• Savcı : Kendinizi suçsuz mu hissediyorsunuz.
    Musa : Hayır, ama suçsuzda hissetmiyorum.
    Savcı : Neden ?
    Musa : Öyle işte, insan ben suçluyum diyebilir ama suçsuzum diyemez.
    Savcı : Neden diyemesin. Ortalıkta ki bütün katiller ben suçsuzum diye bağırıyor.
    Musa : Bu da onların hakkıdır.
    Savcı : Haksız yere suçlanmış olmayıda suçluluğun inkar edilmesinide birer hak olarak görüyorsunuz. Bu arada sizi boşu boşuna tutmuyorum. Bir taraftan tahliye işlemleriniz yapılıyor bitince haber verecekler.
    Musa : Faerketmez.
    Savcı : Sormayı unuttum. Birşey içer misiniz ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Yemek yediniz mi ?
    Musa : Aç değilim.
    Savcı : Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz.
    Musa : Bilmiyorum.
    Savcı : Herhalde İstanbul'a döneceksiniz.
    Musa : Evet.
    Savcı : Eşinizden haber alıyormuydunuz.
    Musa : Hayır.
    Savcı : Hiç ziyaretinize gelmedi mi ?
    Musa : En başta bir defa geldi, sonra bir daha görmedim.
    Savcı : Peki boşandınız mı ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Dönünce aramyı düşünüyor musunuz ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Beni yanlış anlamayın. Bu bir sorgulama filan değil. Zaten bırakılma emrinizi az önce bildirdim. Artık özgür bir insansınız ve sizi hiçbirşeye zorlayamam. Ancak dosyanızda okuduklarım ve yaşadıklarınız gerçekten ilgimi çekti. Ayrıca o günlerde davanızı basından sürekli izlemiş, günlerce takip etmiştim. Tanrı'ya inanmadığınızı, annenizin ölümünden sevinç duymanızı biz de epey tartışmıştık. Bu yüzden sizinle tanışmak biraz sohbet etmek istedim. Çok merak ettiğim birşey var. Gerçekten Tanrı'ya inamıyor musunuz ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Nereden biliyorsunuz, oturup üstünde düşündünüz mü hiç ?
    Musa : Benim için düşünmeye değer birşey değil bu.
    Savcı : Neden ?
    Musa : Nedeni yok.
    Savcı : İnsan genellikle böyle olduğunu sanır. Ama gerçekte böyle olmayabilir.
    Musa : Bunu ispatlayabilecek durumda değilim.
    Savcı : Peki idam edilecek olsaydınız, son anda yine böyle mi düşünürdünüz ?
    Musa : Evet.
    Savcı : Neye inanırsınız peki ?
    Musa : Hiçbir şeye.
    Savcı : Bu kadar mı umutsuzsunuz.
    Musa : Umutsuz değilim. Bazı konularda hep umutlu olmuşumdur.
    Savcı : Hangi konularda mesela ?
    Musa : Beni doğrudan ilgilendiren şeyler konusunda.
    Savcı : Arzularınız ve istekleriniz gibi mi ?
    Musa : Öylede denilebilir.
    Savcı : Bu başkaları içinde geçerli ama.
    Musa : Ben kendiminkileri bilirim. Başkaları beni ilgilendirmez.
    Savcı : Kusura bakmayın ama daha açık olabilir miyim ?
    Musa : Siz bilirsiniz.
    Savcı : Böyle söylüyorsunuz, tamam kabul ediyorum. Ama yaşadığınız bunca kötü şeye 3 hatta 4 insanın ölümüne bunların sebeb olduğunun farkında değil misiniz ?
    Musa : Bunlar neden sebeb olsun ki ?
    Savcı : Neden ? Patronunuz bu yüzden gencecik bir kızı kandırıp günahına girmedi mi ? Karısını çocuklarını bu uğurda katletmedi mi ? Şikayetçi olmadığınız için size yapılanları saymıyorum.
    Musa : İnsanın istediği gibi davranmasının anlaşılmayacak bir yanı yok benim için.
