• “Sadece altı yaşında olmalısın.” diye ısrar ederdi canavar ve Bruno kaçıp vücut geliştirme egzersizlerini yapar, bir sabah uyandığında fazladan otuz kırk santim uzamış olmayı umardı.
  • Önemli olan kilo vermek değil, verilen kiloları bir daha almamak
  • Malaparte’nin deyişiyle; “Sessizliğin saflığını herhangi bir sesin bayalığıyla lekelemeden” bu mahvolmuş kitabı, yani can çekişen ‘Kaputt’u anlatmanın başkaca bir yolu yok. O kadar kederlidir ki, nüktedanlığında bile bıçaklanmayı hissedersiniz. Sözcüklerin peşinde giderken, ferasetini anlamak üzere bir an duraksamaya görün, hemencecik bitiyor yanı başınızda, tuhaf bir canlıya dönüşüyor elinde bir çift kadehle Malaparte. Sizi kahredecek anlattıklarıyla, ahlaktan bahsetmeye kimsenin dili varmayacak ve insanlığımızın üstünde hunharca tepinmeye başlayacak. Yeri gelecek içimizdeki cani olacak, giyecek üniformasını, savaş meydanlarında gezecek… Yeri gelecek diplomat olacak, saraylarda kahkaha atacak krallarla, kan içecek. Yeri gelecek sürgün ve yeri gelecek hapis olacak. Öyle bir yaratık olacak ki kitabında Malaparte, içimizde çürüyen bir şeylere dönüşecek, mesela ölü bir kısrağa Ukrayna’da, ortalık yerde çürüyecek ve leş kokusunun evrensel utancı olup yayılacak. Yol alacak Finlandiya’ya. Buz tutmuş gölde donmuş atlara dönüşecek, buz tutmuş kafalara askerler gibi oturacak iskemle niyetine ve kendi de düşten başka bir şey olmayan savaşı kazanmayı umacak ahmaklaşarak. Polonya’da yıkanamayan bir kadına dönüşecek, dışkıdan yapılmış sabun olacak, rengi ve kokusu hiç değişmeyen bir sabun, köpük köpük köpürecek saraylarda. Gettoda, ölülerin arasında gezinen bir melek olacak, karlar üstünde çıplak yürüyecek; “sıfırın altında otuz beş derecelik bıçağın altında.” Bir çocuk olacak, tek eğlencesi cenaze arabalarını seyretmek olan, ağlamayı bilmeyen, yozlaşmış bir “teneke trampet.” Romanya’da ‘domnule capitan’, bir fare olacak. Üst üste istiflenmiş cesetlerin arasında gezinen bir yağmacı, bir Çingene geleneği, “Sizi gidi alçaklar!” diye haykıracak ama kime? “Kızmayın, domnule capitan, hepimize yetecek kadar var!” Kriket oynamadan evvel dönüp dönüp yüzümüze, “La dracu!” diyecek bize, sevecen mi sevecen. Savaş “la dracu”, hepiniz “la dracu” ve her şey “la dracu” La dracu; cehennemin dibine. Kan gölünün içinde her şeyden uzak tozpembe sahnelerinde yaşayan burjuvaya saldıracak, “Tiyatrovari davranışları” ve “entel seçkinliğini” küçümseyen bir bakış olacak alaycı. Bir cesetle dövüşülemeyeceğini öğretecek bize. Cesetlerin buz gibi sessizliği, hepimizin sesinden, tüm silahların ve tüm bombaların sesinden daha güçlü, anlayan beri gelsin diyecek. Ja! Ja! Ja! Sonra binlerce ceset arasında bir ceset aramaya çıkacağız. Heyhat, işte, gözümün önünde canlanırken bile tüylerimin diken diken olduğu o dehşet anı; “Vagonları hemen açın!” “Açamayız, domnule capitan.” “Vagon birdenbire açıldı ve tutsaklar kalabalığı Sartori’nin üstüne abandı, onu yere yıktılar, üstüne yığıldılar. Vagondan kaçan ölülerdi onlar. Salkım salkım dökülüyorlardı, boğuk bir ses çıkararak, beton heykeller misali. Sartori cesetlerin altına gömülmüş onların soğuk, muazzam ağırlığı altında ezilmiş çırpınıyordu, debeleniyordu o yükü altından, o buz gibi kümeden sıyrılmaya çabalıyordu: sonunda ceset yığınlarının altında, bir taş heyelanının altında kaybolur gibi gözden silindi.” Sonra demiryolu boyunca dizilmiş binlerce ölü sayarız. Sonra bir duvar ustası olur, gettonun çevresine şık burçları olan zarif bir duvar öreriz. Dibini oymaya çalışır Yahudi fareler, teker teker vururuz. Şarap uykusuna gömülmüş vicdanlara “Maljanne; şerefe” mi demek gerekir yoksa “hoşça kal!; Vale” mi? “Tanrı’ya dua edelim de savaştan hiç değilse golf deliklerini kurtarsın.” “Kazanılan savaş” bitmiştir artık, sırada “kaybedilen savaş” vardır. “Zaferleriyle kendi ölümünü fethedecek” halka selam olsun, Malaparte kızıl köpeklere dönüşecektir. Hani şu aç bırakılmış, açlıkla terbiye edilmiş, hani her seferinde yiyeceğini tankların altında