• Kierkagaard der ki:
    "Bilinç derecesindeki her artışla, umutsuzluğun yoğunluğu da bu artış oranı nda artar: bilinçlilik ne kadar çoksa umutsuzluk o kadar yoğundur.
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 599 - Kabalcı Yayınevi
  • Kurban kişinin kendi potansiyel benligidir. Kurtuluş, kişinin, "gerçek" işi olan ve Kierkagaard'ın dediği gibi "kendisi olmayı istemeye dalmasıyla başarılır.
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 451 - Kabalcı Yayınevi
  • Umutsuzluğun onu tüketmediğini bilmek umutsuzu teselli etmez;
    aksine bu tesellidir ona işkence eden.
    Odur acıyı canlı tutan
    ve hayatı acılı kılan.
    Onu umutsuzluğa sürükleyen
    tam olarak şudur:
    Kendini tüketememek,
    yok olamamak...
    katlanamadığı şey
    kendinden kurtulamamaktır.

    Soren Aabye KIERKAGAARD
  • 166 syf.
    ·9/10
    Filozofların kendi yazdığı kitapları okuduğumuzda bazen anlamakta zorlanırız. Çünkü her okurun zihin dünyası filozofun basit olmayan felsefe sistematiğini anlayacak kadar geniş değildir. Ayrıca bir filozofu tek bir kitabıyla bütünüyle tanıyabilmek ve anlayabilmek de kolay değildir. Filozofların neredeyse hepsi birden çok eser bırakmışlardır yaşadıkları dönem içerisinde. Hatta ölümlerinden sonra kitaplaşan notları dahi vardır hepsinin. Bütün bunları hesaba kattığımızda bir filozofun zihin dünyasını öğrenebilmenin çok da basit olmadığı ortada. Bunun için filozofları değerlendiren, hatta birkaçını aynı eserde verip karşılaştıran, hangi kavramlara nasıl yaklaştıklarını irdeleyen çalışmaları okumak filozofların kendi külliyatını okumaktan daha yararlıdır. Çünkü bu eserleri ortaya çıkaranlar ele aldıkları filozofları hatmettikleri için daha anlaşılır ve daha basit bir dille kaleme alırlar düşüncelerini. Felsefeye akademisyen düzeyinde ilgisi olmayan okurun anlamakta zorlanacağı meseleleri en basite indirgeyerek anlatmaya çalışırlar. Bu konuda Çetin Türkyılmaz’ı örnek olarak verebilirim. Bunalım Çağı adlı eserini son derece sade ve basit bir üslupla kaleme almış.
    Bunalım Çağı eserinde Türkyılmaz felsefi düşünce sistemlerinin temeline “insan”ı yerleştiren Kierkagaard, Marx ve Nietzsche’nin insana yaklaşımlarını ve insanı daha üstün bir varlık durumuna nasıl getirebilecekleri sorununu ele alıyor. Bu üç filozofun insana bakış açılarını, niye geleneğe başkaldırdıklarını geniş bir çerçeve çizerek öğretiyor. Bu üç filozofu ayrı ayrı başlıklar açarak inceliyor. Kitabın sonlarına doğru çağımızın önemli düşünürlerinden Heidegger ve Derrida’nın da insana yaklaşımlarına kısaca değiniyor.
    Bu eseri anlayabilmek, merakla okuyabilmek için öncelikle “insan”la ilgili sorunlarımızın olduğunu baştan kabul etmemiz gerekiyor. “İnsana ait bir sorun yok, insan zaten kusurludur, onu böyle kabul etmemiz gerekir.” diyenlere hitap eden bir kitap değil Bunalım Çağı. Çağımızda insanın hâlâ büyük bir sorun olarak ortada durduğunu, eksikleri bulunan ve aşılması gereken bir varlık olduğunu düşünenlere tavsiye edilebilir ancak.
    Bunalım Çağı’na Søren Kierkegaard ile başlıyor Türkyılmaz. Onun felsefesini, insana bakış açısını ortaya koyuyor. Kierkegaard’a göre bütüncül ve sistemsel yaklaşımlar insanın değerini azaltıyor ve kalabalıklar içinde sıfır konumuna düşürüyor. Özellikle dogmatik Hristiyan geleneği insana gerçek değerini vermemekte, bir robotmuş gibi ele alıp özünden arındırarak biçim vermeye çalışmaktadır. Oysa her birimiz bir canlıyız, hepimizin birbirinden farklı görüşleri var. Her insan teker teker değerlendirilmelidir. İnsanların kalabalıklar