• Kime ait olduğunu bilmiyorum; ama çok hoşuma giden bir söz vardır:
    “Bütün kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak içindir.”
  • "Bir gece Medine sokaklarında Halife Hazreti Ömer ve Abdurrahman bin Avf hazretleri gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:

    - Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?

    Abdurrahman bin Avf, "Bilmiyorum" der. Şöyle açıklama yapar.

    - Burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırışıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler...

    Abdurrahman bin Avf der ki:

    - Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz!

    İrkilir Halife.

    - Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabe:

    - ALLAH'u Azimüşşan 'İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız' buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!

    Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf'in eline uzatarak der ki:

    - Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar biz ceza isteyebilirler.

    Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz Halife!

    - "ALLAH insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrusunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir !"
  • Peygamber Efendimizin mübarek hanımı, “müminlerin annesi,” Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) en sadık sahabisi olan Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Hz. Âişe’nin fazilet ve meziyetleri saymakla bitmez.

    İlim, ahlak, takva bakımından da eşsiz olan Hz. Âişe, fıkıh, hadis ve Kur’ân tefsiri gibi hususlarda temayüz etmiş, müstesna bir insandır.

    Hz. Âişe, nübüvvet güneşinin Mekke ufuklarını aydınlatmasından dört (veya beş) yıl sonra dünyaya gözlerini açmıştı. Babası Hz. Ebû Bekir, Mekkelilerın çoğuna muhalif olarak putlara tapmamış, asil ve temiz bir insandı, Ticaretle meşgul olurdu. Hâli vakti yerinde, Mekke’nin ileri gelen şahıslarından biriydi. Tevhid dininin son kalıntıları olan Hz. İbrahim’in Hanif dinine bağlı olanlardandı. Annesi Ümmü Rûmân da Peygamberimize ilk iman edenlerdendi.

    Hz Âişe böyle asil ve temiz bir ailenin içinde, tevhid nurlarının aydınlattığı bir yuvada dünyaya gemişti. Çocukluğu, Müslümanlarla müşrikler ara­sındaki mücadelelerin en şiddetli olduğu devreye rastlar.

    Her türlü müşrik zulüm ve baskısına rağmen, nübüvvet nuru parlamaya devam etti. İman-küfür mücadelesinin üzerinden henüz 10 yıl geçmişti. Hz. Âişe genç bir kızcağızdı. Sevimli, zeki ve güzeldi. Hz. Ebû Bekir gibi büyük bir sahabinin terbiyesinde yetişiyordu. Gerek böyle bir babanın terbiyesi, gerekse yaradılıştan Allah’ın kendisine verdiği zekâ ve kabiliyetler, onun büyük bir vazifeye namzet olduğunu gösteriyordu.

    10. yıl, Peygamberimiz için “Hüzün Yılı” olmuştu. Zira aynı yıl için­de pek sevdiği, en zor günlerde yardım ve himayelerini gördüğü iki büyük insanı kaybetmişti. Bunlardan biri amcası Ebû Tâlib, diğeri de hanımı Hz. Hatice idi.

    Nasıl üzülmesindi? Ebû Tâlib, Kureyş’in ileri gelen itibarlı şahsiyeti idi. Ye­ğenini koruyor, müşriklerin daha fazla üzerine gelmelerine mâni oluyordu. Hz. Hatice ise, yaşlı olmasına rağmen, Peygamber’e (a.s.m.) gösterdiği eşsiz sadakat, itaat ve teslimiyet ile eşine rastlanmaz bir vefa ve kadirşinaslık örneği ver­mişti. Herkesin Resûl-i Ekrem’i inkâr edip ondan uzaklaştığı o çetin günlerde onu ilk tasdik eden olmuş, şefkat ve himaye kanatlarını üzerine germişti. Kö­tü anlarda onu teselli etmiş, hüzün ve sevincini paylaşmıştı.

    Hz. Hatice’nin vefat ettiği bu Hüzün Yılı’nda Cebrâil, Resûl-i Ekrem’e gele­rek onu teselli etti, Hz. Âişe’nin suretini ona göstererek, “Ey Allah’ın Resûl’ü, Hatice’ye muka­bil bu kız senin hüzün ve yalnızlığını bir nebze giderip, sana hanım olacaktır.” dedi.[1]

    Bu hadiseden biraz sonra Osman bin Maz’un’un hanımı Havle, Peygambe­rimize gelerek Âişe ile nikâhlanması teklifinde bulundu. Peygamberimiz o sırada yalnız bulunuyordu. Havle’nin teklifini müspet karşıladı. Onu kendisi­ne vekil tayin etti.

    Havle (r.anha), sevinçle Hz. Ebû Bekir’in evinin yolunu tuttu. Kapıyı ona Ümmü Rûmân açtı. Hz. Havle hemen müjdeyi verdi. Ümmü Rûmân, sevin­mekle beraber bir şey diyemedi, çünkü Hz. Ebû Bekir evde yoktu.

    Biraz sonra Ebû Bekir (r.a.) geldi. Bu teklif karşısında sevinç ve heyecan duydu. Ancak bir endişesi vardı: Peygamberimizle kardeş olmuştu… Arapların âdetlerine göre, bir kimse kardeş olduğu birinin kızını alamazdı. Bu sebeple Hz. Âişe, Peygamberimize helal olur muydu? Hz. Havle’den, bunu öğrenmesi­ni istedi.

    Havle (r.anha), Hz. Ebû Bekir’in bu endişesini Resûl-i Ekrem’e nakletti. Peygam­berimiz bütün batıl âdetleri yıkıp yerine doğru olanları ikame etmekle vazifeliydi. Havle’ye (r.anha) şöyle dedi:

    “Ebû Bekir’e git, de ki, benim onunla kardeş olmam [kan ve sütkardeşi de­ğil] İslam kardeşliğidir. Bu sebeple kızıyla evlenmemizde bir mâni yoktur.”[2]

    Havle bu cevabı hemen Hz. Ebû Bekir’e ulaştırdı. Böylece Hz. Ebû Be­kir’deki tereddüt de zail oldu. Bundan sonra Peygamberimizin Hz. Âişe ile nişanı yapıldı. Üç sene nişanlı kaldılar.

