• 212 syf.
    ·10/10
    Kışa veda edip, bahara verdiğimiz yeni selamın arefesinde bir kez daha bir yeşil niyetle başladım okumaya. Belki üç, belki dördüncü defa.

    Güzel giden, yeniden bozan havalara, mart dokuza, april beşe, koz kavuran rüzgara, kocakarı soğuklarına, toprağa, suya, havaya düşen cemreye, ağacın cesaretle çıkan ilk çiçeğine, bellenen toprağa, ekilen sebzeye, kuzukulağına, tereye, maydonoza, marula, budanan asmaya, aşılanan duta, açan sümbüle... Her şeye.. Bir kez daha şükürle, sevinçle.... Merhaba...

    Hayatın en yegane kaynağı olan suyun bulunuşu ile başlayan azim, kararlılık ve hayal ile kurulu bir öykü Beyhude Ömrüm.

    Askerde iken içine "yeşilin ateşi" düşen bir adam. Sahip oldukları tarladan harmanı kaldırırken Mevla "gör!" deyince görülen yüreğe düşen umut suyu. Islak Kaya yıllardır orda. Ama baktıran var bu defa. Bakan kişide gören ayrı bir göz var.

    Çavuş' un oğlu belki hep bir bahçe hayali ile yaşamıştı. Kışın karı, yazın sıcağı şu memlekette; ağacının serin gölgesine uzanıp dinleneceği, dalından meyve yiyeceği, sadece kendi yemeyip kurda kuşa; eşe dosta ikram edeceği bir bahçenin hayali.

    Bahçe için en önemli şey: Su! Islak kayanın altında nazlı nazlı akan su bir hayale hamilik yapmak için yeryüzüne fışkırıyor. Bahar geliyor, bahçe etrafına çeper çekiliyor, Türkiye' nin dört bir köşesinden çeşit çeşit fidanlar getirilip bahçeye dikiliyor. Elması, kayısısı, kavağı, servisi, kuzukulağı, soğanı ile cennet köşelerinden bir köşe olup çıkıyor bahçe. Bir nar kalıyor eksik. Ne yapılsa da tutmuyor, belki de yerini yurdunu benimseyemiyor.

    Bir yanda kurulan hayaller, diğer yanda hayatın gerçekleri. Ne türkülerle toplanan harmanlar kalıyor zaman içinde, ne de insan. İstanbul başka bir hayal, başka bir hayat vadediyor yeni nesle. Göçünü yükleyen birer ikişer düşüyor gurbet yoluna. Bizim hikayenin oğulları da..  Önce büyüğü, askerden gelince küçüğü derken, bizimkiler bir Köroğlu bir Ayvaz kalıveriyorlar baş  başa. Gençler gurbete gidince geriye kalan üç beş ihtiyar, ömür bitip bu dünyadan göçünce evler kapanıyor birer birer. Evi ayakta tutan insan nefesi de yitince duvarlardan çatırdamaya başlıyor hane. Gece el ayak çekilip evler dahi kendi kendilerine kalınca büyük bir gürültüyle yıkılıyorlar. Geçen gece muhtarın evi, dün gece belediye binası, bu gece kim bilir kimin yadigarı.

    Bizim ihtiyar da eşini, yoldaşını, hatununu verince toprağa yetim misali kalıyor bir başına. Oğullar gurbette. Yıllar var ki tarlalar sürülmemiş her yanı ot bürümüş. Ama bahçe öyle mi? Bahçe hala bir masal şehri gibi. Nazlı, endamlı, biraz yaşlı. Ağaçlar budanamamış, otlar yolunmamış. Ama yine de köyün tepesinde selam eder herkese.

    Dünya işte. Epi topu üç beş gün. Çalış çabala, elbet bir gün ahiret gelecek başa. Bizim ihtiyar da karlı bir ikindi vakti seyrederken nazlı bahçesini; tamam oluyor vakit. Karda kayıp düşmek bahane. Bedeni düşüveriyor kara ama onun gözünde kar tanesi değil, gökten dökülen beyaz meyve çiçekleri. Yağsın, durmasın, örtsün istiyor çiçek kokuları.
    Ölüyor ve bir bahçeye gömülüyor. Üstünde sarışın kızılcık çiçekleri...


    Soba üzerinde demlenen ıhlamura, kuyruksallayana, saka kuşuna, turnalara, tozak karına, ishak kuşuna, göze genze dolan kapçıklara, başak tozlarına;karamuka, kuşburnuna, yaban gülüne, harman vakti türkülerine, kadınların manilerine, daha radyonun evlere yeni yeni girdiği zamanlara, Demirkıratın ilk seçimlerine biraz maziye merakınız, hevesiniz varsa bu hikaye tam size göre. Keyifli okumalar...
  • Hiç arkanızda bıraktığınız insanları düşündünüz mü? Kesinlikle erkekler bunu düşünmemişlerdir. Oysa biz bunları düşünürüz. Ama erkekler bırakıp gittiğiniz insanda sadece kırık bir kalp bırakmışsınızdır. Hiç yaşadığınız bir anı bırakmamışsınızdır. Ama biz olsak yaşadığımız bir anı bırakmak isteriz. Tabi bu dediklerim her insana değil. Aralarında bunları yapmayan sayılamayacak kadar insan vardır. Tabi böyle insanları da bulmak zordur yaşadığımız hayatta. Keşke her insan bırakıp gittiği insanlarda kırk bir kalp bırakmasalar. Ama her insan böyle olmuyor ne yazık ki. O insanlar bırakıp gittiklerinde o kırık kalp asla düzelmiyor. Hep öyle kırık olarak kalıyor. O insanların gözü hep bırakıp gittiği insanlarda oluyor. Hep sizi arıyor gozleri,ama siz gittiğiniz için bulamıyorlar. Oysa bırakıp gitmeseniz böyle olmaz. Bu dediklerim genellikle %90 her insanda var. Bırakıp gittiklerinde hiç bıraktıklarını düşünmüyorlar. Biz olsak bıraktığımızda kim bilir ne halde diye düşünürüz. Ama bu düşünenler hep biz oluyoruz. Neden hiç erkekler düşünmüyor? Neden hayatta bu kadar acımasız insanlar var? Hala bu soruların cevaplarını bulamıyorum. Ama elbet bir gün bu soruların da cevabı çıkar karşıma...
    "HAYATA İNAT GÜL!!!

    Sinemgunay
  • 204 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ertesi gün hiç kimse ölmedi.