içinde kaybolmasının önüne ancak bu şekilde geçilebilir. O ne demek istediğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Etrafında insanların toplandığını görmekle, dünyevi meselelerin her türüne bulaşmakla, bu dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya çalışmakla, bir kişi kendini unutur, (ona kutsallık kazandıran) adının ne olduğunu unutur, kendine inanmaya cesaret edemez, kendisi olmayı çok tehlikeli bir şey olarak görür, başkaları gibi olmayı, kalabalığın içinde bir taklit, bir numara, bir sıfır olmayı daha kolay ve güvenilir bulur.” (s. 35) Eğer kişi kalabalıklar içinde kaybolmak istemiyorsa, kendini bulmak istiyorsa bu dünyevi meselelerden kurtulup kabuğuna çekilmelidir. İnsan ancak yalnız kalarak özünü bulur. “Tekliğinde kişi” kavramını felsefe dünyasına armağan eden Kierkegaard’a göre kalabalıklar içinde hakikati bulmak mümkün değildir. Hakikat ancak “tekliğinde kişi” kavramında saklıdır. Bu da kişinin kendi içine, özüne dönmesiyle ortaya çıkar. Tekliğinde kişi çemberinin dışında olan hiçbir şeyin gerçeklikle bir bağlantısı yoktur. Dolayısıyla insan kendini bulabilmek için özgür olmalı, sürekli kurallarla örülü hayatının dışına çıkmalıdır. İnsanı sürünün bir parçası olarak gören bütün yaklaşımlar reddedilmelidir. Kierkegaard “kendisi de inançlı bir Hristiyan olmasına rağmen” (s. 36) Hristiyanlığın insanı bir sürü gibi, robot gibi gören yaklaşımına başkaldırmıştır. O, meselelere “insan” temelli yaklaştığı için insanı bir bütün içinde değerlendirip onun varoluş amacını kendi idealleri, kendi dünya tasarımları doğrultusunda biçimlendiren geleneğe, düzene, her türlü dogmatik zihiniyete karşı çıkmıştır.
    Türkyılmaz Kierkegaard’dan sonra Marx’ın insana ve geleneğe karşı bakışını ele alıyor. Filozofların düşünmekten başka bir işe yaramadıklarını düşünen Marx sadece düşünmekle kalmayıp toplumu dönüştürmeye de çalışıyor. İnsana verilen değerin giderek azaldığını gören Marx insanın gerçek değerini ancak ezilen sınıfların iktidarı sayesinde kazanabileceği kanaatini taşıyor. Bunu gerçekleştirmek için de kapitalist sınıfın alaşağı edilmesi gerektiği görüşünde. Buradan gidersek varacağımız son durak komünizm. Marx, en yakın fikirdaşı Engels ile birlikte sınıflı toplum yapısının ortadan kalkacağı ve eskiden ezilen sınıfın yönetimi altında olacak bir dünya tasarımı geliştirmiş. Sınıfın olmadığı, kimsenin kimseyi ezmediği, kimsenin kimsenin emeğiyle oynamadığı, kimsenin kimsenin emeğinden geçinmediği bir düzen arzulanan. Gerçekçi olmak gerekirse biraz ütopya kokuyor. Ama çok mu saçma ya da çok mu abartılı? Elbette değil. Sadece bu dünyaya çok fazla.
    Marx komünist dünya görüşünü Hegel ve Feuerbach’tan edindiği “yabancılaşma” kavramıyla destekliyor. Sömürülenlerin olduğu bir toplumda yabancılaşma asla göz ardı edilemez. Yabancılaşma derken meseleyi çok geniş açıdan alıyor Marx. Kişinin kendine, kişinin emeğine, kişinin başkalarına yabancılaşması gibi. Tabii onun kişiden kastı, emeğiyle var olan işçi. Çünkü felsefesinin temelinde “işçi” var, “emekçi”ler var. Marx işçinin üretim güçlerine sahip olmadığı için kendi ürettiği ürüne yabancılaştığını düşünmekte. Çünkü sermaye sahibi başkası, makineler başkasının, bu makinelerden çıkan ürünün kârına neredeyse hiç ortak değil. “Çalışmasının temel amaçlarından en önemlisi olan, bir şey yaratıyor olmaktan ve yarattığı şeyden zevk alma artık ortadan kalkmıştır.” (s. 79) Marx işçinin yaşadığı bunalımı felsefik açıdan yaklaşarak onun aslında ürettiği ürüne yabancılaştığı sonucuna varmış. Ancak ve ancak komünist toplumda bu yabancılaşma ortadan kaldırılabilir.