    Mekke’den Medine’ye hicret pek hazin olmuştu. Yurtlarından apar topar kopan müminler kâh tek başlarına, kâh aileleriyle yollara dökülmüşlerdi. Bi­lindiği gibi, Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizle birlikte hicret etmiş, çoluk ço­cukları Mekke’de kalmıştı. Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, daha sonra anne­sini ve iki kız kardeşini alarak yollara düşmüştü. Yolda giderken Hz. Âişe’nin bindiği deve, çöle doğru süratle koşmaya başlamış, bir ara iyice gözden kay­bolmuştu. Neredeyse Âişe’yi üzerinden fırlatacaktı. Annesi buna çok üzülmüş, kızının başına bir şeylerin gelmesinden korkmuştu. Ne var ki, biraz sonra deve sakinleşmiş ve dönüp kendiliğinden kafileye katılmıştı.

    Hz. Âişe, Medine’de annesi ve kız kardeşiyle birlikte Hazreçoğulları ma­hallesine yerleşmiş ve burada sekiz ay kalmışlardı.

    Muhacirlerin çoğu Medine’nin hava ve suyuna intibaksızlık yüzünden has­ta olmuştu. Hz. Ebû Bekir ve kızı Aişe de bu hastalananlar arasındaydı.

    Hastalık sona erip normal hayata dönünce Hz. Ebû Bekir, Re­sû­lul­lah’ın Hz. Âişe’yi neden yanına almadığını sordu. Resûl-i Ekrem ise henüz ona verecek mihri hazırlayamadığını söyledi. Bunun üzerine, Re­sû­lul­lah’ın uğrunda her şeyini feda edecek bir sadakat gösteren Hz. Ebû Bekir, borç olarak Hz. Âişe’nin mihrini vermeye hazır olduğunu bildirdi. Peygamberimiz bu teklifi kabul etti. Hz. Âişe’yi nikâhlayarak yanına aldı.

    Hz. Âişe’nin düğünü de nişanı gibi şevval ayında yapıldı. O güne kadar Arap­lar şevval ayında düğün yapmazlardı. Zira geçmişte bu ayda bir veba salgını ol­muş, bundan dolayı o ayı uğursuz sayarlardı. Hz. Âişe’nin evliliğiyle bu batıl inanış da ortadan kalkmış oluyordu.

    Hz. Âişe düğünlerin şevval ayında yapılmasını tavsiye ederdi. Kendi düğü­nünü misal göstererek, en güzel, en talihli ve en bahtiyar kadının kendisi olduğu­nu söylerdi.

    Bu düğünde kaldırılan hurafelerden biri de, gelinin, önünde ateş yakılarak götürülmesiydi.

    Peygamberimiz bu evliliğiyle, erkeklerden ilk Müslüman ve sadık bir sahabisi olan Hz. Ebû Bekir’le daha da yakınlaştı.

    Ama Peygamberimizin bu evliliğindeki en büyük hikmet, Hz. Âişe’nin, nikâ­hında bulunduğu dokuz yıllık kısa bir müddet içinde kazandığı İslami ilim ve fa­ziletle İslam’a yaptığı hizmette aranmalıdır. Dinî hükümlerin zahirî olanları­nı Ashâbının görüp bilmesi her zaman mümkündü. Ama İslam’ın aile mahremi­yetine ait hükümleri böyle değildi. Bunların ümmete duyurulması için böylesi­ne zeki ve ferasetli bir hanıma ihtiyaç vardı.[3]

    Bu mühim vazifeye namzet olacak birinin de, daha küçük yaştan itibaren Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde bulunması gerekiyordu. Zira bir insanın belli bir gaye için yetiştirilmesi, onun kabiliyetlerini tâ küçük yaştan itibaren o gayeye doğru yönlendirmekle mümkündür.

    Nitekim kadınlardan Hz. Âişe bu vazifeyi yerine getirirken, erkeklerden de Enes bin Mâlik aynı şekilde Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde küçük yaştan beri bulun­muş, görüp duydukları birçok hadisi ümmete duyurmuştur.

    Gençliğinin en verimli çağını Re­sû­lul­lah’ın yanında geçiren Hz. Âişe, kısa za­manda ondan pek çok şey öğrendi.

    Hz. Âişe’nin, Peygamberimizin yanında ayrı bir yeri vardı. Re­sû­lul­lah onu pek çok sever ve bunu da zaman zaman ifade ederdi. Bir defasında Re­sû­lul­lah’a sordular: “İnsanlardan sana en sevimli kimdir?” Peygamberimiz (a.s.m.), “Âişe’dir.” buyurdu. “Erkeklerden, yâ Re­sû­lal­lah?” dediklerinde ise, “Babası.” buyurdu.[4]

    Hz. Âişe, Peygamberimizin diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu, bir şükür vesilesi olarak bizzat kendisi de ifade ederdi: “Benim gibi genç yaşta Re­sû­lul­lah ile nikâhlanan olmadı. Anne-babası ben­den başka muhacir olan olmadı. Benim beraatimi Allah semadan indirdi. Cebrâil (a.s.), Harîre’de inip benim suretimi ona arz etmiş ve ‘Onunla evlen, çünkü o senin hanımındır.’ demiştir. Re­sû­lul­lah ile aynı kapta birlikte yıkanırdık, başkala­rıyla böyle olmazdı. Namazda yanında dururdum, başkaları duramaz­dı. Yanın­da olduğum hâlde Cebrâil huzuruna girerdi, hâlbuki diğer hanımlarının ya­nında gelmezdi. Allah onun ruhunu, başı göğsüme yaslı olduğu sırada aldı. Benim evimde vefat etti, yine benim evime defnedildi…”[5]

    Hz. Âişe’nin de ifade ettiği gibi, Cebrâil’i (a.s.) görme şerefi ona nasip olmuş­tu. Bunu da Hz. Âişe şöyle anlatır:

    Bir gün Cebrâil’i (a.s.) odamdan gördüm. At üzerindeydi. Re­sû­lul­lah ona ni­da ediyordu. Re­sû­lul­lah evin içine girdiğinde ‘Yâ Re­sû­lal­lah, o çağırdığın kim­di?’ diye sordum.

    “Sen onu gördün mü?” buyurdu.

    “Evet.” dedim.

    “Onu kime benzettin?” diye sordu.

    “Dıhyetü’l-Kelbî’ye.” dedim.

    “Sen muhakkak büyük bir hayır görmüşsün. İşte o, Cibril’dir.” buyurdu.

