• İşte, anne, yaşamak , dedi. Bak, insanları nasıl birbirinin üstüne saldırtıyorlar! Böyle yapıyorlar da halk ister istemez birinin boğazına atılmak zorunda kalıyor. Kim? Öyle bir adam ki, o da sizin gibi hukukundan yoksun, o da sizin gibi mutsuz. İşte bu adam ötekilerinin üstüne saldırıyor, çünkü aptaldır, çünkü anlamıyor. Polisler, jandarmalar, hafiyeler hep bizim düşmanlarımızken onlar da bizim gibi birer insandır, onları da alet gibi kullanıyorlar, onlara da bizim gibi insan gözüyle bakmıyorlar İşte böylece insanları birbirlerine düşman ediyorlar . Bir yandan ahmaklık, öbür yandan korku! Gözlerini yummuş, elleri ayakları bağlanmış! Bir bölüğü öteki bölüğün üstüne kışkırtılmış! Baskı, dayak, zulüm, ezilmek, elde alet gibi kullanılmak! Kısacası insanlıktan çıkarılmış ta sopa, taş tüfek haline getirilmiş! Sonra da buna uygarlık diyorlar hükümet, devlet adı veriyorlar.
    Maksim Gorki
    Sayfa 190
  • 272 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    “Bütün hayatımızda yapıp ettiklerimizden sorumlu tutulacağımızı fark ettiğimiz an, işte o zaman, her saniye hayati bir önem kazanır. Vakit, bize Allah’ın bir nimetidir. Ve onu nasıl değerlendirmemiz gerektiği sorusu, bizim karşı karşıya kaldığımız en çetin meseledir. “
    (syf:236)

    “ En iyi ayni depresan insanlara hizmet etmektir, eğer depresyondaysanız kendinizle ilgilenmekten vazgeçin ve hizmet edebileceğiniz birilerini bulun.”
    (Arka kapaktan)

    “Eskiden İslam dünyasında insanlar, manevi bir servet olan ilimle anılmak isterlerdi, maddiyatla değil. O dönemlerde yalnızca ilimleri sebebiyle islam dünyasında ciddi bir şöhrete sahip son derece fakir alimler bulunması kayda değerdir. “Günümüzde bunu bulmak pek mümkün değil.
    (syf:87)

    Aslında kitabı herkesin elinde görünce okumaktan vazgeçmiştim çok sonra okuyacaktım ki bir anda kendimi kitabı okurken buldum.
    Bir yazar kitabında şöyle bir şey diyordu: Maddi hastalıklara değen eller çoğalırken manevi hastalıklarımız artıyordu.
    Hastayız. Manevi yaralarımızın farkına varmaya teşhis ve tedaviye ihtiyacı var. Nasıl ki maddi hastalık sürecinde hastalığımızın teşhisi , kabul süreci ve ardından tedavisi varsa manevi hastalıklarda böyle.
    Önce teşhis edilmeli, sonra bunu kabul etmeli ve iyi olmayı şifa bulmayı istemeli.
    İşte okuduğum kitabı alimlerden İmam Mevlüd’ün beytlerinden yola çıkılarak
    Hamza Yusuf’un kendi içinde beytleri şerh ederek kitaba alıp hazırladığını öğreniyoruz.
    Beytlerin Arapça aslından tercüme edilmesi öyle naif ki okurken de çok dile getirdim bunu hayran oldum gerçekten çok etkiledi beni. Bunda sevgili Handenin işini ne kadar aşkla yaptığını görüyoruz.
    Kendisiyle sohbet etme imkanım oldu sağolsun vaktini ayırdı samimiyetine samimi / niyetle sarıldım️


    Hamza Yusuf Washinton da Hristiyan geleneğinden gelen bir ailenin çocuğu. 17 yaşında geçirdiği ciddi bir trafik kazasının neticesinde komada kalıyor ve sonrasında tedavi döneminde iç alemine dönerek sorgulama yapıyor ve 1977 de Hamza Yusuf olarak müslüman oluyor. (Detaylı bilgi için nete bakınız.)
    Ve yazarın Türkçede yayınlanan ilk kitabı Kalbin Simyası
    (Manevi yaralara çare bulmak)
    Kitapta (kibir,gaflet,riya, kıskançlık, dünya sevgisi,fakirlikten korkmak, su-i zan ve daha bir çok manevi hastalığın tanımını yapıyor ve sonrasında tedavisini veriyor.
    En çok neresi etkiledi derseniz gaflet bölümü derim...
    Öyle büyük bir gaflet içinde debelenip duruyoruz ki çırpındıkça batıyoruz.
    Sevindiren yanı ise kurtuluş mümkün.