    Türkyılmaz’ın incelediği üçüncü fizolof Alman Friedrich Nietzsche. O, insanın kendine dönmesini Yahudi-Hristiyan geleneklerinden ve metafizik düşünce geleneğinden kurtulmasına bağlamakta. Köhnemiş geleneklere körü körüne bağlılık ve dünyayı Tanrı’ya dayanarak açıklama biçimi yanlıştır. İnsan özüne ancak bu alışılagelmiş ve eskimiş düşünce yapılarına başkaldırarak dönebilir. Bunu becerebilen insan “üst insan” kıvamına gelmiş olur. Üst insan değerleri yeniden kendince değerlendirmekten kaçınmayan insandır. Kavramlara bir dinin baktığı pencereden bakmayan insandır. Söz gelimi “merhamet edin” der, ama merhamet etmek her zaman doğru bir sonuca ulaştırmaz bizi. Bazı insanlara acımamak gerekir. Korkaklık üst insanın kitabında yazmaz. Üst insan öte dünya hayaliyle yaşayan bir insan değildir. Onun tek derdi bu dünyadır. O, yaşadığı dünyayı mükemmelleştirmek için çalışır. “Kendi gözleriyle gerçekliği gören üst insan, yaşamın hazlarına olduğu kadar acılarına da evet der. (...) Değerleri belirleyen ve yüzyılların istencine yön veren, bu yolla da en yüksek doğaya sahip insanlara yön veren en üst insandır.” (s. 124) Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında üst insanı Zerdüşt karakteriyle özdeşleştirmiştir Nietzsche.
    Türkyılmaz Nietzsche’ye ayırdığı bölümde onun aslında İsa’nın Hristiyanlığına dokunmadığını, tek derdinin İsa’dan sonra Hristiyanlığı biçimlendiren Aziz Paulus’la (Pavlos veya Pavlus diye de bilinmekte.) olduğunu anlatıyor. Bunu ilk kez okuduğum için şaşırmakla birlikte sormadan da edemedim kendi kendime: Aziz Pavlus’un öğretilerinin dışına çıkıp İsa’nın nasıl yaşadığı nasıl bilinebilir? Kur’an’da Hristiyanlığın saptırıldığı anlatılıyor ama Nietzsche Kur’an mı okudu da Aziz Pavlus’un öğretisiyle İsa’nın öğretisinin farklı olduğunu düşündü? İsa’nın nasıl yaşadığına dair bir bilgi, belge var mı elimizde? Yok. Peki, o zaman Hristiyanlığı yıkarken Nietzsche’nin İsa’yı aklamasını nasıl yorumlayacağız? Boşluklar mevcut bu meselede.
    İnsan tehlikededir. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Meselenin özü budur. Kierkagaard, Marx ve Nietzsche insanın tehlikede olduğunun farkına varan ve bunu yüksek perdeden dile getiren filozoflar olarak dikkate alınmalı ve incelenmelidir.
  • Kierkagaard' ın ifadesiyle iman şövalyesinin yerini; endişelerimizden ötürü, bir çocuğun babasının paçasına tutunduğu gibi tutunduğumuz politikacı alıyor.
    Kemal Sayar
    Sayfa 44 - Kapı Yayınları
  • Bu açıdan Kierkagaard'ın anksiyeteyi bir öğretmen olarak görmesi çok anlamlıdır, anksiyete gerçekliğin kendisinden daha iyi bir öğretmendir zira gerçeklikten kaçabilir ya da onu görmezden gelebilirsiniz, oysa anksiyeteyi hep içinizde taşırsınız (May 1979). Kierkegaard'ın temel problemlerinden biri bir kişinin kendisi olma iradesini nasıl göstereceğidir. Kendisi olma gayreti kişinin asıl uğraşısı olmalıdır ve burada irade sözcüğü, kişinin kendisine dair farkındalığını artırma yolunda bir kararlılığı ifade eder. Bu modern psikoterapinin diline âşina olanlara yabancı gelmeyecektir. Terapinin temel amaçlarından biri içsel çatışmaları temizleyerek öz farkındalığı (self-awareness) artırmaktır. Düşünüre göre, kişinin kendi olması bireyin anksiyeteyle yüzleşme ve ona rağmen ilerleyebilme yeteneğine bağlıdır ( May 1977).
  • 349 syf.
    Dilinin ağırlığı, cümlelerin derin anlamı ile kimi sayfasını iki kere tekrarladigim muazzam bir eserin bitmiş olmasına duyduğum karma duygu durumla incelememe başlıyorum...