    Biraz sonra da, “Ey Âişe, Cibril sana selam ediyor!” dedi. Ben de selamına mu­kabele ettim…[6]

    Hz. Âişe, hassas bir mizaca sahipti. İnsanlık icabı zaman zaman sinirlenir ve kızardı. Kızdığında bunu Re­sû­lul­lah’a olan hitap tarzıyla ortaya koyardı. Bir defasında Resûl-i Ekrem (a.s.m.), “Ey Âişe, senin kızdığın ve memnun olduğun zamanları ben bilirim.” buyurdu. Hz. Âişe, “Nasıl biliyorsun, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberimiz, “Memnun olduğun zaman ‘Muhammed’in Rabb’ine’ diye ye­min ediyorsun. Kızdığın zaman ise İbrahim’in Rabb’i hakkı için.’ diyorsun!” Hz. Âişe validemiz, Peygamberimizi sevindiren ve ona olan saygısını ifade eden şu mukabelede bulundu:

    “Evet, yâ Re­sû­lal­lah, vallahi öyledir. Fakat ben sinirli olduğum zamanlarda sadece sizin isminizi dilimden bırakırım, sevginiz ise daima gönlümde ya­şar.”[7]

    Re­sû­lul­lah ona iyi davranır, bir dediğini iki etmezdi. Hattâ onunla yarış eder­di. Bir defasında yarışı Hz. Âişe kazanmıştı. İkinci yarışta biraz şişmanladığı için Hz. Âişe yarışı kaybetmişti. Re­sû­lul­lah, “Bu, öncekine bedeldir [ödeştik].” diye latifede bulundu.[8]

    Re­sû­lul­lah, Tebük ve Hayber Seferi’nden dönüyordu. Evin ön kısmında bir ör­tü vardı. Esen rüzgâr örtüyü kaldırmış, arkasında Hz. Âişe’nin çocukluğundan kalan oyuncakları meydana çıkmıştı.

    Bu sebeple aralarında şöyle bir konuşma geçti:

    “Ey Âişe, bunlar da ne?”

    “Kızlarım.”

    Fakat aralarında iki kanatlı bir de at bulunuyordu. Re­sû­lul­lah onu kastede­rek:

    “Peki aralarındaki şu nedir?”

    “Bir at.”

    “Ya üzerindeki?”

    “Kanatları.”

    “Kanatlı at olur mu?”

    “Duymadın mı, Hz. Süleyman’ın kanatlı atı vardı!”

    Re­sû­lul­lah bu cevap üzerine, mübarek dişleri görününceye kadar tebessüm etti.[9]Bu aynı zamanda Hz. Âişe’nin zekâsına ve kültürüne işaret eden bir cevap­tı.

    Hz. Âişe ilim ve zekâsı ile temayüz etmiş, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) vefatından sonra Sahabe’nin mercii olmuştu.

    Hz. Âişe hadis, fıkıh ve diğer dinî hususlarda ümmetin kendisine yaptığı mü­ra­caat­lara cevaplar verirdi. Ebû Mûsâ el-Eş’arî onun hadisteki derecesini ifade ederken, “Biz Peygamber’in Ashâbı, bir hadis üzerinde müşkilata uğradığımız­da Hz. Âişe’ye sorar ve Hz. Âişe’yi muhakkak o hadisin üzerinde bilgi sahibi olarak bulurduk.” demiştir.

    Bazı dinî hususlarda tek başına hüküm çıkararak fakih sahabiler sırasına da geçmiştir.

    Hz. Âişe’nin esas hizmeti şüphesiz, dinin aile mahremiyetine ait ve ümmetin öğrenmesi çok zor olan meselelerde olmuştur. Mahrem meselelerin Re­sû­lul­lah’ın yanında bahsedilmesinden, önceleri o da utanırdı. Fakat zamanla, dinin hükümlerini bildirmekte utanma olmayacağını idrak etmişti.

    Bir gün Ümmü Süleym, Peygamberimize gelmiş ve şöyle bir sual sormuş­tu:

    “Yâ Re­sû­lal­lah, kadın rüyasında erkeğin gördüğünü görse gusül icap eder mi?”

    Âişe de oradaydı. Ümmü Süleym’e, “Kadınları rezil ettin, ey Ümmü Sü­leym!” dedi. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah, “Hayır, kadınları rezil eden sensin!” diye Âişe’ye karşılık verdi. Sonra Ümmü Süleym’e, “Evet, ey Ümmü Süleym, guslet­mesi gerekir.” buyurdu. Ümmü Süleym bu hadiseyi anlatırkan, bundan dolayı utandığını ifade eder…[10]

    Hz. Âişe’den hadis rivayet eden Tâbiîn âlimlerinden Mesrûk, bir gün Hz. Âişe’ye gelir ve selam verir. Sonra da “Size bir şey sormak istiyorum, fakat uta­nıyorum!” der. Bunun üzerine Hz. Âişe’nin, “Ben senin annenim, sen de benim oğlumsun.” demesi üzerine Mesrûk, “Kadın, hayızlı iken kocasına neresi helal olur?” diye sorunca, Hz. Âişe, “Cinsî münasebet hariç her çeşit oynaşma.” ceva­bını vermiştir.

    Re­sû­lul­lah’ın dizi dibinde yetişen Hz. Âişe, takvada da çok ileri gitmişti. Na­maz kılarken cübbe, geniş elbise ve göğüsleri üzerine sarkan bir başörtüsü gi­yerdi.[11]

    Onun takva derecesini gösteren şu hadise de ibretlidir:

    “Evlerinizde vakarı­nızla oturun. İlk [Cahiliye Devri kadınlarının] açılıp saçılarak ziynetlerini göste­rerek yürüdükleri gibi yürümeyin.”[12]mealindeki âyeti okuduğunda Cahiliye ka­dınlarının içinde bulunduğu fecaati hatırlayıp örtüsü ıslanacak kadar ağlar­dı.[13]

    Tesettüre son derece dikkat eden Hz. Âişe, yanına gelenleri bu hususta ikaz ederdi. Bir gün kardeşi Abdurrahman’ın kızı Hafsa yanına gelmişti. Üzerinde içini gösteren şeffaf bir elbise vardı. Hz. Âişe bunu görünce, o elbiseyi giymemesi için ikazda bulun­muş ve “Bilmiyor musun, Allah Teâla, Nûr Sûresi’nde ne buyu­ruyor?!” demiştir.[14]

    Bir defa hac mevsiminde kadınlar Hz. Âişe’ye gelerek onunla birlikte Hacerü’l-Esved’i ziyaret etmek istediklerini söylediler. Hz. Âişe onlara, “Siz gidebi­lirsiniz, ben erkeklerle birlikte ziyaret edemem.” dedi. Tavaf vazifesini de kala­balık döndükten sonra yerine getirdi.[15]

    Tâbiîn’den Hz. İshak’ın gözleri görmezdi. Hz. Âişe onu kabul ettiği zaman ba­şını örterdi. Bir gün İshak, Hz. Âişe’ye “Ben âmâ olduğum hâlde benim yanımda örtünüyormuşsun. Hâlbuki benim sizi görmeme imkân yok!” demişti. Hz. Âişe, “Evet, sen beni görmüyorsun, fakat ben seni görüyorum!” diye cevap vermiş­tir.