    Altını çizmediğim sayfalar çok azdır kitapta.
    Öyle güzel ve akıcı bir anlatıma sahip ki kitap burada çevirmenin (Abdurrahman Açıkgöz beyfendinin) de hakkını vermek lazım. Kitabı kim okursa okusun anlaşır dilde olmuş.
    Tedavi yöntemleri çok etkileyici gerçekten.
    Ben kendi adıma kalbimi yokladım ve kendime bile söyleyemediğim hastalıklarımın olduğunu farkettim. “ Herkes kendi kalbinin çobanıdır” diyor kitapta. Niyetimi tekrardan gözden geçirdim. Evet kalbimize çoban olmak en büyük vazife. Zira çoban olamazsan nasıl dağılacağını kestiremiyorum.
    Hastalıklarımı teşhis edip bir liste çıkardım, tedavilerini uygulamaya karar verdim inşallah Rabbimin yardımıyla başarılı olabilirim. Sonra Ayeti Kerimeleri ve Hadisi Şerif’ler not aldım.
    Çok uzun oldu biliyorum daha da uzun olabilir belki ama bu kitabı mutlaka okuyun, okutturun hayatınıza, sevdiklerinize dokunsun. Ola ki ahiretinizin kurtuluşuna vesile olur.
    İnşallah bana okuduklarımla amel etmek size de okumak nasip olsun.
  • Bayat Ekmek

