• Seni de vururlar bir gün ey acı..
    Uçuşup durduğun kanatlarından
    Sazın sözün türkülerin tükenir
    Ellerin koynunda kala kalırsın
    Şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı
    Gül açan yüzlerimizde
    Göğeriyor rengin senin de
    Biz seni ta eskilerden tanırız
    Hani göğüslerimize taş olur inerdin
    Avuçlarımızda Hira dağıydın
    Al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
    Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin
    Biliyorum hiç bir tarih yazmayacak ve bir sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
    Göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize
    Mitralyözlerin Washington'dan ayarlandığını

     

    Seni de yakarlar bir gün ey acı
    Bir taptuk kul gözlerinden vurursa
    Parmakların eğri ağaç tutamaz
    Çığlıkların çağlar aşar, duymazsın
    Ve ben biliyorum,örümceği, mağarayı, güvercini,
    Asayı ve İbrahim'in baltasını, ben biliyorum
    Nereden başladı bu kesik dans
    Ve bu dansa karşı afyonlanmış feci yüzlü insanlar kim
    Kim kimin yanında kim kimin karşısında
    Meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim
    Üsküdar kız lisesinde okuyan genç kız
    Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor
    Kadıköy vapurunda sigara tütüren delikanlılar
    Neden gülüyorlar ki..

     

    Seni de vururlar bir gün ey acı
    Filistinde sapan taşlı çocuklar
    Dalın kolun fidelerin budanır
    Kuru bir kütükle kala kalırsın
    Öyle bakmayın balkonlarınınzdan
    Fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu
    Damarlarımızı yırtıyor
    Tuna nehri onulmaz boşnak sızıları
    Plevne türküleri ağıtlara dönüşürken
    Çeçenyada yiğitler inancın emeğin ve aşkın
    Kılcal damarlarına bulanıp sustular
    Ne bağdattan ne şamdan ne mekkeden ne diyarı bekirden
    Ne istanbul'dan ne Buhara'dan bunca Telefon direğine rağmen
    Kimse kimseyi duymuyor

     

    Seni de vururlar bir gün ey acı
    Halepçede soldurulmuş gül gibi
    Bu sevdaya düşsen sen de yanarsın
    Suskun sıcak uzun yaz geceleri
    Ve siz ey analar
    Siz gecelerinizi böler çocuklarınıza ninniler söylerdiniz
    Hani siz fatihler doğururdunuz
    Gelin kızların giysileri kirletildi
    Çocuklar hep yetim kalıyor
    Elem yecidke yetimen feeva
    Ve ben biliyorum
    Ben bliyorum İstanbul'un Bağdat'ın Diyar Bekir'in,
    Mekke'nin birbirine nasıl bağlandığını
    Nasıl çözüldüğünü sonra

     

    Ey insan!
    Ey insanlık ayağa kalk!
    Kolları ve bacakları budanmış delikanlıları
    Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları
    Gözleri uyur gibi kapanmış kan pıhtıları içindeki bu çocukları
    Gelişmiş labarotuvarlarınızda dikkatle inceleyin
    Ve bir gün bu dunya gül bahçesine dönecek
    Bunu böylece bilin ve unutmayın.
  • Sevgili bayan milena'ya, size önce prag'dan, ardından da meran'dan yazdığım kısacık mektuplarıma kesinlikle cevap beklemiyordum. umduğum gibi karşılık yazmadınız da sevinmem gerek. Sessiz kaldığımız her gün iyi olduğumuzun işaretidir. Bu yüzden sevinmem gerek ki, iyi olduğunuzu bildiğim için..
    Yarım kalmış bir düş gibi. Önümden geçip gidiyorsunuz. Masalar, sandalyeler, geçtiğimiz yer, hatta elbiseniz bile gözümün önünde. Yüzünüzün, ayrıntılarını çıkaramıyorum. Kötü bir yarım düş olsa gerek bu. Çok ilginç, hem de çok..

    Yüm gece yağan yağmur nihayet durdu. Kutlayacağım bunu. Kutlama şeklim ise size yazmak. Bu amansız yağmurda insanın tek mutluluğu yabancı bir çevrede olması..

    Aklımdan çıkmayan şu hastalığınız.. Benim gibi öğüt verme konusunda pek de ümit edilmemesi gerek birinden yine de duymak isterseniz "Kendinize iyi bakın. Sizi sevenlerin fedakarlığı lazım" bunları da atlatırsınız. sizden iyi haberler bekleyeceğim..
    Sizden istediğim çevirilerime bir anlık bile uykunuzu feda etmemeniz. Daha sonra vicdan azabı çekmek istemem.. Kendim için istiyorum. lütfen..

    Gönül ilişkilerimde edindiğim tecrübe erkeklerin daha çok acı çektiği. Aslında bu acı karşılıklıdır. Kadının çektiği acı gerçektir ama erkeğin acısı fazladır..

    Siz son mektubunuzda geniş yüreklilikle teşekkür etmişsiniz bu uykusuz adama. Olayı duyan birisi olsa amma adammış diyecek sanki. Ama o adam aslında tembelin biri süt içiyor her gün, besleniyor, kendine bakıyor..
    Fakat ben ne kadar basitim, keşke görebilseler içimi. Anlatabilsem, inanırlar mı?..
    Uykusuzluk aklıma neler getirdi. Anlamsız ve çok laf ettim. Bağışlayın beni..

    Sıkılıyorum size böyle hitap etmekten. Bayan Milena yavan geliyor bu hitap bana. Yeni memuriyete atanmış bir katibin konuşması gibi. Ama elden bir şey gelmez. Yarının ne olacağı belli olmayan bir dünyada biz hastaların dayanakları bunlar olsa gerek. Sıksa bile muhtacız bunlara; güçsüzüz biz..

    Üstelik benden mektup alamayınca üzülecek kadar da iyi bir insansınız..

    Anladığım kadarı ile Milena ikimiz de çok çekingen ve ürkek kişileriz. Birbirimize gönderdiğimiz mektuplar o kadar çekingen o kadar korku dolu ki. Cevaplar dersen onlar ayrı bir korku kaynağı ikimize de doğuştan gelmemiş bu özellikler ama ben de huy edinmiş artık.

    Bir odadayız Milena. Birbirine bakan iki kapının ardındayız ama ayrı ayrı. Biri açacak olsa diğeri hemen ürküp kapıyor kapıyı. Halbuki bu iki kişi ürkeklik olarak bu kadar benzemeseler, biri diğerine hiç aldırış etmese açsa kapıyı çıksa dışarı odayı düzenlese. Ama hayır o da en az diğeri kadar ürküyor ve saklanıyor kapısının ardına ve o güzelim oda bomboş kalıyor ortada.

    Ve bu yüzden hep ikimizi üzen yanlış anlamalar oluyor. Aslında senin anlamadığını söylediğin o mektuplar sana en yakın olduğum zamanlar yazmış olduklarım oluyor.


    Geç geldi mektupların. Sana "yavrucuğum" dediğim için kızıyorsun yine bana haklısın..
    Şakayı severim ama hepsinin altında bir şeyler ararım. Dünkü mektubunda ne kadar çok kullanmışsın "ve" kelimesini. Belki de bir aşağılama vardır bunda kim bilir?

    Evet Milena işte viyana'da bir postahanede oturmuş kahve içiyorum şu an. Geldim Milena. Buna hala inanmıyorum. Rüya görüyorum sanki şu an.. Bugün senin sevdiğin yerleri gezeceğim.

    Her tarafa "milena" yazdım yazmayı bildiğim tek kelime bu ve ben büyük bir coşku ile bunu herkese göstermek istiyorum. Hasta olduğum için "6 ay boyunca dinlen, günlerini boş geçirmeye bak" diyorlar. Oysa bu altı ayın sadece 4 günü izin veriyorlar mutluluğa. Hala hastaysam suç bende mi peki?
  • 272 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Ama zor yoldan öğrenmiştim, kime aşık olacağımızı seçemezdik. Aşk bizi seçerdi. Aşk uygunluğu ya da kolaylığı ya da tasarıları umursamıyordu. Aşkın kendi planları vardı ve tek yapabileceğimiz yolundan çekilmekti."

    Aman Allahımm, o nasıl bir sondu öylee!!! Ivy sen ne yaptın böyle yaa :( Kitabın sonu yaktı geçti ortalığı... Ve ben kitabı duvara fırlatıp hırsımı mı çıkarsam (sadece hayal ettim, elim gitmez caanım kitaplarımı fırlatmaya), yoksa kucağıma alıp sarılıp kendimi mi teselli etsem, bilemedim. Kitabı bitirince o kadar heyecanlanmışım ki arkadaşlarla kitabı tartışıcam diye yorum yazmayı unutmuşum ;)

    Konu distopya gibi gözüksede o kadar ağır bir distopya konusu yoktu. Hatta bu açıdan türleri arasında biraz zayıf kalıyor diyebiliriz ama yazar karakterler arası ilişkiyi öyle bir işlemişki inanın bu açığı kapatıyor ;) Dünya ve yaşanılan çevreden daha çok toplum, gruplar arasındaki farklılıklar, insanların ilişkisi anlatılmıştı. İnsanlar olarak yine savaş sırasında Dünya'nın canına okumuşuz. Nükleer savaşın sonuçları olarak bir avuç insan hayatta kalabilmiş. Bir araya gelip yaşanılacak yer bulunduktan sonra bu sefer de kim başa geçecek diye bir güç savaşı başlamış. Malum biz insanlar dersimizi almıyoruz bir türlü... Bu iç savaştan da Lattimer ailesi ve destekçileri galip çıkarak yönetimi ele almışlar ve Lattimer "Başkan" olmuş. Şehri kuran ve insanları yerleştiren Westfall ailesi de yönetimde hiç bir söz hakkı verilmeden "Kurucu" adı verilerek kenara itilmişler. Başkan aynı şey tekrar yaşanmasın diye de birbirinden pek hoşlanmayan bu farklı iki tarafı bir arada tutabilmek için yeni bir kural getirmiş. Farklı iki taraftan gelen, devletin belirlediği 16 yaşındaki gençleri birbiriyle evlendireceklerdir.

    Hikayemiz de 2 nesil sonra ilk defa Westfall ve Lattimer ailelerinin çocuklarının evlenmesi ile başlar. 16 yaşındaki Ivy -Kurucunun Kızı- ve 18 yaşındaki Bishop -Başkanın Oğlu- evlenirler. Ancak Ivy'nin tek bir amacı vardır; o da Bishop'ı öldürüp ailesinin intikamını alabilmek...

    "Neden benim için de pes etmedin?"
    "Nedenini biliyorsun," dedi sessizce. Gözlerimi kapattım. Biliyordum ama duymak için hazır olduğumu sanmıyordum. Ancak bir parçam öyle olmalı, çünkü öbür türlü soruyu sormazdım. Özellikle Bishop'a. Gerçek zor diye asla kolay bir şey seçmeyecek oğlana. Belki de bilmek için duymayı istiyordum, bir kez ve sonsuza dek, geri dönüş yoktu.
    "Çünkü sana aşığım, Ivy," diye fısıldadı. "Senden vazgeçmek bir seçenek değil."

    Ahh Bishop ♥ Ben böyle bir dünyada nasıl bu kadar temiz kalabilmiş bu çocuk anlamadım. Naif, anlayışlı, tatlı, nazik, yakışıklı... Anlatmaya sıfatlar yetmez herhalde... Resmen bayıldım bu çocuğa ♥ Tüm kalpler, yıldızlar Bishop'a gitsiin :) Ona kapılmamak için taş olmak lazım... Gerçi bu tatlılıkla taşı bile eritir bu çocuk ♡ Abartmıyorum yahuu, sadece okuyun ve bana hak vereceksiniz ;)

    Ivy ise ilk defa bir kız karaktere kesin bir şekilde uyuz olmadım. Evett bana çığlıklar attırdı, bir ara nasıl bu kadar aptal olabilirsin değmeyecek insanlar için bile bile bunu nasıl yaparsın dedirtti bana... Bishop'ın kalbini kırdığı için kızdım ona ama yine de nefret edemedim, hatta sevdim bile diyebiliriz. Bishop, Ivy'nin ablası Callie ile evlenmesi gerekirken Ivy'i istediğinde hazırlıksız olduğu bu durumun ortasına dann diye düştü kızcağız... Buna rağmen 16 yaşındaki bir kız için gayet aklı başındaydı. Nefretle yoğrulmuş bir hayatta bu kadar sağlıklı düşünebilmesi bile şaşırtıcıydı. Bu arada tüm nefretler, lanetler ve beddualar da pislik Callie'ye gitsinn :( Ne mal olduğu belliydi bu kızınn, hıhh!!!

    Distopya yönü hafif, aksiyonu az bir kitap... O yüzden kitabın adı ve kapağı nedeniyle öyle nefes nefese bir aksiyon beklemeyin. Ama karakterler öyle güzel, sakin, gerçekten olması gerektiği gibi tanıyorki birbirini kitabın nasıl bittiğini anlamayacaksınız ;) Ki kitap sadece 269 sayfa... O nedir yahuu??? Tadı damağımda kaldı. Sonu da öyle bir yerde kalmışki içim acıyarak kapattım kitabımı... Ahh Ivy sen ne yaptın yaa :( Artık Kasım'a kadar meraktan çatlarımm! Şiddetle tavsiye edilir. Herkese iyi okumalar ;)
  • "Ancak hayatta yalnızca çok az kimsenin sanatçı olduğunu ve yaşam sanatının bütün sanatların içinde en seçkin ve nadidesi olduğunu unutmamalıyız. Kim bu yaşam kabını zarafetle boşaltabilmiş ki ? Bu yüzden çoğu insan için geriye yaşanmamış hayatlar kalıyor - kimi zaman da aşırı iyi niyetten hiçbir zaman yaşanamamış ihtimaller. Bundan dolayı yaşlılığın eşiğine gözlerini kaçınılmaz olarak geçmişe çevirmelerine yol açan doyurulmamış isteklerle yaklaşıyorlar."
  • Sık sık başı ağrıyordu. Çok ders çalışmasına rağmen "anne çok çalışıyorum fakat unutuyorum" derdi. Bakkala birşeyler almaya gönderdiğimde ne alacağını unutuyordu. Not tutmaya başladı, not tutmasa unutuyorum diyordu. Keşke o zaman farkına varsaydım diye kendimi suçluyorum. Biz çok ders çalıştığı için belki zihni yoruluyor diye düşünüyorduk. Halbuki hastalığı o zaman başlamış, biz anlayamadık.

    Lise son sınıfta Ankara'da oturan halasının yanına gönderdik. Hem iyi bir liseden mezun olsun, hem de dershaneye gitsin diye. Orada da sabahlara kadar ders çalışıyormuş. Bir gün halası telefonda Serdar'ın sabahlara kadar ders çalıştığını söyledi. "Buna nasıl bir çözüm bulalım" dedi. "Çünkü uykusuz kalıyor". Ben de halasına onu dersten alıkoyamayacağını, çünkü o yine ders çalışacağını söyledim. En iyisi "elektrik faturası çok geliyor de. Belki çok ders çalışıp uykusuz kalmaz" diye öneride bulundum. Serdar halasına para verip "elektrik faturasını öde halacığım" dediğinde halası çok üzülüp onun uykusuz kalmaması için benim söylediğimi söylemek zorunda kalmış.

    Liseyi taktirle bitirmiş ve üniversite sınavına (öss) girmişti. Birinci baamağı kazandı. İkinci basamak sınavına bir ay kala su çiçeği çıkardı. Çok ağır hata olmuştu. Sınava kadar iyileşmişti fakat baş ağrıları devam ediyordu, ağrı kesici içmesine rağmen... Sınavda da başı çok ağrımış, yine de elinden geleni yapmıştı. Üç tercihle girmişti. ODTÜ İnşaat, Makine ve Hacettepe Tıp. Çok ta yüksek puan almasına rağmen kazanamamıştı. Çok üzülmüştü. Günlerce ağlamıştı, dışarıya çıkmak istemiyordu. Babası ve ben, ona sürekli moral verip teselli ediyorduk. O yine de devamlı üzülüyor; "hayır anne bu rüyamı ben nasıl kazanamam" diye sürekli ağlıyor, üzülüyordu. "Ben çocukluğumu yaşayamadım, çok ders çalışıp kendimi buna hazırladım" diye üzülüp duruyordu. Bazen bana takılırdı: "Üzülme anneciğim. Ben doktor olup seni iyileştireceğim". O zamanlar benim mide ülserim vardı, çok ızdırap çekerdim. Hiç bilemezdim ki oğlum hasta olup, belki de bir ömür boyu doktora kendisi gidecek.

    O yıl babasının tayini Bursa'ya çıkmıştı. Oğlumuz da eve gelmişti. Fakat çok zayıflamıştı. O yazı onu teselli ederek geçirmiştik. Derken okullar açılmıştı. Kardeşi de orta ikiye geçmiş, okula başlamıştı. Babası Serdar'ı dershaneye götürmüştü kayıt için. Birkaç gün deshaneye gittikten sonra bana, "anne, ben bu dershaneye gitmeyeceğim" dedi. "Neden" diye sorduğumda, "hep bildiğim konular, hiç gerek yok" dedi. Ben çok şaşırmıştım. Biz yine de gönderiyorduk. Gidiyordu fakat zoraki bir gidişti. Çok durgundu. Birşeyler seziyordum fakat bir anlam veremiyordum. Sanki oğlumuz eski Serdar değildi, farklılaşmıştı. Babasına anlattığımda "çok çalıştı sınavı kazanamadı, zamanla geçer" diyordu. Bense sebebini bilemediğim bir huzursuzluk ve sıkıntı içindeydim. Fakat oğlumun hasta olacağı hiç aklıma gelmiyordu. ​
    1988 Kasım ayında burun ameliyatı geçirdi. Doktorlar burnunda ve genzinde et olduğunu, onsekiz yaşında ameliyat olması gerektiğini söylemişlerdi ve oldu. Ameliyat olurken ben çok üzülmüştüm. Doktoru beni görünce: "Sizin haliniz ne? Bu kadar üzülmeyin, oğlunuz sizden daha cesur" demişti.

