• 104 syf.
    ·92 günde·Beğendi
    Dünya klasikleri,Türk klasikleri,ilkler,en çok satanlar vb.derken , edebiyata gönül vermiş,pırıl pırıl genç kalemleri biraz ihmal ediyoruz sanki???
    Genç diyorum ,çünkü okuduğum ve sizinle tanıştırmak istediğim bu güzel eserin yazarı 1992 doğumlu,körpecik bir özel eğitim öğretmeni.Üstelik de Malatya'lı olması vesilesi ile hemşehrim...
    İlk olarak,Dergah ve Hece dergilerinde öyküleri yayımlanmaya başlayan sevgili Yunus Meşe şu anda İzdiham ve Palto Öykü'de yazmaya devam etmekte..
    Geç Kalmış Bir Şapka adlı bu eser ,Yunus Meşe'nin İzdiham Yayınlarından çıkmış ilk öykü kitabı.
    Herbiri ortalama 4-5 sayfadan ibaret,19 kısa öyküden oluşmuş, toplamda 99 sayfalık sıcacık,samimi,bizden bir kitap!
    Öykülerin kısa,dilinin duru,üslubunun akıcı olması neticesinde dakikalar içinde bitirebilirsiniz.

    **Babasızlık,sadece babası ölenlerin değil,babalarından sevgi yerine nefretle korkan çocukların da kaderidir.

    **Gitmek diye bir gerçek var hâkimim. Kimileri buna tercih diyorlar. Bence cinayet... Gözlerimle gördüm. Babam gitti. Annem aynanın önünde kör makasla kınalı saçlarını hiç acımadan....

    **Üç saat sonra şapkayla eve girerken,dedem Ali İhsan tabutta dışarı çıkıyordu.Dedemin kapısını kaybetmemin üzerinden yirmi yıl geçti.Adım Ali İhsan.Kırk sekiz yıldır geç kalmış bir şapkayım.Hepsi bu...

    **Ancak ölümle taçlanan bir aşk kusursuzdur.Fakat güzel olan onu kusurları ile yaşamaktır..

    **İsmi Rojda,Zilan ya da Mizgin olsa ne değişirdi diye düşünüyorum.Kendimi bildim bileli kadınlarımızın kaderi bellidir buralarda.Doğar,yok olmuş gibi büyür ve göçerler.Sesleri duyulmaz.Zaman zaman türküleri ve ağıtları duyulur.
  • "YANLIŞ YAPTINIZ
    FİLENİN SULTANLARI

    Evet büyük hata!
    Güçlü kadınları sevmeyen erkeklerin ülkesinde; gülerek, koşarak, atlayarak, sıçrayarak, parmaklarınızın ucuyla sarstınız o küçük dünyalarını birilerinin!

    Türk bayrağından hoşlanmayan, milli olan her şeye düşman bir kesimin canını sıktınız her yanda Türk bayrağını dalgalandırarak!

    Çocuk doğurma eylemine “soğuk” tavır alan feministleri de, çocuk doğurtup kadınları eve tıkmayı hedefleyen bağnazları da huzursuz ettiniz yeni doğmuş bebeklerinizle sahaya çıkarak!

    Çocuklarıyla işlerini ayrı tutmayı öğütleyen, çocukları fanusta büyütme taraftarı pedagogları, çocuğu olduğu için kendini her şeyden soyutlayan, hayatını çocuğuna göre şekillendiren anneleri de kızdırdınız bence biraz!
    Sporun futbolla, onun da erkeklerle sınırlı olduğunu düşünenleri tedirgin ettiniz!

    Her maçtan sonra olduğu gibi dünya basınına en rahat haliyle İngilizce röportaj veren Eda Kaptan, tercümansız sokağa çıkamayan devlet büyüklerini ve pek çok erkek sporcuyu da rahatsız etti sanki!
    Ama onlara bakmayın biz sizi çok sevdik, çok da onurlandık.

    Giydiğiniz şort ve atletten rahatsız olmayan milyonlarca erkek ve kadın, bacaklarınızı değil yüreklerinizi seyretti dün akşam.

    Ve gurur duydu.