    Komşumuz Hanife Teyze vardı.
    8 aydır konuya komşuya bayat ekmeğiniz varmı Varsa verin kuşLar cama geLiyor ısLayıp veriyorum diyordu..
    Çok da zayıfLamıştı. Kiracıydı. Çok ucuza oturuyorum diye rutubetini çekiyorum diyordu.
    Eşinden duL maaşı aLıyordu.
    8 aydır güLen, şaka yapan Hanife Teyze gitmiş, yerine suskun düşünceLi Hanife Teyze geLmişti
    Birgün annem doLma yapmıştı. Bir tabak doLma uzatarak; Hadi götür Hanife Teyzene de sıcak sıcak yesin dedi
    ZiLini çaLdım 75 yaşındaki Hanife Teyze'nin, yavaş yavaş geLerek
    Kim o dedi.
    Ben Zeynep, Hanife Teyze dedim.
    Tamam açıyorum kızım dedi.
    Annem doLma yoLLadı dedim.
    ELimden aLdı, yüzüme baktı, yutkundu
    ALLah razı oLsun. Ben de yemek yiyecektim, Şimdi yerim dedi.
    Hanife Teyze annem tabağı istedi deyince, Hanife Teyze kapıyı kapatmayı bıraktı mutfağa yöneLdi.
    İçeriye baktım. Oturma odası karanLıktı. Işığı yaktım. Masanın üstünde bir bardak su ve ısLatıLmış ekmekLer tabağa doğranmıştı
    Hemen kapının önüne çıktım. Hanife Teyze tabağı uzattı. İki cihanda aziz oLun evLadım dedi.
    Sağ oL dedim.
    Eve geLdiğimde annem; Ne o, ne oLdu Suratından düşen bin parça dedi. Anne, Hanife Teyze tabağa bayat ekmekLeri doğramış, onLarı yiyordu dedim. "OLur mu kızım? Baban da emekLi, O da eşinden emekLi maaşı baban kadar aLıyor. Sen yanLış görmüşsündür, kuşLar içindir o. Biz geçiniyorsak ki 3 kişiyiz, O tek başına hayLi hayLi geçinir dedi.
    Ertesi akşam anneme ne pişirdiğini sordum, etLi kuru fasüLye oLduğunu öğrendim. İçimi bir kurt kemiriyordu
    Akşam yemeğine oturmadan Anne Hanife Teyzeye de bir tabak götüreyim mi
    Annem; Kuru fasüLye bir tanem. Götür de, güzeL bir şey değiL" OLsun hadi ver götüreyim dedim, Sıcak tabağı eLime aLdım ve yürüdüm.
    Hanife Teyzenin sesi: Kim o
    Ben Zeynep dedim. Kapıyı açtı güLümseyerek, yüzüme baktı. Annem kuru fasüLye yoLLadı biLmem sever misiniz? Nimeti ayırt etmem tabii ki severim. ALLah razı oLsun kızım" dedi.
    Ha unutmadan annem tabağı istiyor dedim.
    Hanife Teyze mutfak yoLuna yöneLir yöneLmez, ben doğru içeriye girdim.
    Masanın üstünde bir bardak su, ısLak ekmekLerin konduğu yarısı yenmiş tabak ve annemin bir gün önce verdiği doLmadan kaLan 4 tane...
    Soracaktım, sormaLıydım. İçim içimi kemiriyordu...
    Hanife Teyze beni kapıda göremeyince içeriye yanıma geLdi.
    Sanki Sor der gibi yüzüme bakıyordu. Dayanamayıp sordum; Bu ısLak ekmekLeri sen mi yiyorsun Hani kuşLara verecektin
    BuğuLu mavi gözLerinden yaşLar süzüLmeye başLadı.
    Üzmüş müydüm acaba anLayamadım, daha 15 yaşındaydım, ama O'nu ağLatmıştım
    Evet ben yiyorum canım kızım. Benim bir oğLum birde kızım var. Burada değiLLer. Başka şehirdeLer. İkisi de çaLışıyor. Araba aLacakLarmış. Bana Kredi çektirdiLer. KaLan para ancak kiraya eLektrik ve suya gidiyor. Üç beş kuruş ya kaLıyor ya kaLmıyor eLimde. Ben de ekmek isteyemedim. KoL kırıLır yen içinde kaLır. BöyLe biLiriz, üç yıL böyLe idare edeceğim, kimseye söyLeme, Emi dedi
    Bu sefer benim gözLerim yaşardı.
    Tabağı aLdım, kapıdan çıkarken arkamdan Kimseye söyLeme güzeL kız diye sesLeniyordu.
    Eve geLdiğimde bağıra bağıra ağLıyordum.
    Annem şaşırarak; Ne oLdu kızım biri bir şey mi söyLedi dedi. OLanı anneme anLattım, O da çok üzüLdü.
    O gün, BöyLe vicdansız evLat oLmayacağım anneciğim dedim.
    3 yıL boyunca tüm mahaLLe Hanife Teyze'ye kimimiz sabah kahvaLtıLıkLarı götürüyor, kimimiz öğLen yemekLeri kimimizse akşam yemekLeri

