye koyuldu önümüze. America'ya bir anda iniverdi gökten bilgi. Biraz daha şüpheli yazılabilirdi ne bileyim, Kriss'in yıldız kolyesi, Gavril'in yıldız biçimli rozeti falan diye diye üstüne basılıp okuyucuda ve America'da bir merak uyandırılsaydı keşke.
    Ve keşke gelecek krallıktan, kastlara ne olduğundan falan bir kaç kısım okuyabilseydik. Diğer kitaplar ne hakkında tam olarak bilmiyorum şimdilik ama bunlarla ilgili bir şey bulabileceğimi umuyorum.
  • Yine ilk kitap gibi çerezlik gidiveren bu kitabı günlerce bitiremedim. İki gün hiç dokunmadım desem daha doğru olur tabii.
    Gelelim kitaba. America'nın prensesliği isteyip istememe kararsızlığı baydı da baydı artık, yapacağım, savaşacağım diyor da diyor, sonunda yine ağlayarak eve gideceğim diyor... Kızın hareketleri resmen sinirime dokundu. Kitap sonunda yine aynı cümlelerle bitiyor ama bakalım neler yapacak kızımız.
    Ve bir de Maxon var. Başlarda ilgisizliği, Marlee'nin başına gelenler derken sinirlerimi oynattım, tiksinti bastı yemin ederim. Ama sonradan ay bir aşklar bir meşkler bastı beni... Kıyamam ben sana ya, kıyamam ki. Hele America 'emin değilim, yok yapamam' deyip diyordu ya, 'BIRAKIN YA BEN EVLENİRİM' diye atlayasım geldi.
    Aşk üçgeninize tüküreyim oldum yine. Aspen her yerden çıkıyor (benim bile kafamı karıştırıyor yakışıklı) üstüne bir de Kriss girdi olaya... Celeste Maxon'un üstüne atlıyor. Ben sayamadım kaç köşesi oldu üçgenin?
    Arka plandaki distopya kendini iyice belli etmeye başladı. İlk kitapta sıkıcı ve gereksiz detay gibi hissettirse de artık kendine çekiyor yavaş yavaş. Bakalım, üçüncü kitapta ne olacak.
  • Pekâlâ.
    Kitap kesinlikle beklediğimin üstündeydi! Başlarında "Haydi ama, Aspen karakteri fazla iyi, şimdi onu nasıl bırakacağım?" "Üstelik bu kızın ismi neden America?" ve "İsmi Maxon olan bir prense aşık olacağımı düşünmüyorum." derken kendimi şafşatalı bir romantizmin içinde buluverdim! Aspen geri geldiğinde onu öldürmek, America'nın salaklığı bırakıp artık Maxon'un kollarına atılıvermesini istedim. Bir yandan arkada distopik bir dünya yaşanırken rahatsız oldum, bir yandan kendimi olaylardan geri tutamadım. Velhasıl kelam, geldik sonuna bir anda, bittiğini bile anlayamadım. Keyfiniz pek yerinde değilse ve kafa dağıtacak bir kitap arıyorsanız, bu kitap tam aradığınız kitap. Bir oturuşta bitiveriyor, tadı da damakta kalıyor. Vıcık vıcık olmamasına rağmen kızın iki karakter arasında gidip gelmesi biraz rahatsız edebilir, o kadar. (Kıza da hak vermek lazım bir yerde, eheheheheh)
  • En azından America ve Maxon aşkı sonunda derin bir nefes aldırdı. Anlatıma söylenecek bir söz yok zaten. Akıcı ve temiz bir dili var. Öte yandan America’nın kast sisteminin kaldırılması gibi bir çok şeye bir bakıma önderlik etmesi ve Krala rağmen tüm düşüncelerini dürüstçe paylaşmasıyla ikinci kitapta oluşan sinirimi yok etti.
  • Şey. Delirdim. Gerçekten. Kitap o kadar sizi sürükleyerek içine çekiyor ki kendinizi America’nın yerine koymamanıza imkan kalmıyor. Esas kızımız ve erkeğimizin gerçekten sizi çıldırtacak şekilde seçim yapmakta üstlerine yok. Birinci kitaptaki gibi işler sakince yürümüyor elbette. Üçüncü kitap için sabırsızlanıyorum.