    Savcı : Arzularına göre davrandı diye bütün bunları kabul edip yaptığı kötülükleri anlamamız mı gerekiyor şimdi ?
    Musa : Bu sizin bileceğiniz iş.
    Savcı : Siz anlıyor musunuz ?
    Musa : Kendim için anladığımı başkası içinde anlayabilirim.
    Savcı : Keşke bunlar olmasaydı bu kötülükler hiç yaşanmasaydı demiyorsunuz yani ?
    Musa : Benim için farkeden birşey yok. Şikayetçi olmadığımı daha önce söylemiştim.
    Savcı : Çocuk öldürmenin iyi birşey olduğunumu söylüyorsunuz ?
    Musa : Çocuklar için iyi değildir tabi. Ama öldüren için iyidir.
    Savcı : O zaman sizde yapabilirsiniz.
    Musa : Birkaç gün öncesine kadar bu suçtan idam edilmeyi beklediğimi unutuyorsunuz.
    Savcı : Bunun bir önemi yok. Çocukların öldürüldüğü gerçeğinide gözarda etmeye çalışmıyorum. Açlıktan, savaşlardan yada başka nedenlerle hergün yüzlercesi zaten öldürülüyor. Ama bir insanın bunun iyi olduğunu nasıl savunabildiğini anlıyamadım.
    Musa : O zaman siz söyleyin, dediğiniz gibi hergün yüzlerce çocuk öldürülüyor.
    Savcı : Sahiden inanarak mı söylüyorsunuz bunları ?
    Musa : İananmasm neden böyle söyleyim. Ayrıca size bir itirafta bulunuyum. Belki inanmanıza yerdımcı olur. O gün eve gittiğimde o kadını ve çocukları öldürmek istedim.
    Savcı : Neden ? Ne yaptılar size ?
    Musa : Hiç birşey. Şu diyebileceğim bir nedenim yok. Ama öyle istedim.
    Savcı : Belki vardır. Mesela karınızın patronunuz ile olan ilişkisinin intikamını bu şekilde alabileceğinizi düşünmüş olabilirsiniz. Mahkemede böyle düşünmüştü zaten.
    Musa : İntikam almayı düşündüğümü hatırlamıyorum. Böyle olsaydı hatırlardım ama öldürmeyi düşündüğümü iyi hatırlıyorum.
    Savcı : Peki sağlıklı ve normal bir insanın böyle bir istek duymasına ne sebeb olabilir.
    Musa : Hapishaneler akıl almaz suçlar işlemiş sağlıklı insanlarla dolu.
    Savcı : Durup dururken çocukları öldürme isteği duyuluyorsa bunun sebebini merak etmeyelim mi ?
    Musa : Edebilirsiniz ama bu şekilde birşey bulmanız çok zor.
    Savcı : Doğru ama siz yardımcı olabilirsiniz belki Mağdem bunu istediniz.
    Musa : Kadın ağlayıp zırlıyordu, çocuklarında hiç birşey umurlarında değildi. Bir an öldürmekle onlara iyilik yapıcakmışım gibi geldi.
    Savcı : Neden öldürmediniz peki ?
    Musa : Nasılsa farkeden birşey olmayacak diye düşündüm.
    Savcı : Farkeden birşey olmayacak diye düşündünüz ?
    Musa : Yani kendi açımdan demek istiyorum.
    Savcı : Sıf bunu düşündüğünüz için öldürmediniz.
    Musa : Tam böylede değil ama böylede diyebiliriz.
    Savcı : Size doğru yolu göstermek yada canınızı sıkmak için çalışmıyorum. Gördüğüm kadarı ile ne yaptığını bilen bir insansınız. Ancak kim olursak olalım insanız sonuçta ve hepimizin önünde eğilip büküldüğü birşey mutlaka vardır. Ben sadece sizinkini merak ettim.
    Musa : O zaman şöyle söyleyim. Bütün bu olanlar, idamdan dönmüş olmak hepsi vız gelir. Hiçbir şey umrumda değil.
    Savcı : Doğrudur belki ama az da olsa insanın kayıtsız kalamadığı birşeyler olmalı.
    Musa : Elbette var. Ama bunların zengin olmak, iyi bilgisayar kullanmak, kızların hayır diyemeyeceği kadar yakışıklı olmayı istemek kadar önemi yok.
