• 632 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Atwood bu kitabında 1843’te işlenmiş, ve o zamanlarda tarihe damga vuran gizemli bir cinayeti kendi kurgusuyla açığa kavuşturuyor. Kimileri tarafından melek, kimileri tarafından da sinsi bir şeytan olarak tanımlanan Grace Marks henüz 16 yaşında iken hizmetçisi olduğu evin sahibi ve baş hizmetçisini öldürmek suçuyla yargılanıyor. Ortağı olarak nitelendirilen James McDermott idam sırasında tüm suçu Grace’e atıyor. Zaten bir cani yaratmaya aç toplum gerçek ya da yalan her şeye gözünü kapayarak kendi doğrularını yazıyor. Zamanın spirtüalizmcileri, gazetecileri, araştırmacıları art arda toplanıp bu melek vasıflı “şeytanı” incelemek için binlerce şey yazıyor, çiziyor.

    Biz hikayeyi romanda Grace’den dinliyoruz. Onun bu mahzun ve kabullenmiş karakteri herkesin içinde bir huzur uyandırırken aynı zamanda kaderin ve toplum normlarının onu sürüklediği sefil hayat gözlerimizin önüne seriliyor.

    Margaret Atwood gibi böylesine güçlü kaleme sahip bir kadından bile bu kadar hüzün, şehvet ve kin dolu bir hikayeyi ustalıkla kaleme almasını bekleyememiştim. Ama Atwood her zamanki gibi bir kadının ruhunun ince deliklerine dalıyor ve bize eksiksiz bir senaryo sunuyor.

    Şahsımca böyle toplumun ezici isteklerine mahkum olmuş insanların hikayelerini seviyorum, yazar da bize çok ince bir pencereden sunmuş bu hayatı. Yer yer ironiye vurarak ve yerleşmiş kültürleri inceden çarpıtıp eleştirerek bize toplum baskısı adına güzel mesajlar veriliyor. Gencecik bir kadının acıklı ama bir o kadar gerçek ve etkileyici hikayesini harika bir kurguyla okumak isterseniz mutlaka kaçırmayın.
  • Kızcağız 16-17 yaşındayken evlenmiş. Çocukları var, eşiyle mutlu. Bir gün kapıya polis/jandarma dayanıyor. Eşi de babası da çocuk hakkında nitelikli cinsel istismarından tutuklanıyor. Birine 8 yıl 4 ay diğerine 3 yıl 8 ay ceza veriliyor.

    Kızcağız, "Beni kimse istismar etmedi, ben kendi isteğimle (hatta kimileri kocama kaçtım) evlendim." diyor.

    Devlet diyor ki "Hayır", seni istismar ettiler.

    Kızcağız diyor ki, "Yahu kocam da babam da hapse girdi, çocuklarla ortada kaldık. Bakanımız, gözetenimiz yok! Kendi rızamla evlendim!"

    Çok adaletli hukuk sistemimiz "Hayır, seni istismar ettiler!" diyor.

    Anlayan, akıl sır erdiren varsa beri gelsin! Çığlıklar âfâkı sardı, yetkililerden "çıt" yok tabiri caizse.

    Yahu bu nasıl bir adalet, hukuk, ceza, müeyyide anlayışıdır? Ellerinde nikah cüzdanları var, Devlet diyor ki "Evet o cüzdanı ben verdim, sizi içeri de ben attım! Var mı itirazınız?!"

    Daha acısı şu: Fiilen aynı durumu gayrimeşru yoldan yaşayanlara hiçbir müeyyide yok. Tabi canım... Diyelim ki (herkesten özür dileyerek) genç kız nikahsız birliktelikle hamile kaldı ve kendi rızamla yaptım, yaşadım dedi. Babasına yahut gayrimeşru durumlar yaşadığı erkeğe ceza veriliyor mu? Tabii ki hayır.

    18 yaşın altında olduğu cümle alemce bilinen sözüm ona yeni yetme "sanatçı" kızlar babaları yaşındaki adamlarla yatlarda, sahillerde rezilliğin kitabını yazarken kimse onlara bir şey diyor mu? Elbette ki hayır.

    Yazık günahtır şu evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış kızlara reva görülen muamele. Böyle bir şeyi aklı başında hiç kimse kabul edemez. Nikahlı yuva kurmanın karşılığı cezaevi, nikahsız kepazeliklere hatta cinsel sapkınlıklara (lgbt derneklerini meşrulaştırarak) alkış öyle mi?!

    Tek cümleyle: Yazıklar olsun.

    He he Müslüman ülkeyiz...

    (Yunus Emre Gördük-14/01/2020)
  • 127 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kadın ve Feminzm

    Dünyada ve Türkiye 'de Feminizm(Feminizm' in Tarihçesi)

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Feministik düşünceyle tanışmam Üniversite yıllarıma dayanır. "Kadın ne değildir? "in tanımını bana öğreten yine kadınlar olmuştur. Fakat gördüğüm kadarıyla kadının ve kadın haklarının tüm dünyada geri plana atılmasının en büyük sebebini de şahsen yine kadınlara bağlıyorum.

    Köleler, köleliklerinden memnunlarsa eğer, onlara özgürlüğü anlatmanın pek bir yararı olmayacaktır. Çok defa kadın haklarıyla alakalı yazılar kaleme aldığımda ne ilginçtir ki ilk karşı çıkanlar kadınlar olmuştur.

    Aşağıda paylaşacağım yazıyı özellikle kadınların okumasını istiyorum. Ben yazıyı olduğu kadarıyla sadeleştirip, düzenledim. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın ve 10 dakikanızı ayırın. Zira Erkekler Feminizmle ilgilenmezler. Yahu zaten dünya onların elinde. Keyifleri gıcır. Ne yapsınlar sizin Feminizminizi değil mi? Siz ilk önce Feminzmi öğreneceksiniz ki onlara anlatabilesiniz. Buyrunuz...


    Feminizm, yani kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği öneren ideolojide ve tarihsel olarak üç dalga ile açıklanır. Bu üç dalga, kronolojik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu üç dalga aynı zamanda pratik ve ideolojik farklılıklar gösterir. Özellikle 2. ve 3. dalga feministler, eylemleri, kamuoyuna müdahaleleri ve fikirsel farklılıklarıyla feminist hareket içinde bir ayrılık gösterir.

    Bu yazımızda, hem dünya hem de Türkiye açısından feminist kazanım, deneyim ve fikirleri anlatmaya çalışacağız.

