• 124 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Godot’u beklerken 20.yüzyılın en önemli oyunudur. Yapıtıyla ilgili yanlış saptamalar oyunun yazarı Samuel Beckett’i ölümüne dek eğlendirmiş
    "Godot neden gelmedi, gelse ne yapacaktı, bir sonraki oyunda mı gelecek, gelmeli miydi" gibi sorularla menzil dışına çıkılmıştır. Sorulması gereken "Godot kimdir?” olmalıydı. Beckett bu bağlamda
    tiyatro arenasına jestini yapıp, tüm oyunun bir symbiosis olduğu ipucunu vermişti. Biyolojik bir terim olan symbiosis, "değişik iki türün bir arada yaşarken birbirini etkilemesi demektir. Bu tanım değerlendirilse GODOT'nun, God (Tanrı) ve Idiot (Budala) sözcüklerinden harmanlandığı anlaşılırdı. Başrol oyuncuları Vladimir ve Estragon’un tanrı ve budala adına rol kestikleri ve ruhsal zikzaklarma göre roltakası yaparak bir harmoni yakaladıkları anlaşılırdı. Onların aslında birbirlerini bekledikleri, buluştuklarında şakalaşırken izleyiciye gizemli bir bulmaca sundukları anlaşılırdı.
    SELÇUK ALTUN; Kitap İçin 2, Sayfa 265-266
  • 124 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kimdir godot
    Godotyu bekliyenler bile bilmiyor bu sorunun cevabıni habeciden bir iki şeý öğrenebiliyoruz ancak
    Neden bekliyorlar
    Bilmiyoruz
    Godot nerde ve nereye gelecek bilmiyoruz
    godot zaten hiç gelmiyor



    Kitap çok etkili bir eser mutlaka okuyun
  • 124 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Godotyu Beklerken Samuel Beckett tarafından yazılmış bir tiyatro eseridir. Varoluşu ve insanı sorgulayan, umutları ve insanın ümitsizliğini irdeleyen bir eser.

    Vladimir ve Estregon aslında gelmeyeceğini bildikleri Godot'u bekler dururlar. Her gün bir öncekinden pekte farklı olmasa da..

    Peki gerçekten, kimdir bu Godot?

    Neden bekleriz onu?


    Godot hiç var olmamıştır, çünkü varlığın var olması gerekmemektedir. Godot hiç gelmez, çünkü aslında Godot hep oradadır.

    Godot, hiçliğin içindeki tek bütündür, Godot sensindir, Godot benimdir.  Yaşama devam edebilmenin tek yolu, içinde bulunduğumuz durum ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir.

    Godot hiççi bir yaklaşım değil, Godot hiççiliğin bir imkansızlığıdır.
  • 124 syf.
    ·Puan vermedi·
    Zaman içinde kaybolan insanların, varoluş sancısı çekmelerini konu alıyor kitap.
    Yazarın, “Karabahtın bizi içine tıkıştırdığı rezil tür” diye nitelendirdiği insanlık hep bir bekleyiş içerisinde .

    Neyi beklediğini bilmeden beklemek.

    Peki kimdir yada nedir Godot?

    Tanrı, ölüm, mutluluk , sıradan bir insan....