    Gözlerinizdeki ışığı, yüzünüzdeki gülümsemeyi, kollarınızdaki gücü iliklerimize kadar hissettik, eşlik ettik sevincinize.

    Sporda dünya çapında bir başarı kazanıyoruz ve bunu kadınlarımızla yapıyoruz. Pek de sevinilesi değil kimileri için. Yok saymaya çalışmaları normal. Kadın dövülendir, öldürülendir en iyi ihtimalle görmezden gelinen, “sınırları aşmadığı sürece” sevilen ve beğenilendir.

    Ama siz sınırı da aştınız be kızlar!

    Sıradan ailelerin sıradan çocukları olarak, arkasında nüfuzlu birilerinin varlığı ile değil bilek gücüyle yükselen kadınlar olarak sınırı aştınız!

    Beşik çağındaki bebeğiyle Gözde'yi de alıp geldiğiniz için sınırı aştınız!

    Meşhur Uygur atasözünde olduğu gibi “bir elinizle beşiği, diğer elinizle dünyayı salladınız.
    Gurur duyduk....

    Serap Yeşiltuna
  • Kızcağız 16-17 yaşındayken evlenmiş. Çocukları var, eşiyle mutlu. Bir gün kapıya polis/jandarma dayanıyor. Eşi de babası da çocuk hakkında nitelikli cinsel istismarından tutuklanıyor. Birine 8 yıl 4 ay diğerine 3 yıl 8 ay ceza veriliyor.

    Kızcağız, "Beni kimse istismar etmedi, ben kendi isteğimle (hatta kimileri kocama kaçtım) evlendim." diyor.

    Devlet diyor ki "Hayır", seni istismar ettiler.

    Kızcağız diyor ki, "Yahu kocam da babam da hapse girdi, çocuklarla ortada kaldık. Bakanımız, gözetenimiz yok! Kendi rızamla evlendim!"

    Çok adaletli hukuk sistemimiz "Hayır, seni istismar ettiler!" diyor.

    Anlayan, akıl sır erdiren varsa beri gelsin! Çığlıklar âfâkı sardı, yetkililerden "çıt" yok tabiri caizse.

    Yahu bu nasıl bir adalet, hukuk, ceza, müeyyide anlayışıdır? Ellerinde nikah cüzdanları var, Devlet diyor ki "Evet o cüzdanı ben verdim, sizi içeri de ben attım! Var mı itirazınız?!"

    Daha acısı şu: Fiilen aynı durumu gayrimeşru yoldan yaşayanlara hiçbir müeyyide yok. Tabi canım... Diyelim ki (herkesten özür dileyerek) genç kız nikahsız birliktelikle hamile kaldı ve kendi rızamla yaptım, yaşadım dedi. Babasına yahut gayrimeşru durumlar yaşadığı erkeğe ceza veriliyor mu? Tabii ki hayır.

    18 yaşın altında olduğu cümle alemce bilinen sözüm ona yeni yetme "sanatçı" kızlar babaları yaşındaki adamlarla yatlarda, sahillerde rezilliğin kitabını yazarken kimse onlara bir şey diyor mu? Elbette ki hayır.

    Yazık günahtır şu evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış kızlara reva görülen muamele. Böyle bir şeyi aklı başında hiç kimse kabul edemez. Nikahlı yuva kurmanın karşılığı cezaevi, nikahsız kepazeliklere hatta cinsel sapkınlıklara (lgbt derneklerini meşrulaştırarak) alkış öyle mi?!

    Tek cümleyle: Yazıklar olsun.

    He he Müslüman ülkeyiz...

    (Yunus Emre Gördük-14/01/2020)
  • Yürekten sevdiğim,

    Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.

    Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle…

    Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor…

    Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.

    Hoşça kal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.
    Senin, Karl

    Manchester, 21 Haziran 1865
  • Kendi gerçekliğimin sizinkiyle aynı olduğunu nereden bileceğim? Bu sorunun yanıtını vermek, çoğumuz için olanaksızdır. Ama gerçeklik algısı bizimkinden ölçülebilir derecede farklı olan küçük bir grup da vardır.