    Tarihsel olarak 1. dalgadan çok önce, ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu kitabı ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kadınlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..” Wolstonecraft, daha sonra da hem kadın hakları, hem de diğer muhalif hareketler içinde yer aldı. Bir dokuma işçisinin kızı olan Wolstonecraft, hukuk alanında da çalışmalar yaptı. 1797 yılında evlilik dışı çocuğu Mary Shelly Wolstonecraft’ı doğururken öldü. Mary Shelly Wolstonecraft daha sonra ilk bilimkurgu roman sayılan “Frankestein”ı yazacaktı.

    1. Dalga: Medeni Kanun Talepleri ve Siyasal Haklar

    1. Dalga feminizm genel olarak iki talep üzerinde mücadele etti. Kadınlar için oy, eğitim ve mülkiyet hakkı.

    Kadınlar için oy hakkı meselesi

    Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi.
    Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bu, iki ırktan kadınların beraber mücadele etmeye başlamasının en önemli nedenlerinden biridir. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı.

    Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi.

    Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.

    1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli batı ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur.
    Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı.
    Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu. Oysa savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
    Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmişti. Türkiye de bilindiği gibi 1934 yılında kadınlara oy hakkı verdi ancak, Türkiye’de 1. dalga deneyimlerine birazdan yer vereceğiz. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde ettiler. Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti.

    Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınların hakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti.


    Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.
    Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı.
    Sovyetler Birliği örneği bu açıdan Türkiye’ye çok benzer. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, Türkiye’de de devrim sonrası dönemde kadınlar erkeklerin yaptığı her işte yer almaya teşvik edildi. İlk kadın pilotun göreve başlamasından, doğuya giden kadın öğretmenlere övgüler düzen romanlara, kadın sporculara verilen ayrıcalıklara kadar her şey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların önemli kazanımlarıydı. Ancak yıllar geçtikçe yine analık yükseltildi ve kadınlar evlere yöneltildi. Tek bir farkla, SSCB’de bu durum, savaş sonrasında, ihtiyaçtan gerçekleşmişti. Türkiye’de ise aksine kadınların kazanımları savaş sonrasında arttı, daha sonra geri alındı.


    Türkiye ve SSCB’nin kadın mücadelesi açısından bir başka benzerliği de, hükümet tarafından büyük bir düşmanlıkla karşılaşılması oldu. Tıpkı SSCB’nin kadın hakları militanlarına baskısı ve kadın haklarını devrimle beraber getirmesi gibi, Türkiye’de feminist kadınları dışlamış, mücadelesine sokmamış, kadınların istediği hakları devrimle beraber vermiş, ancak yıllarla beraber geriye dönüş başlamış.
    Devrim dönemlerinde kadınlara “hakkınızı alamazsınız, ancak biz veririz” diyen hükümetlerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’de 1. dalga feministler içinde en önde gelen isim Nezihe Muhiddin’dir. Nezihe Muhiddin, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş, iki kez evlenmesine rağmen babasının soyadını muhafaza etmiş, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış, sahnelenen eserler yazmış bir kadın düşünür. Ancak daha da önemlisi, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularından Nezihe Muhiddin, cumhuriyetin ilanından önce, cumhuriyeti kadın haklarının alınması için çok uygun bir zemin olarak görür. Bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer almaktadır.ancak bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır. Hemen ardından talepler daraltılarak, Türk Kadınlar Birliği kurulur. Kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimde dernek tepki olarak Nezihe Muhiddin’i aday gösterir. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Havva'nın kızları, Meclis'e girip yılın manto modasını tartışacak” diyerek alaya alır. Saldırılar bununla da bitmez. Dönemin medyasının yoğun saldırısına maruz kalır Nezihe Muhiddin. Bir süre sonra seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınır ancak, son derece militan bir hayat yaşayan, iyi bir hatip, devrimci ve radikal bir kadın olarak hatırlanan Nezihe Muhiddin, önce Türk Kadınlar Birliği’nden daha sonra da siyasetten, hükümet kararıyla uzaklaştırılır.

    2. Dalga: Cinsellik ve Doğurganlığın birbirinden ayrıştırılma mücadelesi

    Batıda gerçekleşen gelişmeler, doğum kontrolünü güvenli ve kolaylaştıran yöntemler geliştirilmesine sebep olmuştu. Bu durum, kadınların hamilelik riski olmadan cinsellik yaşayabilecekleri anlamına geliyordu. Doğum kontrolü için, yasal olduğu ülkelerde kürtaj, yasal olmayan ülkelerde ise gizli gerçekleşen, tehlikeli, kısırlığa ve hatta ölümlere sebep olan çocuk düşürme yöntemleri dışında da alternatifler üretilmişti. Ancak bu uygulama ve ilaçlar pahalıydı. Kadınlar, bu olanakların tüm kadınların hizmetine sunulması ve pek çok ülkede geçerli olan baskıcı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmeye başladı.

    2. dalganın başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle (bu tespit daha sonra poüler bir slogan olacaktı) 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın doğulmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).
    Toplumsal cinsiyet kavramı kendi başına çok şey ifade ediyordu. Ama teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ata-erkillik de denilen, babanım ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin (tarla, bakkal vb.) kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Bu emeğin artı değer oluşturup oluşturmadığı konusu ise yine feminizm içinde kimi ana akımlar yarattı, ama bu konuya daha sonra değineceğiz. Beavoir, kadın siyasetini ve feminizmi derinden etkilerken, feministler kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler özellikle Kuzey Avrupa ve ABD’de güç kazandı. Fransa’da feministler, 14 yıl süren zorlu bir mücadele verdiler ve 1967’de doğum kontrolü yasallaştı.


    ABD eyaletlerinin çoğunda doğum kontrolü yasallaşmıştı. Genel olarak aşırı muhafazakâr kesimler hariç herkes doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasına sıcak bakıyordu. Ancak, bugün bile hiçbir doğum kontrol yönteminin gebelikten yüzde yüz korunma sağlayamadığını düşünürsek, kadınların “cinsellikle doğurganlığı birbirinden ayrıştırmak için” kürtaj hakkını kazanmaları gerekiyordu. Kaldı ki, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar tehlikeli yöntemlere başvuruyorlardı ve bu yöntemler ölümle bile sonuçlanabiliyordu. Feministler İngiltere’de 1967 yılında kürtaj hakkını kazandı.