    Hz. Âişe kimseyi incitmez ve fenalık etmezdi. Binlerce hadis rivayet ettiği hâlde, onun birisi hakkında fena bir söz söylediği vaki değildir.

    Müminlerin annesi, vaktinin büyük bir kısmını ibadetle geçirirdi. Resûl-i Ekrem’le birlikte geceleri teheccüt namazına devam ederdi. Resûl-i Ekrem’in vefa­tından sonra da bu namazları bırakmadığı rivayet edilir. Bir gece teheccüt na­mazı kılarken yeğeni Kâsım gelmiş, namazdan sonra “ne namazı kıldığı”nı sordu­ğunda Resûl-i Ekrem’in kıldığı teheccüt namazını kıldığını söylemişti.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bir gün eve dönmüş, Hz. Âişe’nin başının şiddetle ağrıdı­ğını gör­­müş idi. Hz. Âişe ağrının şiddetinden “Vah başım, vay başım!” diyordu. Bunun üze­­rine Re­sû­lul­lah kendisine, “Ne ehemmiyeti var Âişe? Eğer benden önce vefat edersen seni kendi elimle teçhiz eder, tekfin eder, namazını kılarım.” diye latife etti. Hz. Âişe “Yoksa ölmemi mi istiyorsun?!” dedi. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Ey Âişe! Senin başının ağrısı geçicidir. Asıl baş ağrısı benimkidir ki, ondan kurtuluşum yoktur!” diyerek kendisinin ve­fat edeceğini haber verdi.[16]Sonra da Hz. Âişe’nin evinde kalmak için diğer ha­nımlarından izin istedi. Başını onun göğsüne dayadığı hâlde ruhunu Rahmân’a teslim etti. Ve onun odasına defnedildi.

    Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra herkes Hz. Âişe’ye hürmet duyuyor, bilmedik­leri hususlarda ona müracaatta bulunuyorlardı. Onunla iftihar eden Hz. Ebû Bekir ölüm, döşeğindeyken ona karşı hislerini şöyle dile getiriyordu:

    “Ey kızım, benden sonra senden daha sevimli bir servet bırakmıyorum. Seni kaybetmekten daha büyük bir fakirlik ise bilmiyorum.”[17]

    Hz. Âişe aynı zamanda hadis ve fıkıhta talebeler de yetiştirmiştir. Bazı ha­nımlar ondan aldıkları ilimle temayüz etmişlerdir. Bunlar arasında Âişe bint-i Talha ile Amre bint-i Abdurrahman, Hafsa bint-i Şîrîn, en meşhur olanlarıdır. Hattâ Âişe bint-i Talha, çeşitli beldelerden Hz. Âişe’ye gelen çeşitli hediye ve mektuplara cevap verir, bir nevi Hz. Âişe’nin kâtipliğini yapardı. Ömer bin Abdülaziz bu kadın için, “Hz. Âişe’nin hadislerini ondan daha iyi bilen yoktur.” demiştir.

    Hz. Âişe’den hadis rivayet eden Tâbiîn büyükleri de vardı. Bunlar arasında Sâid bin el-Müseyyeb, Alkame bin Kays, Mesruk bin el-Ecda en meşhurları­dır.

    Mesruk, bir gün Hz. Âişe’nin huzuruna çıkmıştı. Ona “Rasulullah’ın ahlakını bana anlatır mısın?” dedi. Hz. Âişe, “Sen Kur’ân okuyan bir Arap değil misin?” dedi. O “Evet.” deyince, “İşte, onun ahlakı Kur’ân’ın tâ kendisidir.” diye cevap verdi.[18]

    Hanım talebelerinden Amre de bir gün kendisine “Re­sû­lul­lah evde bulundu­ğu zaman nasıl idi?” diye sordu. Hz. Âişe buna şöyle cevap verdi:

    “O da sizin er­keklerinizden biri gibiydi; lakin insanların en yumuşağı ve en iyisi, çok gülüm­seyen ve tebessüm eden birisiydi.”[19]

    Hz. Âişe çok ıstıraplı ve sıkıntılı günler yaşamasına rağmen hiçbir zaman geçim darlığından şikâyetçi olmamıştır. Hz. Peygamber’in saadethanesinde maddi refah görmemekle beraber, o hep başkalarının refahını ister, kanaatkâr bir hayatı her şeye tercih ederdi.

    Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra İslam fetihleri gelişmiş, halk ganimetler saye­sinde refaha ermişti. Ancak Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem zamanındaki hayatından kılpayı bile ayrılmamış, kanaatkârlığına devam etmişti.

    Bir gün Ümran bin Zeyd huzuruna girmiş ve “Selâmün aleyküm, ey anne!” de­mişti. “Aleykümü’s-selâm!” dedikten sonra da Hz. Âişe ağlamaya başlamıştı. Ümran “Ey anne, seni ağlatan ne?” diye sorunca, Hz. Âişe şöyle cevap vermişti:

    “Duydum ki, sizlerden bazıları her çeşit yemekten istediği kadar yiyebiliyor ve bu kendilerine hoş geliyormuş. Nebinizi hatırladım, onun için ağlıyorum! Çün­kü o, bu fâni âlemden ayrılıncaya kadar midesini bir günde iki yemekle doyura­mamıştı. Kâh hurmadan yer, ekmekten yiyemezdi; ekmeği bulduğunda da hur­madan yiyemezdi. İşte beni ağlatan budur…”[20]

    Hz. Âişe günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Bir defasında kızgın bir arefe gününde oruçlu idi. Şiddetli sıcak sebebiyle baygınlık geçirmişti. Bu hâlini gören kardeşi Abdurrahman, ona orucunu bozmasını söylemişti. Hz. Âişe kardeşine şöyle cevap vermişti:

    “Resûl-i Ekrem’den duydum: Arefe günü oruç tutanın bir senelik günahları bağışlanır.”[21]

    Hz. Âişe, 2 bin 210 hadis rivayet ederek “en çok hadis rivayet eden yedi sahabiden dördüncüsü” oldu. Bu hadislerden birkaçının meali şöyledir:

    “Kadınların en hayırlısıyla evlenmeye bakın. Denginiz olan kadınlarla evle­nin ve emsalinizin kızlarını isteyin.”[22]

    “Re­sû­lul­lah hiçbir hizmetçisini ve hiçbir hanımını dövmemiştir.”[23]

    “Allah yumuşaklıkla muamele edilmesini sever.”[24]

    “Kadın kaburga kemiği gibidir, düzelteyim dersen kırarsın!”[25]

    Hz. Âişe her hâliyle Müslüman hanımlarının ideal manada örnek alacağı bir hayat geçirmiştir. O da her fâni gibi bu âleme veda etmiş, Re­sû­lul­lah’a kavuş­muştur.

    Muâviye devrinin son zamanlarıydı… Birçok karışık hadiseyi görüp geçiren ve ismi etrafında dalgalanmalar meydana gelen Hz. Âişe, artık hastalanmıştı. Hicret’in 58. senesi Ramazan ayının 17. gecesi 66 yaşındayken vitir namazından sonra ruhunu Rahmân’a teslim etti.

    Hastalığı sırasında kendisini ziyaret eden İbni Abbas, “Âişe ezelden beri müminlerin annesi idi, Hz. Peygamber’in en sevgili zevcesidir. Teyemmüm hükmü onun sebebiyle nazil olmuştur. Kur’ân’ın, onun şanına inen âyetleri mescitlerde okunuyor.” sözleriyle onu methedince, Hz. Âişe sözünü kesti ve “İbni Abbas, beni bu gibi medih­ler­den uzak tut!” dedi.

    Vefatı ümmet arasında derin bir üzüntü meydana getirdi. Cenazesine çok bü­yük bir kalabalık katıldı. Namazını o sırada Medine vali yardımcısı olan Ebû Hüreyre kıldırdı. Baki Kabristanı’na defnedildi. Ashâb, “Peygamberlik haremi­nin bir meşalesi daha söndü.” diyerek hüzünlerini dile getirdi.

    Allah ona rahmet eylesin!
  • Bizim derdimizi insanlar sağlıklı yaşam, insanlar fit Beden olarak algılıyorlar, bazı insanlar fit beden için bu yaşamı tercih ediyor
    Bedenim beni hiç ilgilendirmiyor , eğer ilgilendirseydi Eyüp as bedeni lime lime dökulmezdi. Amacım deccalden sakınmak
    Boğazından geçen herseyi bilmen lazım
    Deccal ne mi bunlar bildirildi ama biz ilgilenmiyoruz , sahabenin korktugu kadar korkmuyoruz ,
    Sahabenin Allah'a sığındığı kadar sığınmıyoruz.
    Annelerimiz çok kıskançtı , özellikle Hz Aişe validemiz.
    Bir gün annelerimiz den birisi çok güzel süslenmiş Hz Aişe validemiz onu öyle görünce kıskanıyor tabi , Hz Aişe validemiz Hafsa validemize bak şimdi ne yapacağım deyip o annemize yönelerek ;
    Biz suan Hz Hafsa ile deccal çıkmış onu konuşuyoruz diyor ve
    Anne de korkuyor hemen inanıyor oysa ki din daha yeni geldi, annemiz komurluk gibi bir yere saklanıyor üstü başı kir oluyor
    Peygamber efendimiz geliyor ne.oldu diyor gülmekten anlatamıyorlar parmak ile kömürlugu gösteriyorlar , Peygamber efendimiz yönelip napıyorsun orada deyince annemiz deccalden saklanıyorum , peygamber efendimiz deccal çıkmadı korkma ama çıkacak.Annemiz ondan korktu ve saklandı kocam peygamber beni korudu demedi.Bugün bizi koruyacak olan ney kim ? O kadar yaklaştık ki.
    Bir iki mesaj geldi paylaşım yapilinca
    Demişler ki Kuran'da deccali yok , bende ağladım .
    Nasıl bu zamanlara geldik..
    Ben çok seminere katıldım hep bilimsel terimlere anlatılıyor , biz kitap okumayı sevmeyen toplumuz bu yüzden
    7'den 70 şe hitap edecek şekilde anlatmak gerekir
    Hayat zaten çok zor açık konuşmak gerekiyor
    Hadis ve Kur'an üzerinden konuşacağım
    Hadis ortadan kalkarsa herşey kalkar
    Ben hadis reddediyorum diyen insan namaz kılamaz
    Allah namaz kılın diyor ama kılınış şekli hadisde vardır
    Hadise iman kalkarsa deccale inanç da ortadan kalkar.
    Deccal geldiği zaman müslüman birisine gelecek ve
    Onu öldürecek diriltecek diyecek ki inandın mi Allah olduğuma müslüman diyecek ki bu evet inandım ne kadar deccal olduğuna.


    Bunlar korkunç şeyler
    Yeğenlerimle konusuyorum ihl de öğretmenler adem as .ilk insan değil diyorlarmış , hepimizin dizlerine vurarak ağlaması gerekiyor.
    Gerekçede de yazıyı sumerli bulmuş parayi Lidyalılar bulmuş , Adem as dan beri tüm ilimler vardı .
    Allah ne buyuruyor biz insana herşeyi öğrettik
    bilim ile her ilmi reddederek nereye varacaklar merak ediyorum
    Ben şunu anlatmak istiyorum tek derdmizin dinimiz.olmasi lazım
    Sakarya da bir hanım kardeşim benim kocam çok sağlıklı bende zaten öleceğim diyordum ha simdi ha sonra ha dogal yaşayarak ha kimyasal.
    Ben bugün anladım ki mevzu benim imanım demiş.