    Savcı : İnsan olmak gerçekten bu kadar basit mi ?
    Musa : Başka ne olma ihtimali var ki ?
    Savcı : Kusura bakmayın ama sanki size bunları büyük bir öfkenin söylettiği hissine kapılıyorum.
    Musa : Olabilir ama bu gereksiz konuşmayı kendinizin başlattığını unutmayın.
    Savcı : Özür dilerim. Ben sadece insanın söylediğiniz kadar basit olabileceğini kabul edemiyorum. Her ne olursa olsun insan yaptığının anlamını savunmak ister. Bunu yapamazsa kendini yok eder. Patronunuzun düştüğü durumda bu değil mi ? İntihar etmesine kendine yediremediği davranışları sebeb olmadı mı ?
    Musa : Belki öyledir, ama bunu ispat edebilecek durumda değili.z
    Savcı : İtirafları var.
    Musa : Mahkemeyide karımla birlikte olduğunu itiraf ederek ikna etti.
    Savcı : Ama arkasından intihar etmedi.
    Musa : Bu neyi ifade eder ?
    Savcı : Birini kötülük diğerini vicdan uğruna yaptığını. Bu fark önemli değil mi ?
    Musa : Bana soruyorsanız elbette önemli. Ama vicdan adına olanı değil, kötülük adına olanı.
    Savcı : Vicdan ile kötülüğü aynı kefeyTTae mi koyuyorsunuz ?
    Musa : Vicdan dediğiniz şey bu kötülükten doğmuyor mu ?
    Savcı : Hayır bu haksızlık olur. Tanrımızın bize bağışladığı gerçek adalet demek lazım ona. Sizin ve patronunuzun muhakemesinde olduğu gibi.
    Musa : Kendi adıma sizin adaletinizi tercih ederim.
    Savcı : Bu kadar zorlamayın, yok yere kendinizi ipe göndermeye kalkmanızın nedeni bu olamaz mı ? Annenizin ölümüne sevinecek kadar sevgisiz, karınızın sizi aldatmasına ilgisiz kadar inançsız olmanın altından kalkamamış olamaz mısınız ?
    Musa : Sahiden bu kadar karışık mı olduğunu düşünüyorsunuz ?
    Savcı : En azından söylediğiniz kadar basit olmadığını biliyorum.
    Musa : Söylediğimden daha da basit ama siz karıştırmayı seviyorsunuz. Boynunu koparacağınız insana borcunu ödeyeceksin demek işinize geliyor. Bana da yaptığınız gibi.
    Savcı : Ne yaptık size ?
    Musa : Üç insanı öldürmekle suçladınız ama annemin ölümüne üzülmediğim ve karımın aldatmasına kayıtsız kaldığım için cezalandırdınız. Bu da yetmezmiş gibi şimdide Tanrı'nın mahkemesine havale etmeye çalışıyorsunuz.
    Savcı : Bu kötüerin bile birşeye inanmak istediğini, bir anlama ihtiyaç duyduğunu göstermiyor mu ?
    Musa : Benim için ikiyüzlülüktür bu. Böyle olmasaydı başkalarından önce kendinizi cezalandırırdınız.
    Savcı : Peki bütün insanlık iki yüzlülük mü yapıyor ?
    Musa : Daha da beterini. İnsan olmanın bütün yükünü benim gibilerin omuzlarına yıkıp kçıyorlar.
    savcı : Ya onların çektikleri. Bir bakın çevrenize. Dünya inananların çektiği çilelerle dolu.
    Musa : Siz çileyi değil, kötülüğü gösteriyorsunuz.
    Savcı : Aığr konuşuyorsunuz. Eğer gerçek bu bile olsa, karımızın bizi aldatmasına seyirci kalıp, annemizin ölümünden sevinç duymayı kabul edersek, geriye pek birşey kalmaz. İnsan ruhu bu kadarda boş olamaz.
    Musa : Ya bu kadar boşsa ?
    Savcı : O zaman o ruh için dua etmekten başka çare kalmamış demektir.
  • Nietzsche’nin Otantik Yaşam Rehberi: Deve, Aslan ve Çocuk