    Amerikalı feministler hem propaganda yapıyor, hem de gerek gizli kadın doğum uzmanlarıyla anlaşıp illegal ama sağlıklı kürtaj olanakları sağlayarak, gerek özel eğitim almış kadınların çalıştığı feminist sağlık kliniklerinde doğum kontrol eğitimleri vererek somut adımlar atıyorlardı. ABD’de kürtajın yasallaşması 1973 yılında gerçekleşti. Bu gelişme diğer ülkelerde de tekrar etti. Ancak kürtajın yasallaşması, kürtaj olmak isteyen kadınlar için mali kolaylık ve uygun sağlık koşullarında kürtaj yaptırma olanağının sağlanması anlamına gelmiyor. 2. dalga feministler bu konuda da mücadele etti. Dünyanın her yerinde muhafazakârlar bu konudaki yasaların yeniden gözden geçirilmesi talep etmeye devam ediyorlar. ABD’de 1978' de kürtaj uygulayan 15 klinik, yangın çıkarma, saldırı, bomba koyma gibi eylemlerle protesto edildi ve bu tür eylemler artık seyrekleşmekle beraber hala devam ediyor. 68’ sonrasında ABD ve Avrupa’da yaşayan genç kadınlar, kendilerinden önceki kuşak gibi anti-faşist mücadele içinde yorulmamış, yine kendilerinden önce gelen kuşakların kazanımlarıyla iyi eğitim görmüş olarak mücadeleye katıldılar. Çünkü bu kadınlar, gördükleri eğitime rağmen hala karı-anne gibi görülüyorlardı ve bunu kabullenmek istemiyorlardı. Yine bu kadınların teoride ve özellikle de pratikte en önemli yol göstericileri, “özel olan politiktir” oldu.
    “Özel olan politiktir”, birkaç manada önemliydi. Öncelikle, kadınların sahip/mahkum oldukları en önemli alan özel alandı. En büyük ezme/ezilme ilişkileri, sömürü ve toplumsal cinsiyet rollerini var eden patriyarka, evden ve aileden, yani hiçbir kamusal aracın müdahalesine imkan verilmeyen “mahrem”den geliyordu. Kadınlar için kamusal alan yasaktı ve aynı zamanda, feministler için en büyük mücadele alanı özel alan oldu. Kamusal alan/özel alan tartışması ve tespiti çok önemli bir gelişmeydi. Daha sonra, özellikle feminist edebiyat alanında başarılı olmuş Kate Millet, Fahişelik Dosyası isimli kitabında, özel alanın politikasını yapmaya başladı. Kitapta kimisi uzun zamandır seks işçiliği yapan, kimisi birkaç kez çıkarları için erkeklerle yatmış çeşitli yaş, ırk, ilgi alanı ve sınıftan kadın, deneyimlerini anlatıyordu. Yazar da, bir zamanlar pek hoşlanmadığı bir erkekle, sırf onu şık restoranlara götürdüğü için çıktığını anlatıyordu. Yani kendisi de, anlatanların bir parçası olmuştu. Üstelik, fahişeliğin ne ayıp bir şey olduğunun, ne de sadece para karşılığı seks yapmakla açıklanabileceğinin ispatıydı. Bu kitap sadece feminizm açısından değil, aynı zamanda akademik anlamda da önemli bir çalışmaydı çünkü, ilk defa “deneyim”, bir bilimsel veri olarak kabul edilmektedir. İkinci etkisi, pratikte oldu. Feminizm yalnızca kadınlarla yapılıyordu ve her kadın içindi.

    Kadınlar cinsel taciz/tecavüzden aile içi şiddete, cinsel haz alma tercihlerinden cinsel yönelimlere dair her şeyin konuşulması, toplumsal baskılarla yasaklanmış her şeyin politikasını yapıyorlardı. Ancak geçmişten gelen alışkanlıklar, kadınların birbirlerini yargılamadan örgütlenmesini zorluyordu. Bu durum, şu anda da süren ve hemen her feminist grubun kabul ettiği “bilinç yükseltme” pratiklerini beraberinde getirdi. Bilinç yükseltme, temelde belli bir sayıda kadından oluşan küçük grupların, kendilerinden, alışkanlıklarından, utançlarından ve deneyimlerinden bahsederek, hem birbirlerini ve kendilerini tanımaya, hem de toplumsal cinsiyet rollerinin tek tek kişiler üzerindeki etkisini sorgulamaya, bu şekilde de birbirlerini yargılamadan “kız kardeş” olmaya yarıyordu. Kız kardeşlik (sisterhood), 68’ sonrası feministler açısından yoldaşlık demekti ve çok önemli bir gelenek olarak hala sürmekte.

    Kız kardeşlik yoldaşlık demekti fakat bir taraftan da, sömürü ile şekillenen aileye karşı, bir başka aile ve başka bir kardeşliğin politikasını yapmak anlamına geliyordu.
    Türkiye’de 2. dalga feministler 80 sonrasında gerek politikada, gerek kamuoyu gündeminde yer almaya başladı. Feminist kadınlar 12 Eylül sonrasındaki sessizliği bozan ilk hareket oldu. 80 öncesinde İKD (İlerici Kadınlar Derneği) kadın hakları için çalışan bir organizasyondu ancak, temel aldıkları ideoloji sosyalizmdi. Yine de İKD sadece kadınların katıldığı bir dernekti ve kadın kadına mücadele açısından Türkiye’deki ilk deneyimdi. Zaten önceden İKD’li olan bir çok kadın, 80 sonrasında feminist hareket içinde yer aldı.

    Türkiye’de feministler önce Somut gibi sol dergilerde yazmaya ve feminist fikirlerin tohumlarını yaşadıkları ülkede atmaya başladılar. Ancak ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı.


    Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın Feminist oldu. 87-90 yılları arasında çıkan Feminist, hem şekilsel hem içerik olarak daha önce Türkiye’de yayınlanmış hiçbir dergiye benzemiyordu. Gerek boyutları, gerek kullanılan renkler, gerek iç tasarımı ama daha önemlisi içeriğiydi. Feminist, teorik bir dergi değildi, ancak feminist teori açısından çok doğru bir dergiydi. Dergide sadece yorumlar değil, kişisel deneyimler de anlatılıyordu ki bu da özel alanın politikasının yapılmaya başlanması demekti. Feminist’i çıkaran kadınlar kendilerini çeşitli sol siyasi görüşlere yakın hissetseler bile, bu dergide sadece feminizmle ilgili yazılar yayınlanıyordu.