    OĞLUMDAKİ DEĞİŞİMLER

    Dershaneye devam ediyordu. Şubat tatilinden sonra artık dershaneye gitmeyeceğini söyledi. Konuların hepsini bildiğini, evde çalışacağını söyleyip, dershaneyi bıraktı. Yavaş yavaş birşeyler değişiyordu. Sonradan dershaneye beraber gittiği bir arkadaşından duyduğum şeyler beni çok üzmüştü. Dershaneye bizim oturduğumuz apartmandan bir kız da gidiyormuş. Serdar yaşının verdiği masumiyetle kıza arkadaşlık teklif etmiş, kız reddedince çok üzülmüş. Ben de mutsuzluğunu dershaneye gitmemesini, bu olaya bağlıyordum. Hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Zoraki gönderiyordum. Gelince, arkadaşlarının konuşup şakalar yaptığını, kendisinin hiç konuşmadığını, buna çok üzüldüğünü söylüyordu. Birkaç gün sonra bakkala gönderdim. Dönüşte çok sinirli bir halde geldi ve insanların ona baktığını söyledi. "Baksınlar, bunda ne var?" dedim, cevap vermedi. Evin içinde sinirli sinirli dolaşıp oturdu. Biraz sonra komşu kapı zilini çalınca, birden korkup hızla kapıyı açtı. Ben hemen yetişip, komşuyu buyur edince odasına geçti. İki gün boyunca sessiz sessiz dolaşıp arada ders çalışıyordu. Pencerenin perdelerini gündüz bile kapatıyordu. Bir gün, evin içinde salon camına koşarak ve sinirli bir şekilde; "KÖPEKLER!" diye bağırıp, sonra sustu. "Kim oğlum, kime bağırıyorsun" diye sorduğumda, "yok birşey" diye tekrar odasına döndü. Arada bir kardeşini ders çalıştırıyordu. Fakat onu çok hırpalıyordu. Bir gün kardeşini çok kötü dövdü. Ben zor aldım elinden. Şaşırmıştım. Oğlum şimdiye kadar kardeşiyle, yüksek sesle bile konuşmamıştı.

    Kardeşi korkudan titriyordu. "Neden dövdün" diye sorduğumda; "Bir matematik sorusunu bilemediği için" diye cevap verdi. Yavaş yavaş bizden ve dünyadan kopuyordu. Kardeşi bana, "anne kardeşimde bir tuhaflık var, onu bir doktora götür" dediğinde, sanki tokat yemiş gibi oldum ve sadece, "oğlum, abin ergenlik çağında ve sınavı kazanamadı, onun strei var, geçer" diyebildim. Kafamda bir soru işareti de oluşmuştu. Acaba diye düşünüp, sonra, "olmaz, olamaz. Serdar mı? Hayır. O çok zeki, akıllı bir çocuk" diye kendi kendime teselli veriyordum. Serdar'dan dört yaş küçük kardeşi, bizden daha iyi anlamıştı o zaman abisinin hastalandığını. Biz anlayamamıştık.

    Bir gün banyoda saatlerce aynaya bakıyordu. Ben de sabırla onu bekledim. Acaba ne yapıyor diye. Hiç kıpırdamadan, sadece aynaya bakıyordu. Ama bu bakış normal değildi. Birkaç kez seslendim beni hiç duymuyordu. Yanına gidip yine seslendim duymuyordu. Kolundan tutup "Serdar" dediğimde, sanki derin bir uykudan uyanmıştı. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Ben de çok şaşırmış ama bir anlam verememiştim. Nereye göndersem gitmek istemiyordu. Hep durgun, neşesizdi. Arada bir gülüyordu. Neden güldüğünü sorduğumda, "yok bir şey" diyordu.

    Babasıyla çarşıya çıkmışlardı. Babası ona gri renkte bir takım elbise almıştı. Elbiseyi birkaç gün giydikten sonra bu renkte elbiseyi niçin aldınız, bu renk beni rahatsız ediyor demeye başladı. Bir daha giymedi. Artık evden dışarı çıkmıyordu. Çok durgundu. Hiç konuşmuyordu, dalgındı.

    Belki açılır, durgunluğu geçer diye sitede oturan gençleri eve çağırıyordum. Belki tanışır, arkadaşları olursa durgunluğu geçer diye düşünüyordum. Buraya yeni taşındığımız için yaşıtlarının çoğunu tanımıyordu. Gençler geliyordu fakat Serdar pek ilgilenmiyordu.​

    BENİM İÇİN, AİLEM İÇİN ÇOK ZOR YILLAR BAŞLAMIŞTI...

    Bir gün babası onu zorla pazara gönderdi. Biraz değişikliğin ona iyi geleceğini düşündük. Evden çıktığında babasının melektaşlarından birkaç kişiyi bir arada görünce, çok korkup, geriye eve döndü. "Babamın arkadaşları beni hasta etmek istiyor" deyince biz yine çok şaşırdık. Ona birşey söylemedik ama arada bir; "o adamlar bana neden baktılar? Onlar beni ya hasta etmek ya da öldürmek istiyor" derdi. Ben iş yaparken de çok rahatsız olmaya başlamştı. "Neden her gün evi temizliyorun" diye kızıyordu. Bana sık sık, "komşular benim hakkımda ne diyor" diye soruyordu. Sadece, "senin için kimse birşey demiyor" diyebiliyordum. Gittikçe neşesiz, durgun, rengi günden güne solgun, arkadaşlarından tamamen kopmuş birisi olmuştu. Bizimle de artık eskisi gibi konuşmuyordu. Arada bir "anne şey" diyordu. Ben ne kadar ısrarla "söyle oğlum, ne söylemek istiyorsun, söyle, ne olur söyle" dediğimde ya cevap vermiyordu yahut "yok bir şey" diyordu. Bazen kendi kendine gülüyordu. Bir gece odasına girdim. Yine ders çalışıyordu. Aniden bana; "anne yanımda kal, çok korkuyorum" dedi ve ellerimi tuttu. Şaşırdım. "Bak oğlum baban salonda, kardeşin yanında, neden korkuyorsun" diye sordum. "Bilmiyorum. İçimden çok kötü korkular geliyor" dedi. Yanına oturdum, izledim. Tam üç saat boyunca aynı sayfaya bakıyor, kitabın sayfasını hiç çevirmiyordu. Sonra ona, "Kalk oğlum, yat artık" dedim ve zorla kaldırdım. Yatağına girdi. Hemen babasına anlattım. O da çok şaşırmıştı.

    Ramazan Bayramı'na iki gün kalmıştı. Sabahleyin babası "oğlum neden korkuyorsun" diye sorduğunda, "hiçbir şey" diyebildi, o kadar. Biz "Bayram tatili için bir yerlere gidelim mi?" diye sorduk. Halasına gitmemizi söyledi. Biraz sonra, kendisinin gelemeyeceğini söyledi. Ben, kendisinin de gelmesini, onun için de tatil olacağını söyledim. Birden, çok yükek sesle bağırıp üzerime yürüdü, beni tartakladı. Ailece bir anda donup kalmıştık. Olamaz. Oğlumuz böyle yapamaz. Bize karşı hep sevgi ve saygı ile davranan bir insandı. Şaşırdık. Babası onu tuttu. "Tamam oğlum biz de gitmeyiz. Annen sana ne yaptı" deyince, odasına koşup, kapıyı hızla kapattı. Biraz sonra dışarı çıkıp, "tamam ben de geliyorum" dedi. Hazırlanıp, yola çıktık. Yolda hiç konuşmadan, dalgın bir vaziyette yol alıyorduk. Akşam üzeri otobüs mola vermişti. Biz de bir lokantaya yemek yiyelim diye oturduk. Yemekler geldiğinde birden kardeşinin elini tutup "sakın yemek yeme, bizi zehirleyecekler" dedi. Babasıyla bana da yedirmedi. Hemen ordan kalkmak zorunda kaldık. Eşim yavaşça bana "oğlumuzu bir doktora götürmenin zamanı geldi" dediğinde sanki beynime kurşun sıkmıştı. Sessizce ağlamaya başladım.

    Ve Manisa'ya halasına geldik. Bir saat kadar olmuştu geleli. Aniden bağırıp çağırmaya başladı. "Siz annem babam değilsiniz, sizi değiştirmişler. Ben annemi babamı isterim" diye hem ağlıyor, hem de bağırıyordu. Biz de, halası da çok şaşırdık. Yavrum bir bomba gibi patlamıştı. Öyle bir bomba ki, yıllarca enkazı temizlenmiyor.

    Gece hiç uyumadı. Sabaha kadar konuşup dolaştı arada bir yanıma gelip "anne beni öldürecekler" diye ağlıyordu.
    Allah'ım! Kapıya koşuyor, cama koşuyor. Dışarıdaki insanların onun hakkında konuştuğunu, onu öldüreceklerini söylüyor ve sabaha kadar hem konuşuyor, hem gülüyor, bazen de kahkaha ile gülüyordu. Allahım.. Yavrum sanki bir bomba gibi patlamıştı. Biz şaşkın, üzgün.. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Hastalığının ilk patlak vermesi Manisa'da halasının evinde olmuştu.

    Allah'ım hiç bilemiyordum ki..
    Ben, yavrum, ailem, uzun yıllar bir cehennem hayatı yaşayacaktık.​
    Hiç yerinde duramıyor, sürekli konuşup, dolaşıyordu. Konuşmalarında, bizi kurtaracağını, bize kimsenin kötülük yapamayacağını söyleyip duruyordu. Birden ağlamaya başlıyordu. RUS AJANLARININ ONU KAÇIRACAĞINI, onu öldüreceklerini, dilini keseceklerini söylüyordu. Sürekli bizim annesi babası olmadığımızı, bizi değiştirdiklerini, eski annesini babasını kaybettiğini söyleyip durmadan ağlıyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Ne kadar korku, panik ve şüphe içerisindeydi anlatamam. Anlatması çok zor. Bu acıyı, bu sıkıntıları ancak yaşayan bilir. "Allah'ım bize sabır ver" diye dua edip ağlıyordum. Söylediği her saçma sapan lafa sadece, "haklısın" diyebiliyorduk. Halasının eşinden de müthiş şüphelenmeye başladı. Sabahı zor ettik. Artık eski sağlıklı oğlumuzu kaybetmiştik. Bunu çok iyi anlamıştım. Ben ondan gizli ağladıkça, küçük oğlum, yavrum da çok üzülüyordu. Yarabbim, bu ne büyük bir acı! Anne yüreğim bu acıya nasıl dayanacak bilemiyordum. Şaşkın, çaresiz donakalmıştım. Tam da yaşadığım eski acılarım biraz küllenmişken neden tekrar ben acıyla ızdırapla kavruluyordum? Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyordu? Yaşadığım acılarıma 'kader' diye hep sabrediyordum. Serdar'ımın hasta olmasına ne diyeceğimi bilemiyordum. Tarifi zor acılar, üzüntüler içerisindeydim. Allah'ım yavruma hastalığı yakıştıramıyordum. Böyle kader olamaz! Yavrum hak etmemişti. İçten içe bir yanar dağ gibi isyan ediyordum.

    O zaman çığlıklarımı sadece ben duyuyordum. Zaten yıllarca hep sessiz çığlıktı, kimselere duyuramıyordum. Hep çıkış yolu arıyor, ne yazık ki bulamıyordum. Neydi yavrumun beyninde dağ gibi infilak eden?

    İLK HASTANEYE YATIŞ

    Kardeşi ona ne olduğunu anlamaya çalışıyor, yavrum da bir yandan ne çok üzülüyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Hemen en yakın bir ilin tıp fakültesine götürdük. Fakat binbir güçlükle götürmüştük. Acile yetiştirdik. Ben üzüntü ve panikle doktorun odasına yavrumla beraber girdim. Doktor genç bir asistandı. Oğlum hala bağırıyordu: "Ben hasta değilim, beni niçin getirdiniz" diyordu. Doktorun ilk sözü, neyin var demeden, oğluma bakıp "sana senin dilinle konuşmak lazım" dediğinde şok olmuştum. "Oğlum Türkçe konuşuyor" diyebildim. Sonra bir iğne yaptılar. Doktor bey, "Biz bunu yatıramayız, kapalı yerimiz yok, başka hastaneye götürün" dedi. O anda oğlum ilk damgayı yemişti. Şaşkınlık ve üzüntüyle hastaneden ayrıldı. Yapılan iğnelerin yan etkisi nedeniyle oğlumda aniden çok şiddetli kasılmalar oldu. Sanki tüm vücudu felç olmuştu. Hemen hastaneye geri döndük. Bir iğne yaptılar, durumu düzeldi. Oradan ayrıldık.

    Halbuki oğlumu zorlukla ikna ederek o hastaneye götürmüştük. O DOKTOR BEY keşke görmüş olsaydı. Oradan hemen ayrıldık. Arabada çok zorluk çıkarmıştı. En yakın, Ruh ve Sinir Hatalıkları Hastanesi'ne götürdük. Arabadan inerken hastahanenin tabelasında 'ruh ve sinir' yazısını görünce müthiş korkup sinirlendi. "Ben hasta değilim" diye bağırıp, ağlayıp kaçmaya çalışıyordu. Kendisine benim hasta olduğumu, tansiyonumu ölçtürüp gideceğimizi, bana yardım etmesini söyleyince kabul etti. İçeriye girdiğimizde çok tedirgindi. Hemen yatışını yaptılar fakat oğlum bana sarılarak bağırıyor, ağlıyordu. "Anneciğim ben deli değilim, beni burada bırakma!" diye sürekli bağırıp, ağlıyordu. Benden çok zor kopardılar. Amcası da bizimle birlikte gelmişti. Amcasına yalvarmaya başladı. Kapı kapanırken; "Amca sende mi" diye haykırdı. Çok üzülmüştük. Ailece perişandık. Ölünceye kadar, oğlumun o halini ve sesini unutmam mümkün değil.

    Hemen oğlumun yatışını yapan doktorun yanına gidip, oğlumu çıkarmalarını istedim. Bu belki de hayatımın en büyük hatasıydı. Sağolsun bu doktor bey gerçekten oğlumun dilinden anlamış, yardım etmeye çalışıyordu. Bize "Alın götürün" dememiş, aksine; "Yapmayın, çıkarmayın, bırakın tedavi olun" demişti. Fakat biz ısrar edince hemen taburcu ettiler. Kapıdan çıkarken Doktor Bey; "Bir gün kendiniz tekrar buraya getireceksiniz" demişti, haklıydı. ​
    Ne yazık ki oğlum hastanenin tabelasında 'RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTAHANESİ' yazısını ilk gördüğü andan itibaren ruh kelimesini yıllarca takıntı haline getirdi. Yıllarca kafasındaki hastalığından dolayı olan sesleri ruh olarak algıladı. Sürekli ruhların var olduğunu, kafasındaki seslerin ruh olduğunu söylüyor, üzülüp bağırıp ağlıyordu. Her ne kadar ruhun olmadığını söylesek de maalesef ikna edemiyorduk.

    "RUH YOKSA NEDEN HASTAHANENİN TABELASINDA VAR?"

    Belki de oğlum haklıydı. Beyinle ilgili hastalık olduğuna göre, hastane tabelaları "Ruh Hastalıkları Hastanesi" yerine "Beyin Hastalıkları Hastanesi" olarak yazmış olsalardı, belki de oğlumda bu saplantılar olmazdı.

    Hastalığının ilk alevli dönemlerinde, insanları, konuşulanları, hatta halıdaki şekilleri, elbiselerdeki markaları, tabelalardaki reklamları, yazıları çok farklı algılıyor, bunlardan anlamlar çıkarıyor, rahatsız oluyordu. İkna etmek mümkün değildi. Yine de oğlumuzu panikle, telaşla yatırdığımız bu hastaneden bilgisizliğimiz yüzünden hemen çıkardık. Keşke doktor beyi dinleyip çıkarmasaydık. Ne yazık ki o üzüntü ve panikle ayrıldığımız için doktor beyin ismini öğrenemedim. Yıllar sonra da olsa, bu mesleğinin hakkını veren, duyarlı, insan evladı doktor beye çok teşekkür ederim.

    Bir anne ve baba olarak çok üzüntülüydük. Panik ve dehşet içerisindeydik. Ne yapacağımızı, neye karar vereceğimizi bilemiyorduk. Sanki evladımız hastaneye yatırılırsa bir daha göremeyeceğimiz duygusuna kapılmıştık. Yoksa onu neden çıkaralım ki?

    "Neden yatıp tedavi olmasını düşünemedik", diye zaman zaman hala üzülerek hatırlarım. Demek ki insanlar yanlış yaptıkça doğruları buluyorlarmış.