    Enkidu ölünce korkmus olan Gılgamışın pesine düştüğü ve bu uğurda öldüğü ölümsüzlüğe insan ulaşsaydı ne olurdu.
    Kitap bunun çözüme ulaşmış bir ülkeden bahsediyor. Saramago'nun ustaca anlatımıyla bir masal okuyacaksınız. Adi üstünde Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş. Ölüm gelmeyince ölmek isteyen insanlar başka ülkeye gidiyorlar bunun sonucunda devlet engel olmak istiyor ve yasak koyuyor bunun üzerine bu işi yapan mafyalar türüyor ve insan ölmek isteyen insanları komşu köylere götürüyor
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
    Bu arada ölüm olmayınca cenaze işleri yapanlar işsiz kalıyor, kimse ölmeyince nüfus sürekli artıyor ve emekli insanlar artıyor bu olaylar olurken artık kralda değişmiyor ve bunun üzerine . cumhuriyetçiler cumhuriyet için yürüyor.....
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
    Siyah(Batı Kültüründe) matemin rengidir ve ayaktadır ya Eflatun
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

    Hz Adem Ilk sorumlu insan nicin cennetten kovulmuştu rivayetlerde ölümsüzlüğü ulaşmak için o ağaçtan yemesiyle bu ağacın cinsinin önemi yok ama isteği ölümsüzlük olması, Gılgamış ta bunun üzerine yola çıkmıştı. Ölümün üzerine çok sayıda kitaplar yazıldı en farklısı Saramago'nun
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş kitabı eğer ölümsüzlüğün hayalini kuruyor iseniz kesinlikle okuyunuz.
    Kitaptan.

    Ertesi gün hiç kimse ölmedi. Bu olay, yaşamın temel kurallarına taban tabana zıt olduğundan, insanların ruhlarında büyük bir huzursuzluğa neden olmuş, her açıdan etkilemişti, zira dünya tarihinin kırk ciltlik külliyatında göstermelik için bile olsa böylesi bir duruma rastlanmıyordu; bütün gün geçtiğinde, gündüzüyle gecesiyle, sabahıyla akşamıyla, yirmi dört saat boyunca, ne hastalıktan, ne ölümcül bir kaza sonucunda, ne de sonuna kadar götürülmüş bir intiharın neticesinde hiçbir şekilde hiç kimsenin ölmediği görülüyor, hiç kelimesi durumu özetliyordu. Tatil dönemlerinde son derece yaygın olan ve alkol duvarının aşılmasıyla neşeli sorumsuzluk halinin birbirleriyle yarışarak, karayollarında kimin ölüme daha çabuk ulaşacağına karar verdikleri o bildik otomobil kazalarından birinde bile hiç kimse ölmemişti. Yılbaşı ardında o alışılageldik ölümler serisini bırakmadan geçmişti, yaşlı ve huysuz atropos1 makasını bir günlüğüne bırakmış gibi görünüyordu. Buna karşın kan dökülmüştü, hem de azımsanamayacak miktarda. Şaşkın, kafaları karışık, dehşet içinde, kalkan midelerini zorla bastıran itfaiyeciler, paramparça araba enkazı içinden acınacak hale gelmiş insan vücutları çıkartıyorlardı, ki bu insanlar, matematiksel bir mantıkla incelendiğinde ölmüş, hem de iyice ölmüş olmalıydılar, buna karşın yaralarının ağırlığına ve aldıkları şiddetli darbelere rağmen yaşamakta direniyor ve ambulansların iç paralayıcı siren sesleri içinde hastanelere naklediliyorlardı. Bu insanların hiçbiri yolda ölmeyecekti ve tamamı, tıbbın en kötümser beklentilerini boşa çıkaracaklardı. Bu zavallının iyileşmesi mümkün değil, onu ameliyat ederek vakit kaybetmeye gerek yok, diyordu cerrah yüzüne maskeyi takmakta olan hemşireye. Gerçekten de bir önceki gün bu talihsizin kurtulmasına belki de imkân olmayacaktı, ancak son derece açık bir şey vardı, kurban bugün ölmeyi reddediyordu. Burada olanlar bütün ülkede de aynen yaşanıyordu. Yılın son gününün gece yarısına kadar kurallara harfiyen uyarak ölümü kabul eden kişiler vardı; son derece yalın bir şekilde, konunun temeline inerek durumu, hayat bitti, şeklinde ifade edenler olsun, o son dakika geldiğinde durumu, daha mütevazı ya da gösterişli, binbir şekilde ifade edenler olsun, hepsi için bu böyleydi. Söz konusu olan kişi itibarıyla tüm diğer vakalardan farklı olan ise son derece saygın bir ihtiyar olan ana kraliçeydi. O otuz bir aralık gününün yirmi üçüncü saatinin elli dokuzuncu dakikasında hiç kimse bu soylu hanımefendinin yaşamı için iddiaya girmez, böyle bir iddia uğruna ortaya yanık bir kibrit çöpü bile koymazdı. Tüm ümitler yitirilmiş, doktorlar kesin kanıtlar karşısında boyunlarını bükmüşler, kraliyet ailesi, unvan sırasıyla hasta yatağının etrafına dizilmiş, tevekkül içinde kraliçenin son nefesini vermesini bekliyorlardı, ana kraliçenin dudaklarından dökülecek, sevgili torunları prens ve prenseslerin ruhsal gelişimlerine yönelik yapıcı bir kelam ya da tebaanın gelecek nesillerinin nankör hafızalarına yönelik güzel bir yuvarlak cümle beklentisi içindeydiler. Ama sonra hiçbir şey olmadı, zaman adeta durmuş gibiydi. Ana kraliçe ne düzeldi ne ağırlaştı, kırılgan bedeni boşlukta asılı kalmış gibi yaşamın kıyısında sallanıyordu ve her an öbür tarafa düşecek gibiydi, ancak yaşamı bu tarafa, ölümün, kendine özgü, kim bilir ne tür bir kaprisle ördüğü, incecik bir iplikle bağlıydı. Artık ertesi gündeyiz ve anlatının başında belirtildiği üzere o gün hiç kimse ölmeyecekti.
  • 455 syf.
    İlk olarak okuması zor bir kitap olduğunu belirtmek istiyorum.
    Çok fazla yabancı kelime var ve ne yazık ki dipnot olarak verilmemiş. Her kelimede kitabı bırakıp bir araştırma yapmak gerekiyor ki bu da hem yoruyor hem akışı olumsuz yönde etkiliyor.
    Kitaptan tat almak için büyük bir sinema bilgisi, kültürü de gerekiyor çünkü çok fazla film ve sahneye atıfta bulunuyor yazarımız.
    Okumayı zorlaştıran bir diğer şey de çok fazla daldan dala atlanması. Bir konu yarım kalıyor arada başka bir şey anlatılıyor sonra tekrar diğer konuya dönülüyor ama sizi de fazlaca ikilemde bırakıyor; “başka birinden bahsediyor şu an ama kimden? Ondan mı bundan mı?”
    Bu karmaşa içerisinde kurguya adapte olamıyorsunuz zaten, “ne oldu, ne olacak” demekten ziyade “kimden bahsediyor, kim yapmış, o ne demek ki” diyorsunuz. Yani kurgu biraz gölgede kalıyor.
    Başladığım kitabı ille de bitiririm diyenlerden değilseniz ya da kitap insanı dinlendirmeli, yormamalı, vakit nasıl geçti anlamamalı insan diyenlerdeseniz hiç başlamayın derim.
  • 1940 syf.
    ·8 günde·4/10
    Şimdi efendim başlamadan önce belirteyim ki elbette bolca spoiler bulunmakta ve hatta 1940 sayfalık formatlı bu pdf'yi okuyacağınıza direkt benim incelememi okuyabilirsiniz :)) gereksizce uzatılmış hali de diyebilirim. kim pazarlamasını yapmışsa helal olsun iyi çalışmış zira okunacak bir şey göremedim ben. hayatımda pek az kitabı zaman kaybı olarak gördüm bu da o azınlıktan biri. cümleler arasında anlam kopukluğu olabilir çünkü kitabı okurken aldığım notların birleşimidir.
    Evvela bu zaman yolculukları neden yapılıyor, amaç nedir,(dikkatli iseniz belki veba hastalığı hakkında birinci elden bilgi almak için yapıldığını düşünebilirsiniz zira başka bilgi yok bununla ilgili) hangi teknoloji kullanılıyor, neye göre bu yolculuklar yapılıyor merak ediyorsanız malesef cevapları yok.. çok sıkıca olan durumlar şöyle gidiyor, mesela kim kiminleydi araştırmasının defalarca tekrarlanması, yetkili onca insanın durumun ciddiyetine varamaması, virüsün muhtemelen çıktığı yerde çalışan hiç kimsenin durumun vehametine uygun davranmadığı gibi yüzlerce hasta onlarca ölü var dendiğinde de tamamen alakasız bir cevap vermesi, Finch'in bitmek bilmeyen tuvalet kağıdı stoğunun azalmasından bahsetmesi, Agnes'in lanet olasıca çıngırağı ve daha niceleri, insanı öğürtene kadar tekrarlamış durmuş.. altın ahududu ödülünü bu kitaba veriyorum. neresinden tutsanız elinizde kalıyor. 50 sayfada halledilirdi neden bu kadar uzattınız ki. neredeyse dünyaya yayılmak üzere olan bu zararlı salgınla arkeolog kadından bilgi almaya çalışıyorlar fakat o bir yandan çalışsam olur mu diyerek güya bilgi veriyor, lakaytlık o biçim almış başını gidiyor. bazı karakterlerin üzerinde gereksizce fazla durulmuş haliyle bir faktörü olmasını bekliyorsunuz kitabın ilerleyen sayfalarında fakat o da yok. kiliseye gidip gelmek -bu arada önemli bir şey yaşansa vaktime üzülmeyeceğim- onlarca sayfa sürüyor.. bunun gibi pek çok örnek var. karantina ve yayılan virüs ile ilgili olarak bilgi ve görgüsüne başvurulmak üzere aranan önemli kişilere ya asla ulaşılamıyor, ya da ulaşıldığında hiç bir şeyden haberleri olmadığı görülüyor. bu durum içinde Kivrin'in geçmişe gitmiş ve orada kalmış olması da kimsenin umurunda değil, kaldı ki onun oraya geçişi sırasında yaşanan bir aksaklığın günümüzdeki virüsün yayılmasına sebep olmuş olması ihtimali varken kimse umursamıyor sadece Dunworthy. Dunworthy'nin bu konudaki en büyük yardımcısı da 12 yaşındaki bir çocuk ! kitabın başında yanlış yere gönderildiği anlaşılan kivrin'in kurtarılmasına yönelik bir hikaye okuyacağınız izlenimi oluşuyor fakat 1308. sayfaya kadar kızın yanlış yerde olduğunu kendisi bile bilmiyor,dahası onu gönderenler de 1366. sayfada haberdar oluyor. oluyor da ne oluyor derseniz? hiç.. çünkü bu iki aptal ihtiyarın didişmelerinden bayılmış oluyorsunuz çünkü Dunworthy Kivrin'in 1348 de olduğunu tespit ettiğini ve geri getirilmesi için laboratuvara çalışmaya geldiğini Gilchrist'e söylediğinde (sayfa 1400) cevap şu;