    Türkiye’deki 2. dalga feministler konuları farklı olsa da tıpkı yurtdışındaki kız kardeşleri gibi çeşitli kampanyalar organize ettiler. Bunlardan ilki Dayağa Karşı Kampanya oldu. 1987 yılının Nisan ayında Çorum’da bir hakimin şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu bir kadının bu talebini, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kampanya başlatıldı. İlk eylem 17 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting oldu. Daha sonra Kariye Şenliği ve Bağır Herkes Duysun kitabı ile kampanya devam etti. Kampanyanın sonunda ünlü Mor Çatı kuruldu. Bu kampanya ile özel alan olarak görülen “hane”, kamusal alanda tartışılmaya başlanıldı. Hemen ardından gelen cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, Türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin gerçekleştirdiği en radikal eylemlere sebebiyet verdi. Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol mor iğneydi. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekanlarda feministler tarafından dağıtıldı. İğne, ilginç bir semboldü çünkü cinsel tacize karşı silah sayılabilecek bir şeyin kullanılmasının meşru müdafaa olduğunu anlatıyordu. Yakaya takılan iğneler, beraberinde meyhane ve kahvehane baskınlarını getirdi. Bir grup feministin, sadece erkeklere mahsus alanlara baskın yapıp oradaki erkeklerle konuşması, basında büyük tepki uyandırdı. Ancak bu gün bile, şehirli kadınların birçok içkili mekanda eğlenebildiğini düşünürsek, 89 yılında yapılan bu kampanyanın etkilerinin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Ayrıca kampanya genel olarak, bir kadın nasıl giyinirse ve ya davranırsa davransın, cinsel tacizin hiçbir özrü olmayacağını ve tecavüzden farkı olmadığını anlatıyordu. Ancak somut hedef olmaması, kampanyanın çok uzun sürmemesine neden oldu.
    “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, 90 yılında başladı. Büyük ölçüde TCK’nın 438. maddesine yönelikti. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğrayınca üçte iki ceza indirimi uygulanıyordu. Sebep olarak, zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülüyordu. Feministler, sadece seks işçisi kadınlara tecavüzün meşruluğunu değil, kadınların iffetli-iffetsiz ayrımına tutulmasını da protesto ediyordu. Daha sonra da çok sık duyulacak olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ilk kez bu yıllarda kullanılmaya başlandı. Kampanya, İHD ve Baro’nun da katkılarıyla yasanın kaldırılmasıyla son buldu.


    90’ların ortasında, feministler sokaklardan çekildi. 2. dalga, pratikte bir dönemdi ve belli ana başlıklar altında sürdürülen kampanyalar ile sona erdi. Ancak teorik olarak, halen devam etmekte. Çünkü hemen ardından gelen 3. dalga ile arasında çok büyük kavramsal farklılıklar taşıyor. Bu yüzden hem Türkiye’de hem dünyada kimi feministler kendilerini ideolojik olarak 2. dalga’ya, kimileri 3. dalga’ya dahil hissediyor. Bunun yaş ve kuşak farkı ile de ilişkisi bulunmakla birlikte, temel fark kimlik meselesi ve toplumsal cinsiyetin algılanışı.

    3. Dalga: Kadın Kimliği ve Diğerleri...

    3. dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı, Türkiye’de doksanların sonu itibariyle başladı. Ancak önce, bu kuşak kadınların durumunu görmeye çalışalım. 70’ler ve sonrasında doğan kadınlar, feminizm duymuştu ve ne olduğuyla ilgili yanlış/doğru fikir sahibiydi. Kimi kadınlar feminizmi saldırgan, lezbiyen/frijit/erkek düşkünü/erkek düşmanı kadınların politik aracı olarak görüyordu. Bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği talepler kazanılmıştı. Feminizm güç kaybetmişti, elde edilen haklar vardı ve bunlar kaybedilmiyordu ancak mücadele durgundu. Patriyarka araçlarıyla bir yandan kutsal ailenin propagandasını yapıyor, bir yandan gençlik ve güzelliği yüceltiyordu. Muhalif politikalar ise kimlik ve farklılıklar gibi konularda söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizme ilgili birçok kadın kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.

    İşte bu noktada, 2. dalga feministlerle ayrımlar başladı. 2. dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıyaydı. 2. dalganın söylediği diğer bir şey de, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele “feminen” söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu. 3. dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesi ile varolmak istiyordu. Örneğin, lezbiyen kadınlarla heteroseksüel kadınlar, ezme/ezilme ilişkileri yaşıyordu 3. dalga feministlere göre. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu. Bu kimlikler biyolojik sebepler de, kapitalist veya partiyarkal ilişkilerle de oluşsa, bu kimliklerin kabulü gerekiyordu. Tam bu noktada, 2. dalga’nın toplumsal cinsiyet rollerini yıkma talebi ile çelişildi. Kadın olmak hem bir cinsiyet rolü, hem bir kimlikti. Erkek kimliği eril iktidara sahip olduğu için doğal olarak ezen oluyordu, ancak kadın kimliğinin böyle bir ezme misyonu yoktu ve bu yüzden rahatlıkla yaşatılabilirdi.


    3. dalga feministler kendilerinden önce gelen kuşağı evrenselci, farklılıklara karşı duyarsız, orta sınıf ve heteroseksist olmakla suçluyor. Bu, bir açıdan doğru olabilir çünkü gerçekten de 2. dalga feministler taleplerini gündeme getirirken varolan farklılıkları yok saydı. Bu taleplerin gündeme getirilmesi 3. dalga’nın başlangıcına denk gelir. Ancak başka bir taraftan 2. dalga, sadece hak eşitliği ile sınırlı kalmayan bir eşitlikçilik anlayışı ile hareket etti ve buna çok özen gösterdi. Önceden görmediği konulara karşı, 3. dalga’nın da etkisiyle çok duyarlı oldu. Aslında temel olarak, 2. dalga, mutlak eşitlik isterken, 3. dalga, farklılıkların değerli olduğuna vurgu yapıyordu. Bu da, yepyeni bir dünya kurulsa bile, farklılıkların muhafaza edilmesi anlamına geliyordu. Daha öncede belirttiğimiz gibi, 2. dalga feministler Wolstonecraft’ın şu sözlerini slogan haline getirmişti: “Kadın ve erkek arasında cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”
    Türkiye’de 3. dalga, Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başladı ve devam etmekte. Türkiye’de negatif bir durumda olan Kürt halkında kadın durumu, ilk kez Saddam Hüseyin’e yönelik intihar eylemi sırasında yakalanan ve öldürülen Leyla Kasım ile anılmaya başlandı. Bu olay ve Kürt kadınların örgütlenme çalışmaları ile ilk kez, bu coğrafyada yaşayan Kürt kadınların yaşadıkları görünür oldu. Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriyarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine yöneltti. Bir çok Kürt kadın gerilla/terörist olarak dağa çıktı. Bu hem aileden bir kaçıştı hem de yaşanılan zorlulara karşı mücadele yöntemiydi. Başta hem aileler kızlarının evden çıkmasına tepkiliydi hem de erkek gerillalar/teröristler kadınların hantal olduğu gerekçesiyle yanlarında istemiyordu. Ancak bu durum zamanla aşıldı, hatta örgütün içinden bir grup kadın Partiya Jinana Kurdistan’ı (Kürdistan Kadın Partisi-PJA) kuruldu. Bu örgüt hem ulusal kurtuluş mücadelesi hem de kadın kurtuluş mücadelesi veriyordu. Örgüt başta feminizme uzak dursa da, ilerleyen yıllarda kadın kurtuluş mücadelesine daha sıcak bakmaya başladı.
    Legal alanda ise, Kürt kadınları mücadeleye devam etti. Bu kadınlar feministler ile yakın bir ilişki içindeydi. Dicle Kadın Kültür Merkezi, başta Yaşamda Özgür Kadın adıyla çıkan ama kapatılınca “Özgür Kadının Sesi” ismiyle yayın hayatına devam eden dergi, en somut örnekler.