    Oğlumuzu hastaneden çıkardığımızda, iğnesi yapılmıştı. Daha sakindi. Allah, hiçbir anne babaya evladının bu durumunu göstermesin. Hastanenin kapısından çıkarken ağaçları ve yeşillikleri görünce yarı uyur, yarı uyanık bir halde: "Anne ne güzel yer, burada piknik yapalım" dedi. Yanımıza bir hasta gelip sigara istemişti. Hemen; "Anne bu amcaya sigara verin" demişti. O anı hiç unutmam. Biz hemen halasının evine getirdik. Oturduğu yerde uyuyor, arada bir babasına, "Babacığım gidelim buradan" diyordu. Babası, "Nereye, Bursa'ya eve gidelim mi" diye soruyor, "Hayır, İstanbul'a dayımlara gidelim" diyor, başka bir şey demiyordu. Biraz sonra su istedi. Hemen verdik, içmedi. Beni halamlar zehirleyecek diye içmedi. Ne verdiysek, ne yedi, ne içti. Zehirleneceğinden korkuyordu. Ben neden korktuğunu, şüphelendiğini anlamıştım. Çünkü biz o ilk şaşkınlık ve panikle bir yanlış yapmış, onu sakinleştirmek ve doktora rahat götürmek için çayına uyku ilacı koymuştuk. Çay acı olmuş, rengi de bulanıktı. Bir yudum içince anladı çayda birşey olduğunu. İyice şüpheleri artmıştı. Bu yaptığımız çok yanlış bir şeydi fakat biz çaresizlik, biraz da bilgisizlikten bu yanlışı yapmıştık. Allah hiçbir ana ve babaya göstermesin çok çaresizdik. Oğlum ısrarla kendisini İstanbul'a götürmemizi istiyordu.

    Biz o gece hemen Bursa'ya evimize geldik. Yolda, otobüsün içinde, çok sıkıntılı ve korku içinde idi. Eve gelir gelmez uyudu. Biraz sonra odasına girdiğimde, çok kötü burnu kanıyordu. Çok korkmuş, üzülmüştüm. Babasıyla onu uyandırmaktan korkuyor, bir yandan da burnunun kanını nasıl durdururuz diye düşünüyorduk. Kaldırıp yüzünü filan yıkadık. Burun kanaması durmuştu.
    Sabah erkenden Tıp Fakültesi'ne götürdük. Çok kötü alevlenmeler başlamıştı. Hastanede hemen iğne yaptılar. Fakat hiç etkilenmemişti. Biraz sonra yine iğne yaptılar. O yine bağırıp, "Ben hasta değilim, beni çıkarın buradan" diyor, ayakta hiç durmadan dolaşıyor ve "annemi babamı değiştirmişler, bunlar annem babam değil" diye bağırıyordu. Arada bir babasına, "Beni buradan çıkar, İstanbul'a gidelim" diye tutturuyordu. Birden babasına saldırdı. Fakat ani bir hareketle, kapıya doğru koşup, kapıyı açıp kaçtı. Biz yakalayamadık. Aniden gözden kayboldu. Çok korkmuştum, bu kadar iğnenin tesiriyle yollarda araba falan çarpar diye. Bulamadık. Şehrin içinde her yeri aradık fakat bulamadık. Aklımıza ev geldi. Evi aradık. Kardeşi eve geldiğini söyledi. Fakat eve gitmeye çekiniyorduk. Ya bizi görünce kaçarsa.. Gitmezsek, bağırıp çağırıp kardeşini korkutursa. Aklıma onunla telefonla konuşup ikna etmek geldi. Hemen aradım. Zor konuşuyordu. Kendisine, kardeşine çay yapmasını ve bizim İstanbul'a gitmek için bilet alıp geleceğimizi söyledim. "Tamam" dedi. Yola çıkıp hemen eve geldik. Geldik ki uyuyor. İğneler etkisini göstermişti. Kardeşine çay yapmış, sofra kurmuş. Kardeşine de "Biz evden erken çıktık, sen açsındır bunları ye" diye hazırlamış ve hemen uyumuş. Kardeşine sorduk: "Bağırdı mı" "Hayır anne. Bana çay yapıp, sofra kurarken, hem uyuyor, hem de hazırlıyordu" diye yanıt verdi. O gece onu zor uyandırıp ikna ederek İstanbul'a hareket ettik.

    Kardeşlerime geldik. Kapıyı kardeşim açtı. Dayısını görür görmez, "Dayımı da değiştirmişler, gözlerini değiştirmişler" demeye başladı. İçeri girip oturduk. O oturmuyordu. Yine başlamıştı saçma sapan konuşmalara. Hiç oturmuyor, sürekli konuşuyordu. Sürekli bizleri kurtaracağını, korkmamamızı, bizi kimsenin öldürmesine izin vermeyeceğini, sürekli birilerinin onu ve bizi öldüreceğini korkuyla söylüyordu. Arada bir bağırıp çağırıyordu. Bizse ne yapacağımızı şaşırmıştık. Evden çıkarken o sıkıntılı haliyle bile birkaç kitap almıştı yanına. O kitapları elinden düşürmüyordu. Hiç oturmadan yürüyordu evin içinde.

    Aman Allah'ım! Olamaz. Evden bayram tatili için ayrılmıştık. İki gün içinde neler gelmişti başımıza. İnanması çok zor şeyler yaşamış, kendimizi Manisa'dan Bursa'da, Bursa'dan İstanbul'da bulmuştuk. Oğlumuz çok hastaydı. İki gün insan hayatında neleri değiştiriyor. Teyzem geldi. Önce bir sevindi, elini öptü. Hemen yine başladı salonda gezinmeye, yine başladı konuşmaya. Teyzem bir ara, "O kitapları masaya koy, gel yanımda otur konuşalım" dediğinde teyzeme çok sinirlendi. "Serdar o senin teyzen" dediğimizde "Hayır benim teyzem değil" yanıtını verdi. Biraz sonra gelip, "Teyze özür dilerim" demeye başladı. Teyzem tekrar, "O kitapları bırak, gel yanımda otur" dediğinde, "Hayır teyze ben bu kitapları çok okuyup ya doktor yahut mühendis olacağım" dedi.

    Yavrum; kaderini bilmeden hala üniversite okuyacağını ümit ediyordu. Kalbim kan ağlıyordu çaresizlikten.

    Teyzem ve ben ağlamaya başladık. hemen yanıma gelip, "Anne neden üzülüyorsun, üzülme" dedi. "Yok oğlum, üzülmüyorum" dememe rağmen, "vay kim annemi üzdü" diye bağırmaya başladı. Biraz sonra susup yine gezinmeye başladı. Teyzemden de şüphelenmeye başladı. Kesinlikle yemek yemiyor, çok şüpheleniyordu. Kardeşimin eşinden de çok şüphelendiği için yemek yemiyordu. Yengesine sürekli yemeğe çaya ne kattığını soruyordu. Ben gözünün önünde yemek ve çay yapıyordum, fakat yine şüpheleniyor yemiyordu. Sürekli korku ve şüphe içerisindeydi.

    Kapı zili çalınsa veya birisi gelse aşırı derecede şüpheleniyordu. Zor zaptediyorduk. Yavrumun yüzündeki ifadeden ne denli acı ve ızdırap içinde olduğunu anlıyordum. Bayram nedeniyle doktor bulamıyorduk. Herkes tatile çıkmış. Nihayet bir doktor bulduk. Hemen götürdük. Tabi ki zorla. ​

    Doktor Bey, ergenlik çağıdır, bir depresyon geçiriyor dedi ve reçete verdi. Hemen aldık fakat içmiyordu. İlaçları içirmek çok zordu. Kabul etmiyor, şüpheleniyordu. Hasta olmadığını, ilaç içmeyeceğini söylüyor, kesinlikle ilacı kabul etmiyordu. Yine de ikna edip içiriyorduk. hiçbir şey yemiyordu. Sudan çok şüpheleniyordu. Yolda su istedi. Dayısı hemen su aldı. Su şişesini eline alıp inceledi ve suyu nereden aldığını sordu. Dayısı "şu bakkaldan aldım" dediğinde hemen bakkala gidip suyu nereden aldığını sordu. Bakkal şaşırdı, biz müdahale ettik, suyu geri verdi. Dayılarından da şüphelenmeye başladı. Sürekli bana "nereden biliyorsun bunların senin kardeşin olduğunu" diyordu. Artık burada da herkesten şüplenmeye başlamıştı. birkaç gün sonra eve geldik.

    İlaçlarını zorla da olsa içiriyorduk. Fakat iyiye gitmiyor, günden güne kötüleşiyordu. Sonra bir profesör hanımın özel muayenehanesine götürdük. İyi bir muayene ettikten sonra, verilen ilaçları değiştirip, reçete yazdı. O ilaçlarla oğlum yavaş yavaş kendine geliyordu. Düzenli kontrollerine gidiyorduk. Evden çıkmıyor, yine ders çalışıyordu. Fakat bizle fazla konuşmuyordu. Ertesi yıl yine sınavlara girdi, kazanamadı. Yine ilaçlarını zorla da olsa içiyordu. Ben kontrollerini aksatmıyordum. Bir yıl daha geçmişti. İlaçlarını içtikçe, yavaş yavaş daha iyi olmuştu. Biz istemediğimiz halde o yine sınavlara girdi. Sınava girmeden bir gece evvel Serdar'a: "Oğlum sınava girme" dediğimde bana "hayır anne ben üniversite yüzünden bu hale geldim, kafam bilgi dolu çok emek verdim" dediğinde çok üzüldüm.

    VE ÜNİVERSİTE

    Selçuk Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi Harita Mühendisliği'ni kazandı. Sınava girerken ilaçların etkisiyle yerinde duramıyordu. Babası, "Oğlum, sıkılırsan hemen çık" dedi. Serdar en son çıktı. Gülümseyerek soruların çok kolay olduğunu, fakat ilaçların etkisiyle dikkatini toplayamadığını, son tercihi olan Harita Mühendisliği'ni kazanacağını söyledi. Bizde buruk bir sevinç vardı. Çünkü kendisinin ideali ODTÜ İnşaat veya Hacette Tıp'tı. Biliyorduk ki kazansa da oğlumuz başaramayacaktı. Çünkü o çok hasta idi. Kendisine belli etmemeye çalışıyorduk. Ve neticede kazandı. Söylediği gibi Harita Mühendisliği'ni kazanmıştı. Okula götürmek zorunda kaldık. Bir ay yanında kaldıktan sonra, onu yurda yerleştirip döndüm. Beni yolcu ederken "anne ben ODTÜ veya Hacettepe'yu kazanırsam burayı bırakacağım" dedi. Ben de "tamam oğlum" diyerek eve döndüm.​YİNE CEHENNEMİ YAŞIYORDUK

    Fakat hiç de huzurlu değildik. Artık evimizin eski huzuru yoktu. Yıllarca ne acılara, nelere dayanmıştık. Yuvamızı, iki yavrumuzu mutlu etmeye, iyi yetiştirmeye gayret etmiştik. Fakat şanssızlık galiba peşimizi bırakmıyordu. Birinci ders yılı iyi geçmiş. İkinci sömestrde, Şubat ayında, ilaçlarını "ders çalışamıyorum, uykum geliyor" diye bırakmıştı. İlaçlarını bırakmasıyla çok kötü hasta olmuş.
    Bir akşam evi aradı. Konuşamıyordu. Ses tonundan oğlumun yine çok hasta olduğunu anladım. Gece hemen Konya'ya hareket ettim. Sabah okulda oğlumu bulunca yıkıldım. Çok zayıflamıştı, çok dalgındı. Beni bile tanıyamamıştı. On gündür yemek yememiş, uyumamış, odasından bile çıkmamış.

    Hemen Tıp Fakültesi Pikiyatri Kliniği'ne yatırdım. Bir ay tedavi gördü. Bu bir ay içinde babası da yanına gelmişti. Babası onu görünce çok üzüldü. Kolay kolay ağlamayan insan ağlamaya başladı. Dayanamamıştı. Çünkü oğlumuzu çok eviyordu. Ona onsekiz yaşına kadar bir tokat atmamıştı. her istediğini yapıyordu. Küçükken yaramazlık yaptığında ben sinirlenince, babasının arkasına saklanırdı. Bütün bunlar o anda film şeridi gibi hayalimde canlandı. Kendime, bağırıp ağlamamak için zor hakim olmuştum. Neden? Neydi evladımızın başına gelenler?

    Bir ay sonra taburcu edildi, eve geldik. Yine ilaçlarını içmiyordu, yine çok hasta idi. Evde bir cehennem azabı çekiyorduk. Bir türlü ikna edemiyorduk. Ne ilaçları, ne de doktora gitmeyi kabul ediyordu. Korkunç şüpheler içinde kıvranıyordu. Bir takım insanların onu başbakan yapacaklarını, zencilerin, çinlilerin, cinlerin gelip ülkemizi yönettiğini söyleyip bütün gün bu saplantılarıyla korku içinde dolaşıp duruyordu. Artık komşulardan da şüpheleniyordu. Aniden yerinden fırlıyor "alttaki komşu benim hakkımda konuşuyor" diye bağırmaya başlıyordu. Yolda yürüsek veya bir yere gitek, her şeyden herkesten şüpheleniyor, her kelimeden farklı bir anlam çıkarıyordu. İnsanların onun hakkında konuştuklarını, ona kötülük yapacaklarını düşünüyor ve bu çok anlamsız saçma sapan şüphelerle ızdırap içinde kıvranıyordu.

    Bize saldırmaya da başlamıştı. Bazen evin camlarını yumruklayıp kırıyordu. Bazen önüne ne gelse fırlatıp kırıyordu. Sazlarını kırdı. Bunlar beni hasta etti diye elektrosazını param parça ettiğinde sazın telleri parmaklarını kesmiş kanıyordu. Sadece o zaman müdahele edebildim. Biz karışınca daha çok sinirleniyordu. Parmaklarının kanının korkarak temizledim. Biraz daha sakindi. Benden özür diliyordu. Kendisinin yapmadığını, seslerin yaptırdığını söylüyordu.​Bir gün, deniz havası iyi gelir diye Mudanya'ya deniz kenarına götürdük. Fakat denizden müthiş korkmaya başladı. Biz şaşkın ve üzüntülü eve geri döndük. Bu halüsinasyonlarına bir anlam veremiyor, sadece sabır gösteriyorduk. Sürekli kendi kendine konuşuyor, bazen kahkahalar atıyor, bazen de bir noktaya bakıp sinirleniyor, bağırıyordu. Nihayet onu ikna edip yine profesör hanıma götürmeye karar verdir ve yola çıktık. Çok tedirgindi. "Ben hasta değilim, siz hastasınız" diye bize söylenip duruyordu. Babası onun günlerdir yemek yemediğini söyledi. Bir lokantaya girdik. Yemekler gelince aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben peşinden gidip, neden yemek yemediğini sorduğumda korkuyla; "Babam garsonlara beni zehirletip, öldürmek istiyor" dedi.

    Aman Allah'ım! İnanamadım. Oğlumuz ne kadar korkunç bir girdap içinde. Hemen onu doktoruna götürdük. Yine iyi bir muayene edildi. Reçetesi yazıldı. O ara doktoruna, "Beni bunlar Manisa'ya yatırdı" diye şikayette bulundu. Doktoru, büyük bir talihsizlik yaşadığını, bunları unutmasını söyledi ve ben "Hocam, Serdar iyileşir mi?" diye korkarak sordum. Hoca, "Tabii ki iyileşir ama süre veremem " demişti. Bir anda korkularım, endişelerim geçmişti. İçimde bir umut ve sevinçle eve dönmüştüm. İlaçlarını hemen alıp içirmeye çalıştık. Fakat çok zor içiyordu. Evde pişen yemeklerden, çaydan şüpheleniyordu. Ne kendi yiyip içiyor, ne de bize yediriyordu. Bana "Bu yemekleri çöpe at" diye bağırıyordu. Ben de onun gözünün önünde çöpe döküyordum. Çay ve şeker paketlerini kendisi çöpe atıyordu. Kendisinin bulacağı yerlerden gıda maddesi alırsak bizi ve kendini, kimsenin zehirleyemeyeceklerini söylüyordu. "Tamam gidelim çarşıya" diyorduk. Çarşıya gittiğimizde saatlerce dolaşıp duruyorduk, lâkin hiçbir yerden güvenip bir şey almadan eve geri dönüyorduk. "Allah'ım sen bize sabır ver" diye hep dua edip, ağlıyordum.

    Devamlı burun deliklerine pamuk tıkıyor, ev ceset kokuyor, lastik kokuyor diye evin bütün eşyalarını balkona döküp, bütün evin eşyalarını yıkamamı, silmemi istiyordu. Ben ne derse onu yapıyordum. Yeter ki sakinleşsin diye her istediğini yapıyordum. Çünkü başka bir şansım yoktu. Sık sık "Evlenmek istiyorum, beni evlendirin" diye tutturuyordu. Yaşının çok genç olduğunu söyleyip ikna etmeye çalışıyorduk.