    “Benimle böyle konuşmaya hakkınız yok,” dedi Gilchrist. “Bu laboratuvarda bulunmaya da hakkınız yok. Derhal çıkmanızı istiyorum.”

    ne güzel değil mi:) kitabın sonu oldu, salgın günümüzde bir sürü önemli kişide dahil olmak üzere bir sürü can aldı ama zaman seyahati ile ilgilenen üniversitenin dekanı hala ortada yok, balık tutmaya gitmiş ve zaman seyahati dahi yapılabilen o teknoloji içinde hala adama ulaşılamıyor şahane hakikaten.. veba ile ilgili hastalığın en cehennem yıllarına dair derin bilgi alırım diye düşünürseniz benim gibi, o da pek mümkün olmuyor vebanın üç çeşidi olmasından gayrı bilgi yok gibi bir şey, uzatmaya kalksam her sayfasına eleştirilecek bir şey yazabilirim, nereden baksan tutarsızlık benim için ve maalesef çok güzel olabilecek bir konuyu heba etmişler sadece, ama benim vaktim bol, farketmez diyorsanız buyrun okuyun tabi.
  • Günaydın Sevgili 1k Okurları, çayınızı kahvenizi hazırlayın... Sizler için güzel bir yazı buldum. Kayıprıhtım'a teşekkürlerimle... Yazı ile ilgili fikrinizi yoruma bırakmayı unutmayın. Okuyunca anlarsınız. :))

    *

    ~Ünlü Yazarlarca Pek Sevilmeyen 14 Klasik ~

    Dünya edebiyatının mihenk taşları olan klasik eserleri sevmeyenimiz var mıdır, bilmiyoruz. Ancak üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, zevklerimiz ne kadar değişirse değişsin, biz ne kadar değişirsek değişelim klasik eserler her zaman ruhumuzu iyi edebiyatla beslemeye devam ediyor. Fakat bazı sevdiğimiz yazarlar, bazı sevdiğimiz klasikler hakkında böyle düşünmüyor. Kimisi tek cümleyle yetiniyor, kimisiyse her yazısında o eseri taşlamadan rahat uyku uyuyamıyor.