    Daha sonra Roza ve Jujin dergileri, hem Kürt kadının sesini dile getiriyordu, hem de feminist bir perspektife sahipti. Bu durum, taciz, tecavüz, ensest gibi konularda söz söylemeleri ve tüm kadınlara açık olduklarını söylemeleri şeklinde gerçeklik buldu. Tam bu noktada Kürt hareketinden bağımsız ama bağını koparmayan bir mücadele başlamış oldu ve halen sürmekte.

    Elbette sadece Kürt kadınlar, kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya başlamadı. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınlar, feminist hareketle ilişkiye geçti. Ama bambaşka bir tarafta, ilk kez Müslüman kadınlar kendi hakları için mücadeleye başladı. Buna ilk örnek üniversitelerde türban yasağı ile başlayan protestolar olarak görülebilir. Ancak sadece bu değil. Bu sadece en bilinen örnek. Türban yasağına karşı gerçekleştirilen protestolar feminist kadınlarla Müslüman kadınların en önemli ve en çok bilinen teması sayılabilir. Ancak dönem Müslüman kadınlara destek veren feministlere, karşı taraftan hiçbir destek gelmemişti daha sonraları. Fakat bazı kadınlar, kendilerine feminist demeseler de, feminist kadınlarla ortak talepleri olduğunda mücadele etti. Bunun en önemli istisnası Gonca Kuriş oldu. Gonca Kuriş, türbanlı bir kadındı, kendisinden “ben imanlı feministim” diye söz ediyordu ve bir yandan kadın hareketi içinde, bir yandan muhafazakar çevrede söz sahibiydi. Ancak muhafazakar çevre onun hem Müslüman, hem feminist oluşuna hoşgörüyle yaklaşmadı. Gonca Kuriş, İBDA-C tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Feminist hareket Gonca Kuriş’e sahip çıktı ve onu öldürenleri protesto etti.


    İdeolojik farklılıklar gösterse de, feminist kadınlar yakın zamanda hep birlikte kampanyalar gerçekleştirdiler.
    Bunlardan bir tanesi göz altında taciz ve tecavüze karşı oldu. Politik sebepler dolayısıyla gözaltına alınan kadınların taciz ve tecavüze uğruyor olması görünür kılındı. İlk kez Asiye Güzel’in davası ile başlayan kampanya, daha sonra da kimi davalar açılması ile devam etti. Feminist kadınlar konuyla ilgili protesto eylemleri gerçekleştirdi ve devletin “erkek” bir kurum olduğu, patriyarkanın devamı ve güçlenmesini sağlamak için her zaman çalışacağı söylemi dile getirildi. Bu davalar bugün hala sürmekte.

    İkinci kampanya, yani töre cinayetlerine karşı yürütülen kampanya, kamuoyunda çok daha geniş yankı uyandırdı. Öyle ki, kampanyanın güçlendiği dönemlerde, töre cinayetleri sanki yeni gerçekleşen olaylarmış gibi anlatılıyordu. Oysa bu gerçek, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanıyordu, ancak feminist mücadele görünür kılınmasına yol açmıştı. Tecavüze uğrayan ve hamile kalan, çocuğu doğurmak için İstanbul’a kaçan, ancak burada çocuğunu doğurduktan sonra ailesi tarafından bulunan, sokakta yediği ilk kurşunlarla ölmeyen ancak kaldırıldığı hastanede hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için tekrar bulunup öldürülen Güldünya Tören, kampanyanın en önemli sembollerinden biri oldu. Güldünya’nın naaşı ailesi tarafından kabul edilmediği için feministler tarafından alındı ve cenazesinde de yine feministler vardı. Ancak hakim Güldünya’nın çocuğunu ailesine teslim etti.


    Kampanyanın iki talebi vardı. Bunlardan biri, yeni TCK kanunu ile ilgiliydi. Öncelikle, daha önce namus cinayetine uygulanan yasanın değişmesi ile ilgiliydi. İkincisi ise, ailesinden kaçanlar için sığınak yapılması talebiydi.


    Mor Çatı gibi feministlerin emeğiyle yürüyen özerk sığınaklar ise şu anda kapalı ancak halen danışma hizmeti veriyor. Yasanın değişmesi ile ilgili karar ise, bir başka kampanya ile bağlantılı. Yeni TCK ile, 2001 yılından sonra yapılan evliliklerde, boşanma sonrasında evlilik sırasında edinilen tüm mal varlığı paylaşılıyor. Bu da, kadınlar için büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak, 2001 yılından önceki evlilikler için bu geçerli değil. Hem namus cinayetine ceza indiriminin iptali hem de 2001 yılından öne gerçekleşen evliliklerde de mal paylaşımı maddesi için 2004 kasım ayında feministler meclise bir yürüyüş gerçekleştirildi. Protestoların sonunda, namus cinayeti ile ilgili kazanım gerçekleşti ancak mal paylaşımı yasası değişmedi. Bunun üzerine tüm Türkiye’de özel eğitim almış kadınların gerçekleştirdiği seminerlerle kadınların yeni TCK’dan yararlanmaları için yapmaları gerekenler anlatıldı.


    Hem Türkiye’de hem dünyada bu gün, kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler, politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor. Türkiye’de şu anda üç ulusal yayın (Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi), bir çok yerel yayın çıkıyor. Amargi, Feminist Kadın Çevresi gibi örgütlenmeler, kimi partilerin kadın kollarında çalışan feminist kadınlar ve birçok bağımsız kadın, mücadeleye devam ediyor. Ayrıca dünyanın her yerinde feminist politika üretilmeye devam ediliyor.

    Kaynak: https://www.anarkismo.net/article/4070
  • Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi; ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi
    başarırdım.

    Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığının dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükâfat vereceğini ilan etti.

    Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.

    İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "Ancak böylece," dediler, "her şey tam zamanında yapılabilir."

    Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar veremeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayip hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa, başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar dikkat ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkânsız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tesbitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurmasi gerektiğini söylediler.