    Ne zaman geleceğini bimeden hatta gelip gelmeyeceğini bile bilmeden bekler kahramanlar Godot’yu.Çoğu zaman gitmek isterler fakat nereye gideceklerini bilemezler bu yüzden başa dönerler, yine başa dönerler ve hep başa dönerler.
  • 124 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Godotnun bir 'umut' olduğu su götürmez bir gerçek. Beckett'e sorulmuş kimdir, nedir bu Godot ? Bende bilmiyorum ki, bilsem yazmaydım bunu demiş. Bu her insana göre değişen bir kavramdır. Bir bekleyiş, bir umut, çaresizlik. Estragon 'gidelim buradan' dediğinde 'hayır beklememiz lazım' diyen Vladimir hep umut etti, Godot gelicek diye bekledi, çünkü söz vermişti onlara.
    Oyun bir sahnede bir ağacın atında geçiyor. Zaman kavramı yok. bizler zamanın geçtiğini ağacın yeşermesinden anlıyoruz. Beckett iki insan yaratmış ve o bomboş sahneye hapsetmiş onları. Ve bir umut vermiş onlara; Godot. Shahespeare'in "hayat bir sahnedir, rolünü oynayan çıkar ve gider" sözüzdeki o sahne, Aşık Veysel'in "iki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece" deki o iki kapılı han, ve Ianesco'nun The Chairs adlı eserinde ki o iki pencereli kule. İşte tüm bunlar dünya hayatının birer sembolü. Doğum ve ölüm. Aradaki dünya hayatı. Vladimir ve Estragon Ahmet, Esra, Uğur..vb. yani sen, ben. Hepimiz bir sahnedeyiz ve oynuyoruz. Sahneden çıkmak için gereken tek şey "ölüm". Bu iki karakter de zaman zaman kendilerini asmak istiyorlar zaten. Çünkü biliyorlar ki ertesi gün yine sahneye gelmek zorundalar. Bu birazda insanoğlunun her günü birbirinin aynı gibi geçen, tekrar eden dünya hayatına benziyor. 'Absurd theatre' olarak geçer zaten bu eser. Absürd olan nedir peki? İnsanın bir gün öleceğini bildiği halde yaşaması.yani dünya hayatı bir absürttür. Kısır bir döngüde yaşar gideriz, bin bir sıkıntı çekeriz, bazen ölümüne mutlu oluruz ama biliriz ki her duygunun sonu var. Ne çekilen dert senle mezara gelir, ne mutluluğun sonsuz olur. Peki ne yapmalı? Bir gün ölücez diye hiç hayal kurmamalı mı? İşte her insanın hayatta kalabilmesi için bir umuda yani bir Godot'ya ihtiyacı vardır. Umut yaşama bağlılıktır, hevestir. Bunu yitiren insan bedenen sağ olsada ruhen ölmüştür zaten. Hepimiz şunu demez miyiz, yarınlar daha güzel olacak. Kimi zaman daha güzeldir yarınlar ama çoğunlukla dünden farksızlardır. Dünya denilen bu çirkin yerde inanın bana umutsuz yaşanmaz. Beckett bize bunu anlatmış, bekleyin demiş, bekleyin. ama bilin ki o godot hiç bir zaman gelmeyecek. Benim de bir Godotm var; Savaşsız bir dünya. Biliyorum hiç bir zaman gelmeyecek. Ama denemeye değer :)

    İncelenmesi gereken diğer karakterlerde elbette ki Pozzo ve Lucky. Ben bu ikisini sömüren ve sömürülen toplum olarak görüyorum. Pozzo hasta ve kibirli bir adam ve Lucky onun kölesi.2. Bölümde Pozzo sahneye kör, Luck ise sağır olarak giriyor. Ve görüyoruz ki yine kopamamışlar birbirlerinden. Beckett bu iki karakter ile bizlere insanlığın nekadar çirkin, zalim ve aciz olduğunu göstermiş.
    Bu dört karalter aslında bir insanın dört farklı yönünü bize anlatıyor. Vladimir, düşünen, akleden biri olarak insan zihnini, Estragon sürekli acı çeken ve acıkan biri olarak insan ruhunu, Pozzo insanlara üstten bakan egomuzu ve Lucky de isteyerek veya zorunda kalarak birilerine itaat eden aciz, zavallı yanımızı sembolize ediyor.
    Yazar bir kameradır, etrafı gözlemler ve gerçeği yansıtır. Beckett te biz insanları gözlemlemiş ve bize bizi anlatmış.
  • 124 syf.
    ·1 günde·10/10
    Gogo: Şimdi ne yapıyoruz?
    Didi: Bilmem.
    Gogo: Gidelim.
    Didi: Gidemeyiz.
    Gogo: Niye?
    Didi: Godot'yu bekliyoruz.

    Kendilerini çepeçevre sarmış Godot fikriyle gün ve geceye hapsolan iki "deli"nin varoluş çırpınmalarıydı benim gördüklerim. Gogo'nun yalın ayak giydiği çizmelerinden süzülen ekşi ayak kokusu kadar hayal ürünü, ancak Didi'nin ettiği sözlerin kesikli mantıksallığımızı yansıttığı kadar da gerçek, tüm absürtlükleriyle capcanlı bir hapishane: Yeryüzü hapishanesi.