    Biz de bu makalemizde Virginia Woolf’tan tutun da Mark Twain’e kadar birbirinden ünlü pek çok yazarın bir türlü sevemedikleri edebiyat klasiklerine dair eleştirilerini, taşlamalarını ve hoşnutsuzluklarını bir araya toplamaya çalıştık.

    ->>>Keyifli okumalar dileriz (Bu temenniye ihtiyacınız olacak).

    *

    1. Virginia Woolf – Ulysses

    Woolf’un günlüğünden:

    Çarşamba, 16 Ağustos, 1922

    Ulysses’i okumam, sonrasında da iyi ya da kötü düşüncelerimi toparlamam gerekiyordu. Şimdiye kadar 200 sayfa okudum; 300’lü sayfalara gelmeden oldukça eğlenmiş, şaşırmış, etkilenmiştim ve ilk iki ya da üç bölüm oldukça ilgimi çekmişti; ta ki mezarlık sahnesinin sonuna kadar. Oradan sonra hikâye karmaşıklaşmaya, sıkıcılaşmaya, rahatsız edici olmaya başladı ve metnin büyüsünden uzaklaşır oldum. Tom, büyük Tom (T.S. Eliot), bu kitabın Savaş ve Barış’a eşdeğer olduğunu düşünüyor! Bense cahil, görgüsüz bir kitap olduğunu düşünüyorum; kendi kendisini eğiten, çalışkan bir adamın kitabı ve böyle kimselerin ne kadar sinir bozucu, egoist, ısrarcı ve en nihayetinde de mide bulandırıcı olduğunu hepimiz biliyoruz. Pişmiş bir et almak varken, neden çiğ bir et alsın ki insan? Ancak sanırım siz de Tom gibi anemikseniz, şanın kandan geldiğini düşünebilirsiniz. Bense gayet normal biri olduğumdan klasikleri tekrar okumaya hazırım. Bu yazdıklarımı daha sonra tekrar gözden geçirebilirim. Eleştirel saydamlığımdan ödün vermem. 200. sayfayı işaretlemek için bir çubuk dikiyorum.

    Çarşamba, 6 Eylül, 1922

    Ulysses’i bitirdim ve kitabın bir karavana olduğunu düşünüyorum. Dahice bir yönü var, sanırım; ama bayağı aşağılarda. Dağınık, acı, gösterişçi, sadece ortada olan anlamıyla değil, edebi anlamda da herhangi bir türe konumlandırılamayan bir kitap bu. Demek istediğim, birinci sınıf bir yazar, yazma sanatına hilebazlık yapmayacak, laf ebeliğine ya da numaralara başvurmayacak kadar çok saygı gösterir.

    Kitabı okuduğum süre boyunca durmadan toy bir yatılı okul öğrencisini hatırlayıp durdum. Maharet ve güçlerle dolu; nitekim o kadar içine kapanık ve egoist ki aklını kaybediyor; ölçüsüz, yapmacık, şamatacı ve rahatsız biri hâline geliyor; iyi kalpli insanların onun için üzülmesine, haşin insanların ise sadece rahatsız olmasına neden oluyor; ümit ediyorsun ki büyüyüp arkasında bıraksın bazı şeyleri; amma velakin Joyce 40 yaşında olduğundan mütevellit bunun olması ancak çok az mümkün gözüküyor… Binlerce mermi insana saçılıyor ve sıçrıyor, fakat insanın tam suratının ortasında ölümcül bir yara açmıyor – misal, Tolstoy’un aksine. Fakat pek tâbi onu Tolstoy ile karşılaştırmak tamamen absürt bir şey.

    2. Dorothy Parker – Winnie the Pooh

    20 Ekim 1928’de, The New Yorker gazetesindeki Constant Reader köşesinde yazdığı yazıdan:

    Yukarıdaki şiir Bay A.A. Milne’nin yeni kitabı “Pooh Köşesindeki Ev”in (The House at Pooh Center) beşinci sayfasından alındı. Eser her ne kadar düz yazıyla yazılmış olsa da sık sık kafiyeli bölümlerle de karşılaşıyoruz. Bu şiirse Piglet’in evinin önündeki karlarda ısınmak için atlayıp zıpladığı sırada Winnie the Pooh’nun kafasında beliren bir “Mırıldanma” olarak tasarlanmış. “Ona öyle geliyor ki İyi Bir Mırıldanma, Diğerlerine Umut Dolu bir Mırıldanmadan farksızdır.” Hatta Mırıldanma o kadar iyi bir şey ki Pooh ile Piglet’in karda yürüyüp Eeyore’a Umutla Mırıldanması’na yol açıyor. Tüh, bütün hikâyeyi açık ettim. Çenemi tutamıyorum.

    Karların içinde hızlıca yürürken Piglet yorulmaya başlamıştı.

    “Pooh,” dedi sonunda, hafif bir utangaçlıkla çünkü Pooh’nun pes ettiğini düşünmesini istemiyordu. “Merak ediyordum da… Şimdi eve gidip senin şarkına çalışsak ve Eeyore’a onu yarın söylesek nasıl olurdu? Ya da… ya da sonraki gün, veya artık ne zaman karşılaşırsak…”

    “Bu çok iyi bir fikir Piglet,” dedi Pooh. “Bir yandan yürürken bir yandan da şarkıyı prova edelim. Ama prova için eve gitmek iyi olmaz çünkü bu özel bir Dışarı Şarkısı, bu yüzden Karda Söylenmeli.”

    “Emin misin?” dedi Piglet gergin bir şekilde.

    “Eh, dinlediğin zaman göreceksin Piglet. Çünkü şöyle başlıyor; Ne kadar kar yağarsa, o kadar pırıldanır…”

    “O kadar ne?” dedi Piglet.” (Gördüğünüz gibi lafı ağzımızdan alıyor.)

    “Pırıldanmak.” dedi Pooh. “Mırıldanmakla kafiyeli oluyor.”

    İşte “mırıldanmakla” daha kafiyeli olan bu kelime, Pooh Köşesindeki Ev’i okuyken kaşlayımı çattığım ilk yey oluyoy canlavım.