    Hannah Bosley’i ele alalım. Hannah alfabedeki harflere baktığında, renklerin de devreye girdiği içsel bir deneyim yaşıyor. “J” harfi ona göre bariz biçimde morken “T” de kırmızı. Harfler Hannah’da otomatik ve istemsiz biçimde renk deneyimlerine yol açıyor; kurduğu bağlantılar ise her zaman aynı. “Hannah” ismi onun için sarıyla başlayan, sonra kırmızıya, sonra bulut rengine, derken yine kırmızı ve sarıya dönüşen bir günbatımını çağrıştırıyor. “lain” isminin çağrıştırdığı şeyse kusmuk (gerçi o ismi taşıyanlara karşı herhangi bir olumsuz yaklaşımı yok).

    Hannah’nın bu özelliğinin ne şiirsellikle ne de mecaz eğilimiyle ilgisi var. Yaşadığı bu algısal deneyimler “sinestezi” olarak bilinir. Sinestezi, duyuların (bazen de kavramların) birbiriyle harmanlanmış olduğu bir durumdur ve birçok farklı çeşidi vardır. Kimileri sözcüklerin tadını alırken kimileri sesleri renk olarak görür, kimileri de görsel hareketi işitir. Nüfusun yaklaşık % 3 kadarında sinestezinin bir türü vardır.

    Hannah, laboratuvarımda incelediğim 6000’in üzerindeki sinestezik kişiden yalnızca biri; hatta kendisi laboratuvarımda iki yıl süreyle çalıştı da. Sinestezi üzerinde çalışmamın nedeni, bir başkasının gerçeklik deneyiminin benimkiyle ölçülebilir düzeyde farklı olduğunu açık biçimde gösteren az sayıdaki durumdan biri olmasıdır. Sinestezi bunun ötesinde, dünyayı algılayış biçimimizin standart olmadığını da gösterir.

    Tıpkı komşu mahallelerde olduğu gibi, sinestezi de beynin duyu bölgeleri arasındaki karşılıklı konuşmaların bir sonucudur ve beyin devrelerinde ortaya çıkan mikroskobik değişimlerin bile farklı gerçekliklerle sonuçlanabileceğini gösterir.

    Bu tür deneyimler yaşayan insanlarla ne zaman karşılaşsam, gerçekliğe ilişkin içsel deneyimlerin kişiden kişiye -beyinden beyne- farklı olabileceğini bir kez daha hatırlarım.
  • -Peki, öğrendiğin bu şeyleri anlat bakalım.

    -İnsanlara baktım ve gördüm ki, herkes kendisine bir sevgili seçmiştir. Ancak bu sevgililerin bir kısmı hastalık zamanına kadar, bir kısmı da ölüm zamanına kadar sevenleriyle beraber olurlar. Bundan sonra onları terk ederler. Bunun üzerine ben, hastalık ve darlık zamanında da, ölüp kabre girdiğim zaman da benimle beraber olacak ve bana ünsiyet verecek bir sevgili aradım. Sâlih amelden başka böyle bir sevgili bulunmadığını görünce de, onu (salih ameli) kendime sevgili ettim.

    -İyi etmişsin.

    -İnsanlara baktım ve onların nefis ve heveslerine esir olduklarını gördüm. Sonra, şu âyet üzerinde tefekkür ettim:

    "Rabbinin azabından korkup nefsini heveslerden çeken kimse için cennet vardır."

    Bu tefekkürde, Allah teâlâ'nın sözünün hak olduğunu ve kurtuluşun nefis ve heveslerle mücâdele etmekte olduğunu dü­şündüm. Bu sebeple, kendimi bu mücâdeleye verdim
    ve nefsimi Allah teâlâ'ya itâat etmeye râzı oluncaya kadar sıktım ve sıkıştırdım.

    -Allah, fehm ve gayretini artırsın!

    -İnsanlara baktım ve onlardan her birinin dünyaya âit ve burada kalacak olan bir şey için çalışıp didindiğini gördüm. Sonra, şu âyet üzerinde tefekkür ettim:

    "Dünyada kalan şeyler yok olucudur. Allah yanında olan şeyler ise kalıcıdır."

    Bundan anladım ki, yığılıp biriktirilen şeyler zâyi olup gidecektir. Bunun üzerine, çalışıp kazandığım şeyleri fakir ve muhtaçlara dağıtıp onların Allah teâlâ yanında kalıcı hale gelmelerini sağladım.

