1000Kitap Logosu
Barbaros
TAKİP ET
Barbaros
@kieslowskimavisi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
İzmir
2507 okur puanı
10 Ağu 2017 tarihinde katıldı.
590
Kitap
29
İnceleme
6,4bin
Alıntı
96
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
248 syf.
·
8 günde
·
Puan vermedi
İnsan'ı Çözmüş Bir Roman: Kıskanmak
Muhtemelen kimsenin psikolojiymiş, psikanalizmiş bilmediği, bilse de umursamadığı, roman yazarken bu hususları hiç dikkate almadığı bir dönemde çok iyi bir iş çıkararak bu güzel kitabı yazmış Nahid Sırrı Örik. Kıskanmak, kin duygusunun bin türlü duygu altında gizlenip bir anda hortlayabilmesinin romanı. İnsanın insanın yurdu değil belki olsa olsa kurdu olabileceğini anlatan bir roman. Başta bir erkeğin kadını kıskanacağını, onun için yanıp yakılıp tüm hayatını yok edebileceğini düşünsek de roman aslında başka biri üzerine kurulmuş: Abisini kıskanan, onu yerin yedi kat dibine göndermek için yıllarca doğru günü hatta saatleri bekleyen kız kardeş Seniha üzerine. Seniha'nın nefreti en saf, iyi niyetli duygularımız altında bile yeni bilenmiş bir bıçak gibi parlayan başkalarına karşı kinimizi yansıtıyor. Yazar böylesi durumlarda bilinçaltımızdan bilinç düzeyine çıkaramadığımız, kendimize dahi söylemekten imtina ettiğimiz hisleri olabildiğince incelikle aktarmış. Karakterlerin böylesi gerçekçi tasvir edilişi eserdeki yetkinliği de gösteriyor. Çünkü bu dönemde yazılmış roman kişileri genellikle ''karakterden'' öte bir ''tip'' gibi. Keskin özellikleri olan, nerede ne yapacağı tahmin edilebilen, derinlikten yoksun varlıklar. Nahid S. Örik ise bunu yıkabilmiş, kahramanları yaşayan insanlar gibi hemen hemen canlı suretinde. Ben romanı Demirkubuz'un filmi sayesinde tanımış, günün birinde izlerim diye yıllarca beklemiştim. Ama gördüm ki film romanın yanında bir karikatürü andırıyor. Filmde mecburen hem ince ayrıntılar hem de karakterlerin geçmişleri atılmış. Geçmişlerini bilmediğimiz için karakterlerin hayatını gördüğümüz gelecekte neden öyle davrandıklarını da anlayamıyoruz, bir neden sonuç ilişkisi kuramıyoruz. Roman karakterlerin kesifliğini yansıtabilmeyi bilmiş. Demirkubuz'u çok sevmeme rağmen film ise bir kukla oyunu düzeyinde diyebilirim. Enis Batur'un romanın ön sözünde bahsettiği eksikler olsa da ben eserin sadece iyi yönlerinden bahsedip zamanında hak ettiği değeri görmeyen bir sanatçıya naçizane torpil geçmek istiyorum. Çünkü o dönemde negatif bir anti kahramanın başrolde olduğu bir roman yazmak bile sanki başlı başına tebrik edilebilecek bir durum. Bazen bilinçaltımızın biz ne dersek diyelim bizi dinlemeyip aklına estiği gibi davrandığı, bilinçli duygularımızı bir oyuncak derekesine indirdiği olabiliyor. Kimsenin sütten çıka ak kaşık olmadığını, insanın çoğu zaman sevgi değil de nefret tarafından yönlendirildiğini içgüdülerimizle de olsa biliyoruz. Böyle zamanlarda bazen bir filozofun ''Nefret başarısızlığa uğramış sevgidir.'' sözünü hatırlıyorum. Hep abisinin gölgesinde yaşayan, abisinin geleceği için ailesi tarafından hayatı iç edilen Seniha başka ne yapabilirdi ki? Kıskanmak, benim için insan denilen yumağı çözmüş bir roman. Sözü Bruce Fink'in Lacan'da Aşk kitabından bir cümleyle bitireyim: ''Bir çocuğun hayatındaki hiçbir mücadele, kardeşleriyle mücadelesindeki kadar nefret dolu bir tutku ve rekabetle sonuçlanmaz.''
Kıskanmak
8.4/10
· 547 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
60
116 syf.