    Aklın sınırlarını aşan diyalogların arasında kendinizi bir yoksunluk çukurunda hissedebilirsiniz, üstelik neyin yoksunluğunu çektiğinizi bilmeden. Bir ağaca kayacak gözleriniz, dallarının gücünü tahayyül etmeye kalkacaksınız; bu sırada etrafınızdaki bir ipi boynunuza dolama fikri kayıp geçecek aklınızdan. Bunu tartacaksınız, yordamına uygun bir şekilde nasıl yapılır bu iş onu muhasebe edeceksiniz. Godot'yu beklerken bunların hepsini bir bir yaşayacaksınız: Çukurlarda geceleyip bir despotla arkadaşlık edecek, uzaklara dalıp sessizliğe gömüleceksiniz. Günün doğuşu ve ayın gökkubbeyi terkedişi ile içinde bulunduğunuz ova bir anda "Belleğin Azmi"ne dönüşecek ve tüm kıvranmalarla dünün izlenimlerini geri getirmeye çalışacaksınız Godot'yu beklerken... Sonra, bir oraya, bir buraya gidip geleceksiniz. Düşüneceksiniz. Anlamaya çalıştığınız anda çekiştirecek birileri mantığınızı iki ucundan; dizleriniz bükülecek, yere yığılacaksınız. Kalkma zamanı gelene kadar orada duracak ya da "İmdat!" çığlığından medet umacaksınız, tüm insanlığı Habil ve Kabil olarak tek başınıza temsil eden siz, sadece, umacaksınız...

    Godot gelir mi bilinmez, belki Godot her gün gelmiştir de bu da bilinmez. Aslında Godot nerededir bu da bilinmez. Geçmişin şimdiyle iç içe olduğu bu yerde Godot nerededir ve kimdir bunu kimse bilemez. Hatta Godot'nun var olup olmadığını kimse zinhar bilemez!
  • 214 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Size bu kitabı okuyun demeyeceğim.
    Ama yine de okuyun. Belki Wattlaşırsınız.
    Wattlaşırsanız ne yaparsınız bilmiyorum. Tencere, düdüklü olduğu gibi düdüksüzdür de. İçinde pişenden bize ne hem. Ham şeyler tencerede pişer, düdüğünün canı cehenneme... İste bu yüzden okunmalı diyemem. Bazen tahammül seviyesini o kadar aşar ki cümleler sıkılır, boğulursunuz.
    Misalen " bir tencereye Bay Knott'un tencerelerinden birine bakarken ya da bir tencereyi, Bay Knott'un tencerelerinden birini düşünürken, boşunaydı Watt'ın Tencere, tencere, demesi." (Syf.68)
    Bay Knott'un tenceresinin iki sayfalık döngüsü de var, buraya yazamayacağım kadar uzun uzun tekrarlı kelimeler ve cümlelerle ördüğü anlatılar da.

    Peki bu cümleler ve hiçlikler dahilinde nasıl sevilir Beckett...

    Watt. Beckett'in en karmaşık ve en olaysız, örgüsüz kitabı. Watt kimdir bilinmez. Nerde kaldığı, ne yiyip içtiği, dahası kitaptaki kahramanlar kimdir onlar da bilinmez. Herkes yoktur bu kitapta, hiçkimseler vardır. Ne Godot' u Beklerken, ne de diğer kitaplarındaki karakterler bu kadar "yok" değildir. " Eşlik " kitabında karanlıkta sırt üstü uzanan adam da değildir Watt.
    Süssüz karakterlerinin güzelliğiyle sevdiğim Beckett'ın simgesellikten uzak, sere serpe yazdığı kitaplarını her okuyuşumda ağır travmatik süreçlere girerim. Aslında onun kitaplarında anlamsızlık asıl bütünlüğü oluşturur. Çünkü bazen anlamamanın verdiği huzuru hiçbir açık anlamla elde edemeyiz. Dili ağır ve zekice dokunmuştur. Yanı okuyup anlamak önemli değil..

    Bazen karakterlerinin doğuş noktasında bize tüyolar verir. " Hiç doğru dürüst doğmamış olmak" (Syf 210)
    Sanırım bu cümle Beckett okumak isteyenlere lazım olacak.
    Bazen de donuk ve karmaşık olaylarının sinyalini verir.
    "Dünün ölü mutluluğundan kalan ölü mutsuzluk."(syf 216)

    Neyse işte efenim Beckett okumak isteyenlerin kesinlikle ilk kitabı olmamalı.
    Bu karmaşık kitabı rafındaki yerine bırakıyor ve iyi okumalar diliyorum. Afiyet olsun. Yalnız simgesel birşey beklemeyin, demedi demeyin. Ki kitabın son cümlesi
    "Yazdıklarımda simgesel anlamlar arayanların boynu altında kalsın ":))
    Boynunuza dikkat edin, Beckett ' ı sevin...