    Doğukan Şayan

    Ünlü filozof Frederich Nietzsche popüler kitabı “Böyle Söyledi Zerdüşt”te, en bilinen teorisini ortaya koyar: Üstinsan.

    Nietzsche, Üstinsan’ı, kendisini ve insan doğasını aşan, onun üstüne çıkan kişi olarak tanımlar. Özünde, insan olma halinin esaretinden kurtularak özgürleşme, yaratıcı ve esnek olabilme halidir Üstinsan.

    Bu hal tamamen bireyseldir; toplumun değerleri ve otoritesi onu etkilemez. Kişi kaderini ister, kendi değerlerini yaratır ve ruhunun ritmiyle dans eder.

    Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te kişinin Üstinsan olabilmesi için geçirmesi gereken üç dönüşümden bahseder. Bu dönüşümler Üstinsan olabilmek ya da kişinin kendi ruhunu özgürleştirebilmesi için bir çeşit rehber olarak görülebilir.

    Şimdi bu dönüşümlere daha yakından bakalım:

    Dönüşüm 1: Deve

    Nietzsche’nin tarif ettiği ilk dönüşüm devedir. Şöyle der:

    Nedir ağır olan? diye sorar dayanıklı tin, sonra diz çöker bir deve gibi ve iyice yüklenmek ister. Nedir en ağır olan, ey kahramanlar? diye sorar dayanıklı tin, alayım sırtıma da kıvanayım [övüneyim] gücümle.

    Bu paragraftan sonra Nietzsche devenin yüklerini, yani hayatta karşılaşılabilecek bazı zor deneyimleri sıralayarak devam eder. Devenin bu yüklere bir çeşit davette bulunması gerektiğini belirtir. Örneğin şöyle der: “Yoksa: bizi aşağılayanları sevmek ve hortlağa tam da bizi korkutacağı sırada elini uzatmak mı?”

    Nietzsche, kişinin Üstinsan olmadan önce olabildiğince fazla yükü yüklenmesi gerektiğini söyler. Kişi korku, sevgi, hakikat, ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi insan varoluşunun bütün yönleriyle mücadele etmelidir. Deve tüm bu zorlukları, mücadeleleri görev aşkıyla ve bütün asaletiyle kabul etmelidir.

    Başka bir deyişle, deve hayattan kaçmaz. O hayatı ve bütün zorluklarını bir görev aşkıyla kucaklar. Deve bunu yaparken gururunu bir kenara bırakır ve güçlenir. Bu acılara göğüs germek, devenin bir sonraki dönüşümü için ona güç ve direnç kazandırır.

    Dönüşüm 2: Aslan

    Nietzsche, devenin aslan olmadan önce “ıssız çöl”e girdiğini anlatarak devam eder. Deve hayatın ona sunduğu acıları davet etmiş ve onları yüklenmiştir. Bunu yaparken belirli bir düzeyde de yabancılaşmıştır. Ötekilerden ve onu üreten toplumdan farklılaşmış; kendini, sahip olduğu değerler de dahil, her şeyi sorgularken bulmuştur.

    Çöl, devenin ona bir amaç verecek evrensel bir kanun ya da erdemi aradığı, yani varoluşsal kriz yaşadığı yer olarak da görülebilir. Nietzsche için evrensel erdemler ya da nihai amaç yoktur. Deve bununla yüzleşmek zorunda kalır ve aslana dönüşmesi gerekir. Nietzsche şöyle der:

    Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin, özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona ve son tanrısına; büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için. Hangisidir büyük ejderha, tinin artık efendi ve tanrı diye adlandırmak istemediği? ‘Yapmalısın,’ der büyük ejderha. Oysa, ‘İstiyorum,’ der aslanın tini. ‘Yap-malısın’ çıkar yoluna, altın gibi ışıldayarak, pullu bir hayvandır o ve ‘Yap-malısın’ parıldar altın gibi her pulunun üzerinde. Bin yıllık değerler parıldar bu pullarda ve şöyle söyler tüm ejderhaların en güçlüsü: ‘Şeylerin tüm değeri – parıldıyor üstümde.’ ‘Tüm değerler zaten yaratılmıştır ve yaratılmış tüm değerler – işte bu benim. Gerçekten, artık hiçbir ‘istiyorum’ olmamalı!’ Böyle söyler ejderha. Kardeşlerim, tinde aslana ne gerek var? Yetmez mi, fedakâr ve saygılı, dayanıklı bir hayvan? Yeni değerler yaratmak – aslanın da gücü yetmez henüz buna. Ama yeni bir yaratım için özgürlük yaratmak – buna yeter aslanın gücü

    Bu uzun alıntıyı biraz açalım…

    Deve evrensel bir doğrunun ve erdemin olmama ihtimalini keşfettiğinde önüne iki seçenek çıkar. Ya bu anlamsız hayatı reddedip, muhtemelen intihar edecek; ya da özgürlüğe kavuşup, kendi değer ve anlamlarını oluşturacak. Kuşkusuz Üstinsan olabilmek için deve ikincisini yapmalıdır, bunu aşmalıdır.

    Bunu yapabilmesi için, deve gerçek özgürlüğün önündeki en büyük engeli yok etmelidir: gelenek ve toplum tarafından dayatılan ödev ve erdemler. Büyük ejderhanın temsil ettiği şey budur. Deve ejderhanın kölesi olmuştur, çünkü yaşamın zorluklarını davet eder ama her zaman ona dayatılan değerlerle uyumlu olarak yaşar. “Yap-malısın” diyen ejderha, bireye hayatı nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen kişiler olarak da görülebilir.

    Deve, bu geleneğin ve emirlerin ejderhasını reddetmelidir; ancak mevcut, görev aşkıyla yanıp tutuşan hali buna engel olur. Bu yüzden aslan olmalıdır. Çabaları, onun aslan olma gücüne kavuşmasını sağlar. Aslan cesareti, azmi, gerçekleri görmeyi ve hatta öfkeyi simgeler. Sadece bu durumda ruh (tin) “kutlu bir Hayır” diyebilir. ” Kutlu bir Hayır” , dış denetimin ve tüm geleneksel değerlerin tamamen reddini ifade eder. Toplum, din, devlet, aile ve her türlü propaganda tarafından dayatılan her şey güçlü bir kükreyişle reddedilmelidir.

    Bu, aslanın bu kurumların empoze ettiği tüm erdem ve değerlerin kötü ya da bozulmuş olduğuna inandığı anlamına gelmez. Gerçekten de yararlı ve iyi olabilirler. Ancak, reddedilir çünkü bir dış otoriteden gelmiştir. Bir Üstinsan, mutlak bir bireydir ve bu nedenle kendi koşullarıyla kendi değerlerini yaratmalıdır.

    Dönüşüm 3: Çocuk

    Aslan “Kutlu bir Hayır” a ulaştıktan sonra, ruh Üstinsan olabilmek için bir dönüşüm daha geçirmelidir. Ruh bir çocuk olmalıdır.

    Ama söyleyin kardeşlerim, aslanın gücünün yetmediği, ama çocuğun yapabileceği ne var ki? Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki? Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir. Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, kardeşlerim: şimdi kendi istemini ister ruh, kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.

    Nietzsche aslanın unutmak için tekrar bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini söyler. Ruh, dönüşümlerde çok fazla baskı ve kargaşaya maruz kaldı. Kendi zihnini geçmişten arındırmalı. “Kutlu bir Evet”e ulaşarak çocuk anı, belirsizliği ve yaşamın akışını onaylar. Çocuk kendi kendine dönen bir çarka döner ve yaşamı da öyle görür. Çocuk hayatla oynamayı, dans etmeyi seçer.

    Sonuç olarak, Nietzsche için saf yaratıcılık bu oyun halinden ortaya çıkar. Birey çocuk zihnine (anın içine dalmış, merak ve eğlence dolu bir zihne) ulaştığında kendi istemini ister, kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gerçekliğini yaratır. Bu son dönüşümden geçerek ruh kendini aşar, dünyasını fetheder ve Üstinsan haline ulaşır. Ruh özgürlüğe erişir.