·
6 günde
·
Puan vermedi
Dul, içinde gereksiz cümlelerin geçmediği, parçalı anlatım tekniği ile yazılmış, her sayfada en fazla iki üç kısa paragrafın yer aldığı şiirsel bir ağıt. Konu ve teknik açısından Roland Barthes Yas Günlüğü ile John Berger’in Uçuşan Etekler’ine benzeyen her okuyuşta içini yeniden bize açabilecek -bana göre- incecik bir başyapıt. Kitap, Fournier tarafından eşinin ölümünün ardından yazılmış kısa fragmanlardan oluşuyor ve her fragman insanın içinde ayrı bir oyuk açıyor. Yazar sanki eşiyle ilgili fotoğrafik anları alıp onları eserleştirmiş diyebiliriz. Oysa biz böyle zamanlarda unutmak istediklerimizle ilgili anılarımızı belki Tarkan’ın şarkısında “yak bütün fotoğrafları” dediği gibi yakıp yok edebilirdik veya akıllı telefonlarımızda depoladığımız fotoğrafları güçlükle de olsa silip hayatlarımıza devam ederdik. Büyük bir yazar ise minicik detaylara dayalı böyle anılarını ustalıkla dile döküp kendini sağaltabiliyor. Şükrü Erbaş, eşinin ölümünden sonra yazdığı çok sevilen Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları şiirinde “Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?” diyor. Kitabı okurken sık sık Ömür Hanım’ı hatırladım. Hayatlarımızdan geçip giden insanlardan sonra oturup içimizi mi dökmeliyiz yoksa söz boşluğu mu dövüyor acaba deyip her şeyi içimize mi atmalıyız? Bilinmiyor.
Dul
8.7/10
· 533 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
47
160 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
''Korkma sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki, o arı ben olacağım.'' (Eşkiya 1996) Karantina günlerinde size Baba filminin ve bu kitabın alt başlığının diliyle söyleyecek olursam ''reddedemeyeceğiniz bir teklif sunacağım.'' Çetin Balanuye, bu reddedilemeyecek kitabında bize Spinoza'nın felsefesini çok sade bir dille, çok eğlenceli, hayattan enstantanelerle dolu bir şekilde anlatıyor. Yazının başına aldığım, Spinoza'nın belki beğeneceği replikte denildiği gibi Spinoza doğa ile tanrıyı bir ve aynı şey olarak görüyor. Biz tanrıdan bir parça, aynı zamanda tanrının da ta kendisiyiz. Bunlara çiçek, böcek, taş, toprak, çakıl vb. her şey dahil. Her şeyin ''var kalma'' durumunu sürdürmek için sarf ettiği bir mücadele var. Ama tabii ki hepimizin bu var kalma çabasında başka başka mücadele yöntemi ve sarf ettiği efor var. Bir ağaç da bir insan da bir hayvan da evrende olduğu gibi olmak ve ilerlemek için emek veriyor. Oysa bunun ne olursa olsun sonunun çözülme ve tanrının/doğanın bütünlüğüne katılma olduğunu söylüyor, Spinoza. Bir taş bile çözülüp ufalanmak istemiyor. Ama zamanla çözülüp form değiştiriyor ve bir zaman sonra farklı bir formda varlığını sürdürüyor. Çetin Balanuye bilimsel verilerden, deneylerden faydalanarak ''Bir taşın arzusu olur mu?'' gibi soruları Spinoza'nın fikirleri doğrultusunda ustalıkla yanıtlıyor. Bunun yanında kitapta birçok edebi eserden de örnekler veriyor. Okurken zevk almanın yanında çok eğlendiğim çok da öğrendiğim bir kitap oldu. ''Su çok güzel siz de gelsenize.''
Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?
Okuyacaklarıma Ekle
1
39
244 syf.
·
7 günde
·
Puan vermedi
Hastalık bir nimettir, diyor Thomas Bernhard roman yazmaya giden süreci anlattığı bir röportajının başlangıcında. Bir hastalık sayesinde yaşamın değerinin anlaşılabileceği düşüncesindeyken. Aynı şekilde Dövüş Kulübü’nün bir repliği de ‘’Ancak her şeyi kaybettiğinde özgür olabilirsin.’’ diyordu. Behzat Ç. ise ‘’Sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.’’ diye anlatıyor durumu, kızını kaybettiğinde. Roland Barthes da yazmanın bir sarsıntı anıyla başlayabileceğini öngörüyor, Romanın Hazırlanışı’nda. Bir kriz anının, artık bu böyle gitmez düşüncesinin uzun soluklu bir metin yazmanın ön koşulu olabileceğini anlatıyor. Mesela bir annenin ölümü (bunu Proust’un annesinin ölümü ve Proust’un yazmaya başlaması üzerinden örnek veriyor.), kaybedilecek hiçbir şey kalmadığı düşüncesi, belki de bir aydınlanma anı, bir roman yazmaya başlamak için itici bir güç olabilir. Tabii bir roman yazmak için de gerekli teknikleri sıralıyor. İlk olarak roman değil kısa bir biçim olan haiku üzerinde duruyor. Sadece üç dizelik kısa bir haiku, bazı düşüncelerin zihnimizdeki parlama anlarının kayıt altına alınmasıyla oluşturuluyor. Kısaca söylemek gerekirse beynimizde çakan bir şimşeği hemen yazıya geçirmek gibi. Haikunun geniş çaplı anlatılmasından sonra da notlar almaya ve cümlenin yapısının incelenmesine geçiyoruz. Mesela Flaubert’in, Proust’un not defterleri ya da Barthes’ın kendi not defterleri; bu defterlerle nasıl notlar alınacağı da bahsedilen konulardan. Ayrıca Barthes’a göre en iyi yazılarımızı sevdiklerimiz üzerine yazarız. Sevdiklerimize yazar gibi yazmak da uygun olabilecek yöntemlerden biri. Bir doğallık yansıtması ve hayattan enstantaneler içermesiyle de okuyanın kanını kaynatabilecek romanlar böyle yazılabiliyor bir bakıma. Bunların yanında iyi bir sanat eseri hayattaki çeşitli nüanslardan oluşur. Küçük bir kusur esere güzelliğini verir. Nüans aykırı bir durumu yarattığı için metinde kışkırtıcı bir tarafı da oluşturur. Hayattaki küçük ayrıntılara dair beynimizde çakan notları kayda almamızla başlayan metinler, çeşitli yollarla birbirine eklemlenerek en sonunda romanı meydana getirir. Ve her roman; önceden okuyup sevdiğimiz, aşık olduğumuz bir romanın içinden çıkar.