    Birgün, Hanife Teyze hastayken okuL çıkışı yanına uğramıştım.
    Bana; İyi kaLpLi meLeğim sen mi geLdin Çok Şükür borç bitti dedi
    Artık rahat edersin Hanife Teyzem dedim.
    Evet senin sayende sıkıntısız, Ekmek düşünmeden üç yıL bitti, Rabbim seni korusun dedi.
    Meğer bu Hanife Teyze'yi son ziyaretimmiş. İki gün sonra vefat etti
    ALLah gani gani rahmet eyLesin
    Hanife TeyzeLeri unutmayın.
  • 336 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    İtiraf ediyorum, korkarak başladım.
    Edebiyat derslerinden kafama yer eden o bilgilerle, nedense Mai ve Siyah benim için korkulu bir rüya olmuştu. Ama şimdi...
    Şimdi bu güne kadar bu şahane kitabı niçin okumadığımın derdine düştüm.
    Sanırım en büyük şansım, eserin günümüz Türkçesi'ne çevrilmiş halini okumamdı. Bu sebeple kelimesel anlam düzeyinde hiçbir sıkıntı yaşamadım. Buna rağmen bazı yerlerde betimlemeler, ruhsal ve mekansal tasvirler o kadar yoğundu ki, okumayı biraz ağırlaştırıyordu. Ama muhteşemdi. Kitabın baştan sona her kelimesi muhteşemdi.
    Okumaya başlayacaklara şunu söyleyebilirim; ilk 50 sayfası en zoru. Burayı atlattıktan sonra öyle içten ve öyle gerçekçi bir hikaye karşılayacak ki sizi, elinizden bırakmak istemeyeceksiniz.
    Servet-i fünun edebiyatının en güzel örneklerinden olan bu kitabı biraz da konusundan bahsetmek gerekirse; edebiyat aşığı, hayalperest ve romantik ana kararkterimiz Ahmed Cemil, babasının ölümü üzerine hayallerinin ipini göğe salıp, gerçek hayatla yüzleşmek zorunda kalıyor. Artık evin erkeği olan Ahmed Cemil, ailesinin geçimini üstlenirken bir yanda da hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Böylelikle, ana karakterimizin hayatından trajik bir kesim okumaya başlıyoruz.
    O kadar çok söylemek istediğim şey var ki aslında hikayeye yönelik... Ama kopya vermemek için söyleyemiyorum.
    Mai ve Siyah oldukça karamsar bir hikaye. Bunun büyük kısmı hayatın gerçeklerinin getirdiği dayatmalardan, kalan kısmı ise Ahmed Cemil'in karakteristik özelliklerinden kaynaklanıyor. Ağır ve kasvetli bir havası var; o kadar ki sonuç bölümüne girdiğinizde göğsünüzün sıkıldığını, nefesinizin daraldığını hissediyorsunuz.
    Ah, ben bu kadar acı çekiyorsam kim bilir onun acısı ne denli büyük, diye düşünüyorsunuz.
    Yine lafı çok uzattım. Velhasılı kelam; ilk sayfadan son sayfaya kadar Ahmet Cemil'in mai göğünün nasıl siyaha döndüğünü okuyorsunuz.
    Tereddüt duyuyorsanız hiç düşünmeyin, çok beğeneceğinize eminim.
  • Loş ve yarısı boş bir odanın tam ortasında oturuyordu. Dizelerini gövdesine yapıştırmış çenesini dizlerine yaslamıştı. Önünde duran sıvası dökülmüş duvarı seyrediyordu. Sadece bir kaç dakika da o kadar çok anlam çıkarmıştı ki, en çokta kendi yaşamına benzetmişti onu. Kirli beyaz bir duvarın tam ortasında kocaman bir delik...

    Kafasını önündeki duvardan çevirerek sağ tarafına baktı. Odanın hemen girişinde duran ayakları pas tutmuş, kumaşları sokak hayvanları tarafından parçalanmış olduğu anlaşılan sandalye, onun az ilerisinde terkedilmişliğin dokunaklı görüntüsü olan örümcek ağı, içinde yanmış bir kaç odun parçası bulunan şöminenin ön tarafını tamamen kaplamıştı. Hemen üzerinde tozlu kırmızı bir oyuncak araba duruyordu. Gözleriyle bütün odayı taradı. Arkasında ki kahverengi deri koltuğun karşı pencereden aldığı güneş ışığıyla iyice yıpranmış olduğunu farketti. Odada pek eşya kalmamıştı yağmacılar iyi bulduğu her şeyi almışlardı. Oyuncak arabanın yanında, tozdan görünmeyen kitaplara ise hiç kimse dokunmamıştı. Oturduğu yerden kalkıp balkon kapısına doğru ilerledi. Attığı her adımda yerden çıtırtılar duyuluyordu. Ev her haliyle inliyordu. Kapıyı açtığı anda geçmiş aniden bir simülasyon gibi canlanmıştı gözünde. O balkonda ne kadar çok oyun oynamıştı. Bir keresinde abisiyle arasında geçen trajikomik bir anıyı hatırladı.
    "var mısın benle iddiasına? Sen bu balkondan atlayamazsın! Korkaksın çünkü sen. Her şeyden korkuyorsun. Hahahaha korkak korkak kooooorkaaaak." Abisinin bu kışkırtıcı sözlerine dayanayıp kendini  balkondan aşağı atmış, sağ kolu ve sol bacağını kırmıştı.

    Yüzünde hüzünlü bir tebessümle kapıyı geri kapattı, evden çıkmak için dış kapıya doğru ilerledi. Çocukken hep korktuğu demir, dik ve dar merdivenlerin başındaydı. Yine içinde o korkuyu yaşıyordu. Korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi, oraya son kez veda ediyormuş gibi bir duygu hissetti. Biraz ilerledikten sonra kitapları alması gerektiğini düşündü. Hızlı aldımlarla tekrar eve dönüp kitapları aldı, hafif bir yağmur olduğu için etrafta poşet benzeri bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Sonra çürümüş deri koltuğun kılıfını yırttı tozdan kuru bir öksürüğe tutuldu. Neyse ki istediği şekilde bir parça kesmişti. Bir kaç kitap için girdiği hale güldü. Kitapları yerleştirip bohça gibi bağladı "Bir kadının en güzel çeyizi kitaplarıdır." Diyip saçma bir kahkaha attı.