bulan patlayıcı yüklü köpekler. Nasıl da havaya uçuyor zavallı köpekler ve nasıl da patlıyor zavallı tanklar. Ne yani, Rusya’da köpeklerin soyu kuruduğunda çocuklar mı tankların altına girecek? Belgrad’da çıldırmış bir tüfeğe dönüşecek sonra, namlu ağzından tek bir mermi çıkacak, ufacık bir çekirdek ve dehşet bir gümbürtü kopacak, tek mermiyle tüm evler birbirine çarpacak, tüm şehir yıkılacak ve geriye sadece bir toz bulutu kalacak. Ya açlıktan ve soğuktan ölmüş arkadaşlarının cesetlerini yiyen Rus tutsaklarına ne olacak? Ya dünyanın en nazik en saygılı tavrıyla durup onları seyreden Alman askerlerine? Müsebbiplerin yurdunda esmeden durur mu Malaparte? Camdan bir göz olur, Berlin’de trenden iner, korkunç, acımasız ve aynı zamanda kederli öyküler anlatmaya devam eder. “Savaş cesetleri yemez, ancak canlı askerleri yer. Canlı askerlerin bacaklarını, kollarını, gözlerini kemirir…” On yaşında bir çocuktur Malaparte, yıkıntılar arasında askeri konvoya ateş eder, nasıl olur, koskoca ordu bir çocukla savaşamaz ki? 'Bak bana, benim bir gözüm camdandır. Sahisinden ayırt etmek kolay değildir. Sen şimdi bana hemencecik, düşünmeksizin, gözlerimin hangisinin camdan olduğunu söylersen seni serbest bırakırım, gidersin.' O sırada üç çocuklu bir kadın Almanya’da camdan atlamaktadır. 'Sol gözün camdan,' diye yanıtlar çocuk. 'Nereden anladın peki?' 'Çünkü iki gözünden yalnızca onda insanca bir bakış var.' Almanlar o kadar naziktir ki, çocuğa ne oldu dersiniz? Sonra Hırvatistan’da bir sepet istiridye olur Malaparte, sonra daha yakından bakmamızı ister sepete, bu yirmi kilo insan gözüdür, aldatır bizi. Tarlalarda, ormanlarda gizlenen ve yakalanan Soroca’lı kızlardan biri olur, günde kırk üç askere ve altı subaya hizmet vermek zorunda kalan Soroca’lı kızlar, tükenince bedenleri yirmi güne bir kamyonlara bindirilip kim bilir nerelere götürülür? Papa’nın, Kral’ın, generallerin ve nicelerinin orospuluk yaptığı bir zamanda namusunu korumaya çalışan Malaparte, yoksa şimdi de bir somon balığına mı dönüşecektir? Juutuanjoki Nehri’nde kalmış tek somon. Herkes kaçmış, tüm balıklar. “Göreceğiz bakalım kim daha inatçı, bir somon mu yoksa bir Alman mı?”Ve nihayet Malaparte, atlardan, farelerden, köpeklerden, kuşlardan, rengeyiklerinden, sineklerden ve balıklardan müteşekkil bir ucube yaratığın şeklinden sıyrılıp, üzerine bombalar yağan Napoli şehrinde, sineklerin kazanacağı savaşın içinde, yeniden ‘İnsan’a dönüşür. Kaputt’u ilk elime aldım, simsiyah, karanlık bir kitap. Kapağın ön yüzünde, tepede bir at gözü, hüzünlü, altta savrulmuş çaresiz insanlar. Üzerinde kara harflerle Curzio Malaparte ve ortada kan gibi kırmızı Kaputt yazısı! İçim, daha okumadan cız etmişti. Bazen sadece içgüdüsel olarak hareket eder insan. İyi ki tanıdım seni Malaparte. Değinemediğim daha onlarca hatıra var fakat yeterince lafı geveledim zaten, okuyacak olan azınlığa şimdiden keyifli okumalar olsun.
  • Çocuk, “Merhaba, Saman Yığını,” dedi. “Korkup gelmediğini sandım. Bu filmler beş kilo vermene neden olacak.”
    Stephen King
    Sayfa 138 - Altın Kitapları
  • Canan Karatay’ı ve söylediklerini duymayan yoktur herhalde. Tatlı meyveler dahil olmak üzere şekerli yiyeceklerden, raf ömrü uzatılmış fabrikasyon paketli ürünlerden, kimyasal olarak mühendislikle üretilmiş "yiyecek" adı atında satılan her türlü üründen, tam tahıllı bile olsa her türlü rafine tahıldan, ekmekten, undan, patatesten, pirinçten uzak durun; zeytin, zeytinyağı, tereyağı, yağlı et, yağlı balık, ceviz, fındık fıstık ve benzeri sağlıklı yağları, sebzeleri, yumurtayı tüketmekten çekinmeyin biçiminde önerilerini hatırlarsınız. Bütün bunları Karatay, biraz halka hitap edecek şekilde, biraz da aşı ve kaya tuzu gibi meselelerdeki mistik/sihirli düşünme mantık safsatası ile harmanlayarak anlatıyor. Haklı yönleri var mı acaba, diyenler için The Obesity Code çok düzgün ve akıcı bir kitap. Maalesef Türkçesi yok. Dili çok temiz, çok akıcı ve kullanılan kelimeler hayli basit. Şiddetle tavsiye ederim.