    Kierkegaard, bu eserinde kaygıyı bir uçurumun sınırında durduğumuzda hissettiğimiz baş dönmesine benzetiyor...
    "Adımını uçurumun belirsizliğine doğru atmanın ya da atmamanın kararını verebilecek olmak ve tüm olasılıkların bir an için önümüzde serili olması hali insanda bu baş dönmesini meydana getirir. Benzer şekilde kaygı, olanaklar arasında seçim yapmanın sorumluluğunun bireye ait olduğu her durumda ortaya çıkan baş dönmesidir. Uçurumun kenarından aşağıya bakıp başı dönen bir insan gibi, özgürlük kendi olanaklarını seyreder. Kendi kendisiyle ilişki kurma olanağını ve bu ilişkiden sorumlu olmanın zorunluluğunu keşfeder. Bu nedenle kaygı hem ona doğru itildiğimiz hem de ondan kaçındığımız “sempatik bir antipati, antipatik bir sempati”dir. 
    S.Kierkegaard’da Kaygı Kavramı, varoluşçu özgürlüğün insan varoluşundaki en temel belirtisi olan kaygıyı, kalıtsal günah, özgürlük, zaman ve umutsuzluk kavramlarıyla ilişkisi bağlamında açıklamaya yönelik bir çabadır."

