• Uzun bir aradan sonra tekrardan buluşma kararı aldık İzmir grubu olarak. Bu sefer ki derdimiz " Normallik". İnsanların kendini ve toplumdaki bireyleri neye kime göre normal veya anormal diye nitelediği üzerine kafa yoracağız. Bu dönemde etkinlik olur mu diyen arkadaşlarla mutlaka çıkacaktır. Gerekli tedbirler alınıp yapılacak etkinlik ve gerisini zaten okuduğumuz kitaptan çıkarabilirsiniz.

    Gelmek isteyen arkadaşlara her zaman kapımız açık buyrun gelin ama bize önceden bildirirseniz seviniriz. Kitapla kalın.

    Tarih: 4 Ekim
    Saat: 14.00
    Mekan: Meksika Sınırı
    Kitap:Normalliğin Deliliği
    İrtibat:bhmflzf
    1K İzmir Okuma Grubu
  • Yanlış..
    Kime göre,neye göre?
    Kendimize gelince zorunda kaldım,bir kerelik birşey olmaz,nolucak ki sanki
    Ama başkalarına gelince AA olurmu hiç öyle şey ne kadar YANLIŞ!
    Evet haklısınız çok yanlış şeyler var mesela DÜŞÜNCELERİNİZ.
  • ...Kime göre, neye göre?" sorusu "doğruluğun herkese eşit mesafede olduğu" gibi bir algı oluştursa da, bunun öyle olmadığı açıktır. Sorudaki "kime göre?" ifadesi, aslında kimin doğrusunun yürürlükte kalacağını ya da yarın kimin doğrularının yürürlüğe sokulacağını da büyük oranda belirler. Öyle gibi algılansa da, "eşit görelilikten" bahsetmemiz mümkün değildir. 1984'teki sistemin işleyişi bu durumu güzel örnekler.

    Orwell'ın distopyasının merkezinde "çiftdüşün" ilkesi vardır. Şöyle tanımlanır çiftdüşün ilkesi romanda: "İçtenlikle inanarak bile yalan söylemek, artık uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde de gerekli olduğu sürece anımsamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçeği göz önünde bulundurmak..." Okyanusya'daki bakanlıkların isimleri de çiftdüşün'ün yansımasıdır: "Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanın, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. Bu çelişkiler rastlantısal olmadığı gibi, sıradan bir ikiyüzlülükten de kaynaklanmaz; bunlar çiftdüşün'ün bilinçli uygulamalarıdır. Çünkü iktidar ancak çelişkilerin uzlaştırılmasıyla sonsuza kadar korunabilir."

    *

    Geçtiğimiz yıl, 23 Temmuz 2019'da Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan bir haberin başlığı aynen şöyleydi: "Hakkını arayan köpek duruşma salonunda".[1] "Çiftdüşün" ilkesine uygun bir şekilde atılmış bu başlığın hemen hiç bir eleştiriye uğramıyor olması ilginç değil mi? Köpeği "hukuki bir özne" olarak kuran bu dile itiraz etmenin zihinsel şartları giderek ortadan kalkıyor. Cumhuiyet'te yayınlanan haberle aynı günlerde Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da Bakanlığın bahçesinde besledikleri "pergel" isimli köpekle çekilmiş fotoğrafını sosyal medya hesabından paylaşmış ve her okulun hayvan sahiplenmesi için bir çalışma başlattıklarını duyurmuştu.[2] Ardından Tokat'taki bir okulda "zaman zaman derslere de katılan" fındık isimli köpek Türkiye'nin gündemine gelmişti.[3]

    Yeni yayınlanan pek çok kitapta artık hayvanlardan "insan olmayan hayvanlar" şeklinde söz edilmesi "insan-hayvan" ikili kategorisine bir itiraz taşır. Bu, "uçamayan kuşlar" ifadesinde olduğu gibi yapısal bir ayrıma değil, işlevsel bir ayrıma işaret eder: Uçabilen kuşlar vardır, uçamayan kuşlar; insan olmayan hayvanlardır, insan olan hayvanlar...

    "Çiftdüşün" ilkesi cinsiyet konusunda da işlevseldir. Sally Hines, 1982'de Londra'da kurulan "Toplumsal Cinsiyet Kimliği Gelişimi Hizmeti" (The Gender Identity Development Service, Evet, İstanbul Sözleşmesi'nde geçen gender identity!) kurumunun kurulduğu yıl cinsiyet değişikliği için 2 (iki) başvuru aldığını 2015'te ise bu rakamın 1.400'e çıktığını ve bunların 300'ünün 12 yaşından küçük çocuklar olduğunu belirtiyor.

    Cinsiyet kimliğinin "akışkan" olduğunu söyleyen Miley Cyrus, Out dergisine verdiği röportajında "İnsanların kız ve erkek tanımlarıyla bağdaşamıyorum" açıklamasını yapmış, başka bir yerde ise, "[Günümüzde] her ne olmak istiyorsanız olabilirsiniz" demişti.

    Yapılan araştırmalar doğruysa çelişmezlik ilkesinin yanında "özdeşlik ilkesini de sallamayan" eğilim gençler arasında giderek güçleniyor. 2016'da Fawcett Society tarafından yapılan bir araştırma gençlerin %68'inin cinsiyetin ikili olmadığına, yani "kadın-erkek" kategorileriyle sınırlı olmadığına inandığını söylemiş.