     

    Üstinsan’ı Günlük Hayatta Kullanma:

    Çoğu kişi Üstinsan teorisini erişilemez bir ideal olarak koyar. Şahsen ben daha geniş bir perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Üstinsan teorisinden bazı yararlı ve önemli çıkarımlar yapılabilir:

    Acı, olumlu bir dönüşüm için gereklidir ve kucaklanmalıdır.

    Temelde acı (fiziksel, ruhsal ya da varoluşsal) hayatta kaçınılmazdır. Çoğumuz onun kaygılarımızın ya da daha derin üzüntülerimizin kaynağı olmasına izin veririz, çünkü bu konuda suçlu hissederiz. Sonra da neden mutlu olmadığımızı merak ederiz. Bunun yerine, zor deneyimlerimizden ötürü daha dayanıklı ve değer bilir olduğumuzun farkına varmalıyız. Bu nedenle, acıyı tamamen kabul etmeliyiz. Onu kucaklamalı ve sakince gözlemlemeliyiz.

    Özgür olabilmek için, dışsal otoritelere karşı savaşmalıyız.

    Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz dışımızdaki varlıklar tarafından dikte ediliyor ise, gerçekte kim olduğumuzu bilemeyiz. Dolayısıyla otantik olarak yaşayamayız. Burada önemli olan bir şeye körü körüne bağlanmamak ve bildiklerinizin mutlak doğru olduğunu varsaymamaktır. Bir düşünceyi kabul etmeden önce ona etraflıca bakmalıyız. Doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz fikrin, her an değişebilecek dünyamıza girmesine izin vermeliyiz. Her fikri kendimiz üretmeli veya ruhumuza uygun şekilde dönüştürmeliyiz.

    İplerini koparan kukla olabilmek için cesaret ve güç kazanmalıyız.

    Çoğu insanın körü körüne yaşamasının bir nedeni var; çünkü alternatiflerin peşine düşmek korkutucudur. Her ne pahasına olursa olsun hakikatin ve özgürlüğün peşine düşmek çoğu zaman kişiye acı verir ve insan bu yolda yalnız kalmaya mahkumdur. Daha yüksek bir varoluş arayışı içinde ulaşılabilecek özgürlük, güç, aşk ve birlik hissi insan deneyiminin tarif edilmez hazineleridir. Ancak, Nietzsche’nin vurguladığı gibi, gerçekten tinsel bir büyüme için aslan olmalıyız. Hayatımızı kontrol etmek isteyenleri aşabilecek cesareti kendimizde bulmalıyız.

    Amacımız hayatı onaylamak ve onunla dans etmek olmalıdır; bir çocuk gibi oyun oynamalı ve yaratmalıyız.