    Uzun süren bir gece yürüyüşünden sonra sonunda evine varmıştı. Hemen odasına girip diğerlerinin yanına koymak için kitaplarını temizlemeye koyuldu. Bohçasını açıp ilk kitabı çıkardı. Onu ne zaman düşünse içine hep bir hüzün dolardı. Son sayfasını açıp gök yüzüne baktı "hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!" dedi, derin bir iç çekerek sayfaları karıştırmaya koyuldu. Exupery'nin yaşamını düşündü. Ortadan kayboluşunu, belki de küçük prensi ziyarete gitmişti, sonra da dönmek istememişti. Kim öyle bir dostu bırakmak isterdi ki‽

    Pek arkadaşı olduğu söylenemezdi Makbule'nin. Genelde çocuklarla arkadaşlık etmeyi severdi. Karşı dairede oturan Fatma teyzenin torunu Mustafa'yı çok severdi. Çok zeki bir çocuktu, henüz beş yaşındaydı, yaşından beklenmedik laflar ediyor, karşısında ki insanın en ufak bir ruhsal değişikliğini fark edebiliyordu. Makbule, bazen Mustafa'nın özel bir çocuk olduğunu düşünürdü. Çünkü çoğu kez ağladığı sırada kapıyı çalıp hiç bir söz etmeden Makbule'ye sarılırdı. Ona hep "Küçük Prens"im derdi. Henüz okumayı bilmiyordu "Okumayı öğrendiğimde bana bu kitabı alır mısın Abla?" diye sormuştu bir keresinde. Sabah olunca elinde ki kitabı ona hediye etmek düşüncesinin heyecanıyla uykuya daldı.

    Çalan kapı sesiyle birlikte alelacele yataktan fırladı. Kapı deliğinden baktığında kimseyi göremedi. Tam geri dönerken tekrar kapı çaldı, bu defa direkt kapıyı açtı karşısında küçük Mustafa duruyordu. Kocaman kara gözleriyle ona bakıyordu. Makbule onun boyuna indi. Mustafa yine zamansız gelmişti.
     
    " sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez..." dedi Makbule. Mustafa her zaman ki gibi boynuna sarıldı. Hemen mutfağa geçip kahvaltı etmek istediler.

    "Yaklaşık iki aydır görüşemiyoruz küçük prens. Nasılsın bakalım?"

    "İyiyim abla. Hastane işleri işte yapacak bir şey yok prosedür böyle"

    "Bak sen! prosedürü nasıl söyledin öyle tek seferde. Anlamını bilip bilmediğini sorgulamıyorum haddim değil."

    "İçerdeyken çok şey öğrendim. Hemşire ablalar elimin üzerinden kan aldıklarında canım acıyor. Anneannem kızdığındaysa 'prosedür' böyle diyorlar."

    Makbule gülmekle ağlamak arası bir duyguya kapılmıştı. Boğazında düğümler... üst üste yutkundu bir kaç defa ancak konuşmaya devam edebildi.

    "Saçların mı çıktı senin? Bir yakışıklı göründün gözüme."

    "Gerçekten mi? İşe yaramış demek ki"

    "Ne yapıyorsun ki ?"

    "Dedem benle kalıyor ya, uyumadan önce süt ve sarımsak karışımı sürüyor bende o uyuduktan sonra kalanı kendi kafama sürüyorum."

    "Ooof bende bu koku ne diyorum! Neyse bak sana ne getirdim."

    "Nedir bu?"

    "Daha önce bahsetmiştim ya 'Küçük Prens' işte o, okumayı öğrendiğin zaman ilk bu kitabı okumanı istiyorum olur mu?"

    Mustafa gözlerinde bir ışık parıltısıyla  Makbule'ye baktı, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi hissettirdi.