    *

    Sorun şüphesiz, ontolojik hakikatin varlığına karşı çıkan postyapısalcı söylemler değildir sadece. Bir hakikatin varlığına inananların ahlaki ve düşünsel tutarsızlıkları da içinde bulunduğumuz epistemolojik krizi derinleştiriyor. Bu krizin ne kadar süreceğini ve ne denli bir tahribata yol açacağını şimdiden kestirmek zor görünüyor. Sadece eğitim ve siyaset kurumunun değil hukukun da giderek kesinlik, nesnellik ve gerçeklik arayışından vazgeçmesi "beden", "insan", "makine" gibi bugüne kadar bize kesin ve köşeli gibi görülen kavramların tanımlanamaz bir hale geleceğini gösteriyor. Böyle bir dünyada hukuk da yargıçlar tarafından sürekli yeniden inşa edilen bir şey haline gelecek gibi görünüyor.

    Üstelik, adaletin yapısökümünü yapan Derrida'ya göre bu, yasalara karşı olmadan adalet için yasaları askıya alarak, ve ama adil olana karar vermenin imkansızlığını bilerek, yine de adaletin ivedilikle yerine getirilmesini gerektiren bir kararverilemezlik durumudur. Karışık bir cümle olduğunun farkındayım. Hatta bunun bir cümle olup olmadığından da emin değilim. Ama zaten postyapısalcıların da istediği bu değil midir: Neyden emin olabiliriz ki?

    Eminsizlik durumu sadece insan mı hayvan mı, kadın mı erkek mi olup olmadığımızla sınırlı değildir. ABD'nin Arizona eyaletindeki Alcor Yaşam Uzatma Vakfı'nın tesisleri, ölüp ölmediğimizi de tartışmalı hale getiriyor. Mark O'Connel bir kaç yıl önce yaptığı ziyaret sırasında, Alcor'da 117 "askıya alınmış" beden olduğunu öğrenmiş. Burada bedenler dondurulup çelik bir kasaya alınıyormuş. Ölü ya da ceset denmiyormuş bu bedenlere. Liminal staz (eşikte duruş) halinde sayılıyormuş bu bedenler. Daha da ilginci, parası çıkışmayanların sadece kafaları "askıya" alınabiliyormuş. Her şey beyinde olduğu için, beyindeki nöronlardan hayatın tekrar geri çağrılabileceği; biyoteknolojinin imkanlarıyla da diğer organlarının yapılabileceği düşünülüyor. Bütün bir bedeni "askıya" almak 200 bin dolar iken, sadece kafanızın dondurulması için 80 bin dolar yeterliymiş. İleride teorik olarak yeniden canlanabilme olasılığından ötürü ölü denilemeyen ama ölümün hemen arefesinde donduruldukları için canlılık belirtileri de göstermeyen bu bedenler, tekrar aramıza dönemeyecek olsalar da "ölüm-hayat" ikili kategorisini bulanıklaştırmaya hizmet ediyor.

    Mark O'Connel Merkez'in girişinde beklerken gözüne çarpan bir kitabın ismine dikkatimizi çekiyor: "Ölüm Yanlıştır"

    Kitabın ismi gerçekten ilginç değil mi? Ölümü bir "mantık önermesi" gibi görüyor. Bir olguyu önermeye dönüştürünce doğruluğundan yanlışlığından bahsetmek mümkün hale geliyor. Ne diyebilirsiniz ki? Doğru mu diyeceksiniz, deseniz ne olur ki? Alacağınız cevap belli: "Kime göre, neye göre?"

    Mücahit Gültekin
  • Çünkü kızartma sağlığa zararlıdır. Tabii bu kural kime ve neye göre? Bana sorarsanız, dünyanın en sağlıklı yiyeceği çünkü beni çok mutlu ediyor!
  • Nasıl yaşadığıma gelince, sizin kendi yaşamınızda yarıda bıraktığınız şeyleri ben sonuna kadar götürdüm. Üstelik sizler ödlekliğinizi ölçülü davranış sayarak kendi kendinizi aldatıp avunuyorsunuz. Bu duruma göre, ben sizden daha canlı bir insan olmuyor muyum?
    Şöyle bir daha, dikkatlice düşünün! Biz bugün canlılık denen şeyin nerede bulunduğunu, neyin nesi olduğunu, hangi adla çağrıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alsalar, bir anda neye uğradığımızı şaşırırız. Artık hangi yolu seçeceğimizi, kime tutunup kimden kaçacağımızı, neyi sevip neden nefret edeceğimizi, neyi sayıp neyi hor göreceğimizi bilemeyiz. İnsan olmak, yani etiyle kemiğiyle insan olmak bile yük geliyor; bundan utanıyoruz, ayıp sayıyoruz. Soyut insan diyebileceğim garip yaratıklar olmaya can atıyoruz. Biz ölü doğmuş kişileriz, zaten çoktandır canlı olmayan babaların soyundan ürüyoruz ve bu durumu gittikçe daha çok beğeniyor, bundan zevk almaya başlıyoruz. Nerdeyse bir kolayını bulup bizleri doğrudan doğruya düşüncelerin doğurmasını sağlayacağız.
  • Gerçekçi olalım.