    -İyi etmişsin.

    -İnsanlara baktım ve gördüm ki, kimileri şeref ve yüceliğin dost ve akraba kalabalığında olduğunu, kimileri onun mal ve evlâd çokluğunda, kimileri de onun gasp, zulüm, zorbalık ve kabalıkta olduğunu zannediyor ve onu bu yollarla kazanmaya çalışıyorlar. Sonra, şu âyet üzerinde tefekkür ettim:

    "Allah yanında en şerefli ve itibarlı olanınız takvası en fazla olanınızdır."

    Bundan anladım ki, insanlar şeref ve yüceliği yanlış yerlerde arıyorlar. Bundan dolayı ben, şerefe ve yücelik kazanmak için takvayı seçtim.

    -Doğru olanı yapmışsın.

    -İnsanlara baktım ve gördüm ki, bunlar mal ve
    makam gibi dünyaya âit olan şeyler yüzünden birbirlerini kıskanıyor ve birbirlerine kızıyorlar. Sonra, şu âyet üzerinde tefekkür ettim:

    "Onların maişet ve rızklarını aralarında biz taksim etmişiz ve bu konuda onlardan bazılarını bazılarından üstün kılmışız."

    Bundan anladım ki, rızk taksimi ezelde yapılmış ve onun tayininde kimsenin rey ve görüşüne yer verilmemiştir. Bundan dolayı, Allah teâlâ'nın taksimine râzı oldum ve kıskanmakla kızmayı bırakıp insanlarla barıştım.

    -İyi etmişsin.

    -İnsanlara baktım ve onların şeytanın tahriklerine uyarak birbirlerine adavet ve düşmanlık ettiklerini gördüm. Sonra, şu âyetleri okudum:

    "Şeytan size düşmanlık ediyor. Siz de ona düş­
    manlık edin."

    "Ey Adem Oğulları! Ben size, "Şeytana dost olmayın. O sizin açık düşmanmızdır." demedim mi?"

    Bundan anladım ki, düşmanlık etmem gerekenler şeytan ve onun hizbi ve cemaatidir. Bu sebeple, onları kendime düşman belledim ve onlara uymak yerine, Rabbimin emirlerine uymaya ve O'nun üzerimdeki itâat hakkını gözetmeye karar verdim. Benim gibi O'na iman ve itâat edenlere düşmanlık etmek için de bir sebep olmadığını gördüm.

    -İsâbet etmişsin.

    -İnsanlara baktım ve herkesin bütün gücünü rızk temini için seferber ettiğini, rızk bulamama endişesiyle şüpheli ve haram işlere de tevessül ettiklerini gördüm. Sonra şu âyetler üzerinde tefekkür ettim:

    "Yerde tepinen bütün canlıların dünyadaki rızkı Allah'a âittir. O bunların durdukları ve dolaştıkları mekânları da bilir."

    "Ahirette insan için ancak çalışmasının karşılığı vardır. Çalışması değerlendirilecek ve kendisine bunun karşılığı verilecektir."

    Bundan anladım ki, dünya rızkı Allah teâlâ'nın
    taahhüdü altına alınmıştır; âhiret işi ise herkesin kendi çalışmasına bırakılmıştır. Bunun üzerine, dünya rızkı için Allah teâlâ'nın taahhüdüne güvendim ve çalışmamı âhireti kazanmak cihetine teksif ettim.

    -Doğru yapmışsın.

    -İnsanlara baktım ve onlardan kiminin mal ve
    mülküne, kiminin ilim ve sanatına, kiminin kendisi gibi bir yaratığa tevekkül edip güvendiğini gördüm. Sonra şu âyetler üzerinde tefekkür ettim:

    "Yalnız Allah'a tevekkül edip güvenin."

    "Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona kâfi ve
    yeterlidir."

    Bunun üzerine, Allah teâlâ'ya tevekkül edip güvendim ve O'nun bana yettiğini düşünüp huzur buldum.

    -İsâbet etmişsin. Ey Hâtim! Allah teâlâ, fehmini arttırsın! Sen dört kitabın (Tevrat, Zebur, İncil, Kur'ân) özünü anlamış ve onu almışsın.