    Kol saatlerine karşı aşırı şüpheleri vardı. Saatlerin onu hasta ettiğini söyleyip kolundan çıkarıp kırıyordu. Bize tekrar saat aldırıyordu. Bir iki gün takıp ya çöpe atıyor yahut kırıp parçalıyordu. Bu takıntısı da on yıl kadar sürdü. Izdıraplı, acı ve üzüntülü günler yaşıyorduk. İlaçlarına yavaş yavaş alışmıştı. Fakat takıntı ve şüpheleri geçmiyordu. Bir gün aniden evden fırlayıp dışarı çıktı. Balkona koşup nereye gidiyor diye baktım. Çöp bidonlarının yanındaki kedileri taşlıyordu. Bir taraftan da bağırarak "Beni sizin cinleriniz hasta etti" diyordu. Babası ikna edip eve getirdi. Çok korkmuştum. İnanamadım. Halbuki kaçük yaştan beri kedileri çok severidi. Bir gün, dört yaşında iken, yavru bir kedinin peşine takılıp gitmişti. Onu saatlerce aramıştım. Bulduğumda kedinin başında oturmuş, seviyordu. Onu kediyle konuşup kediye "Senin annen yok mu, kayıp mı oldun?" diye konuşurken bulmuş, saatlerce onu oradan kaldıramamıştım. ​

    VE KEDİ CİNLERİ...

    O kedileri taşlamasından sonra artık bir de kedileri kafasına takmıştı. Sürekli olarak, "Beni babamın arkadaşları ve kedilerin cinleri hasta etti" diye bütün gün bağırıp çağırıp söyleniyordu. Biz bir anlam veremiyorduk. Hep sabır gösterip, oğlumuzu daha çok seviyor, ona yardımcı olmaya çalışıyorduk.
    Bu arada, sabahlara kadar hiç uyumuyordu. Ben onu sabaha kadar bahçede gezdiriyordum. Çok bitkin düşüp yoruluyordum. Eve girdiğimiz anda hemen dışarı çıkalım diyordu. Benden başka kimseyle de gitmiyordu.

    Bursa Orman Bölge Müdürlüğü çok geniş bir alan içinde yer almaktadır. Lojmanda oturduğumuzdan, bu geniş bahçe bizim için çok büyük bir avantajdı. Belki bu yönden şanslı idik. Onu sabahlara kadar bahçede gezdiriyordum. Gezerken ona sürekli sevdiği şarkıları söylüyordum. Benimle hiç konuşmuyor, sadece arada bir şarkılara eşlik ediyordu. Bense sürekli, "Bak oğlum, yıldızlar ne kadar parlak, ağaçlar, yeşillikler ne kadar güzel" diye sabahlara kadar hem yürüyor, hem de anlatıyordum. Belki dikkatini yaşama çeviririm diye... Fakat başarılı olamıyordum. Sık sık doktora, kontrole götürüyordum tabii ki zorla. Pes etmiyordum. Artık gündüzleri bir cehennem, geceleri bir kabustu ve böylece devam ediyorduk.

    Bir gün ikna edip çarşıya götürdüm belki dolaşırsak iyi gelir diye. Çaresizlikten ne yapacağımı bilemiyordum. Neyse geldi. Yine çok sıkıntılıydı. Kalabalıktan ve insanlardan çok rahatsız oluyordu. Birden beni tartaklayıp "Bak bütün insanlar sana selam veriyor, görmüyor musun" demeye başladı. Artık o günden sonra nereye gitsek insanların ona ve bize selam verdiklerini söyleyip duruyordu. Çok üzülüyordum. Ona belli etmiyor, her sözüne "Tamam peki" diyordum.

    Bahçedeki elektrik direklerinden şüpheleniyor, bu direklerin kendisini dinlemek için konulduğunu zannediyordu. Bize "çabuk bu direkleri buradan kaldırın" diye sürekli kızıyordu. Ne yapsak ikna olmuyordu. Uzaylıların kendisini dinlediklerini, bize zarar vereceklerini, korkuyla anlatıyordu. Bu evi terk etmemizi, Bursa'dan çok uzaklara gitmemizi söylüyor, hiç yerinde duramıyordu. Gün boyu bu saplantılar oğlumu bizden ve gerçeklerden uzaklaşıyordu. Saplantılarına her gün bir yenisi ekleniyordu.
    Evdeki çeşme suyunun nereden geldiğini, su borularının nerede olduğunu sorup duruyordu. Çok sinirli ve ısrarla sorunca "Bahçede ne yapacaksın" dememle hızla bahçeye çıktı, su borularını aramaya başladı. Zor ikna edip eve getirdim. Kimi görse tanısın tanımasın müthiş şüheleniyordu. Kafasındaki seslerin bu insanlardan geldiğine, insanların onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onu takip ettiklerini onu öldüreceklerini korku içerisinde anlatıp duruyordu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Pes etmiyordum. Onu sık sık çarşıya pazara götürüyordum belki insanlara alışır şüphelenmez diye.
    Yine onu alıp parka götürdüm. Kalabalıktan çok rahatsız oldu. Hemen eve dönmek için minibüse bindik. Yolda minibüs yolcu almak için durunca aniden arabadan indi. Ben de inmeye çalışırken bana kızıp gelmememi söyledi. Ben hemen para verip, gelirken patates almasını söyledim; mahsus geç kalmasın gelsin diye. Eve döndüm. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Endişelenmeye başladık. Gece 12'ye kadar gelir diye endişeyle bekledik fakat gelmiyordu. Babası çıkıp aramaya başladı. Yok bulamıyoruz... Gece bütün akrabaları aradım. Belki otobüse binip İstanbul veya Manisa'ya gider diye. Babası sabah altıda geldi. Bursa'yı dolaştığını, fakat bulamadığını söyledi. Ben polise bildirelim dedi. Babası kabul etmedi. "Polisi gördüğünde daha da çok korkabilir, iyice insanlardan uzaklaşır, şüpheleri daha çok artar" dedi.

    Babası çok yorulmuş. Biraz dinlenip; "Tekrar aramalıyım, hava da iyice aydınlandı, belki bir parkta uyumuştur" dediğinden ben ağlamaya başladım. Çünkü üzerinde ince bir tişört vardı. Biz konuşup üzülürken kapı çaldı. Açtığımda Serdar elinde patates torbasıyla geldi. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandık. Bir şey sormadık. Biraz daha sakindi. Saatini kaybettiğini, zamanı bilemediğini, çok dolaşıp bir parkta sabaha kadar oturduğunu söyledi. Ben minibüsten inerken şaşkınlık ve çaresizlikten eve erken gelmesi için patates almasını söylemiştim, unutmamış almıştı.

    Bir gün yine yatmıyordu. "Hadi bahçeye çıkalım" dedim. Çok geç te olsa cevap verdi ve "Gelmiyorum" dedi. "Yat saat çok geç" dediğimde, "Yatmıyorum, çünkü ben Amerika'lıyım. Benim annem babam Amerikalı ve şu an Amerika'da sabah. Annem babam yatmıyor, ben de yatmıyorum dediğinde ben donup kaldım. Korku ve şaşkınlıkla ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Aklıma o anda gelen şey, onunla bir gün önce çarşıya çıkışımız, belki birşeyler yer diye bir lokantaya götürüşüm, yanımızdaki masada oturan turistlerin İngilizce konuşmalarıydı. Serdar onları dinliyordu. Yemeğini yemiyor, sürekli onlara bakıyordu. Oradan zorla kaldırdım. Anladım ki hastalığından dolayı etkilenmiş, kendini Amerika'lı zannediyordu. O günden sonra kendini hep Amerika'lı zannediyordu ve bu saplantısı da uzun yıllar sürmüştü. ​İKİNCİ DEFA HASTANEYE YATIŞ

    İkna ederek doktoruna götürdüm. Doktoruna son durumunu anlattığımda "hastaneye yatıralım" dedi. O an hem sevindim, hem de çok üzüldüm. Sevinmiştim, oğlum iyileşir diye. Çünkü o ana kadar hastalığı geçer diye düşünüp, çırpmıyordum. O an iyice anlamıştım, oğlum gerçekten çok hastaydı. Ne kadar uğraşsam da başaramayacağım kadar hastaydı. Doktoru, "Serdar seni biraz hastanemizde misafir edelim, ne dersin?" dediğinde, kabul etti.

    O gün yatırdık. Hastaneye yatış, o yatış. Çok uzun yıllar alacaktı. Bu arada babası da kendisini iyice alkole kaptırmıştı. Sanki yaşadığımız bu sıkıntılar kabuslar yetmiyormuş gibi bir de alkol başımıza bir kara bulut gibi çökmüştü. Ben artık, hastane ve ev arasında mekik dokuyordum. Oğlumsa her gün daha kötüye gidiyordu. Artık eski sağlıklı oğlumuzu tamamen kaybettiğimizi iyice anlamıştım ve tarifi imkansız acı çekiyordum. Hastanenin koridorundaki taşlara imreniyordum. Keşke taş olarak dünyaya gelseydim. Ne yazık ki ben anneydim.

    Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nin profesörleri, doktorları ve tüm çalışanları ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlardı. Fakat benim oğlum, çok dirençli bir hasta idi. Hiçbir ilaca cevap vermiyordu. Çok zor günler ve aylar geçiriyorduk. Yoğun ilaç tedavisi görüyordu. Her gün çok sayıda iğne yapılıyordu. Bense artık eve gidemiyordum. Yanında refakatçi kalıyordum. Çok zor yıllardı. Allah'ım, bu bir kabustu! Hastahaneye ilk yattığı zamanlar her gün hemşire hanımlar ilaçlarını saatinde veriyorlardı. Biz içtiğini zannediyorduk. Bir gün ilacını camdan atarken gördüm. Hemşire hanımlara söyledim. O günden sonra hemşire hanım da ben de çok dikkat etmeye başladık. İlk zamanlar ilacı kabul etmiyordu, zamanla alıştı.

    Bazen, keşke beni bu kötü rüyadan uyandırsalar, oğlum yine eskisi gibi okuldan gelince, daha içeriye girmeden "anne, ne pişirdin" dese diye hayal kuruyorum, "anne, dersim çok" demesini hiç unutamıyorum. Bir anda her şey o anda film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıyordu. Ardahan'da o küçücük elleriyle kışın kızak yapardı. Kardeşini kızakla kaydırırdı. Küçükken kardeşini ne de güzel oyalardı. Onunla sürekli oyunlar oynar, ben evde olmadığım zamanlar nasıl da sahip çıkardı. Yine dördüncü sınıfta, öğretmeni sınıfta birkaç kişinin saçlarını kesmişti. Bunlardan biri de Serdar'dı. Eve geldiğinde çok üzülmüş, arkadaşlarının önünde mahcup olduğunu söylemişti. Ardahan çok soğuk olduğundan, üşütüp grip olur, hasta olur diye saçlarını kesmiyorduk. Bir an bunları düşünürken, çıldıracak gibi olurdum. Hastanede onun yaşadığı kabusları ben de yaşardım. Çok dirençliydi. O kadar ilaca, her gün yapılan iğnelere, serumlara rağmen yine de fazla bir iyileşme olmuyordu.​Hep hastaneden kaçmak, gitmek istiyordu. Birkaç kez kaçtı. Biz yakalayıp, geri getirdik. Bir defasında yine hastaneden kaçtı. Peşinden koştuk ama yetişemedik. Hemen bir minibüse binip onu takip ettik. Yetişip güçlükle hastaneye getirdik. Sürekli olarak kaçmayı düşünüyordu. Artık alışmıştım. Hergün odasındaki eşyalarını toplayıp, "eve gidelim" diye bana bağırıp; "neden gitmiyoruz, beni neden burada tutuyorsunuz" diye isyan ediyordu. Sağolsun doktorlar hemen yetişip, iğnesini yaptırıp, onu sakinleştiriyorlardı. Fakat birkaç saat sonra yine başlıyordu. Özellikle geceleri geç saatlerde "hastaneden gidelim" diye tuttururdu. Nöbetçi doktor, hemşire ve görevliler, onu ikna edemiyorduk. Şaşırıyordum ne yapacağımı...

    Sürekli doktorlarına ve bana; "beni mahsus hastanede tutuyorsunuz, ben hasta değilim çıkarın beni. Ben Amerikalı'yım, bırakın gideyim" diyor, bağırıyordu. Bazen hastahanenin çıkış kapısında saatlerce bekliyor; "benim annem babam Amerika'dan beni almaya gelecek, uçak beni bekliyor, bırakın gideyim" diyordu. Zorla ikna edip odasına getiriyordum. Çok sıkıntılı dönemlerinde, kendisine ve çevresine zarar vermesin diye yatağına bağlanıyordu. Yine bir gün yatağa bağlanmıştı.
    Sürekli aynı şeyler...
    Kediler... Siyah cüppeli kel bir adam... Türbanlı bir bayan... Ruhlar cinler ve Amerikalı'yım...
    Sürekli bu halisünasyonlarla uğraşıp, bağırıp çağırıyordu. Bana annesi olmadığımı, annesinin babasının Amerika'da oturduğunu, bizim kendisini onlardan çaldığımızı, annesine gitmek istediğini söylüyordu. Bana "annem değilsin"
    diyen oğlumun yine de ara sıra anne demesine çok seviniyordum çünkü oğlumda hala anne sevgisi vardı ve bu benim için çok büyük bir umuttu.

    Yine bir gün yatağına, bağlanmıştı. Birkaç saat sonra bana "anne, elimi çöz" diye sinirlenmeye başladı. Ben "çözemem"dedim.
    "Çöz, yüzüm kaşınıyor" dedi. "ben kaşırım" dedim. Yalvarmaya başladı. "Çöz, bir sigara içeyim" dedi ve dayanamadım çözdüm.
    Yüzünü kaşıyıp, bir sigara içtikten sonra kolunu uzatıp,
    "beni bağla anne" dediğinde bir taş gibi kaskatı kesildim. Boğazımda hıçkırığım düğümlendi.
    Yanında ağlayamadım. Sabırla elini bağladım. "Yavrum, bu nasıl zalim bir hastalıktı. Seni ne hale getirdi. Allah'ım, bana sabır ver" diye çıkıp salonda ağladım. Allah hiçbir anne ve babaya göstermesin. Çok zor. Yavrumun bu hali bana ölümden de acı geliyordu. Allah'ım... Biz ne hale geldik? Hiç aklımıza gelmeyen, hele Serdar'ıma hiç yakışmayan bir zalim hastalık, evimizin, hayatımızın tüm neşesini mutluluğunu nasıl da alıp götürmüştü.

    Geceleri camdan, şehrin çok uzakta olan ışıklarına bakıp, "acaba eşim, yavrum ne yapıyorlar" diye çok endişelenir, üzülür, zaman zaman da özleyip, ağlardım. Sık sık eve telefon açıp, babası yavrumuzu sorduğunda iyi olduğunu söylerdim ki, üzülmesinler. Halbuki oğlumuz hiç de iyi değildi.
    Sürekli halüsinasyonlarına inanıp, bazen çok kızıp, sinirlenirdi. Bazen doktorlarına "beni kurtarın ne olur" diye yalvarırdı. Zaman zaman kendini kaybediyordu. Kafasındaki seslere dayanamıyordu. Bana sürekli,
    "anne söyle, bu sesler ne? Kim, kim benim içimde konuşuyor? Söyle!" diye bağırıyordu. Çok yoğun sıkıntı içinde idi. Sürekli; "duymuyor musun benim içimde konuşanı? Bak burnumdan da konuşuyorlar" diye bütün gün bana bağırıp, soruyordu. "Hayır sen yalan söylemiyorsun, sen çok haklısın. Sana beynin yalan söylüyor. Çünkü beyninde rahatsızlık var. Fakat sen iyi olacaksın". Sürekli bunu söylüyordum belki onu ikna edebilirim diye düşünüyordum. Ben bunları söyleyince daha da çok sinirlenip; "seni duymuyorum, söylediklerini anlamıyorum" diyerek bana saldırıyordu.

    Bazen, "anne benim içimdekileri, beynimdekileri kov, çabuk kov gitsin, bak burnumdan da konuşuyorlar dinle anne, burnumda konuşanları dinle duymuyor musun" diyordu.
    Bazen yalvarırdı, bazen çok sinirli bağırır "anne sesleri kov benden gitsinler, çok korkuyorum" derdi.
    Bazen de yapılan iğnelerin etkisiyle biraz rahatlardı. O zaman da "ben iyi olamam, bu hastalığın ilacı yok" diye zaman zaman ağlıyordu.
    Bazen beynim yanıyor anne başım fırın gibi dediğinde başını soğuk suyla yıkardım, biraz rahatlardı. Sürekli "ben sizin evladınızım, bana acımıyor musunuz? Kurtarın beni" diye bağırıyordu.
    Kolunu uzatıyor: "Kolumu kesin, ayağımı kesin yeter ki beni bu seslerden kurtarın!" diyordu.
    Zaman zaman da dalıp dalıp gidiyordu. ​
  • OĞLUM 12 YIL UYUDUKTAN SONRA UYANDI...

    Bir gün çok sinirlendi. Yine kendini balkondan atmak istedi. Zor ikna edebildik. Akşam oldu, onu uyuyor zannettim. Babasıyla ne yapacağımızı konuşurken bir ara "oğlumuzu olmazsa bağlayalım" diye ağlayarak anlatıyordum ki birden yatağından doğrulup sadece bana bakarak, "yazıklar olsun size, yazıklar olsun insanlığınıza" dediğinde sanki dünya başıma yıkıldı. Babası onu ikna etmeye çalıştı. "Oğlum, annen senin iyiliğin için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sen haklısın. Şunu unutma çok hastasın. Belki ilaçların sana yaramıyor, belki de yeterli değil. Hastaneye gidelim doktorunla görüşelim" deyince biraz ikna oldu.