    Hz Ayşe annemiz rivayet ediyor Hz.Ebubekir Ra bir işçisi malını isletiyor , deveyle ticaret yapıyor .Bir gün Hz Ebubekir bir yemek getiriyor , Hz.Ebubekir da hemen yiyor sonrasında işçi ona yemeyi nereden aldım biliyor musun , idda sonucu aldım ve bu yemehi kazandım sana sundum dedikten sonra Hz Ebu Bekir parmağını boğazına öyle yle bir takıyor ki kan şeklinde tüm yemeği kusuyor
    Vallahi kusmasaydim midemi cikarirdim diyor.
    Bugün fikiha baksan bilmeden yaptı denir Ebubekir.olmak bunu gerektirir
    Biz bu yediklwrimizle aynı cennete mi talibiz ?
    Onun okuduğu Kuran'da bizim okudugumuz ne ?



    Her konferansta Masite annemizi anmaktwn gurur duyuyorum
    Efendimiz miraca çıkarken çok güzel bir koku duyuyor
    Ey Cibril bu neyin kokusu ?
    Ya Muhammed bu Masite ve evlatlarınin kokusu diyor
    Hikayesini Cebrail as anlatıyor , ey Muhammed Musa kavminden bir kadın vardı kişinin dadısı Bir.gun hamamda kızın saçlarını tararken tarak yere düşüyor Bismillah Musa kelamullah diyor
    Kızı dadiya dönerek
    Sen Musa'nın rabbinemi inanıyorsun sen babami red mi ediyorsin seni babama söyleyeceğim diyor , firavun öğrenince iman etmesini yoksa 3 çocuğuyla beraber öldüreceğini söylüyor.Oda etmeyeceğini söylüyor , bizi öldür ama birşey rica edeceğim
    Bari o hizmetlerimin karşılığı olarak kemiklerinizi bir poşete koy orada ayrılmayalım diyor.
    Kocaman yag dolu bir kazan kaynıyor ilk evladı atıyor eriyor 2.evladı atıyor en son 3.evlada sıra.geliyor
    Annenin kalbi gidip geliyor anne acaba ona tamam desem de iman etmesem mi derken
    Kundak da olan bebek anne kardeslerimi kaybettin beni de kaybet valla cennete bir adım kaldi imanını kaybetme
    O bebegide atıyorlar.Masite annemizin yanık kokusu Miraç ds efendimize gidiyor
    Bu annemiz ne kaybetti ?
    O ne kazandı bizler ne kaybettik
    O cenneti kazandı Rabbinin cemalini görmeyi kazandı
    Yanık kokusu misk olarak gitti

    Sümeyye annemiz ilk şehit daha namaz oruç yoktu belki sadece lailaheillallah biliyordu hiç birşey bilmiyordu , Hz Hamza şehit edildiğinde Fatiha dahi yoktu
    Tek bildiği kelam onun göğsüne mızrak saplatmaya yetti
    Biz neler biliyoruz onların bilmediği
    Aynı ayetler bizi namaza . götürmüyor
    Gitsek de reklam arasında , onlar namaza.gidince mutlu olurdu biz buhranla kılıyoruz
    Onların yaptıklarını biz neden yapamıyoruz
    Ortada birşey var demek ki
    Onlar bir çok şeyi yapıyor biz cok şeyi yapmıyoruz

    EPİFİZ BEZİ
    Bunların çoğunu bilmiyoruz
    Ama bazı kesim TV de sarışın kadın yanında fetva veriyor
    Tüm medya tek muhabbet saçma sapan işe yaramaz şeyler
    Din İslam bu mu ?
    Bu EPİFİZ bez nedir İslam ile alakasi nedir .
    Beyin iki ye ayrilie herşey eşittir bu bez ortada ve tektir .
    400 sene önce EPİFİZ BEZİ için tenis topu kadar derlerdi
    Bizim gördüğümüz mercimek kadar düştü neden ne oldu bu organa ?
    Ne.ise yarıyordu da nsanlar savaş açtı ?
    İslam'da kalp gözümüz basiretimiz
    Otopsilerde çıkıyor göz şeklinde
    Göz retinasi ile aynı hücrelere sahip
    Eskiden insanlar bir ortamda koklayıp burası gıybet kokuyor derlermiş , Bizler anca bir şey yandığı vakitte kokularını alabiliyoruz
    Kendimiz evlatlar yanıyor manevi olarak ruhumuz.duymuyor


    Florur dış macunun içinde var florur epifiz bezini eceleri karanlıkta aktif oluyor , sinek kadar ışık olsa uyanır .
    Gece 11:00-05-00 arası en aktif olduğu zaman kendini geliştiriyor.Rabbimiz ne buyuruyor o saat için ;
    Gece en yakın semaya inerim af dileyen yok mu affedeyim der.
    O zaman en aktif zaman.

    Dmt ruh molekülü serotonin mutluluk
    Melatonin hayatimizi düzene sokan
    Bilime bakarsaniz bilim yok der , .hatta Allah da yok der çünkü madde olmayan herşey yok onlara gore hatta ruh yok deyip hastahane açmak da.komik .


    Dmt ölüm ve doğum anında salgılanır
    Allah'ın kula en yakın olduğu iki an yani.
    ve şizofreni hastaları birşeyler görürler onların da idrarlarinda yüksek doz dmt.bulunur
    Birşeyler görüyor ama bilim açıklamıyor

    televizyonlarda hep günde 2 defa ve geceleri yatmadan dişlerinizi fırçalayın derlwe dişleriniz beyaz olsun diye oysaki dişlerimiz ne kadar fırçalarsanız fırçalayın kemik renginiz ne ise odur diş macunu ile dişleriniz beyazlamaz sadece titanyum oksit ile beyaza boyanır.Bir sure sonra ibadetler de ben bunu yapmak istemiyorum dersin ama nedeni bilmezsin nedeni irade artık senden çıkmış florur maneviyatı yok eder huşu kaybolur
    İman seni secdeye götürmez
    Yüreğimi çok acıtan bir hadis Peygamber efendimiz buyuruyor ki ben size deccali anlatıyorum ama anlayamamanizdan da korkuyorum demiş.

    ben bilimden çok hadis konuşuyorum Çünkü Hadisler her şey belirtiyor , her taşın altından deccal çıkacak diyorum abartma diyorlar , Ben abartmıyorum sahabeler ve Peygamber efendimiz çok abartıyorsunuz denilen hayatı yaşıyorlardı.