    Fakat bu defa da başka bilgeler: "Bir konseyin önünde beklemesi imkânsız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmamasına ancak tek bir kişi anında karar verebilir," dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını
    önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır."

    İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar : bazılarına göre papazlar: bir kısmına göre hekimler: daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.

    Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi.Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler.

    Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca , kral bunların hiç birisini kabul etmeyip hiçkimseye de ödül vermedi. Ama hålâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.

    Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafizını da geride bırakıp yola yürüyerek devam etti.

    Kral yaklaşırken, münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor. soluk soluğa kalıyordu.

    Kral yanına gelip şöyle dedi:
    "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabini sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim. En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve herşeyden önce kendimi verecegim işler nelerdir?

    Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.
    "Yoruldunuz." dedi kral, "Küreği bana verin de biraz dinlenin."

    Münzevi. "Sağolun ," diyerek küreği krala verip yere oturdu.Kral iki tarih kazdıktan sonra durup sorulan mi tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi: bu defa ayağa kalktı , elini küreğe uzattı ve şöyle dedi:
    "Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım."

    Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı.
    Sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi:

    "Ey bilge kişi. senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim."
    Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor." dedi,"bakalım kim?"

    Kral arkasına döndüğünde, bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçer gibi inledi.
    sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı , mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. Fakat kan akmaya devam ediyordu. Kral sıcak kana bulanan sargıyı defalarca çıkarıp yıkadı ve yaraya tekrar tekrar sardı.

    En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi.
    Kral, dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp
    bir uykuya daldı.

    Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı, kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.

    Sabah uyanınca nerde olduğunu , yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan  yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı.
    Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam, "Beni affedin." dedi, zayıf bir sesle.

    Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir sey yapmadınız ki," dedi.

    "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum," dedi adam. "Ben, kardeşimi astırıdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama, akşam olduğu halde dönmediniz. Bende sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım , beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarımada aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni!"

    Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu. Onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.

    Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kere daha rica etmek istiyordu. Münzevi, dışarıda, bir gün önce
    kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.

    Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi:

    "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!

    Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi gözlerini kaldırıp krala baktı ve "Cevabınızı aldınız" dedi

    "Nasıl aldım ? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral.

    "Anlamıyorsunuz." diye cevapladı münzevi.
    "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhlardan kazmasaydınız gidecek ve şu adamin saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız.

    Yani, en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim; ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı.

    Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışamadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli
    kişi oydu ve en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı....

    🖤🖤

    Tek önemli vakit vardır: içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir sey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz O'dur, zira hiçkimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez: ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."

    Lev Nikolayeviç Tolstoy
  • 214 syf.
    ·4 günde
    CENTURIA Yüz Küçük Irmak Roman

    Değerlendirme:
    Birer sayfalık yüz "roman" nın yer aldığı evren, daha başka kitaplarda, içinde onun eğretilmeler şabbatının zincirlerinden boşandığı evrenle aynıdır. İtalo Calvino'nun önsözünden (syf 12-13)
    Centuria "olağanüstü bir kitap" imgesini sonuna kadar işlemiş sayfa derinliklerine. Kitapta bir ortak nokta var tüm küçük romanlar arasında, o da hepsinin merkezinde onları var eden şeyin; bir "insan psikolojisini"nin varlığıdır. Bu psikoloji çok ilgiç demekle dememek arasında kaldığımız "karakterler koleksiyonu"yla dışa vurur kendini...

    Yazar ironi yüklü ama sade bir anlatımla okuyucuyu kendi dünyasına alıp "kendi dünyası"nı sorgulamasını sağlıyor. "Yüz Küçük Irmak Roman" da anlatılanları beğenmekle beraber, teker teker yüz küçük romandan etkiledim ve okudukça tekrar tekrar okumak istedim. Anlatılanlar üzerinde düşünmeyi sağlar nitelikte okuyunca çoğu kez "Çevremizde gerçekten bu tür insanlar var ya da ben de aynen böyleyim" diye söyleten Yüz Küçük Irmak Roman'ı çok sevdim. Aşağıda da birazcık "hayat arayışımla" uygun olduğunu düşündüğüm birkaç küçük romana yer verdim, işte onlar:

    Birinci: Mektubu yazan kişi sarhoşluğunun ortaya çıkmasının etkisiyle yalnızca yazmakta vazgeçebilirdi. Ancak, yazmaktan vazgeçse o zaman sarhoşluğun ayırıcı özelliği olan akıl dışı nitelemenin akla uygun bir yorumunu verirdi; demek ki, o, yazarlık tahtından ancak kendini ayık ve sarhoşkenki halinin canlandırması taklitçisi olarak kabul ettiği ölçüde vazgeçebilecektir.
    Ama çok tuhaftır ki sarhoşluğunun farkına vardığı andan itibaren bundan vazgeçmeyi istemez. Sözcüklerin öfkesine rağmen yazmak ister. Yazar ilk olarak burada "kendi yazma" serüveninin psikolojik altyapısını açıklamaya başlamış.

    Üçüncü: Titiz adam ertesi güne üç randevu vermiştir. Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna. Bu romanda çok çarpıcı açıklamalar yer almaktadır.; gerçekte bu insanlar onun yaşamında önem taşımazdı eğer diğerlerinin de yeri olmasaydı. Karşılıklı olarak birbirleri için gerekli olan bu üç kişi aynı zamanda karşılıklı olarak birbirleyle bağdaşamaz. İki kadın da dosta sempati duymazlar çinkü ikisi de adamın hayatını ve aklını kurtarmamıştır. Onların davranışları dostun müdahalesini gerektirir. Adam bunlara aslında randevu vererek onlarsız yaşamasının olanaksız olacağını anlatmak ister. Adam o randevuya gitmez. Çünkü bu üç bağdaşamaz ve birbirlerine gerekli olan üç kişinin girişi dar olan adamı yok edecektir. Burada kimsenin kimse için gerekli olmadığı eğer kendi içlerinde bir tutarsızlıkları varsa ki bu kişiiler zaten "bağdaşmayan" kişiler olarak anlatılmış o zaman bu kimselerin dördüncü kişi için yapıcı olmaktan çok yıkıcı bir özellik göstereceklerdir.

    Onuncu: İstasyona tren beklemek için gelen adamlar bekleme sırasında ölürler. Çok sakin bir ölümdür bu. Bunlardan bazılar peşlerinden sevdiklerini onurlu biçimde nasıl ölünebileceğini öğrensinler diye getirir. Gerçekte şöyle genel bir kanı vardır: Eğer buraya gelmemiş olsalardı çok önce ölmüş olacaklardı. Bazıları da hiç doğmamış olurdu. Bu istasyona üç tren farklı yerden gelip farklı yerlere giderler. Bazıları hiç durmazlar... Tren hızlanır, gözden kaybolduğundaysa, tümü de siyah elbiseli olan ölüleri kaldırmaya gelirler.
    Burada anlatılan roman ilgimi çektiği için yer vermek istedim. Hiç durmayan o "öbürleri" kimdir? Ölülerin tümü neden siyah elbiselidir?..