    3. Charlotte Bronte – Gurur ve Önyargı

    Charlotte Bronte

    G.H. Lewes’e (George Elliot’ın sevgilisine) yazılmış bir mektup, 12 Ocak 1848:

    Bayan Austen’i neden bu kadar çok seviyorsunuz? Buna epey şaşıyorum. Sizi “Waverly romanlarından herhangi birini yazacağıma Gurur ve Önyargı veya Tom Jones’u yazmış olmak isterdim,” demeye iten şey nedir? Sizin bu cümlenizi okuyana kadar Gurur ve Önyargı’ya bakmamıştım, sonrasında kitabı edindim ve inceledim. Ve ne buldum biliyor musunuz? Alelade bir yüzün doğru şekilde çekilmiş bir fotoğrafı; birbirlerine yakın sınırları ve narin çiçekleri olan, çitle çevrilmiş, iyi ekilmiş bir bahçe. Ama parlak ve canlı bir çehreden, ferah bir alandan, taze havadan, mavi bir tepeden veya gürbüz ırmaktan eser yok. Bayan Austen’in hanımefendi ve beyefendileriyle birlikte, o zarif fakat kapalı evlerde yaşamak isteyeceğimi hiç zannetmiyorum. Bu gözlemler muhtemelen sizi rahatsız edecektir fakat bu riski göze almalıyım.

    Bayan Austen’in George Sand’e olan hayranlığını artık anlayabiliyorum, buna rağmen baştan sona takdir ettiğim hiçbir işini görmüş değilim (…) Yine de, tam olarak anlayamasam dahi takdir ettiğim bir kavrayışı var; isabetli ve samimi; öte yandan Bayan Austen sadece uyanık ve gözlemci biri. Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi bu kararınızda aceleci davrandınız?

    Charlotte Bronte – Emma

    W.S. Williams’a bir mektupta, 12 Nisan 1850:

    Ben de Bayan Austen’ın işlerinden birini (Emma) ilgiyle ve kendisinin de makul ve uygun bulacağı miktarda takdirle okudum. Sıcaklık ve şevk benzeri şeylerden – enerjik, dokunaklı ve yürekten olan her şeyden – bahsetmek bu eserleri överken tamamen yersiz olur; yazar buna benzer herhangi bir çabayı soylu, küçümseyici bir gülümsemeyle karşılar, aşırı ve abartılı bir şekilde hor görürdü. Soylu İngilizlerin hayatını tasvir etme işini şaşırtıcı bir şekilde iyi beceriyor. Çinlilere özgü bir aslına uygunluğu var, tıpkı bir resimdeki minyatür bir incelik gibi. Okuyucusunun kafasını coşkulu şeylerle karıştırmıyor, samimi hiçbir şeyle rahatsız etmiyor. Tutku nedir kesinlikle bilmiyor; fırtınalı kardeşlikten tanıdığı biriyle bile konuşmayı reddediyor. Göstermeye tenezzül ettiği duygular arada sırada ortaya çıkan zarif ama mesafeli bir tasvipten fazlası değil. Onun işi insan gözüyle, ağzıyla, elleriyle ve ayaklarıyla olduğunun yarısı kadar bile insan yüreğiyle alakalı değil. Keskin gören, düzgün konuşan, esnek hareket eden kişileri rahatça işleyebiliyor; fakat gizliden gizliye de olsa hızla ve dolu dolu atan, kanın içinden hücum ettiği, hayatın görünmez tahtı ve ölümün hissel hedefi olan şey… Bayan Austen işe bunu görmezden geliyor. Jane Austen eksiksiz ve çok duyarlı bir hanımefendiydi ama bir o kadar da eksik ve duyarsız (hissiz anlamında değil) bir kadındı. Eğer bunu bir dalalet olarak görüyorsanız, elimden başka türlü düşünmek gelmiyor.

    4. Mark Twain – Gurur ve Önyargı

    Mark Twain

    13 Eylül, 1898’de Joseph Twichell’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

    Kitapları eleştirmek gibi bir hakkım yok ve bunu sadece bir kitaptan nefret ettiğim zamanlarda yaparım. Sıklıkla Jane Austen’ın eserleriyle ilgili incelemeler yazmak istedim ama kitapları beni öylesine çıldırtıyor ki hissettiklerimi okurlardan saklayamıyorum; onun kitaplarını okumaya başlamamla bırakmam bir oluyor. Gurur ve Önyargı’yı her okuduğumda Jane’in kafatasını tutup omurgasıyla beraber sökmek istiyorum.

    Twain’in “Jane Austen” başlıklı, tamamlanmamış bir yazısından:

    Gurur ve Önyargı ya da Duygu ve Duyarlılık’ı ne zaman okursam okuyayım, kendimi Cennetin Krallığı’na giren bir barmen gibi hissediyorum. Demek istediğim, muhtemelen onun hissedeceği gibi hissediyorum, hatta bundan neredeyse eminim. Ne düşüneceğini bildiğimden kesinlikle eminim- ve içinden yapacağı yorumları. Kendilerinden şikayet eden son derece iyi Presbiteryenler gibi o da kesinlikle burun kıvırırdı. Peki bunun sebebi kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi mi? Alakası yok. Sadece onun damak tadına uygun değiller, hepsi bu.

    5. Aldous Huxley – Yolda

    Nicholas Murray’in “Aldous Huxley: Bir Biyografi” isimli kitabından alıntılıyoruz:

    Bir süre sonra oldukça sıkıldım. Yol, korkunç derecede uzun geldi.

    6. Katherine Mansfield – Howards End

    Günlüğünden:

    Mayıs 1917

    Dün akşam, zayıf bulduğum kitapları duvara koyarken Howards End’in bir kopyasıyla karşılaştım ve bir göz atayım dedim. Ama yeterince iyi değildi. E.M. Forster çaydanlığı ısıtmaktan daha öteye gidemiyor. Bu işte de nadiren iyi. Çaydanlığa bir dokun. Güzelce ısınmış mı? Evet, ama onun için çay yok.

    Ve Helen’i hamile bırakanın Leonard Bast mı yoksa onun unutulmuş ölümcül şemsiyesi mi olduğuna karar veremiyorum. Her şey düşünüldüğünde, cevap şemsiyeymiş gibi geliyor.

    7. Martin Amis – Don Kişot

    “Klişeyle Savaş: Denemeler ve İncelemeler 1971-2000” isimli kitabından:

    Her ne kadar tartışmasız bir şaheser olsa da Don Kişot çok ciddi bir kusurdan dolayı puan kaybediyor: bütünüyle okunaksızlığından. Zaataliniz bunu biliyor, çünkü kitabı daha yeni okudum. Eser güzellikler, çekicilikler ve ince mizahla kaynıyor; fakat aynı zamanda, kitap ilerledikçe (bütünün %75’ine yaklaştıkça) sıkıcılaşıyor. Don Kişot okumayı eşek şakaları, kötü huyları ve berbat arkadaşları olan, anlaşması güç bir büyük kardeşle ya da büyük bir akrabanın ziyaretiyle karşılaştırabiliriz. Deneyim sona erdiği ve büyük oğlan yanınızdan ayrıldığında (sayfa 846’da düzyazı diyaloğa ara vermeden devam ettiğinde), göz yaşlarına boğulmanız oldukça mümkün: ama rahatladığınız için değil, gururunuzdan ötürü. Başardınız, Don Kişot’un bütün uğraşlarına rağmen kitabı bitirdiniz.