    Çocuk yalnızca hayatı kabul etmez; onu yüceltir de. Çocuk ruhu kendi düşünce ve beklentilerinin, deneyimlerinin kaynağı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla spontan, hafif ve şenlikli yaşar hayatı. Bunu yaparak akıntıya karşı yüzmektense, kendini akışa bırakır. Son derece yaratıcıdır çünkü otantik bir yaşama sahiptir. Sınırsız hayal gücüne temas edebilir. Biz de bunu yapmayı amaçlamalıyız.
  • Zaman zaman bu baylar bıçak ya da tabanca kullanırlar, ama bu gönülden istediklerini sanmayın. Rol gereğidir bu, o kadar ; son kurşunlarını atarken korkudan ölürler. Öyle ama, ben onları ötekilerden daha ahlaklı buluyorum, aile içinde, yavaş yavaş yıpratarak öldürenlerden daha ahlaklı. Toplumumuzun bu tür bir yok etme için örgütlenmiş olduğuna dikkat etmediniz mi? Brezilya ırmaklarındaki o küçücük balıklardan söz edildiğini herhalde işitmişsinizdir, hani binlercesi ihtiyatsız yüzücüye saldıran, birkaç saniyede onu küçük lokmalarla yiyip bitiriveren ve ortada tertemiz bir iskeletten başka bir şey bırakmayan balıklardan? İşte böyledir onların örgütlenmesi. “Temiz bir yaşama razı mısınız? Herkes gibi?” Evet diyorsunuz doğal olarak. Nasıl hayır diyebilir insan? “Tamam. Sizi temizlerler. Bir iş, bir aile, örgütlenmiş boş zaman işte budur.” Ve küçük dişler tene saldırır, kemiklere kadar yer. Ama yanlış söyledim. Onların örgütü dememeli. Bizim örgütümüz bu, eninde sonunda: Kim kimi temizleyecek!
  • Dünyanın en güzel üç kokusundan biri, kesinlikle taze pişmiş kahve kokusudur.
  • Altmış sekizinci Saat
    Ne zaman görüşmüştük seninle en son,
    Biliyor musun?
    Son tartışmayı, son kavgamızı,
    Hatırlıyor musun?
    Tamı tamına,
    Altmışyedi saat kırkbeş dakika olmuş,
    Sen de sayıyor musun?
    Tınmadın mı yoksa hiç,
    Söylediklerini de mi unuttun,
    Ya, benim dediklerim,
    Aklına gelip de dolmadı mı gözlerin,
    Ağlamadın mı hiç?
    “Talihi yâr olanın, yâr sararmış yâresini”
    Kanadı mı gönül yaran,
    Dedin mi düğün benim neyime, neyime bayram.
    Yaradı mı yoksa sana bu ayrılık,
    Susma,
    Susma hadi konuş,
    Neleri paylaşmıştık seninle.
    “Hatırla ey peri o mes’ut geceyi /
    Çamların altında verdiğin buseyi”
    Şarkılarla konuşurduk biliyorsun hep,
    Ben;
    “Mor salkımlı o sokakta”
    bekleyeceğimi söylerdim.
    Sen;
    “Sevmekten kim usanır /
    Tadına doyum olmaz /
    Hangi gönül uslanır /
    Sevenle oyun olmaz”
    diye verirdin cevap.
    Şimdi favori şarkın hangisi acaba?
    “Elbet bir gün buluşacağız /
    Bu böyle yarım kalmayacak” mı diyorsun,
    Ya da ne bileyim,
    Sezen’den “Adı Bende Saklı” yı mı dinliyorsun?
    Hiç aklımdan çıkmayan bir sözün vardı senin,
    “Sevgi sabırla bekleyen yüreklerin içindeydi,
    sonu ne olursa olsun” demiştin.
    Ama maalesef sen sabredememiştin.
    Kaç kez baktın sahiden resmime,
    Atamadın değil mi,
    Buruşturup çöp sepetine.
    Eee, kolay mı gülüm.
    Ya çekmecende sakladığın şiirler,
    Hangilerini okudun tekrar tekrar.
    “Gönül toprağıma yaptım türbeni /
    Dirilirsen ben ölürüm unutma”
    diye biten şiiri mi?
    Hissettin mi o an,
    Senin için çarpan yüreğimi,
    Takıldı mı ara sıra gözün saate,
    “Arardı bu saatte” dedin mi?
    Gidip gidip geldi mi elin telefona,
    Sen beni aramak istedin mi?
    Kolay mı oldu yoksa senin için ayrılık,
    Harcanmamış mı saydın onca emeği?
    Düğümlenmedi mi boğazına,
    Son iki akşamdır iftar yemeği?
    Yoktu değil mi konuşmaya cesâretin,
    Onun için yazılı gönderdin bayram mesajını.
    Bugün yerinde miydi bâri neş’en,
    Gönül yıkan kumandan edâsıyla,
    Takmış mıydın başına zafer tâcını?
    Her neyse,
    Geçelim istersen bunları,
    Bugün gelinen bu noktada,
    Ya sen ne yaptın diyebilir misin?
    Tahmin edebilir misin neler yaptığımı,
    Ya da bana sormaya cesaret edebilir misin?
    Hayır, hayır sorma,
    Yine eskiden olduğu gibi
    Her şeyi ben düşüneyim,
    Sen merakta kalmadan
    Ben söyleyeyim.
    Sensiz nasılsam eskiden,
    Şimdi de öyleyim.
    Yine de var tabiî bir fark,
    Bu kez bıyığıma da düştü ak.
    Aklımdan geçmedi desem yalan olur ama,
    Ben senin resmini yırtıp atamadım.
    Seni unutmaktan bahsetme hiç,
    Ağzından yel alsın derim bu sözü,
    Kor gibi dursa da yanıyor hâlâ,
    Yüreğimde yaktığın aşkın közü.
    Ve duramadım yine,
    Sensiz yapamadım,
    Aldım elime kağıt kalem,
    Bu satırları karaladım.
    Senin anlayacağın hâlâ,
    Şiirimde sensin,
    Gözümde sensin,
    Gönlümde sensin,
    Çünkü sen, herşeysin!...