    On üçüncü: Burada Din Şehidi üzerinden bir ironi yapılmakta. Adam elinde kesik başıyla karşıdan karşıya geçerken bir Din Şehini olduğunu bildiğini fark eder. Tam da başka bir mesleğe başlayacakken kesik başı ellerinin arasından kayıverir. Çocukluğunda kurallarına uygun olarak yetiştirildiği bir dinin üstünlüğü yaşayan adama bakın ne oldu. Tek bir Tanrı'ya İNANMAK belki de yeterli olmamıştı kim bilir.

    On sekizinci: Bir killer'in meslek bilinci ele alınmıştır. killer çok önceden katil(Killer) olmak istemiş ve büyüdüğünde yaşadığı, gördüğü hiçbir şey onun kararını değiştirmemiştir. Killer'in az ama özel şeylere ihtiyacı vardır bunlar: bir silaha, kusursuz bir hedefe, kendisine görev veren birine ve de öldürülecek birine ihtiyacı vardır. Ayrıca ona bu görevi verecek olanın kini, çıkarı ve bir de çok parası olmalıdır. İşte bunlar sağlandığında da eğer bu durum karmaşık ve olasılıktan uzak görünürse gerçekleşmez. Burada "kaderciliğe" işeret edilmiştir. Çok düşünür varsayımlar elde eder. Bir insanı paradan başka bir şey için öldürmek boş, gereksiz bir teşhirciliktir diye düşünür. Önünde tek bir çözüm kalmaktadır: kendini hedef olarak alacaktır. Eğer hata yaparsa, kurtulacak ama killer olma niteliğini kaybedecektir; eğer isabet ettirirse bu kez kendisi ölmüş olacaktır. Uzun süre karasız kalır. Ama biz, onun mesleki bilincinin sonunda ağır basacağını biliyoruz.

    Otuz dokuzcu: Habercinin acelesi vardır, elindeki zarfı subaya vermek zorundadır... Komutan zarfı yırtar, katlı mektubu açar ve okur. "Ne demek bu?" diye sorar. "Savaş bitti, komutanım," dite doğrular haberci. "Üç dakika önce bitti" der. Komutan öfkelenir...... Demek savaş bitmiş ha diye düşünür komutan. Doğal ölüme dönüyoruz...Savaş her yerde bitmiştir,..Şu şarkı söyleyen adamlara kim bilir kaç kez nişan almışlardı öldürmek amacıyla?... Çünkü savaş şiddete dayalı ölümü yasal sayar. Peki ya şimdi? Komutanın yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı. Gerçek değildir bu: Derhal, savaşın bitemeyeceğini insanların kafasına sokmak gerekir kesin olarak. Ağır ağır, güçlükle silahını kaldırır ve orada şarkı söyleyen, gülen, kucaklaşan adamlara, barışa kavuşmuş düşmanlara nişan alır. Bu küçük romanda "savaş" ın ne demek olduğu az ve öz bir şekilde anlatılmıştır. Bir oyun misali başlatılır ve bitirilir cellatlar tarafından.

    Kırk dördüncü: Yıllardır bodrumda yaşayan bir adam, bulunduğu yerdeki "din savaşı" sırasında kendi ülkesine dönecek durumda değildi; çünkü orada da "bilim savaşı" sürmekteydi. İşin ilginç tarafı adam itiraf etmese de özellikle "din savaşı"nın olduğu yerde kalmak ister. Çünkü burada kendisinin yabancı olduğu bir savaş sürmektedir. Bu savaşın içinde bir oyuncu değil, bir haber vericidir.
    Burada bu adam üzerinden "din savaşı"na yabancı olup ama bir "bilim savaşı" içinde oöan bir nevi günümüz insanınn bir kısmına işaret etmekter de diyebiliriz. Ama bu her zaman devam etmiştir. Toplumlarda hep bir "savaş" sadece "önündeki isim" değişerek devam etmiştir ne yazık ki.

    Elli birinci: Bir apartmanın üçüncü katında oturan kişi "yok-kişidir". Burada apartman boş değil içinde oturan oturan kişinin var olmadığı söylenmek istenmiştir. Daha önce o dairede "aşık" bir adam varmış. Çevredekiler tarafından kusurlu- can sıkıcı bir adam olarak görülmektedir bu adam... İnsanlar yok-kişi hakkında varsayımlarda bulunmaya başlarlar. Biri yeni adamla aşık adam arasında bir ilişki var mıdır? der. Biri de derki; var olmayan kişinin aşık adamdan başkası olmadığı söyler...
    Zamanla ideal kiracı olan bu yeni adam orada oturan sakin ve saygın kişilerin huzurunu kaçırmaya başlar. Aslında bu huzur kaçırma işi koca bir "kıskanmadır". Sonrasında da hiçliğin laubali kaçamaklı yetkinliğini çekilmez bulacaklardır. Burada insanlara hiçbir zararı olmamasına rapmen insanlar tarafından hep "saldırıya" maruz kalan sürüden olmayan insanlara toplumun hangi gözle baktığın aişaret edilmiştir. En çok da "kalabalıklar içinde yalnız kalanlara, tutunamayanlara" ve toplumun bu tür insanlara olan tutumuna bir göndermedir bu küçük roman.

    Elli üçüncü: Bazı kimselerin "insanların var olmadıklarına inandıkları" ve bu tür kimseler insanların var olduklarına inan insanların alt sınıftan olduğunu düşünür. Onlara göre eski ve saçma, boş bir inançtır bu. Çocuklar da insanların var olduğuna inanmaktadırlar. Bu durum kahramanları insanlar olan bir masallar bütününün doğmasına yol açar. Bu masallarda insanlar gülünç ama yine de kendi tarzlarında korkunç şeyler yapar. İnsanların bu geleneği çevresinde doğmuş olan en canlı ve tuhaf sanayi; maske ve kukla sanayisidir. Maskeler ve kuklalar yalnız çocuklar için değil, süsleme aracı ve insanların var olduğuna inanmayan kimselerin bile evlerinde bulunur. İnsanlar kuklalar yaparken müthiş bir hayal gücüne başvurur. En çok "hasta" insanları canlandıran kuklalar beğenilmektedir. Her ne kadar "hayal dünyası hastalıklarını" hayal etmek güçse de. Kimileri insanların ölümsüz olduğunu sanır: bu maskelere saygı gösterirler; onların kusurlu ya da saygısız olduklarına karar verirlerse o zaman acıyarak, dindarca yakarlar onları. Burada aslında biraz ahiret inancına gönderme olmuş insanların kötü olduklarına karar verdikleri anda "dindarca" onları yakmaları bir nevi dünyada olsaydı yapacakları şeyin benzerini yaparlar o tür kimselere. Bunu da "din" için yaptıklarını söylerler.