    Ertesi gün hastaneye gittik. Yine yatırdılar. Bu sefer benim artık bütün ümitlerim tükenmişti. Dokuz yılı dolmuş, yolun sonuna geldiğimizi anlamış, çok daha zor günlerin bizi beklediğini düşünmüştüm. Bir gün doktoru bana, "yıllar önce oğlunuzun tedavi olduğu, fakat kan tablosunu bozduğu için verilmeyen ilacı biz tekrar denemek istiyoruz, belki bu sefer iyi gelir, inşallah kan tablosunu bozmaz, siz kabul ederseniz, imza verin, oğlunuza bir daha bu ilaçtan verelim" dediğinde oğluma bir şans daha doğduğu için çok sevindim. Bir an aklıma yıllar önce bu ilacın verildiği, fakat kan tablosunu bozduğu için doktorların bu ilacı kesmiş, bir daha kullanmamasını söylemiş oldukları geldi. Bunu düşününce bir an vazgeçmeyi düşündüm. "Fakat ya bu sefer ilacı iyi gelirse" diye içime bir umut doğdu. Kabul ettim. Sağ olsun doktorlar tedaviye başladılar. Üç ay hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edildi.

    Fakat yine sıkıntılıydı. Yine arada bir sinirlenip bağırıyordu, gülmeleri devam ediyordu. Böylece aylar geçiyordu. Sık sık kontrollere gidiyorduk. Tabii ki yollarda binbir sıkıntılarla... Doktoruna ilacı saatinde içtiği halde sıkıntılarının devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru yeni çıkan bir ilacı da verdi. Diğer ilaçla beraber içmesini söyledi. Biz ilaçlarını muntazam içiriyorduk fakat sıkıntıları devam ediyordu. Sık sık kontrole götürüyordum. Doktoruna şikayetlerinin devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru ilaçlarına devam etmemizi, biraz zamana ihtiyacımızın olduğunu, sabretmemizi söylüyordu, ilaca devam etmesini öneriyordu. ilaçlarına devam ettikçe oğlumda epeyce bir iyileşme olmaya başlamıştı. Arada bir sıkıntılı oluyordu, ona da razıydık.

    Derken iki yıl geçti.
    Sanki uykudan uyanmış gibiydi,
    inanamıyorduk. Oğlum ilaçlara iki yıl sonra cevap vermişti.
    Akşamları erkenden uyuyordu,
    geceleri hiç uyanmıyordu.
    Gündüzleri daha da rahattı.
    Bize artık saldırmıyordu.
    Etrafta olan biteni anlıyordu.
    O hastalandıktan sonra alınan eşyaları fark etmeye başlamış, "Bunları ne zaman aldınız" diye soruyordu.
    Bizimle sohbet etmeye başlamıştı.
    Hastalanmadan önce bana şakalar yapardı. Mesela mutfakta yemek yaparken gizlice gelir, yemek malzemelerini saklardı. Baktım yine o şakalarını yapıyor.
    Bir gün ellerimi tutup öperek, "anne başardık değil mi" dediğinde ben çok şaşırdım.
    Unutmamış benim "başaracağız oğlum" dediğimi.
    Şaşırdığımı anlamış olmalı ki, "anne sen bana sürekli başaracağız oğlum ne olur dayan sabret demiyor muydun" dediğinde,
    Allah'ım ben sanki rüyadan değil kabustan uyanmıştım.
    Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Demek ki beni duyuyormuş. Yıllardır verdiğim mücadele ve çabalarım boşa gitmemiş.
    Oğlumun beyni uykusundan uyanmıştı.
    Ama ne yazık ki oğlum yine de on sekiz yaşındaki bilgisiyle kalmıştı. Bazen kendi yaşındakilere "amca" diyor, bunun gibi şeyler.
    Oniki yıl uyumuş, on iki yıl sonra uyanmıştı.
    Bunca yıl neler değişmişti neler.

    Artık bize düşen görevin bilincindeydim.
    Ona oniki yılda kaybettiklerini kazandırmaya çalışıyoruz.
    Oğlum "12 yıl uyumuş, 12 yıl sonra uyandı" diye düşünüyorum.​

    Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, KA/4, KAT-2'nin değerli doktorları,
    Timuçin Oral, Nesrin Kocal ve çalışma arkadaşları hemşireleri ve tüm çalışanları;
    bu zor savaşımızda bize çok destek oldukları için kendilerine minnettarız.

    Bir insanı hayata döndürmenin haklı gururunu sizler de yaşıyorsunuzdur.
    Oğlum ve ailem adına, özellikle kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

    Eskiden hastanenize binbir güçlükle, korku ve umutsuzlukla evladımla gelirdik. Şimdi ise yavrumla sohbet ederek neşe içinde geliyoruz.

    Bu hastalığı yaşayan ve en yakınında olan insanlar bilir ne kadar zor bir hastalık olduğunu. Oğlumu hastaneden taburcu olduktan sonra kontrollerine ne kadar zorluk içinde götürüyordum. Kendi isteğiyle geliyordu buna alışkındı, fakat yollarda ya çok sıkıntısı oluyordu yahut ta ilaçların etkisiyle çok halsiz olurdu. Sürekli dinlenerek, yollarda oturarak giderdik.
    Çok şükür bu yeni ilaçlar o kadar halsizlik yapmıyor.

    Yıllar önce bir gün yine hastaneye kontrole gittiğimizde merdivenleri çıkarken bayıldı. Daha o zaman yirmi üç yaşındaydı. Ben etraftan yardım isterken, yavrum gözlerini açıp "anne korkma, ben iyiyim" demişti.
    Bir keresinde hastaneden hafta sonu için doktorları izin verdiler. "Biraz eve gitsin, değişiklik olsun" dediler. Ben "gidelim oğlum" dediğimde gelmek istemediğini söyledi. Fakat ben oğlumun gelmiyorum demesinden, bakışlarından, bize küstüğünü hissettim. Evet küsmüştü, üzerine gitmedim. Saatlerce camdan dışarısını seyretti, sonra bana dönüp: "Anne ben size ne yaptım? Yıllardır hayatım kaydı, gençliğim hastanelerde geçiyor, ben hiç yaşamadım. Neden beni sürekli hastanede tutuyorsunuz?"
    dedikten sonra sustu. Bir süre konuşmadı.
    "Doktor hanım Serdar bize kusmuş diye ağlamaya başladım. Doktor hanım da üzgün bir şekilde "Üzülmeyin, başka zaman gidersiniz" demişti.

    Bunun gibi çok hatıralar var. Halen aklıma gelince çok üzülür, zaman zaman ağlarım.

    Evet çok genç yaşta şizofreni hastalığına yakalanan yavrumun ve onun gibi nice gençlerin yaşadığı çaresizliği, yıkımları, acı ve korkuları
    ben uzun yıllar görüp bu hastalığın onlara ne kadar acı dolu yıllar yaşattığına şahit oldum.​NELER KAYBETTİK NELER KAZANDIK?

    Uzun yıllar oğlumun, onun gibi hasta olan insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Bazen hastaneden eve gelirken evimin yolunu şaşırıp yanlış vasıtalara binerdim. Yarı yolda inip ağlayarak "Allah'ım bana sabır ver, bu kadar acı, bu kadar üzüntü çektim, çekiyorum, aklımı koru Allah'ım, evimin yolunu bile şaşırıyorum" diye hep dua ederdim. Dualarım kabul olmuştu herhalde. Çok şükür yeni ilaçlar çıktı oğlum iyileşiyordu. ON SEKİZ YAŞINDA UYUDU, YİRMİ DOKUZ YAŞINDA UYANDI. Ben bu yılları sanki oğlumun uyuyarak geçirdiğini düşünüyorum. Geçmişi bütünüyle unutmak istiyorum. Galiba beynim bana unutturmak istiyor. Bu kitabı yazarken bunu daha iyi anladım.

    Koca oniki yılda yaşadıklarımızı ve hatırladıklarımı, yazmaya çalıştım. Allah'ım biz insanları ne kadar mükemel yaratmış. Her şeyi ne çabuk unutuyoruz, her şeye ne çabuk adapte oluyoruz. Oğlumun daha da iyi olup hastalığını kabullenmesiyle geçmişteki yaşadıklarımızı ben unuttum. Ama tek unutamadığım şey umutla beklediğim ilaçlardı. Her yeni çıkan ilaç bizler için çok önemli. Yakınlarımızın iyileşmesi için tek çare... Evet ilaçsız olmazsa olmaz. Bunu artık oğlum da, ben de, ailem de çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bu ilaçları çıkaran firmalara, tedavi eden doktorlara, çok ama çok teşekkür ederim.

    Zaman zaman düşünüyorum; çaresizlik on iki yıl bize neler yaşatmıştı. Bir de biz neler kazanmıştık;
    evladımız iyileşmiş, babası alkolü tamamen bırakmıştı, babası kendini içkiyle avutmuştu. Ben de eşime bir kere bile "niçin içiyorsun" dememiştim. Bu nedenle çevremden eleştiri de alıyordum ama biliyordum ki bir gün eşim bu içkiyi bırakacak ve öyle de oldu. Sigara dahi içmeyen eşimin, kendisini yaşadığı sıkıntılardan dolayı alkole vermesini çok bulmuyor, zamanla içkiyi bırakacağına inanıyordum. Benim sabrım ve desteğim, oğlumuzun iyi olması, eşimin işini kolaylaştırdı ve alkol olayı da böylece bitti.

    Eşimin zaman zaman, "sana çok teşşekür ederim, bana ve evladımıza çok sabır gösterdin, çok destek oldun" demesi beni çok mutlu ediyor. Evladım da olsa eşim de olsa ben insana yardım etmenin mutluluğunu yaşıyorum.

    Diğer oğlum, ağabeyi hasta olduğunda ortaokul ikinci sınıftaydı. Sonra liseyi tamamladı. Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu'nu okul birincisi olarak bitirip üniversite sınavına tekrar girip kazanıp Alman Dili ve Edebiyatını bitirdi. Şimdi Almanya'da, bir teknik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünde öğrenim görüyor.

    Yarabbim yıllar ne çabuk geçmişti. Ben de ne yazık ki bu kadar acı ve stresli yıllardan sonra yüksek tansiyon hastası oldum. Yıllar önce çok ağır hasta olmuştum. Eşim beni hastaneye götürdüğünde acilen yatırmışlardı. Doktorlar eşime benim çok hasta olduğumu söylemişler. Gerçekten çok hastaydım. On gün hastanede yattım. Sadece "Allah'ım beni Serdar'a bağışla" diye dua ediyordum. Çünkü ben ölürsem yavrum çok perişan olurdu. Böylece zor günler geçirdim. Ben bir hastanede, oğlum başka bir hastanede yatıyorduk. On gün sonra ben iyi olmaya başladım. Doktorlar bu bir mucize demişlerdi. Yine de taburcu olur olmaz oğlumun yanına gittim. Yollarda zor yürüyordum. Ağır bir hastalık geçirmeme rağmen oğlumu yalnız bırakmak istemiyordum. Beni gördüğünde bir çocuk gibi sevinmişti. "Anne" diye koşarak gelmesi, beni de hemşire hanımı da ağlattı. Her gün "annem neden gelmiyor" diye sorup üzülüyormuş.
    Oniki yıl acı, üzüntü ve çaresizlik bizi çok yıpratmıştı, fakat şimdi sabır ve sevginin ve azmin zaferini yaşıyoruz. ​Zaman zaman hastalığı hafif de olsa dalgalanıyor. Ona her zaman söylediğimi yine söylüyorum. "Bak oğlum sen yalan söylemiyorsun senin beynin sana yalan söylüyor, tekrar düşün, bu düşünceler senin düşüncelerin, hastalığından dolayı daha da yoğunlaşıyor". Biraz sonra haklı olduğumu söylüyor. Biraz düşününce, "anne bu sesler galiba benim beynimde bilinç altında kalan şeyler, çünkü daha çok küçükken izlediğim çizgi filmlerin konuşmalarına benziyor" diyor. "Biraz daha düşün, bu sesler ve düşünceler senin düşüncelerin, tekrar düşün" dediğimde, "anne haklısın, tamamen benim düşüncelerim, ben yanlış algılıyorum, bu da hastalığımdan kaynaklanıyor". Yine de bunca acı dolu yıllardan sonra bugünleri bizim için bir bayram diye düşünüyorum. En önemlisi "SERDAR'IMI TEKRAR KAZANMIŞTIK BİZE VE DÜNYAYA YENİDEN MERHABA DEMİŞTİ"

    Beni en çok üzen, küçük oğlumun da aramızda üzülmesiydi. Yine de bize belli etmemeye çalışıyordu. Ailece oniki yıl biz hiç bayram yapmadık. Anlamadık daha doğrusu. Ben hiç bayram yapmadım, bayramı yaşamadım. Özel günler bizim için artık bitmişti. Benim için en güzel bayram yavrumun iyileşmesiydi. Onun o sıkıntılı hali, dünyadan, bizden zaman zaman uzaklaşması, beni kahrediyordu. Çaresizlik çok zor. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Bilemiyorum; insanın kaderi kendi elinde değil değil ki. Ne acılar yaşamış, nelere katlanmıştım. Bazen bu yaşadıklarımı hak etmediğimi, bu acıların bana çok büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ama kaderin önüne geçilmiyor. Demek ki benim yavrumun alın yazısı buymuş, bunu iyice anladım.

    Dünyaya evladınız sapa sağlam geliyor. Siz emek veriyorsunuz, büyütüyorsunuz, o yıllarca okuyup emek veriyor, siz artık evladım büyüdü kendini koruyacak yaşa geldi derken ne yazık ki kader ona en acımasız tokadını vuruyor. Yavrum, vurgun yemiş gibi bir düşüyor yıllarca kalkmıyor. Anne ve baba için, tüm aile bireyleri için çok zor yıllar başlıyor.

    Bazen düşünüyorum, bilseydim hasta olacağını belki ilkokula bile göndermezdim. Bazen de bu düşüncemin yanlış olduğunu söylüyorum kendi kendime. Böyle olacağını kimse bilemezdi. Galiba biraz ben de haklıyım çünkü her insanın bir dayanma gücü vardır. Zaten yıllarım hep keşkeleri düşünerek geçti. Yine Allah yardım etti. Oğlum hiç olmazsa bizi dinleyip konuşuyor, gülüyor şaka yapıyor. Bundan daha güzel ne olabilir? İşte bayram bu!
    Hastalığının ağır geçen yıllarında zaman zaman yürürken yerlere kadar eğilerek yürürdü. Omuzlarından tutup doğrultmaya çalışınca, doğru yürüyemeyeceğini, çünkü beynindeki seslerin böyle yürümesini istediklerini söylüyordu, insanların yüzüne bakınca gözlerinden çok şüpheleniyordu. Çok şükür bunların hepsi geçti.​

    YALNIZ BIRAKMAYALIM

    Yalnızlık hasta yakınlarımız için belki de en ızdırap veren sorun. Oğlumu küçükken bir yere gittiğimde eşe dosta bırakabiliyordum. Şimdi ise otuzüç yaşında olmasına ve iyileşmesine rağmen hiç yalnız bırakmıyorum. Yakınlarımız her zaman çok sevdiğimizi ve destek olduğumuzu bilmeliler. Biz onlara destek olursak daha da iyiye gideceklerine ben inanıyorum. O yıllarca hastalığından dolayı çok ızdırap çeken, zaman zaman bizden uzaklaşıp kendi dünyasına dalan, sanki beni hiç duymayan oğlum, bizi hiç sevmediğini, annesi babası olmadığımızı söyleyen yavrum iyileşince, "anne senin hakkını nasıl öderim" diyor. Demek ki çok ağır hasta zamanlarında dahi herşeyin farkındaymış. Bu sözü beni çok sevindirmiş, mutlu etmişti. Ben her anne gibi sadece görevimi yapmıştım, ona sevgi ve sabır göstermiştim.

    17 Ağustos 1999 depreminde ilk uyanan o olmuştu. Biz şaşkınlıktan ne yapacağımızı düşünürken o bize bağırıp "anne, baba haydi dışarı çıkalım!" dedi ve sıkışan kapıları açan oğlum oldu.
    Ben çok korkmuştum. Ya oğlum bu korkuyla yine hasta olursa diye endişelenmiştim. Çok şükür bu korkuyu yenmeyi daha o gece başarmıştı. İnşallah bir gün bu hastalığı yenmeyi tamamen başaracak, ben buna inanıyorum. Yine de bu haline şükrediyorum. Hiç olmazsa beni duyuyor. Yıllarca iğne yapıldı. Kalçaları artık taş gibi olmuştu ve hala geçmedi. Biz neler yaşadık yavrumla! Büyük oğlum ve Hakan'ım gibi ellerimi bırakmadı beni terketmedi. Şimdi Serdar beni artık hiç bırakmaz. Gencecik yaşımda iki evlat acısı birden yaşamıştım. Yıllar geçtikçe unutmaya çalışırken Serdar'ın hastalığı bana en büyük darbe oldu. Bu acıları yaşamam yıllarca Serdar'ın hastalığıyla uğraşmam, mücadele etmem, beni duyarlı, sabırlı ve sevgi dolu kılmıştır. Sevgi, sabır ve zaman her derdin ilacıdır. Bunca acı yıllar geçirmiştim; tek tesellim yavrumun iyileşmesi bize geri dönmesi... Sevgi ve sabır olmasa hiçbir şekilde bu hastalıkla baş edemeyiz sanırım. Her şeyin ilacının sevgi olduğuna inandım. Hele şizofreni gibi bir hastalıkla mücadele eden gencecik evlatlarımızın bizim sevgimize, desteğimize ne kadar da çok ihtiyaçları var. Bu hastalık iyileşebilir bir hastalık. Fakat biz ailelerin de görevleri var. Bunca yıllık deneyimlerim bana şunu öğretti; evet iyileşebilir fakat doktor ve ilaç olmazsa olmaz. Ya biz aileler? Biz de sevgimizle, sabrımızla desteğimizle onları, evlatlarımızı, yakınlarımızı yalnız bırakmamalıyız. Onlara sevgimizle, sabrımızla, destek olmalıyız. Hastalıklarını saklamamalıyız.

