• Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil.
  • Ama biz kimiz ki zaten? Ne büyük isimlerimiz ne ailemiz var. Hepimiz yoksuluz, güçsüzüz. Ama birlikte bir krallığı devirebiliriz.
  • Ve biz onlara diyeceğiz ki: Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarınıza baktınız. Hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. Biz zavallılar, ya bu düşüncelerden habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. Yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabii sizler de bu arada boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes birşeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için birşeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik. Bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
  • "...
    İnkar da etsen, ihmal de etsen, kabul etmeyi reddetsen de, hayat senden daha güçlü. Herşeyden daha güçlü. İnsanlar toplama kamplarından çıktılar ve yeniden çocuk yaptılar. İşkence görmüş, yakınlarının ölümüne tanık olmuş, evleri yakılmış adamlar , kadınlar, yeniden otobüsün peşinden koşuyor, hava raporu tahminleri yapıyor ve kızlarını evlendiriyorlar. İnanılmaz ama böyle. Hayat herşeyden daha güçlü. Ayrıca biz kimiz ki, kendimize bu kadar önem arfediyoruz? Kızıyoruz, yüksek sesle konuşuyoruz, ya sonra? Ayrıca niye? Ne oluyor ki?
    ...
    "
    Anna Gavalda
    Sayfa 116 - Pierre
  • -Ben kim oluyorum ki, Rabbimden razı olmıyayım? Ben her şeyi yaratan ve besleyen Rabbimden razıyım, razıyım, razıyım!...
  • 272 syf.
    ·2 günde
    Dikkat! Yalnız ve hüzünlü cümlelere maruz kalabilirsiniz...

    Neden böyle başladım diye soracak olursanız söyleyecegim her kelimede her cümlede biraz yalnızlık biraz da hüzün olacak ki bu çoğu insanda farklı etkiler yaratıyor tıpkı bu kitabın bende yarattığı "değişim" gibi.

    İncelemeye başlamadan önce açıkça söylemek istediğim mevzu, yazacaklarımin kitabın içeriği ile ilgili değil de bende bıraktıkları ile olmasıdır zira yazar zaten yazmış ne iletmek istemişse.

    İnsan bu dünyada iki kere doğar aslında. İlki fiziken bedenen bu dünyada var olmak ve bir çerçevede büyümek gelişmek ve sonrası diyebiliriz. Diğer doğum ise "ruhun doğumu" dur ki bu bilince her insanın ulaşabilmesi imkansız değildir lakin bunu başarabilen insan sayısı çok azdır. Peki nedir "ruhun doğumu?".

    Hayata bir adım, hatta iki üç adım geriden baktığımızda şöyle bir manzara çıkar karşımıza. İçinde doğduğumuz coğrafya, kültür, sosyal hayat, aile ve insanlar hepsi bizim dışımızda var olan ama aynı zamanda bizi kuşatmış bir gerçekliktir. Sanki her şey olması gerektiği gibidir.

    Dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren yapacağımız her şey belirlenmiştir. Giyeceğimiz giysiden, dinleyeceğimiz müziğe, yiyeceğimiz yemekten, inanacağımiz dine kadar, gideceğimiz okul hatta meslek ve evlenmemiz gereken zaman dahi belirlenmiştir. Peki kim belirlemiştir bunları tabiki içinde yaşadığımız toplum.

    Kitapta insan açısından ironik bir kurgu varmış gibi görünse de aslında kendi hayatlarımızdan cok da farklı değil gibi geldi bana.

    Eğitim hayatı ile ne düşünecegimiz öğretilir mesela. Sonra hangi "tarafta" olduğumuz ve "ötekilerin" kim olduğu anlatılır. Hiç tanımadığımiz insanlar hakkında yargılar biriktirir "doğru" olanın tek temsilcisi olduğumuzu da iddia ederiz.

    Bizim için yaratılmış suni bir gerçeklik vardır ki suni diyor olmamın sebebi kişinin bilinci dışında "farkında" olmadan sadece öyle olması gerektiği için yaptığı yaşadığı ne varsa sunidir gerçek bir eylemden ya da yaşamdan bahsedemeyecegimizi düşünüyorum.
    İnsana öyle olağan gelir ki her şey! Ta ki aslında "kim" olduğu sorusunu sorana kadar.

    İnsanın ruhunun doğmasi da aynı diğer doğum gibi acılı bir süreç olmakla birlikte çok daha meşakkatli ve ağır ilerleyen bir süreçtir. Bir kere farkına varmış "bilinç" ışığını yakalamış ruhun eski haline dönmesi mümkün değildir. Çünkü artık "anlamaya" başlamıştır.

    Hayatta ne varsa yaşanan, içinde soru işareti olmayan ya da ne olduğu üzerinde düşünülmemis, hepsi birer taklitten ibarettir. İnsanın yaşayacağı hayatı bir yol ise ve kendine aitse bu yol, diğerlerinin çizdiği kendisi için uygun gördüğü talimatlar verdiği yoldan değil her taşını elleriyle ruhuyla inşa ettiği "kendi yolunu" bulmalıdır ki yaşanmış ne varsa "gerçek" ve "samimi" olsun.

    Kitabı okumak bana yağmurda yürürken eski bir dosttan eski bir hikaye dinlemek gibi hissettirdi. Hiç yormadan gidilen yollarda kah gökyüzüne dalıp gitmek ya da bir deniz kenarında dalgaların sesini dinlerken gün batımıni seyretmek gibi okudum da diyebilirim.

    Kitapta bana ironik gelen kısım ise dünyanın "kopya" insanlarla dolu olması gerçeğiydi diyebilirim. Ruhu hiç doğmamış kim olduğunu ya da aslında kim olmadığını bilen insan sayısı gün geçtikçe azalıyor sanki.

    Sahi siz hiç düşündünüz mü?
    Ruhunuz doğdu mu bir gece yarısı karanlığı içinde rahat rahat uyurken? Ve aydınlık parçaladı mı şuursuz gölgenizi?
    Bir kopyadan mı ibaretiz yoksa?
    Sahi "kimiz" biz?

    İyi okumalar...
  • Kimiz ki biz?
    Beden, kan ve kibir.
    Oysa bizi bekleyen;
    Toprak, zifir, Münker ve Nekir .