    8. David Foster Wallace – Amerikan Sapığı

    1993 yazında Larry McCaffery ile yapılan ve “Kalıcı Kurgunun İncelemesi” ismiyle yayınlanan röportajdan:

    LM: Sizin durumunuzda, bu düşmanlık kendisini nasıl gösteriyor?

    DFW: Yani, her zaman değil ama bazı bazı sözdizimsel olarak yanlış olmayan fakat okuması ciddi karın ağrıları yaratan cümleler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya da metindeki verileri okurun kafasına kafasına fırlatma şeklinde. Ya da beklenti yaratmak için bir hayli enerji harcayıp en sonunda da okuru hayal kırıklığına uğratmaktan zevk alarak. Bunu Ellis’in Amerikan Sapığı’nda açıkça görebilirsiniz; bir süre boyunca izleyicinin sadistçe duygularını utanmadan ayartıyor ama sonuna geldiğimizde sadizmin gerçek objesinin okuyucunun kendisi olduğu gerçeğini öğreniyoruz.

    LM: Ama ben en azından Amerikan Sapığı‘nın durumunda acı vermenin ötesinde bir şey olduğunu hissettim ya da Ellis senin söylediğin ciddi sanatçıların olmak istediği gibi bir acımasızlık peşindeydi.

    DFW: Sen sadece okurları kötü yazımla manipüle edebilecek bir sinizm örneğini anlatıyorsun. Bense bunu bugünün dünyasında, Ellis ve bazı diğer yazarların kendi okur kitlelerini artırmak için bel bağladıkları karanlık bir sinizm çeşidi olarak görüyorum. Bak, eğer kalıcı durum umutsuz bir şekilde boktan, berbat, materyalistik, duygusal olarak aptalca, sadomazoşistik ve gerizekâlıca ise ben (ya da herhangi bir başka yazar) gerizekâlı, duygusal olarak aptal ve boş karakterlerin hikâyesini bir araya getirip kolayca kurtulabilir, çünkü bu en kolay şey, bu tarz karakterler herhangi bir gelişme gereksinimi duymazlar. Betimlemeler marka ürünlerin basit bir listesiyle yapılabilir. Aptal karakterler birbirlerine saçma sapan şeyler söyler. Eğer kötü yazının ayırt edici özellikleri olan şeyler – boş karakterler, klişeleşmiş ve insana tanıdık gelmeyen bir dünya vs. – aynı zamanda bugünün dünyasının da betimlemesi olsaydı, o zaman kötü yazın kötü bir dünyanın ustalıkla işlenmiş bir taklidi hâline gelirdi. Şayet okuyucular basit bir şekilde dünyanın aptal, boş ve kaba bir yer olduğuna inanıyorsa o zaman Ellis de her şeyin ne kadar kötü olduğu hakkında iğneleyici ve ruhsuz bir yorum hâline gelen kaba, sığ ve aptal bir roman yazabilir. Bak dostum, karanlık ve aptalca zamanlarda yaşadığımıza büyük bir çoğunluğumuz karşı çıkmayacaktır ama her şeyin ne kadar karanlık ve aptalca olduğunu dramatize eden kurgulara gerçekten ihtiyacımız var mı? Karanlık zamanlarda iyi sanatın tanımı insani ve büyülü olanı, zamanın karanlığına rağmen hâlâ parıldayan şeyleri bulup onlara kalp masajı uygulayan şeyleri anlatmaktır. Çok iyi bir kurgu istediği kadar karanlık bir dünya görüşüne sahip olabilir, ama aynı zamanda hem bu dünyayı betimlemenin hem de nasıl hayatta ve insan olarak kalınabileceğini göstermenin de bir yolunu bulmalıdır. Amerikan Sapığı‘nı seksenlerinin sonlarındaki toplumsal problemlerin edimsel bir özeti olarak savunabilirsin, ama bundan fazlası değil.

    9. Elizabeth Bishop – Seymour

    (Bazı yerlerde bunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’a yönelik bir eleştiri olduğu söylenir ancak mektubun tarihine bakılınca eleştirilen eserin 1959’da yayınlanan Seymour olması daha yüksek bir ihtimaldir.)

    9 Eylül 1959’da Pearl Kazin’e yazdığı mektubunda:

    Salinger’in öyküsünden NEFRET ETTİM. Bitirmek günlerimi aldı ve her gün yavaşça, birer sayfa ilerleyerek ve yazdığı utanç verici derecede saçma cümlelere kızararak okudum… Bunu yapmasına nasıl izin vermişler? Her cümlede durmadan ve durmadan kendisinden bahseden, o korkunç bencilliği… Üstelik bunun komik olması gerekiyor sanırım. Ve madem şiirleri o kadar iyi, o zaman neden bize bir-iki tanesini verip çenesini kapatmamış ki Tanrı aşkına? Seymour karakterinin hiçbir özel yanını göremedim. Yoksa amaç buydu da ben mi bunu gözden kaçırdım? TANRI’nın birazcık üstün, hassas ve zeki bir insanın içinde bile olabileceğini ya da onun gibi bir şeyi mi anlatıyor? Ya da NEYİ? Ve NEDEN? The New Yorker’ın onun yazdığı tek bir kelimeyi bile değiştiremediği doğru mu? Bu Andy White’ın takdir ettiği eski moda yazım standartlarının tam zıttı gibi duruyor; buna rağmen ne “deneysel” ne de orijinal, sadece can sıkıcı. Şimdi, eğer sunulan bütün övgülere karşı bir tutum sergiliyorsam bana nedenini söyle, çünkü bu eserin nasıl savunulacağını bilmek isterim.

    10. Marry McCarthy – Franny ve Zooey

    1962 yılının ekim ayında, Harper Dergisi’nde de yayımlanan incelemeden:

    Baba Hemingway’in montunu kim devralacak? J.D. Salinger değilse kim? Ve eğer Salinger’ın kendisi değilse bu amip gibi bölünen ve çoğalan çocuklar kim?