    Bu konuda tip 2 diyabet hastalarının insülin kullanmayı bırakmalarını sağlayacak şekilde yönetimini sağlayan hekimin söyledikleri bir hayli çarpıcı: https://www.youtube.com/watch?v=da1vvigy5tQ. Kitabın yazarı olan nefrolog hekim Jason Fung’un şu videosu da meseleyi güzelce aktarıyor: https://www.youtube.com/watch?v=da1vvigy5tQ. Yine aynı meselede Kaliforniya Üniversitesi’nde çocuk endokrinoloji uzmanı akademisyen bir hekimin anlattığı Skinny on Obesity belgeseli de çok çok iyidir: https://www.youtube.com/watch?v=moQZd1-BC0Y.

    Madem konuyu beslenmeye dayadım Yale’in şu dersinden de bahsetmiş olayım. Çok üst düzey bir akademisyen olan bir hocanın dersleri var. Vaktiyle Obama’ya danışmanlık bir yapmış biri. https://oyc.yale.edu/psychology/psyc-123 adresinde derslerin okuma listesi ve özellikle hocanın anlatımıyla dersler mevcut. Bütün beslenmeyi üç ilkeyle anlatan yaklaşım; "besin ye, çok fazla yeme, daha çok sebzelerden yürü" benim için ilginçti. Bir şeftalinin içindekiler listesinde sadece bir madde varken herhangi bir gofretin içindekiler listesinin 50 maddeden oluşması filan ufuk açıcı. Son olarak hatırladığım bulimiklerin üst dişlerinin yapısına dair tespitler bir bulimiği uzaktan bile tanıma imkanı sağlıyor. Değişik ve çok yönlü bir ders.

    The Obesity Code kitabında ve linkleri verdiğim belgesellerde anlatılan temelde şu: Obezite bir yeme sorunu, egzersiz sorunu, kişisel iradesizlik sorunu değil, bir hormon sorunudur. Spesifik olarak insülin hormonu. İnsülin yağ depolama hormonudur. Aldığınız kalori değerleri üzerinden yapılan her türlü kilo verme girişimi sonunda başarısız olmuştur çünkü sorunun insülin sorunu olduğunu görmezden gelir. Konu insülin direncini yenmektir. Direnç nedir? Alkol direnci gibi, uyuşturucu direnci gibi bir şey. Sık sık o maddeyi alırsanız ve yüksek düzeylerde alırsanız direnç gelişir ve artık o maddenin etkisini göstermesi için daha fazla miktarlarda almanız gerekir. Yani insülin direncine iki şey neden olur: Sık sık insülin salgılanması ve yüksek düzeylerde salgılanması. Neden sık salgılanıyor? İki saate bir ağzımıza bir şeyler tıkıştırıyoruz. Neden yüksek seviyede gidiyor? Rafine tahıllar ve şekerli ürünler insülini çok fazla yükseltiyor. Çare ne? Sık sık yemeye, şekerli ürünler ve rafine karbonhidratları tüketmeye son vermek. Bu kolay değil çünkü mikrobiyata diye bir mesele var. https://www.youtube.com/watch?v=VzPD009qTN4 adresindeki kısa harika animasyonda da görüleceği üzere şimdiye kadar yediklerimiz bağırsaklarımızda hangi bakterilerin daha çok olacağına karar veriyor ve o bakteriler de canımızın ne çekeceğine karar veriyor. Yani söylemesi yapmasından çok daha kolay tabii.