Romanın Hazırlanışı 1
Okuyacaklarıma Ekle
1
16
284 syf.
·
10 günde
·
Puan vermedi
Karasevdalılar’ın yazarı Javier Marias ile aldığım yeni bir kararın neticesinde karşılaştım. Okumalarımızı yaparken çoğu kez kendimize bir konfor alanı sağlayıp ya aynı yazarları okuyup duruyoruz ya da bize benzeyen, bizden bir şeyler taşıyan yazarları seçip düşünce dünyamızın dışına pek çıkmıyoruz. Hal böyleyken bir değişiklik yapıp hiç okumadığım yazarları sırayla okuyarak yeni yollar, yeni arkadaşlıklar, yeni bakış açıları öğrenmeyi uygun buldum. Bunun için yazar, düşünür sıralaması yaptığımda sayı hayli kabarık çıktı: Max Frisch, Cortazar, Fuentes, Faulkner, Mo Yan, Trevanian, Musil, D. H. Lawrence, Laurence Sterne, Marquis de Sade, Duras vb. (gittikçe uzuyor) gibi yazarları maalesef hiç okumamışım. Marias ile yolculuğum da böyle başladı. Kitaptan spoiler verecek değilim, hoş versem de aslında önemli değil, Proust, “Tek gerçek keşif yolculuğu, tek ebedi gençlik pınarı, görülmemiş topraklara ayak basmak değil, farklı bakışlar kazanmak, evrene bir başkasının, yüzlerce farklı insanın gözüyle bakmak, yüzlercesinden her birinin gördüğü, benimsediği yüzlerce evreni görmektir; bunu da büyük sanatçıların yardımıyla başarabiliriz, bizi gerçek bir keşif yolculuğuna çıkaran sanatçılar sayesinde gerçekten de yıldızlar arası bir seyahate çıkabiliriz.” demiş bir kitabında. Önemli olanın romanın olay örgüsü olmadığını, romanın her sayfasından ayrı bir haz almak olduğunu sanıyorum. Çünkü tek gerçek keşif yolculuğu aynı olaylara farklı gözlerle bakma olgunluğuna erişmek değil midir? Sosyal medyada bir fotoğrafımızı paylaşırken dahi onlarca filtre arasından istediğimizi seçmiyor muyuz sanki. Her filtrede bir başka bakış açısını görmüyor muyuz? Öyle olmasaydı mesela Nabakov, Karanlıkta Kahkaha romanının hemen ilk paragrafında roman boyunca gerçekleşecek her şeyi özetlemezdi kanımca. #38118156 Değerli olan, bizi birçok kez aynı romanları okumaya, aynı filmleri izlemeye götürecek olanlar metnin hazzıdır; filmi her izleyişte yeni bir ayrıntıyı fark edişimizdir sanırım. Bir Nuri Bilge Ceylan, bir Zeki Demirkubuz filmi her izleyişte başka bir zevk verebiliyor. Nabokov da böyle düşünmeseydi romanın ilk paragrafında kitabı özetlemezdi, şov yapar gibi davranıp “Bakın olayların önemi yok, okuyacaksanız metinden bir haz duymak için okuyun.” mesajı vermezdi. Her neyse bunlar bir tarafa Marias’ın üslubundan bahsedeceksek “biraz kül, biraz duman” ifadesi bunun için uygun olabilir. Cümle yapısı, anlatış tarzı, betimleme gücü itibariyle Orhan Pamuk ile Proust arasında gidip geliyor. Sosyal medya diliyle söylersek “atanamamış Proust” bile denebilir belki. Küçük bir anıdan büyük bir roman çıkarabilmek böylesi usta yazarlara düşüyor galiba. Karasevdalılar da böyle küçük bir gözlemden oluşmuş, etrafında halkalar çizerek gelişmiş bir roman.
Karasevdalılar
8.1/10
· 321 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
34