    Kaygı için “çevresinde her şeyin döndüğü eksen”, “düş gören tinin nitelik kazanması” gibi pek çok tanıma başvuran kierkegaard, tin ve kaygının birbirini var ettiğini söyler. Tin, bedeni ve ruhu sentezleyen üçüncü güçtür, fakat bu, tinin anlaşılması için yeterli bir tanım değildir.

    İşte bu noktada kierkegaard yine o deli soruları sorar:

    *insan tindir ama tin nedir?

    *tin ben’dir ama ben nedir?

    "ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir; daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir; ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür.
    Tin ise kaygı olmadan ayakta duramaz. kaygının hiçliği ve belirsizliği içeriyor oluşu onu insanın varoluşuyla, tin ile ilişkili bir kavram haline getirir. “insan kaygıyı yaşamadan önce ne insan olduğunu fark eder, ne de kendini bilir.” peki insanın doğduğu andan itibaren kaygıyı yaşamadığı anlar mevcut mudur? Evet. çocukluk, bebeklik kaygının görülmediği dönemlerdir. O dönemlerde ancak korku varolabilir ama ortada kaygı diye bir şey yoktur. ilginçtir, çocuğun benliğine ilişkin bir farkındalığı da yoktur."
    Ek olarak  insan ve hayvan arasındaki fark da tinin, kaygının niçin yalnız insanda bulunduğunu açıklıyor. peki kaygı hem varoluşumuzun temel koşulu, hem de kaçmak istediğimiz bir durum olması bakımından bir zıtlık oluşturmaz mı? Evet. insan “kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır.” bu yönü kaygıyı daha da ilginç kılar.
    "Kaygı azaldıkça tin sığlaşır, kaygı derinleştikçe toplum da derinlik kazanır." Kierkegaard toplumda kaygının bir bozukluk olarak görülmesinin ise aptalca bir düşünce olduğunu söyler. 

    Kierkegaard,İroni Kavramı başlıklı bölümüne “Masumiyet
    cehalettir.”cümlesinin tekrarıyla başlar. İşte tamda burada Kierkegaard'a göre
    hiçbir nedenin olmadığı bu halde, yani hiçbir şeyin yol açtığı, neden olduğu bir kaygı yaşanır. Masumiyetin hakiki sırrı bu kaygıdadır.

    Kierkegaard bu cehalet durumunu yasak meyva hikayesiyle açıklamaya çalışır. Adem Tanrı'nın
    elmayı yasaklamasının nedenini anlamaz. Kierkagaard'a göre yasağı anlayabilmesi için özgürlüğün ne
    olduğunu bilebilmesi gerekirdi. Oysa onu henüz bilmiyordur. Meraklanarak ya da yasağı
    çiğnemenin hazzının cazibesine kapılarak yasağı ihlal ettiği yorumlarını da yetersiz bulur; çünkü bu
    yorumlar Adem’in özgürlüğün tadını çıkarmanın, iyi ile kötü arasındaki farkın ne olduğunu bildiği
    varsayımına dayanmaktadır. Oysa Adem özgürlüğü önceden biliyor olamaz. Olan Adem'in
    bilmediği, anlamadığı bu durumun onda kaygı yaratmasıdır. Adem daha önce istediğini yaptığı için
    yasağı bilmiyor. Yasak ona istediği her şeyi yapamayacağını bildiriyor. Adem'de özgürlüğün
    olanağını ortaya çıkaran yasak, onu kaygılandırır. Ne yapabileceğine dair bir kavramı olmayan
    Adem kaygıya kapılır.

    Bu yasağın ardında gelen “Elbette öleceksin.” yargısı da yine bir kaygı
    kaynağıdır. Ölümün de ne olduğunu bilmeyen Adem ne söylendiğini anlamasa da söyleme tarzı
    onu dehşete düşürür; bu dehşet kaygının muğlaklığıdır.

    Sonuç olarak,Mutlu ol(a)madığımız için
    daha fazla mutsuz olmamıza gerek olmadığı gibi, kaygılı olduğumuz için kaygılanmamıza gerek yok. Kaygıyı bir
    ceza değil, lütuf olarak görebiliriz. Üzerine giderek onu körüklediğimiz endişesi ise, üzerine
    düşünmeyerek ölümü alt edebileceğimizi düşünmek kadar yersizdir. Onunla yüzleşerek, kendimizi
    daha iyi anlamaya başlayıp, buradan yeni, daha zengin, daha korkusuz, daha yaratıcı bir benliğe
    geçişin olanağıyla karşılaşabiliriz diyor kierkegaard.

    Keyifli okumalar :)