    Mümtaz BEĞEN
  • 484 syf.
    ·10/10
    Nikolay Gogol, gerçekten hem güldürür hem kendine hayran bırakır.

    Çiçikov denen kurnaz baş karakterlerimiz Ölü canlar üzerinde bir ticarete girişmeye kalkıyor fakat sonu kötü bitiyor(Tâbi kitap tamlamalanmış olsaydı belkide daha farklı olabilirdi). Karakterimiz toprak soylularından öldüm öldükten sonra daha kaydı silinmemiş mujikleri kah onlarla arkadaşlık ederek kah küçük bir meblağ teklif ederek kah ne kadar değersiz olduklarını anlatmaya çalışır ölü canlar biriktiriyor böylelikle devletten bu yolla para kazanmayı hedefliyor.Mujikler zamanında Rusyasında zaten hep ezilmiş,sövülmüş, işlerini düzgün yapsalar dâhi hor görülmüş hırpanlamıştır fakat öldükten sonra bile kazanç elde edilen değersiz varlıklar olarak bu kitaba konu alınmıştır.Belkide bunlar yaşanmıştır kim hayır olmaz yaşanmamıştır insanın değeri bu kadar düşemez diyebilir ki ? Günümüzde dâhi belli başlı coğrafyalarında insanlar böyle sefil durumda değiller mi ? Karakterimiz böyle olmasına rağmen onu okurken yadırgamıyorsunuz aksine sevedebiliyorsunuz işte buda Gogol gibi üstadın kaleminden ileri gelir. Daha fazla lakırtıya gerek yok okuyunuz görünüz :)


    Akıllı okur , böyle bir karakterlerle karşılaştığında ondan tiksintiyle uzaklaşmak yerine onu dikkatlice inceleyen ve oluşu kendi içinde ele alıp,derinleştirendir.
  • Zaman zaman bu baylar bıçak ya da tabanca kullanırlar, ama bu gönülden istediklerini sanmayın. Rol gereğidir bu, o kadar ; son kurşunlarını atarken korkudan ölürler. Öyle ama, ben onları ötekilerden daha ahlaklı buluyorum, aile içinde, yavaş yavaş yıpratarak öldürenlerden daha ahlaklı. Toplumumuzun bu tür bir yok etme için örgütlenmiş olduğuna dikkat etmediniz mi? Brezilya ırmaklarındaki o küçücük balıklardan söz edildiğini herhalde işitmişsinizdir, hani binlercesi ihtiyatsız yüzücüye saldıran, birkaç saniyede onu küçük lokmalarla yiyip bitiriveren ve ortada tertemiz bir iskeletten başka bir şey bırakmayan balıklardan? İşte böyledir onların örgütlenmesi. “Temiz bir yaşama razı mısınız? Herkes gibi?” Evet diyorsunuz doğal olarak. Nasıl hayır diyebilir insan? “Tamam. Sizi temizlerler. Bir iş, bir aile, örgütlenmiş boş zaman işte budur.” Ve küçük dişler tene saldırır, kemiklere kadar yer. Ama yanlış söyledim. Onların örgütü dememeli. Bizim örgütümüz bu, eninde sonunda: Kim kimi temizleyecek!
    Albert Camus
    Sayfa 12 - Can Yayınları