    Jason Fung’in değindiği bir başka bence önemli nokta da doyunca duramayışımız. Yani hayvanlarla yapılan deneylerde normalde yedikleri şeylerle beslediğiniz fareleri aşırı besleyemiyorsunuz. Orada yiyecek olsa bile hayvan doyunca duruyor. Dur şu tabak bitsin, diye düşünüp devam etmiyor. Ama pek çok insanda bu doyunca durma olayı yok. Neden yok? Çünkü çocukluğumuzdan bu yana yemek istemediğimiz zamanlarda sürekli ağzımıza zorla bir şeyler tıkıştırıldı ve artık beynimiz vücudun artık doydun, yeme sinyallerini görmezden gelmeyi zorla öğrendi.

    Jason Fung bir nefrolog olarak neden bu konuya eğildiğini de kitabın başında anlatıyor. Önce karaciğeriniz yağlanıyor. O yağları koyacak yer kalmayınca oraya buraya yağ depolanmaya başlıyor obez oluyorsunuz. Ardından şeker hastalığı başlıyor. Şeker de sizi mahvetmeye böbreklerinizden başlıyor. (ve bunlar bu sıra ile oluyor. Dolayısıyla kocaman göbeği olan birinin "Acaba benim karaciğerimde yağlanma var mıdır?" veya "Acaba bende insülin direnci var mı?" diye sormasının anlamı yok. Kesinlikle var.) İşte o zaman, böbrekler etkilenmeye başlayınca, nefrologların eline düşüyorsunuz. Jason Fung da bu olayı görüp bunca yıldır neden bir gelişme olmadığına şaşırarak konuyu irdelemeye başlamış.

    Jason Fung’ın The Obesity Code kitabı şişmanlığın mekanizmasını daha önce başka yerde görmediğim kadar teknik ve anlaşılır anlatıyor. Bir sonraki kitabı, aralıklı orucun (intermittent fasting) uygulanışı üzerine. Onu da okuyunca paylaşacağım. Belki de pizza biralara son verip, bunu denerim. Kim bilir?

    PS: Yazı içinde çok link verdiğimin farkındayım ama gerçekten çok iyi videolar.
  • SATRANCIN HİKAYESİ

    Satrancın ilk kez MS. 570 yıllarında Hindistan’da oynandığını biliyoruz. Daha önce Çin’de de bu oyunun oynandığı rivayet ediliyor.

    Rivayet olunur ki bunu bulan Brahman rahibi Şah’a bir ders vermek istemiş. ”Sen ne kadar önemli bir insan olursan ol, adamların, vezirlerin, askerlerin olmadan hiçbir işe yaramazsın” demek istemiş.

    Şah bu durumdan memnun görünmüş, ”Peki, oyunu ve dersini beğendim. Dile benden ne dilersen” demiş. Rahip bu olay üzerine Şah’ın alması gereken dersi hala almadığını düşünerek ”Bir miktar buğday istiyorum” demiş.

    ”Sana bulduğum bu oyunun birinci karesi için bir buğday istiyorum. İkinci karesi için iki buğday istiyorum. Üçüncü karesi için dört buğday istiyorum. Böylece her karede, bir önceki karede aldığımın iki misli buğday istiyorum. Sadece bu kadarcık buğday istiyorum” demiş.

    Şah, kendisi gibi yüce ve kudretli bir şahtan isteye isteye üç beş tane buğday isteyen bu rahibin, küstahlığa varan alçak gönüllülüğüne sinirlenmiş ve ona bir ders vermek istemiş. ”Hesaplayın. Hak ettiğinden bir tane fazla buğday vermeyin” demiş.

    İnce hesap;

    Hesaplamaya ilk kareler kolay gitmiş.

    1. Kareye bir buğday,

    2. Kareye iki buğday,

    3. Kareye dört buğday… Ancak

    10. Kareye gelindiğinde 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir; hesabın hep böyle gideceğini, hep rahibe böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı.

    Zaten 15. Kare yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi.

    25. Kareye gelince 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar. Oysa;

    31. Kareye gelince, bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar. Çünkü vermeleri gereken buğday

    31. Karede 92 tonmuş.

    49. Kareye geldikleri zaman 24 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor. Bu ise Türkiye’nin bir yıllık buğday üretiminden fazla.

    54. Kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor. Bu da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimi.

    ”Madem başladık hesaplara devam edelim” deyip bitirmişler.

    64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerde dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini rahibe vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.

    Bu hikayenin sonu bilinmiyor. Rahip bir miktar buğdaya razı olup gitti mi, yoksa  Şahtan iyi bir azar mı işitti bilmiyoruz. Satrancın günümüzden yaklaşık 1300 yıl önce bulunduğunu ve eskiden de dünyanın yıllık buğday üretiminin bugünden az olduğunu göz önüne alırsak bu borcumuzu hala ödemediğimiz anlamına gelir. Allah’tan bu borcun faizi  yok:)

    Bu upuzun ifadelerle anlattığımız sayının matematik dilindeki ifadesiyle anlatımı şöyledir;

    1+2+22+23+24+…+264 = 265 – 1 = 18 446 744 073 709 551 615