    Oğlumun hastalığının üçüncü yılında, hastanede bir hasta kızcağız vardı. Kimya Fakültesi'nde öğrenciymiş. O masum yavru da çok hastaydı. Birgün benim yanıma gelip, "siz ne iyi annesiniz, benim ailem benim yanıma sık gelmiyor" dedi. Ona biraz moral verdim. Bana, "teyze söyle, bize ne oldu, niye hastayız" dediğinde cevap vermekte çok zorlandım.
    Bu kızı hiç unutamam. Her zaman o sözünü hatırlarım. "Bize ne oldu?" Zaman zaman hastanelerde tedavi gören gençleri hatırlayıp üzülüyorum.

    Afganistan'lı çok genç birisiydi "Muhammed" Türkiye'ye üniversite okumak için gelmiş, şansızlık hastalanmıştı. Sürekli annesini babasını anlatıyor, üzülüyordu. O yıllarda Afganistan'da savaş vardı. Babası orada öğretmenmiş. Anlattığına göre savaş nedeniyle ailesi dağlarda yaşıyormuş ve haber alamıyormuş. Bu gence çok üzülüp etkilenmiştim.

    Adanalı Ali de bir tıp öğrencisiymiş. Son sınıfta hastalanmış, okulunu ne yazık ki bitirememiş.

    Yine bir gün, oğlumun odasına bir genç hasta geldi. Oğlumun oda arkadaşı oldu. Bu genç te yıllar önce Tıp Fakültesi ikinci sınıfta okurken rahatsızlanmış ve okulunu bırakmak zorunda kalmış. Çok zeki bir insandı. Yıllar sonra tekrar sınava girip elektrik ve elektronik mühendisliğini okuyup bitirmişti. Oğluma "ah Serdar, bu hastalık zalim hastalık" derdi.

    Bu gençler gibi daha nice genç insanlarla karşılaştım. Bu gençler benim yavrumun kader arkadaşlarıydı, hatırladıkça çok üzülüyorum.​TERAPİ VE ...."ANNE BEN ŞİZOFRENİM"

    Bir gün yine kontrol için hastaneye gitmiştik. Doktoru "hastanemizde hastalar için uzman psikolog ve uzman hemşire tarafından terapi yapılıyor, oğlunuzun ismini yazdırıp gidip görüşün" demişti. Ve gidip görüştük. Birkaç gün sonra terapiye alındı. Terapiye başladığı gün ben hemşire hanıma, "oğluma on yıldır şizofreni olduğunu biz söylemedik, hastalığını bilmiyor, sizden öğrenince tepkisi ne olur bilemem" dedim.

    Hemşire hanım, "siz merak etmeyin, biz ona söyleriz" dediyse de ben çok endişeliydim. Dördüncü hafta oğlum terapiden dışarı çıktığında, yüzünde rahat bir ifade vardı gülümseyerek, "anne ben şizofreni hastasıymışım, beynimdeki kimyasal salgıların düzensizliği bu hastalığa neden oluyormuş" dediğinde çok rahatlamış, sevinmiştim. Biz ona on yıldır "sen şizofrenisin" diyemedik. O kendisi uzmanından hastalığının ne olduğunu öğrenmiş ve kabul etmişti. Ailece çok rahatlamıştık. 10 yıl boyunca her dakika bize, "benim neyim var söyleyin" diye isyan ediyordu. O artık hastalığını öğrenmiş, bize soru sormuyordu. Kendisi de rahatlamıştı. Bize de artık "neyim var" demiyor, "ben şizofreniyim" diyor. Hastalığını kabullenmesi de iyileşmesinde çok büyük bir ilerleme idi.

    Düşünüyorum da, evladınıza bu kadar acı veren hastalığını söyleyemiyorsunuz ne kadar acı... Bu kadar acı veren bir hastalığı söylemek bize zor geliyordu. Ne 18 yaşında söyledik, ne 25 yaşında. Ta ki 29 yaşına gelene kadar... Ne yazık ki hayatının baharı da bitmişti. Çok çırpınmış, çok merak etmişti. "Benim neyim var, neden beni hastanede tutuyorsunuz, neden insanlar neden benden uzaklaşıyor". Bunları düşündükçe çok üzülüyorum.

    Hiç olmazsa hastalığını öğrendi. Şimdi soranlara ben şizofrenim diyor. Nedenlerle geçen gençliği ve nihayet nedenini öğrendiği hastalığı "ŞİZOFRENİ".
    Evet şizofreni olduğunu öğrendi. Ne yazık ki yıllar hayatının baharını çalmıştı yavrumun. Ona ne yazık ki tek geri veremeyeceğimiz şey, hiç yaşamadan biten baharı... Yine de çok şükür artık kontrollerine daha rahat gidiyorduz. Önceden her doktora gittiğimizde, "benim neyim var, hastalığım nedir" diye sürekli soruyordu. Artık rahat. Artık durmadan doktoruna da bana da ilaçları içiyorum niye iyileşmiyorum demiyor. Hastalığının ilk yıllarında ilaçları kabul etmiyordu fakat ben içiriyordum. Zamanla iyileştikçe artık ilaçlarını kendisi içmeye, ilaçlarının saatini kaçırmamaya başladı. Şimdi ilaç saatlerini o bana hatırlatıyor. Önceden uyandırdığımda uykulu uykulu elini açıp ilaç için uyandırdığımı zannediyordu. Artık kendisi uyanıp saatinde ilaçlarını içiyor.​AİLE TERAPİSİ

    Kontrollerine gidip gelirken bir gün doktoru "hastanemizde aileler için terapi yapılıyor siz de gider misiniz" dediğinde çok ihtiyacım olduğunu düşündüm ve aile terapisine katıldım. Bu terapiler aileler için çok faydalı oluyordu. Özellikle annelere. Çocuklarının ve yakınlarının hastalığını, ilaçların yan etkilerini, faydalarını çok iyi öğretiyorlardı. Bilginiz artıyor, hastalığı daha iyi tanıyorsunuz. Alevlenmeleri nüksleri öğreniyor, nasıl davranılması gerektiğini öğrenip yakınınıza daha iyi yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Ona göre davranıyorsunuz.

    Bir gün Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde, biz ailelere terapi uygulayan psikiyatrist doktor Ayla Yazıcı Hanım istanbul'da "Şizofreni Dostları Derneği"nin olduğunu söyledi ve bu derneğe gitmemizi önerdi. Adres ve telefonunu verdi. Çok sevinmiştim.

    Yıllar önce yeni çıkan bir ilacı yurt dışından getirtiyorduk. Tanıdıklardan ve akrabalarda defalarca ilaç istemiştik. Artık bir şekilde bunu halletmemiz gerekir diye çareler arıyorduk. Oğlum internetten Almanya'da bir yer bulmuş. Sevinerek, "anne ben bir çare buldum, ağabeyime ilaç gönderecekler" dediğinde çok sevindim. Hemen reçetesini ve ücretini gönderdik, ilaç çok kısa bir süre içinde geldi. Pakette bir de Almanca mektup vardı. Oğlum mektubu okudu. Mektupta istanbul'daki "Şizofreni Dostları Derneği"nden bahsediyordu. Telefon numarasını yazmışlardı. Hemen aradık. Fakat oradan taşınmışlardı. Doktor hanımın verdiği adres bu derneğin adresiydi. Çok sevinmiştim. Çünkü yıllardır "keşke bir dernek kursak" diye hep düşünürdüm. Aileler bir dernek çatısı altında toplansak, birbirimize dertlerimizi anlatıp yardımcı olsak, bilgi birikimimizi paylaşsak...

    Çünkü ben yalnızlığı çok çekmiş ve yaşamıştım. En yakın akrabalarımıza dahi derdimizi anlatamıyorduk. Anlatsak da anlamıyorlardı. Hiç yardım ve destek görmemiştim. Bizi ancak bu hastalığı çeken hasta yakınları anlardı. Özellikle biz anneler birbirimizi daha iyi anlar, destek oluruz...

    Yıllarca hep dua etmiştim. "Allah'ım sen oğluma şifa ver" hiç olmasa yollarda, vasıtalarda bağırıp çağırmasın, insanlardan şüphelenmesin, ben onunla rahat gidip geleyim. Bir dernek kurup bu dernekte hastalara, ailelere elimden ne geliyorsa yardım edeyim. Hiç olmazsa benim gibi evladı hasta olan annelerle dertlerimizi paylaşabiliriz. Biz aileler birbirimize yardımcı olalım çünkü aynı cephede savaşıyor, aynı üzüntüleri yaşıyoruz.
    Ben her sabah oğlum uyandığında, acaba bugün nasıl bir gün geçirecek diye hala endişeleniyorum.
    Çünkü yıllarca, her sabah uyandığında, kalkış şekli ve yüz ifadesinden o günün çok sıkıntılı geçeceğini anlıyordum. Oğlum sanki bir başka boyutta ona hiç yetişemiyordum. Girdiği bunalımlar, hezeyanlar, hayaller ve o sesler, o sıkıntıları sanki ben de yaşıyordum. Tabii ki diğer anneler de benim gibiydiler. Bu hastalık konusunda hiçbir bilgisi olmayan insanlardık. Sağ olsun duyarlı doktorlarımızın sayesinde öğrendik. Sabahları artık tedirgin olmuyoruz. Terapi gören anneler de aynı fikirde.

    Uzun yıllar hastanelerde evladımın ve bu insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Ailelerin ve masum hasta evlatlarımızın böyle derneklere çok ihtiyacı olduğunu hep düşündüm. Yıllar geçmiş, oğlum daha iyi olmuştu ve artık bir dernek vardı. Allah'ım dualarımı kabul etmişti. Doktor Ayla Yazıcı Hanım'a beni bu derneğe yönlendirdiği için çok teşekkür ederim.​DERNEĞE GELİŞİMİZ

    Doktor hanımdan almış olduğumuz derneğin adresini gidip buldum. Ertesi günü oğluma, "çok iyi bir dernek var, senin gibi hasta gençlerin bir araya gelip sohbet ettiği ve arkadaş oldukları bir yer gidelim mi" dediğimde kabul etti ve hemen gittik. O zaman dernek çarşamba günleri açıktı, içeriye girince ben endişeliydim çünkü oğlum kalabalıktan ve alışık olmadığı insanlardan rahatsız oluyordu, içeriye girince oğlum gibi pırıl pırıl gençlerle karşılaştım. Fakat oğlum on beş dakika oturmadan kalkalım dedi. O zaman cana yakın bir sekreter kızımız vardı, çok ısrar etti, "kal arkadaşlarımla tanış" fakat oğlumu ikna edemedi. Oradan ayrılmak zorunda kaldım. Kapıdan çıkarken çok sinirlendi, bir daha gelmeyeceğini söylüyordu. "Burası bana göre yer değil" deyip duruyordu. Eve gelince, "derneği unut anne, asla gitmem" diye tutturdu. Ben de artık üzerinde durmadım. Üç ay sonra ben yavaş yavaş derneğin çok faydalı olacağını, kendisine ve bana çok faydaları olacağını anlatmaya başladım. Bir gün, "anne bugün çarşamba değil mi", "evet çarşamba, neden sordun" dediğimde, "derneğe gitmek istiyorum, gidelim" dedi. Hemen kalkıp gittik. Biraz oturduktan sonra bu sefer ben "kalkalım" dedim kalktık. Böylece üç ay kadar haftada bir gidip kısa süre kalmaya başladık. Oğlum zamanla derneğe ve arkadaşlarına alıştı.
    Derneğimiz sıcacık samimi bir yuvamızdı. Anneler biraraya gelince en yakınlarımızla paylaşamadığımız dertlerimizi birbirimizle paylaşıyorduk. Değerli doktorlarımızın düzenlemiş olduğu sempozyumlar ve şizofreni yürüyüşüyle üye sayımız günden güne artıyordu. Bu sempozyumu ve çeşitli etkinlikleri düzenleyerek bizlere destek olan, şizofreni yürüyüşünde hasta yakınlarımızı ve bizleri yalnız bırakmayan Profesör Doktor Alp Üçok'a, Doktor Şahap Erkoç'a, Doktor Cem Ataklı'ya ve diğer katılımcılara, şizofreniler ve yakınları adına teşekkürler...

    Bu etkinliklerden sonra üye sayımız artmaya başlamıştı ve zaten bir oda bir salon olan dernek binamız artık dar geliyordu. Dernek başkanı ve yönetim kurulu olarak taşınmamız gerektiğine karar verdik. Taksim'de, dört oda bir salonu olan bir daireye taşındık.

    Genel kurulda, değerli üyelerimizin oylarıyla dernek yönetiminde yer aldım. Şu an haftanın altı günü açığız. Devamlı gelen hasta üyelerimiz çok mutlular, çünkü burası onların ikinci evi. Burada birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar. Arkadaşlarına ilaçların yararlarını anlatıyorlar. Kontrollerini aksatmamaları konusunda birbirlerini uyarıyorlar.

    Oğlum artık benimle her gün gelip, arkadaşlarıyla çok güzel günler geçiriyor. Daha önceleri "ben dünyada yapayalnızım, hiç arkadaşım yok" diye isyan ederdi. Çok şükür artık onlarca arkadaşı var. Biz de çok rahatız. Artık oğlumuz yalnız değil... Bazen, "anne dernek olmasaydı ben yine yalnız kalacaktım, benim iyileşmemde derneğin ilaçlar kadar faydası oldu" diyor. Evet; ilaçsız, doktorsuz olmazsa olmaz ama derneğin de çok faydası oldu. Sürekli gelen hasta üyelerimizin 4 yıldır hastaneye yatışları yok. Başta benim oğlumun 4 yıldır hastane yatışı olmadı, işte derneğin faydası. En azından bu insanların vasıtalara binip derneğe gelmesi bile bir sosyal terapidir diye düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca, gerek hastalığı, gerekse sık sık ve uzun süreli hastane yatışları oğlumu toplumdan uzaklaştırmıştı. İyileşince bunu daha iyi anlamıştım. Fakat ben hiç yılmadım. Onu sürekli toplum içine sokmaya çalıştım. Hastaneye en son yatışında, taburcu olduğu günlerde, onu çok kalabalık bir çarşıya götürdüm. Fakat çok rahatsız oldu. Eve geldiğimizde insanların onu çok rahatsız ettiğini söyledi. Biraz konuştuğumuzda kalabalıktan rahatsız olduğunu anladım. Daha sonra her gün dışarı çıkarıp hayata, topluma alışmasını sağladım, iki yıl mücadele verdim. Çok şükür bunu da aştı.

    Bu hastalığı bir savaşa benzetiyorum, ilaçları da silaha. İlaçlar bizim en etkili silahlarımız. Daha sonra zaman ve sosyal destek... Şu an oğluma en iyi sosyal destek veren yer dernek. Dernekte kendisi gibi hasta gençleri gördükçe kendine güveni geldi. Gördü ki kendisi gibi nice insanlar var. Dernekteki tüm hasta üye gençler, benim için hepsi bir Serdar. Hepsi de benim oğlum gibi, çok acılı ızdıraplı yıllar geçirmişler. Tabii ki aileleri de benim gibi üzülmüşlerdir. Bu üye gençleri çok seviyorum. Hepsi benim evladım sayılır. Onları gerçekten sevip gözetiyorum. Benim kendime sözüm vardı, "Allah'ım oğluma şifa ver dedim. Hiç olmazsa yollarda vasıtalarda bağırıp sinirlenmeden şüphelenmeden gitsin. Ben dernek kurup bu insanlara ölünceye kadar elimden geldiği kadar yardımcı olayım. Çok şükür dualarım kabul edilmişti. Şimdi ben dernekte bu insanlarla çok mutlu oluyorum. Bütün gün elimden geleni yapıyorum. Elimden geldiği kadar yardımcı oluyorum. Hele annelerle bir araya gelince ne kadar da çok konuşacağımız şeyler varmış. Hiç tanımadığım bu insanlarla ne çok paylaşacak dertlerimiz varmış.

    Oğlumu Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne her götürüşümde, "ne Allah'ım şu bahçede küçük bir yer verseler, dernek kurup tüm aileler burada bir araya gelip dertlerimizi, bilgi birikimimizi paylaşsak, kim bilir bizim gibi ne yalnız aileler vardır" diye düşünürdüm.

    Türkiye'de ilk defa Şizofreni Derneği'ni kuran Doktor Ercan Kesal Bey'e, Doktor Fatih Altınöz Bey'e ve derneğin kurucu üyelerine teşekkür ederim. Allah razı olsun. Emeği geçen insanlara çok teşekkürler. Toplumsal destek şart!​

    Ne yazık ki bu kadar ağır ve yıllarca süren bu hastalık çok ihmal edilmiş, hasta aileleri ne maddi ne de manevi yönden hiç mi hiç destek görmemiştir.
    Toplum olarak şizofreni hastalarına borçluyuz. Çünkü hiç bir insanlık görevimizi yapmadığımız kanısındayım. Sadece damgaladık. Hiçde hak etmedikleri halde dışladık. Onların hastalığı nedir ne değildir? Nasıl bir hastalıktır? Toplum olarak bilinçlenmemişiz. Bu hastalık hiç kimsenin suçu ve tercihi değildir. Tek suçları insan ve hasta olmak. İyileşseler bile yine de toplumun bilinçsizce damgalamalarından kurtulamıyorlar. Bence bu insanlığa hiç mi hiç yakışmıyor. İlimin ilerlediği çağda yazık, çok yazık...