    Deniyor ki siz onları gorseydiniz deli dersiniz,onlar da size müslüman mı bunlar derdi.
    Tek derdimiz şuurlu Müslüman olmak yoksa ben doğal yaşamışım umrumda değil çürüyüp gideceğim önemli olan iman ile gitmek insan gibi gönül'ün derler Müslüman gibi ölünü zaten Ben müslümanım diyoruz bugün insanlar domuz kapakçığı ile gömüyorlar bunu umursamıyor kimseler epifizin bezi körelmiş seni uyarmıyor.

    Diyanet yüksek kurumunu aradım bu iş olmaz dedim bugün aşıların içinde domuz ve maymun hatta fetüs kurtajda.alinan DNA olduğu ispatlandı asi şirketleri kabul ediyor evet diyorlar müslümanları öyle bir halde getirdi ler ki görmüyoruz.
    Bizim hocalar hastalık anında herşey mübah diyor
    Domuz jelatinini bilerek evladına enjekte ediyorsun
    Bu çocuk namaz kılmaz ise şaşırmayın
    Böyle bir dünya yok
    Haram da şifa yoktur
    Allah haram kıldığı hiç birşey içine şifa koymaz
    aradığım da Dediler ki hadisler mutevatir değilse bizi bağlamaz.!

    İnsana domuz dahi yedirirler


    Tüp bebek fetvası korkunç İslamiyet taharete kadar bilgilendirir bizi sağ elle değil de sol elle der bugün bilim adamları sağ eldeki flora yemeği hazmetmek için sol eldeki flora ise temizlik için olduğunu söylüyorlar , tek çare sünnete sarılmak başka çare aramayın ahir zaman kıtlığı olacak , kıtlıkvar mı yok Her yer dolu marketler manavlar pazarlar müslümana kıtlık var sağlıklı yiyecek yok onlar zikirle de olacaklar Allah onlara kapı açıyor gel bana diyor .

    bizlerin Allah'tan gayrı Hiç kimsesi yok bizi hadis ve sünnetler koruyor Ayşe annemiz Peygamber efendimize kıyameti sorduğunda ey Ayşe o gün herkes çıplak olacak kişinin göğsü öndekinin sırtına yakışacak iğne ucu kadar çukur olmayacak içine girelim ş kadar tümsek olmayacak ki arkasına saklanalım insanlar evladından kaçacak Ben ona boşuna tokat attım şimdi benden hesap soracak diye çocuklar bizim diye her şeyi yapabiliriz zannediyoruz mahşer günü boşuna yapılan her şeyden hesap sorulacak çare var mı biri diyecek ki Adem aleyhisselam'a gidelim gidecekler Ben zaten Rabbime yüzyıl af diledim Beni affetti mi bilmiyorum İbrahim aleyhisselam'a gidin İbrahim peygambere gidecekler Ben kutu kırıp suç işledim
    Allah beni affettim bilmiyorum Nuh as'ma gidiyorlar çare bul bize deyince ben kâfir olan oğluma üzüldüm af oldum mu bilmiyorum
    Musa as ben insan öldürdüm boynum bükük derken bir rivayete göre 124 bin peygamber gidilcek.
    Efendimize gidilcek efendimiz secdeye kapanmış Yarabbi şefaat et diyecek başımı kaldırmam diyecek.

    Kime edecek âlimlere mi onlar zaten Allah dostu ,
    Sana bana çürük elmalara şefaat edecek .

    Hz Hüseyin'in şehit edildiği zaman boynunu kopardılar aç ve susuz olduğu halde hem de Yezid'in sarayı'na geldiği zaman bir zalim bir çubuk ile dudaklarını oynatıyor Ve onunla alay ediyordu yaşlı bir sahabe O zalime gelip hem kesip hem oynuyorsunuz Vallahi ben Peygamber efendimizin onu öptüğünü gördüm .

    Vallahi huzura çıkacağız Peygamber efendimiz demeyecek mi bize sizin için taifte taşlanmadim mı ?Kabe'de işkembe atılmadı mı ?dişim kırılmadı mı peki ey ümmetim Bu muydu karşılığı.

    Rabiatül adeviyye hazretleri 1 rekat namaz kılardı her gece Allah için kılardı ve Peygamber efendimiz ümmeti ile övünsün diye Peygamber efendimiz Şeref lensin için bunu yapardı.hepimiz eşimiz için kayınvalide miz için sevdiğimiz bir insan için bir şeyler yapıyoruz peki Allah için Peygamber efendimiz için ne yapıyoruz ? bunların hepsini biliyoruz 1 saat sonra unutuyoruz zihinler dolu irade bize ait değil bunun başka hiçbir açıklaması olamaz en büyük Kur'an bizim elimizdeyken bu kadar sapkınlığa düşüyorsa bunun başka bir açıklaması yok.
    1 TL olan kahveye 20 TL veriyoruz çünkü irade artık bizim elimizde değil.

    Eskiden okunmuş su vardı yobaz mısınız derlerdi al tablet iç kendine gel denilirdi şimdi Japon bilim adamları suyu okumanı keşfini yaptı kuruyan dereleri okuyorlar Çünkü suyun hafızası vardı canlı ve ölü sular , bedenin yüzde 80'e yakını sudur ve su bir şeyleri saklar.

    Aşıların artık iç yüzü ortada şuan bilmediklerimiz var w
    Herkes biliyor 100 bin aile asi reddi yapmış
    Herkes uyandı uyanmayankar da uyansın insAllah
    Şeytanı frekanski tüm muzik ve çalgılar buna uyarli
    1400 sene önce efendimiz çalgı zinaya cagricidr
    İnsan muzik dinlecikce su molekülleri titreşimi çekiyor ve
    Müzikler.bizi yönetiyor


    Nano teknoloji bir bela insan ve organ uretiyorlar
    Deccal ne yapacaktı ? İnsan öldürüp diriltecekdi.