    "Olur tabi... Abla sana bir şey sormak istiyorum. İnsan bir şeyler yazabildiyse ölmüş sayılmaz değil mi? Geçen gün Doktor Hanım anneannemle konuşmuş o da dedeme anlatırken duydum. Kanser hastaları çok yaşayamıyormuş. Keşke yazmayı bilseydim o zaman ben öldüğümde insanlar yazdığım harflere bakıp, belki de beni düşünecekler. Düşündüren biri yok olmuş sayılmaz değil mi?"

    Makbule ne diyeceğini kestiremedi. Küçük bedenin hak etmediği ölüme bu kadar hazır oluşu, söylenilecek hiçbir sözü anlamlı kılamazdı. 

    "Elbette sayılmaz. Onu bunu bırak da  benim için bir şeyler yazmaya ne dersin?"

    "Yazayım ama ben hiç okula gitmedim, kalem tutmasını bilmem ki hem ben boyama bile yapamam"

    Makbule odadan kalem kağıt almaya giderken, giderek yükselen bir sesle
    "O zaman bu günü yazar Mustafa Güçlü'nün imza günü ilan ediyoruz."

    Getirdiği kağıdı masanın üzerine bırakıp kalemi Mustafa'ya uzattı. Küçük ipincecik parmaklarıyla, dolma kalemi kavradı. Kağıda gelişi güzel çizgiler çizmeye başladı. O kadar çok mutluydu ki evin o soğuk sessizliğini kahkahalarıyla ısıttı. İnsanlar bir iz bırakmayı neden bu kadar çok seviyorlardı? Bir insanı hatırlamak ne kadar önemliydi?

    Her tarafı çiziklerle dolan kağıdı aldı. Mustafa'nın önüne yeni bembayaz bir kağıt bıraktı. Elindeki kağıda bakarak.

    "Hayatımda bu kadar çirkin bir imza görmedim. Bunu hemen her gün görebileceğim bir yere asmalıyım" dedi.

    Odasına gitti yatağının başlığına yapıştırdı kağıdı. Geri mutfağa döndüğünde beyaz kağıt ve Mustafa'nın maskesi artık kırmızıydı. Kuş kadar hafif bedeni kucakladı. Bir kaç defa seslendi. Hızla telefona sarıldı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans kapıya geldi. Hastaneye vardıklarındaysa, Mustafa çoktan B-612 ye varmıştı...
     
    Acil kapısında beklerken Mustafa'nın dedesi Makbule'nin yanına geldi. "Sabah yediyi biraz geçiyordu, uyandığımda yatağında yoktu, bir kaç gün önce doktoru bugün yarın hazırlıklı olun demişti. Biz konuşurken duymuş olmalı, hep seni görmek istediğini söyleyip duruyordu. Tüm hastaneyi aradık bulamadık aklıma sen geldin ama evi nasıl bulabilir ki dedim hem bilse bile o halle nasıl gelebilirdi... bir kaç saat oldu burda polislerden bir haber bekliyordum. Şimdiyse evladımın mezar yerini ayarlamam gerekiyor" deyip dopdolu gözlerle Makbule'ye sarıldı.

    " Suç ve Ceza da ki Sonya'yı biliyor musun?"

    "Evet efendim biliyorum."

    "Benim için sen de o kadar asil bir insansın bunu unutma. Seni bu işe iten şey her neyse basit bir sebep olmadığını biliyorum."

    "Teşekkür ederim efendim."
    Bu sözlerden çok etkilenmişti Makbule çünkü zaten lakap olarak bu adı kullanıyordu.

    Bir kaç saat sonra eve döndü mutfağa baktı. Masanın üzerinde ki kanlı kağıdı aldı katlayıp Küçük Prensin arasına koymak için bir sayfayı açtı. Sandalyeyi çekip oturdu.

     "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı..." Kısmını okudu içi burkuldu. "Hoşça kal Mustafa" dedi gözyaşlarını silerek.

    Odasına geçti başlığa astığı kağıdı gördü. O saçma karışık çizgilerin ona bir şeyler söylediğini fark etti.  Evet okuyabiliyordu.

    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım. "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim. Küçük prens ekledi: "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."

    "Bir tanecik Ablam'a KAHKAHALARLA...
                                    
                                        Mustafa GÜÇLÜ."
  • "Hayır. Herkes gidiyor baksana.."