    Bir hasta annesi olarak oğlumun devletimiz tarafından desteklenip iş verilmesini isterim.
    Bütün gün ilaçlarını içip, evde veya hastanede boş boş oturması, sürekli düşünmesi, hiçbir şeyle meşgul olmaması iyileşmesine ne kadar yardımcı olabilir?
    Doktorlarımız, şizofreni iyileşebilir bir hastalıktır diyorlar. Ellerinden geleni yapıyorlar, ilaçlarını yazıp tedavi ediyorlar. Fakat kontrollerine vaktinde gidilmesi gerekir.
    Ben oğlumu sıkıntılı görünce hemen doktoruna götürüyorum. Doktoru belki yine ilaçlarını ayarlar diye... Öyle de oluyor.

    Bir hasta annesi olarak yıllardır edindiğim tecrübelere göre, ailelerin biraz daha dikkatli olmaları gerekir.
    Vaktinde ilaç, doktor kontrolü, sevgi, destek... Bunca yıllık deneyimim bana bunları öğretti.

    Sadece bir beyin hastalığı olduğunu bilerek yakınlarını suçlamamalarını, kendilerini suçlamamalarını, bu bilince varınca çok şeyleri aşacaklarına inanıyorum. Ben hiçbir zaman oğlumun hastalığını saklamadım. Onun hastalığından hiç utanmadım. Çünkü oğlumun hastalığı kendi tercihi değildi. Benim oğlum ne devletine ne de milletine zarar vermemişti. Zarar verenler utanmalıydı.

    Eşim, oğlumun hastalığının ilk yıllarında, "Oğlumuzun hastalığını çevremize söylemeyelim, oğlumuzu damgalarlar, bu onun için iyi olmaz, toplumumuz bu konuda fazla bilinçli değil" dediğinde çok şiddetli tepki göstermiştim. "Saklamanın ne anlamı var?" dedim. Saklamadım. Oğlum kimseye kötülük yapmamıştı, o sadece hastaydı.​HASTA VE YAKINLARINA TERAPİ

    Çok şükür derneğimizde gönüllü psikiyatristler, psikologlar ve hemşireler tarafından haftanın belirli günlerinde hasta ve yakınlarına terapiler yapılmaktadır. Dört yıldır süren bu uygulamalar çok faydalı oluyor. Hasta üyelerimiz hastalıkları konusunda, ilaçlar ve sosyal hayata uyumla ilgili çok şeyler öğreniyorlar. Ailelerin terapiler sonrası salondan ağlayarak çıktıklarını görüyorum. "Biz hasta yakınlarımıza ne yanlışlar yaptık" diye çok üzülüyorlar. Keşke bu terapiler yıllar önceden ailelere uygulanmış olsaydı, çok daha iyi olurdu. Belki çoğu anne ve baba evlatlarının hastalığının ne olduğunu öğrenmeden ölmüşlerdir diye düşünüyorum. Çok üzülüyorum.

    Ülkemizde çok büyük hastaneler var. Yakınlarımız doktorları tarafından bu hastanelerde tedavi ediliyor. Ya aileler? Evet ya aileler? Şaşkın ve bilinçsiz bir şekilde ızdırap çekiyorlar.
    Bir anne bana; "derneğe gelmeden önce oğlumun hastalığından çok utanıyordum, burada hastalığı öğrenip terapiler sayesinde artık çok rahatladım, oğlumdan utanmıyorum" dedi.

    Yine bir hasta ablası; "annem, babam rahmetli oldular ama bana öyle bir miras bıraktılarki her gün yudum yudum zehir içiyor gibiydim, sizleri tanıdıktan sonra çok rahatladım artık yalnız değilim" dedi. Utanç ve üzüntü...

    Neden bu kadar acı veren bir hastalık için bu kadar büyük hastanelerde aile ve hasta terapi merkezleri kurulmuyor?

    Hasta hastaneye yatırılınca neden aileler bilinçlendirilmiyor? Niçin insanlar hiçbir şekilde bu konuda bilinçlendirilmiyorlar. Tam bir muamma...

    En yakın zamanda bu merkezlerin açılmasının, işin uzmanları tarafından hasta ve yakınlarının bilinçlendirilmesinin çok yararlı olacağını düşünüyorum. Ülkemizde büyük eksiklik.

    Ülkemizdeki Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde terapi ve bilgi hizmeti veren hiçbir merkez yok.
    Bazen anneler, "Bu nasıl bir hastalık, ne olur siz biraz yardım edin, bize bilgi verin" diye ıstırap içinde bizden yardım istiyorlar. Sağ olsun gönüllü uzmanlar ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlar.

    Doğal olarak hasta ve yakınlarının düşmanını iyi tanıması gerekir. Bir beyin hastalığı olan şizofreniyi tanımalarının en doğal hakları olduğunu düşünüyorum, insan düşmanını tanırsa savaşması kolay olur. Evet ülkemizde çok büyük ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri var. Örneğin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. Bünyesinde bulunan terapi merkezinin kapatılıp sağlık ocağına dönüştürülmesi... Yazık! Çok yazık! En önemli yeri kapatmışlar. Ülkemizde çok büyük eksiklik. Ne yazık ki hasta ve yakınları için hiçbir terapi ve bilgilendirme merkezleri yok. Aileler bilinçlendirilmezlerse yakınlarına yardım ve destekleri ne derece olabilir bilmiyorum. Hasta bilinçlendirilmezse ne derece ilaçlarını kabul edip zamanında ve sürekli içer? Çok hasta yakınını biliyorum ki ilaçların önemini daha kavrayamamış, yazık! Yakınlarını doktora götürdüklerinde verilen ilaçları içtikten sonra hemen iyileşeceklerini zannediyorlar veya sürekli ilaçlarını içse de tekrar doktora götürmüyorlar.
    Onun için bu terapi ve bilgilendirme merkezleri çok önemli.

    Hasta ve yakınlarının çoğu sosyal haklarını bile bilmiyorlar.

    Sağlık Bakanlığı hastanın sosyal hakları adlı küçük bir kitapçık yayınlayıp hastanelere dağıtsa, hasta ve hasta yakınları hiç olmasa bu kitapçıktan yararlanırlar.

    Derneğe gelen hasta ve yakınları sosyal haklarını duyduklarında şaşırıp kalıyorlar. Çoğu yıllardır ilaçlarını parayla aldıklarını, çok mağdur olduklarını, zaman zaman ilaçları alamadıklarını, ilaç içmeyince yine hastalandıklarını söylüyorlar. Bu konularda insanlar bilinçlendirilmeli.​DERNEĞİN FALİYETLERİ

    Benim çok genç yaşta iki evlat acısı çekmem, daha sonra Serdar'ımın şizofren olması...

    Bütün bu acılar beni insanlara karşı duyarlı ve sevgi dolu bir insan kıldı. Evet anılarım, acılarım ve şizofreni... İşte her anı üzüntüyle geçen yıllar. Onun için dünyada hiçbir insanın acı ve üzüntü çekmesine dayanamam. Zamanım evimden çok dernekte geçiyor. Sağ olsun uzmanlar terapiler yapıyorlar. Biz de dışarıdan işinin uzmanı gönüllü resim öğretmeni, folklor hocası ve tiyatro öğretmeni bulduk. Bu insanlar gönüllü geliyorlar. Hasta üyeler resim ve ebru çalışmaları öğrenip çok güzel şeyler yaptılar. Yaptıkları resimlerle çok güzel tebrik kartları bastırdık. Folkloru öğrendiler. Bana yıllar önce senin oğlun iyi olup folklor oynayacak deselerdi inanmazdım. Kesinlikle olmaz derdim. Evet oğlum folklor oynuyor. Arkadaşlarıyla çok güzel bir gösteri sundular. Yaklaşık 500 kişi, sergiledikleri halk oyunları dakikalarca ayakta alkışlandı. Biz hasta aillerine bundan daha fazla mutluluk verecek hiçbir şey düşünemiyorum.

    Bu başarılı folklor ekibimiz Almanya ve Hollanda'ya davet edildi. Çok da başarılı gösteriler sundular. Demek ki ilgilenince, destek olunca bu yakınlarımız çok başarılı işler yapabiliyorlarmış.

    Genç yaşına rağmen çok duyarlı bir insan olan ve çok emek veren destek olan halk oyunları hocası Mehmet Ali Taşdemir'e ve Sarp Akyüz'e, M. Onur Güngör'e çok teşekkür ederim.

    İstanbul çok büyük bir şehir. Bu nedenle Kadıköy'de de bir dernek kurmaya karar verdik. Bir gün Taksim'deki derneğimize seksen yaşlarında bir baba, kırk beş yaşındaki oğluyla geldi. Kalp hastası olduğunu, bu nedenle çok zor geldiğini, neden Anadolu yakasında da dernek kurmadığımızı, oradaki insanların da çok ihtiyaçları olduğunu söylediğinde çok etkilendim.
    Duyarlı doktorlar ve biz hasta yakınları, Kadıköy'de "Şizofreni Evi Dostluk Derneği"ni kurduk, inşallah insanlara biraz da olsun faydalı olur.
    İki dernekte de günlerim çok yoğun geçiyor. Çok yorulduğum günler oluyor ama ben çok mutlu ve iç huzuru ile akşamları oğlumla beraber evime dönüyorum. Bazen çok üzüldüğüm olaylar da oluyor. Üzüntüm bu insanların çoğunun sosyal güvencelerinin olamaması.

    Bir gün bir hasta genç çok üzüntülüydü. Böyle üzgün görünce sordum. "Neyin var?" "Yok bir şey" dedi. Yine ısrarla sorunca arkadaşları ilacını içmediğini söylediler. İlacını ihmal etmemesini söyleyip çıktım. Arkadaşlarına ilacını içmeyeceğini söyleyince gelip bana haber verdiler. Tekrar yanına gidip ilacını içmesini söyledim ve ağlamaya başladı, "ilacımı içersem ilacım bitecek, almaya paramız yok" dediğinde ben gerçekten yıkıldım.

    Yine başka bir üyemiz evli ve dört yaşında bir kızı var. Kendisi de iktisat fakültesi son sınıf öğrencisi, hastalığı nedeniyle okulu bitirememiş. Bir gün gazetedeki bulaşıkçı aranıyor ilanını okuyunca gidip müracat etmiş, iş yeri sahibi, bulaşıkları iyi yıkamadığı için aynı gün işten kovmuş. Derneğe gelince çok üzgündü, "iş buldum diye çok sevinmiştim, kızıma bir şeyler alırım diye, fakat beni kovmaları çok gücüme gitti" demesi beni çok üzmüştü.

    Bunun gibi olaylar beni çok üzüyor. Dernekteki üyelerimiz birbirlerine çok destek oluyorlar. Hastalıklarını, sıkıntılarını birbirlerine anlatıp dertlerini ve bilgi birikimlerini paylaşıyorlar. En önemlisi ilacın, doktorun, onların hayatında nedenli önemli olduğunu birbirlerine anlatıyor, yardımcı oluyorlar. Zaten dertler paylaşıldıkça hafifler.

    Bir gün derneğe gelen bir telefon beni çok etkiledi:

    Erzurum'un bir köyünden duyarlı bir vatandaş köylerinde otuz altı yaşında bir kızcağızın şizofren hastası olduğunu, üstelik de cilt kanserine yakalandığını, annesinin öldüğünü, ailesinin ilgilenmediğini, dağda koyun çobanlığı yaptığını, akşamları da hayvanlarla ahırda kaldığını söyleyip bizden yardım etmemizi rica etti. İşte Anadolu'daki bir hastanın durumu. Yurdumuzun her yerinden buna benzer telefonlar açıyorlar. Çok çaresiz insanlarımız var.​ŞİZOFRENİ HASTALARI BİZDEN ŞANSLI

    Evet, aslında şizofren hastaları bizlerden, toplumdaki o çok sağlıklı insanlardan daha şanslı. Evet, çok şanslı sakın şaşırmayın. İnsan olarak şanslılar. Çünkü dürüst, iyiliği unutmayan, insancıl duyguları tertemiz, bozulmamış bir bebek kadar tertemizler. Bu anlamda bizlerden çok daha şanslılar.

    Dört yıldır derneğe geliyorlar daha birbirlerine yüksek sesle bile hitap ettiklerine, bir kere olsun kavgalarına şahit olmadım.
    Maçlarda insanların kavgalarını, kahvehanelerde, sokaklarda kavgalarını görüyoruz. Hasta bir gencimiz, "Biz şizofreniler bir ceylan kadar nariniz" demişti. Haklı.

    Onların topluma zararı yok. Toplum olarak bizlerin o masum insanlara zararımız çok. Çünkü hiç hak etmedikleri halde damgalıyoruz onları. Bu masum insanlar yıllarca çok ıstırap ve acı çekmişlerdir. Buna inanıyorum. Yine de kimselere küsmüyorlar, isyanları ve sitemleri sessiz birer çığlık olarak kalıyor.
    Bazen kendimizi onların yerine koyalım.
    Ne kadar zor bir yaşam olduğunu biraz anlarız.
    Keşke toplum olarak bu insanlara yardımcı olabilsek, o zaman daha da çabuk iyileşeceklerine inanıyorum.

    Artık ülkemizde sokak hayvanları için bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kuruluyor.

    Ama neden ülkemizde insan sağlığı önemsenmiyor?

    Bu insanlara neden bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kurulmuyor, kurulamıyor? Takdiri sizlere bırakıyorum.OĞLUMUN HASTALIĞINI İYİ TANIDIM

    Bir hasta annesi olarak, bunca yıldır edindiğim tecrübeler hem benim hem de yavrumun hayatını kolaylaştırdı.

    Önce yakınımızı iyi tanımaya çalışalım. Nelerden hoşlanır, nelere üzülür, nelere sinirlenir?

    Sonra hastalığını iyi tanıyalım. Hastalığın ona verdiği sıkıntı, huzursuzluk ve acıyı iyice öğrenelim. Bir takım şeyleri isteyerek yapmadığını anlayalım. O insan nasıl bir ızdırap içinde, iç dünyasında nasıl fırtınalar içinde bulunduğu öğrenirsek, onlara çok yardımcı oluruz.
    Ben böyle başarmaya çalıştım.

    Oğlum yıllardır, kafasındaki seslere, konuşmalara çok üzülüp, inanıyor. Bana anlatıyor. Örneğin, onun birçok takıntısı olduğu gibi, kedi takıntısı da onu çok rahatsız ediyordu.
    Yıllarca, ayaklı kedi pilot olmuş, yok bilge adammış, kedilerin cinleri, v.b. takıntılar.... Birçok anlamsız saplantılar.

    Bunların kendi düşüncelerinden olduğunu anlaması oniki yıl sürdü.

    Yıllarca, mübalağasız günde bana en az yüzlerce saçma sapan sorular soruyordu. Ben her defasında, "hayır oğlum, sen yalan söylemiyorsun, sana beynin yalan söylüyor, sana doğru geliyor, düşüncelerin bozuk, inanma, bunlar geçecek" diyordum.
    Hiç yılmadan, usanmadan, onu kırmadan, üzüp sinirlendirmeden, ses tonumu bile yükseltmeden söylüyordum.
    Bana güvenip sakinleşirdi. Yıllarca ona, "bunları tekrar düşün" dediğimde, biraz düşünüp, "haklısın, bunlar yalan" der, biraz sonra üzülerek tekrar sorardı. Ve acı dolu yılları böyle geçirdik. Daima, onun mantığının kabul edeceği cevabı daha o bana soru sormadan beynimde hazırlamaya çalışırdım. Onu nasıl ikna edeceğimi, kırmadan, incitmeden nasıl cevaplayacağımı düşünürdüm ve de bulurdum. Ama beş dakika sonra başka bir sorusuna hedef oluyordum. Demek ki, Allah insana sabır veriyor.

    Şimdi oğluma gösterdiğim sabrı ve sevgiyi dernekteki hasta gençlere, hasta insanlara gösteriyorum. Oğlum gibi onlar da soru soruyor. Onlara da yardımcı olmaya çalışıyorum.
    Çok daha mutlu oluyorlar. Oğlum, "derneğe geldiğimde hastalığımı unutuyorum" diyor.
    Dernekteki diğer üyeler de derneğe geldiklerinde çok mutlu olduklarını, hastalıklarını unuttuklarını söylüyorlar.​

    OĞLUM DA ASKER

    Jandarma Genel Komutanlığı, hastalığı nedeniyle askerlik yapmamış engelli vatandaşları, bir günlüğüne askerliğe çağırdı. Dernekte askerliğini yapmamış gençler de katıldı, biz aileler de beraber gittik. Çok duygusal anlar yaşadık. Evlatlarımızın çoğu üniversite mezunuydu. Askerliklerini yedek subay olarak hak etmişlerdi. Ama ne yazık ki rahatsızlıkları nedeniyle askerlik yapamamışlardı. Biz anneler yine de çok mutluyduk. Çocuklarımız sembolik de olsa askerdiler. Çünkü çok istiyorlardı asker olmayı ve oldular. Arkadaşlarıyla resim çektirirken mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

    Kendisini tanımakla çok mutlu olduğum, çok duyarlı bir insan olan Nazlı Akdemir hanımefendinin şizofreni hastaları için yazmış olduğu şiir:

    YİĞİTLER

    Duydum ki yiğitler hasta olmuşlar
    İyiden kötüden her dem korkmuşlar
    En güzel çağında matem tutmuşlar
    Dilerim Allah'tan şifa bulsunlar

    Dermansız dertlere düşürme rabbim
    Dermanı vermezsen nice olur halim
    Nefsime bakıp da eyleme zulüm
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Senin yükün çoktur yükleme bize
    Denersin kulunu verirsin ceza
    Bizi muhtaç etme kendin bilmeze
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Hekimler hekimi ey yüce Allah
    Dermanı sendedir hem vallah billah
    Nazlı da hiç durmadan eyliyor dua
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar
    KEŞKE TÜM YURTTA REHABİLİTASYON MERKEZLERİ KURULSA!