    Gençlere laf geçmiyor , anne çocuğu markete gönderemiyor
    Bir mavi balina çocuğa laf geçiriyor

    Gençler lgbt akiminda bir.ulke ancak böyle feth edilirdi
    Bakın aşılar sebebiyle otizm 48 kadar çoğaldı
    Eskiden otizm yoktu bu bir beyin hasaridir
    Otizm hastalık değil ağır metal yüklü 48 doz aşı vuruyorsun
    Bağışıklık 2 sene de kendine geliyor .
    Her mesele ayete çıkıyor , otizm iki yıl emzirme.ile 2 sene aşının ne manası var beyinler kilitli kimse ilgilenmiyor
    Bağışıklık oluşmuyor sen henüz olusmayan bedene hangi kimyasala yüklüyorsun ?
    Suyu zararlı görüyorsun da o ilaçları nasıl verirsin ?
    Kusma ateş çırpınma hepsi aşıdan ötürü
    Eskiden 8-10 çocuk vardı hastalık yoktu
    Kanlarında birşeyler dolaşıyor maddi manevî zararı var

    İki yaşında geldi48 doz aşıyla
    Biz değişik değiliz asıl fitratimizdayiz
    Ölene kadar.bu fitratra kalmak istiyoruz
    150 sene önce otizm yoktu
    Bu oran 3-1 düşecek
    Bizim canımızı değil imanımızı alıyorlar
    Bu insanlara ne oldu
    bu insanlar bize bir şeyler yedirip içiyorlar bununeğer ayağa kalkamazsak önüne alamayız korkmayn bedir'de 313 kişi vardı




    Alimler bir annenin evde namaz.kilmiyor oluşu o evde beladır
    Terliyorsun gözenek açılıyor Ariel Omo içeriye giriyor

    Aşılar kısırlık yapiyor , yirmi sene önce tüp bebek merkezi yoktu
    Eskiden bı kısır vardı yoktu şimdi her evlenene çocuğun oluyor mu diyoruz hamile olan normal mi tüp mi
    normal mi sezeryan mi diyoruz
    Doğumları dahi elimizden aldılar .
    Allah rasulu taharete dahi karıştırdı
    Bu din kaide ve kural koydu herşeye cima yada..
    Rahim dışardan bir.kabul etmez elime kıymık batsa görmesem şişer iltihap olur patlar dışarı atar
    Rahim içerde tutmaz hicbirsey çocuğu da.dokuz ayy sonra atar
    Tutmadı diyor merkeizlee de ve kadını tutsun diye bağışıklık iptal ediliyor tedavi görmek demek bu , anneye jelatin yükleniyor sığır jelatini değil , aynısı babaya veriliyor birlikte olarak değil , kendini tatmin ediyor bardağa koyuyor mahremiyet denen birşey yok anneye verdikten sonra bebeğe koyuyor
    Nerede besmele nerede hadisler böyle bir döllenme.nu bebek normal bir bebek olur mu ?



    Nasıl insan olacak bunlar bu asrın Musa nasıl olacak epifiz körelmiş frekanslar bozulmuş hepsi aşılardan sonra oluyor insan her şeyi kendi eliyle yapar hem de öyle süslü yapar ki bugün her çocuk astım hastası her çocuk kıllı tüylü annelerde kıl yok gençler niye böyle hormonlarr bozuk
    Birileri kısır her yerde mantar gibi tüp bebek merkezleri birileri tüylü her yerde mantar gibi lazer epilasyon ya insanın ruhu her hücresinden tek tek çıkar sen nasıl o kökleri kurutuyor sun o kağıda imza atarken fiyattan başka bir şeye bakmazlar oysaki kağıda okusalar orada kanser olursanız kemoterapi alamayacağınız yazar bunu kimse okumaz 90 lılar tüp bebek merkezleri ile 2000'liler lazer epilasyonla 2020'den sonra nasıl cinsiyet değiştirme ile meşgul olacaklar

    ilaç firmalarında çok büyük oyunlar dönüyor sana aylık 20.000 lira vereceğim ama bu kadar ilaç satman gerekiyor

    çocuklarınızı yarıştırmayin her çocuk kendine özeldir bırakın zayıf olsun ama sağlıklı olsun Ben aşı olmadım hiç ilaç almadım hazır bez kullanmadım

    Japonlar tüysüzdür doğal soya kullanıyorlar biz hem soya yeriz daha çok tüy çıkar çünkü genetiği değiştirilmiş tir.
    Bebek mamaları kullanmayın içeriklerinde GDO var aşılarda da DNA fetüs hücresi var kız erkek ayrımı olmadan bundan dolayı eşcinsellik yaygın televizyonda gündüz kuşu her kanalda eşcinsellik DNA bozuldu mama bebek bezi İsrail'in ürettiği tüm kimyasalları çekti üzerine anne yumuşatıcı kullandığı bu çocuğun normal olması Allah'ın bir mucizesidir bunca zulme rağmen hala delikanlı ise bu tamamen Allah'ın takdiridir

    Aşı olan çocuklar için aşı detoksları var yapın bunları deccal den Allah'a sığının biz neye güveniyoruz bir Fatiha okumuyoruz her namazdan sonra çocuklarımıza dua etmemiz gerekiyor elbette Allah cevap verecektir korkmayın anneliğinizi çocuklarınıza karşı kullanının annelerin duaları makbuldür

    dikkat dağınıklığına ilaç verilmez o ilaçlar uyuşturucu gibi çocuğu uyuşturur 10 yaşındaki bir çocuğa antidepresan veriyorlar çocuk Durmaz uyuşur mama konusunda diyoruz ki doymuyor mama ile uyuyor karnı doyuyor çocuğumun öyle bir şey yok çocuğun karnı doymuyor tamamen beyni uyuştuğu için Mayıs diyor

    Zara markası ile İsrail mahkemelik oldu onlardan %100 pamuk ürün istediği halde kıyafetlerin iplikleri sentetik olduğu için hepsini geriye gönderip dava açmışlar.

    İmam-ı nebevi riyazüs salihini şerh ederken bir hadisi şerifi şerh edemiyor giyinik çıplaklar anlayamamış nasıl hem giyinik hem çıplak olur Allah'ın mucizesi herhalde demiş ve hadis-i orada bitirmiş .giyinmek çıplaklık iki türlüdür birincisi sentetik ve plastik olan kıyafetler ve şu an tüm tesettür firmaları bu ürünleri kullanıyor istisnalar hariç bu sentetik ve plastik olanlar cinlere göre çıplak hükmünde olanlar 2.normal dar giyenler .
    Peygamber efendimiz hep pamuk keten ve yün giyerdi kadınlara artık olarak ipek verilmiştir. Yahudi her taşın altına girecek...


    29 Aralık Pazar Yağmur İbiç hanımın sohbetinden Umudun Atolyesi olarak notlarım.
    Eksiklerim kusurlarım yazım ve imla hatalarından ötürü kusura bakmayın elimden bu kadar geldi.🖤
    Yazandan Allah razı olsun..
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • YOKLUK VARLIĞI YÜCELTİR AMA VARLIK YOKLUĞU HOR GÖRÜR