    Elli beşinci: "Halüsinasyon" olarak tanımlanan bir adamın güçtendüşmüş üç kişiye halüsinasyon etmekte. Bunlardan biri dul bir adam, fersefi içebakışa yönelimli, ara sıra şu ya da bu dini benimseme girişimlerinde bulunan biridir. Onunla seçkin sözcükler; dünya, iyilik, kötülük ve Tanrı üstüne konuşur. İkinci kişi Gerçek'e ve Aşk'a özlem duyan melankolik bir kadındır. Halüsinasyonun görevi kadının yalnız bu iki şeye layık olmakla kalmadığına, kozmos karşısında alacaklı olduğuna ikna etmektir. Bu kadın Tanrı'dan asla söz etmez çünkü son derece dünyaya bağlı biridir. Üçüncü kişi en zor olanıdır. Sinirli ve önsezilere eğilimi olan biridir bu adam. Adam dramatik mizaçtadır. Sonun yaklaştığını sezinlediğinden beri, kendini tanımak istemekte; kendine dönme arayışı içinde olur. Ve bunu ancak kendisiyle son derece kabaca, sevgisizce konuşarak, ölüm ve kendini anlamaktan oluşan çifte kurtuluşa doğru kendini izleyerek başarabileceğini düşünür. Bu adama hakaret etmek halüsinasyona çok ağır gelir. Halüsinasyon, onu alaya alıp kaba davradığında içinin derinliklerinde sessiz sessiz onun ölümüne gözyaşı dökmektedir.

    Altmış üçüncü: Tanrıtanımaz olan ünlü bir çan yapımcısına bir gün iki adam gelerek Son Yargı'da kullanacakları bir çan yapmasını isterler. İstenilen bayuttaki çamı usta daha önce hiç yapmamıştı ve daha önce kullanmadığı metallerin alaşımından bir çam yapmasını isterler... Usta, Son Yargı asla olmayacak der iki adama, ama ne olursa olsun kendisinin çanı istenilen biçimde ve zamanında yapacağını söyler... Ki öyle de olur. Çan artık hazırdır. İki adam çana hayranlıkla, aynı zamanda derin bir melankoliyle bakar. İki adamdan otoriter olanı ustaya dönerek utanarak ve alçak bir sesle şöyle der: "Siz haklıydınız, üstadım; Son Yargı asla olmayacak, ne bugün, ne de yarın. Korkunç bir yanlışlık oldu." Usta da iki adama iyi niyetli ve melankolik havayla bakarak: "Çok geç, Beyler,"dedi, ve eliyle ipi çekti...Ve sonra olması gereken oldu, gökler yarılıverdi.

    Yetmiş yedinci: Bir sokakta Katil, Hırsız, Aşık ve Kraliçe oturmaktadır. Katil en sevdiği mesleği yapıyor olmasaydı eğer iyi niyetli ve dost biri olabilirdi. Hiç kimseyi öldürmemiştir ama gğnleri tümüyle cinayet projeleri yapmakla geçmekte...Evi silahla doludur ama hiçbirini kullanmayı bilmez. Katillik mesleği ona, başka türlü ulaşamayavçcağı birtakım deneyimler sağlar.
    Yaşamını sürdürmek için Hırsız'ın cömertliğine güvenir; Hırsız bir şey çalmamıştır, ama Katil'in kendisinden istediği bütün siparişleri sağlamaya hazırdır. Hırsız yalan söylemeyi bilirama yalan söylemez... Hiç kimse onun Hırsız olma mutlulupunu çalamayacaktır. Aşık sever; ama seveceği kadın yoktur. İçini çeker, şiirler yazar ve bunları kulağı titme karşı hassas olna Hırsız'a okur. Mutsuzdur ve buna sevinir. Akşamlar bazen üçüde bir masanın etrafıbda toplanır Kraliçe'den söz eder. Tümi de, hiç kimsenin görmediği Kraliöe'ye karşı büyük saygı göstermektedir. Onun görünmezliğini büyük bir soyluluk belirtisi olarak görürler. Bazen Kraliçe'nin ölmüş olabileceğinden kuşkuya düşerler, bu "daha da soylu" bir durumdur, ya da hiç var olamamış olduğunu düşünürler, ki bu da "kusursuz bir soyluluk"olacaktır. Sonrasında üçü kendini yararsız hisseder ve susar.
    Burada aslında "kafamızda soylu"olarak imgelediğim insanların aslında gerçete böyle olmadığı "ulaşılmaz olmanın" soyluluk demek olmadığı, ki burda aslında Katil, Hırsız ve Aşık Kraliçe'den sadece yaptıkları işi sevmeleri açısından bile bakılırsa daha soylulardır.

    Seksen sekizinci: Yarı yarıya terk edilmiş, veba ve tarih tarafından kırılıp geçirilmiş olan kentte sürekli konut değiştiren birkaç kişi yaşamaktadır.
    Kentin uğursuz tarihi bu insanların soyut ve düşündürücü davranışlara yönelmelerini ister. Herkes kendi mizacına, arayışına uygun bir konut arar.
    Artık yaşamayan bir kralın aşçısı olmuş bir adam beş katlı bir sarayda yaşamayı sever; tarihle ilgilendiği zaman birinci katta, Tanrı'nın inayeti üstüne düşündüğü zaman ikinci katta, kendi rüyalarını ve geçmişini yeniden oluşturup yorumlar üçüncü katta, metafizikle dördüncü katta, çilecilikle debeşinci katta ilgilenir.
    Bir adam da küçük odaları olan berbat konut ve kulubeler arasında; içlerine yeni yeni bölmeler yaparak bunların boyutlarını daha da küçültür; adam fısıltılara, iç çekmelere meraklı biridir, bunları dar alanlarda daha iyi duyar. İç çekmeler üstüne büyük bir yapıt için notlar alır; iç çekmelerin durmadığından emin olmak için, özenle bir mutsuzluğu besler....
    Burada aslında insanın biliçaltına attığı çok şeyin olduğunu yeri ve zamanı geldiğinde bunları teker teker yaşayacağı anlatılmak istenmiştir. Herkesin oturduğu yer edindiği mekanlar tüm nitelikleriyle orada yaşayan kimsenin hayat arayışı ve mizacı hakkında ipucu vermektedir.