    Evet tüm Türkiye'de rehabilitasyon merkezleri kurulsa, tüm hasta ve hasta yakınları için çok faydalı olur. Bu rehabilitasyon merkezleri açıldıkça, ailelerin ve hastanelerin yükü hafifleyecektir. Bizim derneğimize yıllardır gelen hastalarda hastane yatışları hemen hemen yok gibi. Sosyal destek şart. Artık tüm dünya bunu kabul ediyor. Ne yazık ki Türkiye'de dernek, Uganda'dan bile sonra kurulmuş. Afrika ülkeleri bile bizden önce kurmuşlar. İnşallah biz de de, geç de olsa tüm Türkiye'de bu tür merkezler kurulur. Umarım!

    Yıllar önce bu dernekler kurulsaydı veya rehabilitasyon merkezleri açılsaydı bu insanlar kamu kurum ve kuruluşlarında, özel sektörde istihdam edilseydi, şimdiye kadar çok yol alırdık. Şizofreni, tedavisi çok pahalı olan bir hastalık. Zaman zaman hasta varı yoğu bilmiyor, istekleri bitmiyor. Çoğu ailenin maddi gücü yok bunları karşılamaya, ilaçlarını sürekli almaları gerekiyor. Diğer hastalıklarda olduğu gibi bir müddet ilaç içince iyileşmiyorlar. Uzun yıllar, belki de bir ömür boyu ilaç içecekler, işte ailelerin bu yönden de sıkıntıları var. Keşke bu hastaların ilaç ve tedavileri devlet tarafından karşılansa. insanca yaşayabilecekleri bir ücret verilse.

    Yurt dışından bazı örnekleri duyuyorum. Orada şizofren hastalara hatırı sayılır bir ücret bağlanmış. Aileler bu yönden rahatlar. Bizim gibi hastaneye binbir zorlukla götürmüyorlar. Oralarda ambulans, doktor, polis gelip evden alıyorlarmış. Bizde tam tersi. Kaymakamlıklara dilekçe verip polis bekliyorsunuz. Ambulans çok pahalı. Herkesin gücü yetmiyor. O da ayrı bir mesele. Halbuki diğer ülkelerde olduğu gibi telefon ettiğiniz zaman, ambulansı, doktoru hemen evinize gelmelidir. Ne yazık ki bizde böyle bir sistem yok. Kendi imkanlarınızla hastaneye götürdünüz diyelim, bu sefer de hastanede yatacak yer yok. Doktor çaresiz, hasta ve hasta yakınları çaresiz. Ülkemizin nüfusunun artış oranıyla birlikte hasta sayısı çoğalmakta. Maalesef, hastanelerimiz yeterli hizmeti vermekte zorluk çekmekteler. Yatak sayıları yerinde saymakta. Yakınlarımızın hastalıkları alevlenince evlerde bir cehennem hayatı yaşanmakta. Hasta ve yakınları çaresiz kalmakta. Artık bu sistem değişmelidir. Devlet babalığını göstermeli, ilgili hükümet yetkilileri gerekli ilgiyi gösterip yardım ellerini uzatmalıdırlar.

    İstanbul'da eylül ve ekim 2003 yılında Taksim Meydanı'nda panolarda gördüğüm ilanlar beni ve benim gibi hasta annelerini çok üzmüştür. Büyük şehir belediyesi tüm şehir panolarına büyük bir akvaryum yapılacağı ilanları asmış.
    Yeterli hastanesi olmayan, rehabilitasyon merkezi bulunmayan, kimsesiz kalan hastaların barınacağı, insanca yaşayabileceği, sıcak bir çorba içebileceği, bir bakım evi olmayan bir şehirde ve bir ülkede ne kadar anlamsız olduğunu taktirlerinize bırakıyorum.
    Bir yanda lüks, bir yanda sefalet.
    Akvaryum bizler için en son düşülünecek lüks diye düşünüyorum. Belki sağlık devletimizin görevi değil diye düşünülebilinir. Hayır sağlık için destek, herkesin hepimizin görevi. Bu ülkede herkesin insanca yaşamaya hakkı var diye düşünüyorum. Keşke belediye, hastalarımızı hastaneye kolayca götürebileceğimiz ambulanslar alsaydı daha yararlı olurdu. Akvaryum ilanı yerine,
    "Avrupa'nın ve ülkemizin en büyük şizofreni hastaları için tedavi ve rehabilitasyon merkezi yapılıyor" ilanını görseydim
    bir anne olarak minnettar kalırdım. Benim gibi yüz binlerce anne minnettar kalırdı. Ne yazık ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Şimdiye kadar unutulan, umursanmayan, dışlanan bu insanları umarım bundan sonra hatırlayan duyarlı birileri çıkar.
    Ülkemizde ne yazık ki kaldırım taşlarına verilen önem insan sağlığına verilmiyor, inşallah bundan sonra verilir.​Hastanız hastaneye yattı diyelim. Yer yokluğundan kısa sürede taburcu ediliyor. Hastanız daha ilaca alışmadan, o ilaç iyi mi geldi, yoksa yaramadı mı? Hasta ilacına alışmadan yer yokluğundan taburcu ediliyor. Eve gelince hastanız yine ilacı bırakıyor. Hasta ve yakınları için yine aynı sıkıntılar başlıyor.

    Ben kendi oğlumda yaşadım bunları. Eğer benim oğlum yıllarca hastaneye sık sık yatmasaydı, uzun müddet kalmasaydı, bugün bu iyileşmeler olmazdı. En azından ilaca alıştı. Yine de hastanelerde yatak sayıları çoğaltılmalı. Daha doğrusu insanlığa yakışır hastane binaları yapılmalı. Aile günlerce polis için dilekçe verip uğraşmamalı. Zaten hasta ve hastalıkla uğraşıyorlar. Bunlar, batı ülkelerinde olduğu gibi bir sisteme oturtulmalı. Hasta taburcu olduktan sonra kontrol için hastaneye gelmeyince aranmalı, sorulmalı. Gerekirse doktor veya uzman evine gitmeli. Artık bir şeyler düzene girmelidir. Bu insanlar da bu memleketin çocukları, evlatları. Bu aileler de vergi verip, devlete hizmet ediyor. Bu hastanın yakınları da bu ülke için askerlik yapıyor. Herkes kendine düşeni yapmalıdır. Ülkemizde o kadar güzel yerler var ki. Cennet ülkemizin harika denizleri, gölleri, dağları var. Böyle güzel bir yerde acaba şizofreni hastalar için kamplar, tatil evleri yapılamaz mı?
    Hastahanelerdeki sürekli kalan depo hastalar veya ailesiyle yaşayan. Bu masum insanlar belki yıllarca, hastane ve evlerinden başka bir yer görmüyorlar. Aile götürmek istese de götüremez. Çünkü böyle bir yere gitmek, maddi imkansızlıktan bizim ülkemizdeki bizim insanlarımız için çok zor. Sanki ülkemizin o güzel yerleri, doğası, denizleri yasak bölge. Hasta ve yakınlarının oralara gitmesi hayal bile edilemez. Yıllardır hastane ve evlerinden başka bir yeri görmeyen insanlar için bahsettiğim gibi acaba devletimiz tatil köyleri yapamaz mıydı?
    Hep merak etmişimdir. Acaba ülkemizdeki devlet dairelerinde ve özel sektörde, belediyelerde kaç şizofreni hastası çalışıyor, merak ediyorum?
    Yasamızda var ne yazık ki uygulamada yok. Umarım birtakım şeyler düzene girer. Umarım süreğen hastalıkla mücadele eden insanlarımıza devletimiz, özel kurumlar ve belediyeler, daha şefkatli daha duyarlı olurlar destek olurlar.

    Benim veya sizlerin çocukları hasta olunca ben paniklememeliyim. Çaresiz sahipsiz kalmamalıyım. Bilmeliyim ki devlet sahip çıkıp tedavi ettirecek. Terapi görecek eğitilip meslek sahibi olacak. Aile de hasta da yıllarını çaresiz geçirmeyecek.
    Bir anne olarak, bir vatandaş olarak ve insan olarak devletimizden bunu istiyorum. Özellikle aileler bunu istiyor.
    Bu hastalık uzun süren bir hastalık. Buna göre herşey düşünülmeli. Evladınız hayatının baharında yakalanıyor bu hastalığa. Üniversitedeki sistem daha bir başka. Üniversite yıllarında hastalanan bir gencin ailesi A şehrinde yaşıyor, genç B şehrinde okuyorsa onun ailesinin yanında okuması gerekir. Fakat ne yazık ki, eğitim sisteminde bu gözardı ediliyor. Bu insanlara hiçbir kolaylık tanınmıyor.

    Dünyada hiçbir şey insan hayatından önemli değil. Ne yazık ki bir 'insan' hasta olunca, yine biz insanların koymuş olduğu o katı kurallarımızla, hastayı hayata bağlamak yerine hayattan koparmaya, hastanın umutlarını yıkmaya çalışıyoruz. İnşallah yetkililer buna da bir çare bulur.

    Gerçekten şizofreni hastaları, toplumsal destekle çok daha iyi mesafeler alabilirler. Bir insan yıllarca okuyup üniversiteyi kazanıyor. Fakat şanssızlık, hastalanıyor. Tüm emelleri idealleri, geleceği bir anda yok oluyor. Biz aileler ve yetkililer bir anda sanki o hastanın geleceğini yok sayıp maalesef hiç de yardımcı olamıyoruz.

    Değerli bilim adamları ve yetkililer!
    Lütfen biraz destek olun.
    İyileşen fakat tedavisi süren bu gençlere sahip çıkın.
    Hastalık evlatlarımızın suçu ve tercihi değil!​
    BİZDEN SONRA NE OLACAK?

    Evet bizden sonra ne olacak?
    Tüm ailelerin kaygısı, en büyük kaygısı, bizden sonra ne olacak? Kim sahip çıkacak? En yakınlarımız bile bizim sağlığımızda uzaklaştı, ilgisiz kaldılar. Sonları ne olacak?
    Aş veren yok. İş veren yok. Devlet desteği yok.
    Devletin tüm özürlülere üç ayda yüz elli milyon lira [2012 senesinde 3 ayda 1000 TL] yardımı var. Bu rakam sizce de çok komik değil mi? Bununla bir insan bırakın insanca yaşamayı açlıktan ölür. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Başka diyecek bir söz bulamıyorum. Ben de zaman zaman düşünüyorum, çok üzülüyorum.
    Ben ve babası öldükten sonra oğlumun sonu ne olacak? Devletimizi yönetenlerin, parti liderlerinin, iş adamlarının evlatlarının düğünleri saraylarda oluyor. Balayıları da Dubai'de veya dünyanın en güzel yerlerinde... Kimininki çifte vatandaşlı, çoğununki Amerika'da okuyor.
    Allah daha iyisini versin, istedikleri ve evlatlarını özledikleri zaman uçağa atlayıp gidiyorlar. Ne yazık ki bizlerde evlatlarımızın geçmişteki duyarsız devlet yöneticileri yüzünden bizden sonra ne olacağını düşünüyoruz. Bu hastaların bırakın bu gibi lüksü, çoğu ilaç alamıyor!
    Çoğu, sahipsiz kalınca aç susuz sokakta kalıyor, iyileşse de iş veren yok!
    Çoğu parasızlıktan hastaneye gidemediğinden evlerinde yıllarca hapis hayatı yaşıyor!
    Çoğu aileler de parasızlıktan hastanede yatan evladını gidip göremiyor, ilacını alamıyor!
    İlaç konusunda bir başka yaşanan sorun yeni çıkan ilaçların ne yazık ki ülkemize çok geç gelmesi. Halbuki bir umuttur diye o ilaçları bekliyoruz. Belki evladımız iyileşir. Ama dünya ülkeleri arasında ilaçların geç geldiği ülkelerdeniz. Bizler de ana babayız. Herkesin evladı kıymetli. Lütfen bunu unutmasınlar. Yarın ben ve babası öldüğümüz zaman evladımız sokaklarda, yarı aç yarı tok yaşamasın.

    "Yetkililer Hazreti Ömer'in adaletini örnek almalılar"
    Hazreti Ömer, bir devenin yükünün fazla yüklenmesinden kendini sorumlu tutmuş, devenin yükünü elleriyle boşaltmıştır.
    Yıllardır unutulan, ihmal edilen şizofreni hastaların sorumluluğunu, vebalini kim üstlenecek!?
    Bu güne kadar, hiçbir hükümet yetkilisi ne yazık ki şizofreni hastalarına yönelik hiçbir çalışma yapmamıştır. Geçen bunca yıllara rağmen ilimin ilerlediği bilgi çağında ne yazık ki bir yenilik yapılmamıştır. Ülke nüfusumuz arttıkça buna oranla da bu hasta insanlar gün be gün çoğalarak kaderleriyle baş başa kalmışlardır.

    Otuz yıldır hasta olan bir üyemiz, kitap satarak yaşlı annesine ve kendine bakmakta, hayatını zorluklar içerisinde geçirmektedir.

    Hep düşündüğüm şey, bir rehabilitasyon merkezinin bu hastalar için kurulmasıdır.
    Çok büyük bir alanda kurulsa, bünyesinde iş alanları açılsa, sahipsiz hastalara sahip çıkılsa.
    Barınma, tedavi merkezleri, atölyeler açıp bu insanları sabah evden alıp, bu iş alanlarında eğitip, yeteneklerine göre çalıştırsa, tüketici durumdan üretici duruma geçseler.
    Yüzme havuzu, spor alanları olsa... Bu insanlar sosyalleşirler.
    İnşallah ülkemizde bundan sonra sağlık hizmetlerine daha çok önem verilir, insanlığın gereği de budur. Bilemiyorum acaba çok şey mi istedim? İstiyorum?
    İnşallah ben ölmeden bunları görürüm. Gözlerim açık gitmem. Oğlum için, dernekteki tüm gençler için, tüm hastalar için.
    İnşallah bir gün bu hayaller gerçek olur.
    En önemlisi bu hastalığa yakalanan yakınlarımızı öyle kolay hastaneye götüremiyoruz!
    İşte bu gibi durumlarda aileye ve hastaya devletimiz sahip çıkmalı!
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Alper Kamu, hayatın içindeki her türlü pisliğin, aşk acısının, kıskançlığın, vicdan azabının, kısacası her türlü duygunun zirvede yaşandığı bir mahallede yaşıyor. Hatta kendi deyimine göre, karşı apartmanlarının yanında Bermuda Şeytan Üçgeni çocuk parkı gibi kalıyor :D Bütün bunların arasında 5 yaşının baharındaki, aslında “5 yaşında olmakla lanetlenen” Alper Kamu yaşıyor. Cinayet çözen, Stefan Zweig okuyan, klasik müzik dinleyen, psikolojik terimler ve daha bunun gibi birçok şey hakkında çokça şey bilen bir 5 yaşındaki çocuktan bahsediyoruz. Belki de gerçekten radyoaktif bir entelektüel tarafından ısırılmıştır kim bilir :D

    Kitaba hakkında hiçbir fikrim olmayarak başlamıştım. Şu stresli sınav dönemimde o kadar iyi geldi ki anlatamam! Kahkahalarla okudum kitabı, ailem deli olduğumu düşünmeye başlamıştı :D Zaman zaman da derin hüzünlere, heyecanlara sürükledi beni. Her türlü duyguyu hissettim sayesinde. Alper Kamu’nun geçtiği ilk kitap olan Oğullar ve Rencide Ruhlar’ı da en kısa zamanda alıp okumak istiyorum. Sanırım artık bu çocuk olmadan yapamam :D 5 yaşında bir çocuğu o konuşmaları yaparken düşününce gülmeme engel olamıyorum. Çokça da argo içeriyor tabi, bu yüzden kitabın içine atlayıp o çocukları yetiştirenleri dövmek istedim zaman zaman.

    Mahalleler arası savaşlar, anında gaza gelen çocuklar.. Örtülmeye çalışılan sırlar, küllenmeye mahkum bırakılmış aşklar.. Yani hayatın kendisi var bu kitapta. Hem de o kadar içten, o kadar okunası ki.. Özellikle de her şeyden yorulduğunuz, biraz olsun gülmeye ihtiyacınız olduğu bir zamanda okursanız aradığınızı bulacaksınız diye düşünüyorum.

    Ben şimdiden özledim seni be bıcırık.. Kitap bitince baştan mı başlasam diye de düşünmedim değil. Neyse yorumumu ne kadar kısa kessem o kadar iyi. Her gördüğüme “sana spoiler veriym mi” diyip de “hayır” cevabını almaktan yoruldum zira :D

    hepsi ve daha fazlası için: http://biposetkitap.blogspot.com.tr/...em-cicegi-alper.html