    Hemingway’in eserlerinde kılıktan kılığa girmiş Hemingway’den başka kimse yoktu ama en azından her kitapta bir tane Baba yer alırdı. Salinger’ın hepsi de bilgili, sevimli ve basit olan yedi yüzüyle karşılaşabilmek içinse narsistlikle dolu, korkunç bir havuza bakmak gerekiyor. Salinger’ın dünyası Salinger’dan, öğretmenlerinden ve ona hoşgörüyle bakan, şakşakçı okurlarından başka bir şey içermiyor; dışarıdaysa beyhude yere içeri alınmalarını işaret eden sahtekârlar var. Tıpkı çocukların İrlandalı annesi, Şişman Kadın’ın evcimen bir versiyonu olan ve oğlu Zooey duş alır ya da tıraş olurken banyoyu işgal edip duran Bessie gibi…



    Sigara yakmak ve bir bardak içki içmek gibi eylemler de sanki ağzın yaptığı bu şeyler çok kutsalmış gibi aşırı detaylı bir şekilde anlatılmış. Aynı şekilde, aile arasındaki yazışmalara da kutsal birer tablet veya ilahi kuşların getirdiği birer mesaj muamelesi yapıyor: Seymour’dan gelen mektuplar, günlüğünden yaptığı alıntılar, Ruddy’den gelen bir mektup, Franny’den gelen bir başka mektup, Boo Boo’dan gelen bambaşka bir mektup, Boo Boo tarafından banyo aynasına sabunla yazılan bir not (son ikisi “Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar” adlı bir başka hikâyeden).



    Glass’ın kolektif kişiliğinin bu izleri, Azize Veronica’nın kutsal bir emanetin içindeki mendiliymişçesine iyi korunuyor. Ürpertici olansa, hazır Veronica’nın mendilinden bahsetmişken, nasıl ki bu popüler nesneyi betimleyen tablolarda İsa Mesih’in gözleri kalabalığın üstünde şüpheye yer bırakmayan bir sitemle geziniyorsa, okur da Salinger’in bu en son eserinde yazar sanki onu üzgün bakışlarla izliyormuş veyahut okumasını dinliyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani her zamanki okuma ilişkisi tersine dönüyor ve okuyucu Salinger’i okuyacağına Acıların Adamı Salinger okuyucuyu okuyor.

    Seymour’un intiharı Salinger’ın bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunu tahmin ettiğini ya da bundan korktuğunu gösteriyor. Kendisini neden öldürdü? “Basitliği, korkunç dürüstlüğü” için taptığı, sahtekâr bir kadınla evlendiği için mi? Yoksa çok mutlu olduğu ve Şişman Kadın’ın dünyası harika olduğu için mi? Ya da yalan söylediği, yazarı yalan söylediği ve bu çok korkunç ve sahte bir şey olduğu için mi?

    11. H.L. Mencken – Muhteşem Gatsby

    3 Mayıs 1925’te The Chicago Sunday Tribune’de yayınlanan bir incelemede:

    Scott Fitzgerald’ın yeni romanı Muhteşem Gatsbyallanıp pullanmış bir anekdottan daha fazlası olamamış, hatta bu kadar olduğundan bile emin değilim. Kitapta çizilen Long Island manzarası New York şehrinin çöplüklerinin kıyısındaymış gibi hissettiriyor. Züppe villaların ve gürültülü ev partilerinin Long Island’ı… Kitabın teması eski tarzda romantik ve gösterişli bir aşk; ürkütücü bir mizaha indirgenmiş, kadim köklerine kadar sadık bir motif. Kitabın baş karakteriyse o taraflarda sık rastlanan, herkesi tanıyan ama hiç kimse tarafından tanınmayan, nasıl kazandığı belli olmayan muhteşem servetiyle bir film yıldızının zevklerine ve her nasılsa sklerotik bir şişman kadının basit duygusallığına sahip olan genç bir adam.



    Besbelli ki önemsiz bir hikâye bu ve her ne kadar (benim de göstereceğim gibi) Fitzgerald dünyasında önemli bir yeri olsa da Cennetin Bu Tarafı’yla aynı rafa konulmaması gerekiyor. Temelde onu kötü kulan şey en nihayetinde basit bir hikâye oluşu. Fitzgerald kendi karakterlerinin ruhuna girmektense yüzeyde kalıp gerilimi sürdürmekle daha çok ilgileniyormuş gibi gözüküyor. Karakterler sadece inandırıcılıktan uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda da çok fazla şeyi sorgulamadan doğru kabul ediyorlar. Sadece Gatsby’nin kendisi gerçekten yaşıyor ve nefes alıyor. Geri kalanlar ise sıklıkla şaşırtıcı derecede canlı gözüken ama bir o kadar da cansız, konuşan kuklalardan başka bir şey değiller.

    12. Vladimir Nabokov – Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler

    Vladimir Nabokov

    James Mossman ile yaptığı 23 Ekim 1969’da The Listener’da yayınlanan ve Strong Opinions’ta yeniden basılan röportajdan:

    Eğer Dostoyevski’nin en kötü romanlarını ima ediyorsanız, evet Karamazov Kardeşler‘den ve Suç ve Ceza denen o korkunç saçmalıktan son derece nefret ediyorum. Hayır, ruh arayışına, yazarın iç dünyasını açığa vurmasına karşı değilim; ama bu kitaplarda ruh, günahlar ve de bunların duyarlılığı oldukça can sıkıcı ve ele yüze bulaştırılmış bir hâlde.

    13. Vladimir Nabokov – Finnegan Uyanması

    1967’de The Paris Review’a verdiği bir röportajında:

    Maskaranın Uyanması‘nın folklorun o korkunç neşesini güç bela taklit edebilen, kanserli bir kitleyi andıran süslü kelimeler-dokusundan ve aşırı kolay alegorilerinden nefret ediyorum.

    Nabokov’un Cornell’deki öğrencilerinden birinin 1967’de gerçekleştirdiği başka bir röportajdan:

    Ulysses, Joyce’un diğer eserlerinin üstünde bir kule gibi yükselir ve onun o saygıdeğer orijinalliği, eşsiz düşünce akıcılığı ve stiliyle karşılaştırıldığında talihsiz Finnegan Uyanması herhangi bir forma sahip olmayan, sıkıcı ve yapay bir folklor nesnesi; soğuk bir kitap pudingi; uykusuzluğunuzu iyice çileden çıkaran, yan odadaki ısrarcı bir horlama olarak kalıyor! Aynen öyle düşünüyorum. Dahası, eski kelimeleri taklit ederek konuşan bölgesel edebiyattan her zaman nefret etmişimdir. Finnegan Uyanması‘nın dış cephesi çok geleneksel ve sıkıcı bir apartman dairesini gizlemeye çalışıyor ve onu bu mutlak sıkıcılıktan yalnızca cennetten gelen bir ses perdesinin çınlamaları kurtarabilir. Bu cümleden dolayı aforoz edileceğimi biliyorum.

    14. Vladimir Nabokov – Dr. Zhivago

    Ekim 1972’de verilen ve Strong Opinions’ta yeniden basılan bir röportajdan:

    Zeki olan herhangi bir Rus, sadece 1917’deki Bahar Devrimi’ni reddetmesine değil, aziz doktorun devrimin üzerinden sadece yedi ay geçtikten sonra Bolşevist darbeyi çılgıncasına bir neşeyle kabul etmesine bakarak bu kitabın Bolşevist yanlısı ve tarihsel açıdan yanlış olduğunu ilk bakışta anlayacaktır. Her şey partinin siyasetine uygun bir biçimde gerçekleşiyor. Politikayı bir kenara bıraktığımızda bile onu basmakalıp olaylarla, yozlaşmış avukatlarla, inandırıcılıktan uzak kızlarla ve bayat tesadüflerle dolu, acınası, beceriksiz, önemsiz ve melodramatik bir kitap olarak görüyorum.



    Pasternak’ı mısralarının gücü sayesinde Nobel aldığı zaman alkışlamıştım. Fakat Dr. Zhivago’daki cümleler onun şiir yeteneğiyle bağdaşmıyor. Orada burada, bir manzarada ya da gülüşte onun şiirsel sesinin hafif yankılarını fark edebilirsiniz belki ama arada sırada yaptığı güzellemeler bu romanı elli yıllık Sovyet edebiyatının banalliğinden kurtaramamış.

    Kaynak: Lithub
    Çeviren: Volkan Şahin
    Editör: M. İhsan Tatari
  • Kıskanıyorum seni İstanbul. Sana yazılan şiirlerden, sana dokunan şarkılardan kıskanıyorum seni. Ruhun derinlerine işleyen sevda ile kıskanıyorum. Biliyorum güleceksin bana. “Sen kim ben kim, haddini bil diyeceksin.” Ardından ben kaçacağım köşe bucak senden. Adım adım, milim milim. Ama güleceksin bana. Diyeceksin ki “benim diyarımda, benim canımda, benim damarımda mı benden saklanıyorsun”. Güleceksin, güleceksin, güleceksin. Kahkahalara bürünecek ardından gülüşün. Bilsen İstanbul nasıl da korkuyor, nasıl da kaçıyorum senden. Ah bir kerecik deseydim “kıskanıyorum seni başka kalemlerin dilinde”. Ama nafile sen ki kiminin “acem mülkü” ne fedasın, sen ki başkasının “Aziz İstanbul”u, benimse şakağıma dayanmış vebal. Bilemedin bu sevdayı bilmeyeceksin de. Sen ki şatafatlı sevgilerin verdiği körlükte, sen ki sana duyulan sevdaların biricik maşukusun. Gel kıyma bu cana desem duyar mısın beni?

    Seni düşündüm puslandı pencereler. Aklımda geçmiş günlerin hayali. Bir o kadar sarhoş ve bir o kadar da serseri. Kapalı kapılar ardında kalmış söylenecek sözler. Seni düşünüyorum İstanbul seni. Hey hat!.. Seni düşündüm sızladı Eminönü ve bir o kadar da çaresiz kaldı Beşiktaş. Birbirinden ayrı, yabancı kaldı sanki bu iki sevgili. Deniz girdi araya, gurbet dendi adına. Ruh sızladı derinden. Ayrılık adı yakıştırıldı bir o kadar korkunç ayrılığa.

    Seni düşündüm çıplak bir kadın ayağı değdi suya… Anında yıkıldı Kız Kulesi, Sarayburnu ağladı gizli gizli. Kaç kral, kaç padişah geçti? Kaç hırçın çocuk uslandı elinde? Ama bak ağlıyor Topkapı sessiz ayrılığa. Seni düşündüm yılların depremi koptu yüreğimde. Çöküverdim dizüstü. Sanki hırçın bir suydu içimde çalkalanan, sanki amansız bir vurgun. Sen geliyordun aklıma. O her şeyden habersiz yaramaz bir çocuk geliyordu gözlerimin önüne. Ben ağlıyordum, sen gülüyordun nazlı nazlı. Seni düşündüm bugün İstanbul, seni düşündüm bugün, seni… 

    Şimdi ellerimde o eskilerden kalma bir çerçeve. Yüreğim sanki ızdırapla dolu. Sana atlıyorum Galata Kulesinden. Sana uzanmaya çalışıyorum. Ama yok. Korkuyorum geriye kalan her şeyden. Sevdadan, aşktan ve senin kollarında ölmekten. Boş bir çerçeve şimdi elimdeki, ağlıyorum o anda saçları ıslanıyor karşı kıyıda bir kadının. Ölümle kucaklaşırcasına atlıyorum suyuna, nefessiz kalışları duyuluyor kulaklarımda karşı kıyıda boğazını tutan kadının. Ağlıyorum neden sonra. Amansız bir yağmur bastırıyor İstiklal’e. Sanki erkekler ağlamaz, sakla gözyaşlarını dercesine…

    Islak bir öpücük konuyor ardından yanağıma. Utanıyorum kendimden. Ve ilk heyecanı duyuluyor gönlümün. El değdirmemeye yemin edercesine kaçıyorum senden. İffetine laf getirmemecesine uzaklaşıyorum. Korkuyorum kimi zaman da şakağıma bir kurşun saplamaktan. Firavunların eşleri misali seviyorum seni… Böylesine yasaklı ve böylesine masum…

    Tereddütlere emanet kalıyorum kimi zaman da. Ağlayışlarım derdime derman olmayacak gibi. Sonra amansız ve zamansız bir fery düğümleniyor boğazıma. Fırtınalara esir kalıyor yüreğim. Ben ağlıyorum gizliden gizliye, sen bilmiyorsun feryadın anlamını. Sen süslü sözcükler içinde bocalarken, ben çaresizliğine boyun bükmüş menekşelerle dostluktayım. Şimdi desen ki sus ağlama, artık çok geç diye cevap verirdim sana. Şimdi apayrı bir sevgiliye gönül verdim ben. Fatih sultan köprüsünün kavuşturması misali yakın vuslat ve Dolmabahçe kadar büyüleyici. En az Topkapı kadar ihtişamlı ve Taksim kadar kalabalık. Vuslat o sevgilinin adı İstanbul. Vuslata kaptırdım yüreğimi. 
    Vakitsiz kavuşmalar kalıyor senden geriye. Amansız bir hasret düğümleniyor boğazıma. “Hem dert çoh hem dert yoh” misali ıstıraplara düğümlenmiş satırlar. Duy şimdi sesimi İstanbul: Ben İstanbul’da sızlarım, İstanbul omzumda ağlar!..