• Sevim Hanım Şişe Can Fabrikası'nın santral memuresi oluyordu. Derli toplu, temiz yüzlü, birazcık kısacana ama pekala genç bi kadın.
    Nizamettin Bolayır bu haliyle onun hâlâ kendi küffü bir koca bulamamış olmasına hep şaşar.
  • Susarken bile öyle güzellerdi.
  • "Zehirle pişmiş aşı yemeğe kimler gelir?"
    Dilsizce, yalnız Allah demeye kimler gelir?
  • 171 syf.
    ·9 günde
    Bugün 24 Ocak 2019, Uğur Mumcu’nun, uğradığı bir suikast sonucu, hayatını kaybedişinin 26. yılı. Uğur Mumcu kimdir, nedir diye anlatmaya kalksak kelimeler yetersiz kalacaktır. Kısaca bahsetmek gerekirse; ‘Aydın’ kelimesinin hakkını veren, sözde değil özde Atatürkçü, laik ve demokrat, inandığı değerleri hayatını kaybettiği güne kadar koruyan ve bu uğurda canını veren, yazılarıyla ve araştırmalarıyla halkı aydınlatmak için gazetecilik mesleğini yapan bir insandı. Bu incelemeyi de, O’nun ölüm yıldönümünde, O’na saygı duruşu niteliğinde yazıyorum. İnceleme, kitap ve yakın tarih hakkında ‘spoiler’ içerebilir.

    26 Şubat 1975 tarihli yazısında şöyle diyor Mumcu: “Bu suskunluktan cesaret alan saldırganlar yarın büyük suikastlara da girişebilirler. İlerici siyasetçiler, yazarlar da bu teröristlerin kurşunlarına hedef olabilir. Toplum her gün bir büyük kargaşanın içine bilinerek ve istenilerek itilmektedir.”
    Ölümünden yaklaşık 18 yıl önce kaleme aldığı bu yazı adeta ileriyi görür nitelikte. Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve daha nice aydınlarımız suikastlar sonucunda hayatlarını kaybettiler.

    14 Ocak 1976 tarihli yazısında CHP’lilere şu soruyu soruyor:” CHP parlamenterleri adresiniz neresidir? Bu soruların kim tarafından sorulmasını bekliyorsunuz? Dokunulmazlığınız yok mu? Araştırmayacak mısınız bu konuları? Ne bekliyorsunuz daha? Kimi veya neyi? Üzerinizdeki ölü toprağı ne zaman kalkacak, ne zaman?”
    31 Mayıs 1976 tarihli yazısında ise şu soruyu soruyor Mumcu: “Bir ülkede birbiri ardından cinayetler işlenir ve katiller yakalanmazsa, o zaman, ‘devlet içinde devlet’ olduğu yolundaki şüpheler su yüzüne çıkar. Demek oluyor ki, polisin de yakalayamadığı, gücünün yetmediği bazı güç dengeleri bulunmaktadır. Kim bunlar?”

    Günümüzde dahi birkaç isim dışında, kim ve ne olduklarına tam bir cevap verilememiş. Demek ki yıllardır süren bu soru hala aydınlığa kavuşamamış, karanlık kişiler yine karanlıkta kalmayı başarmış. Durumun tespitini de yine yıllar önce, 28 Ocak 1986 tarihli yazısında şöyle yapıyor: “Birçok cinayet karanlıkta kaldı. Birçok olayın üstüne gidilemedi. Devletin görevi bunları ortaya çıkarmaktı. Türkiye’de milliyetçilik adına birçok cinayet işlendi. Solculuk devrimcilik adına da öyle. Bu cinayetlerin bir kısmı aydınlandı, bir kısmı da karanlıklara terk edildi.” Hâlâ geçerliliğini koruyan bu satırlar, geçen yıllar içinde bir arpa boyu yol alamamış olduğumuzu yüzümüze vuruyor. Maalesef bugün bile bazı milletvekillerimiz, milletin vekili olmayı tam anlamıyla başaramıyor. Sorulması gereken sorular, yine sorulamıyor.

    19 Ekim 1984 tarihli yazısında “At gözlüklerini bir yana atıp, olaylara ‘insan’ gibi bakmasını beceremeyenlere daha ne anlatacaksınız ki?” diyor Mumcu.
    Bir insanın, ‘insan’ olmayı becerememesi, hayata dümdüz bir bakış açısı ile bakması kadar insanı kör edecek başka bir şey yok. Siyasi ideolojisi, dini görüşü ne olursa olsun insan, karşıt görüşteki kişilere de objektif olarak bakmayı başarabilmeli, en azından denemeli. Bunun da tek yolu insanın kendini eğitmesinden, hayat olan bakış açısını mümkün olabildiğince geniş tutmasından geçiyor. Milletçe en büyük problemimiz takım tutar gibi, fanatikçe parti tutmamız, liyakata değil de, çıkarlara paye vermemiz değil mi zaten?

    Bakın 18 Haziran 1983 tarihli yazısında ne diyor Mumcu: “Milliyetçinin sahtesi ile solcunun sahtesi, başka başka amaçlarla ama aynı yönde birer zehirli yılan gibi yalan üretmeye ve zehir saçmaya böylece ortalığı bulandırmaya çalıştılar.” Yine başka bir yazısında, 7 Kasım 1984 tarihli yazısında ise: “Yağma yok. Katilin sağcısı solcusu olmaz. Siyasal kanıya ve ideolojiye göre katile rütbe verilmez. Katil, katildir!” diyor.

    Millet olarak, yapmamız gereken, siyasi farklılıklarımıza rağmen ayrışmamamız, cumhuriyetimize ve değerlerimize birlik ve beraberlik içinde sahip çıkmamız iken, kardeşi kardeşe kırdıran güçler kimler? Bu güçler kimden ve neden destek alıyorlar?

    1 Kasım 1988 tarihli yazısında: “Olası bir düşman saldırısı karşısında ülke topraklarını korumak, asker ve sivil bütün hepimizin ortak görevidir. Kamuoyunda beliren endişe bu ‘para-militer’ nitelikteki birliklerin bugün olmasa bile yarın ya da öbür gün siyasal iktidar emrinde silahlı bir güç olarak kullanılıp kullanılmayacağıdır. Siyasal kutuplaşmaların yaşandığı bir toplumda ‘para-militer’ güçlerin ‘politizasyonu’ çok kolaydır.” cümleleri ise 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde ve öncesinde yaşanan, vatandaşlarımıza korku veren silahlı eylemlerin gelecekte de tekrarlanabileceği konusunda bir uyarı, milis kuvvetlerin güçlerini, kendi vatandaşlarımıza karşı değil, olası dış tehlikelere karşı kullanılması gerektiğini hatırlatır nitelikte.

    İncelemenin ilk kısmı buraya kadardı. İkinci kısmındaysa bazı isimlerden bahsetmeye çalışacağım.

    İlk isim Ruzi Nazar olacak. Kimdir bu Ruzi Nazar?
    Öncelikle, Akıl Oyunları’nın yazarı Sylvia Nazar’ın babası. Ancak tek özelliği bu değil Ruzi Nazar’ın. Ruzi Nazar, Türkistan’da doğmuş, Sovyet ordusunda görev yapmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya kaçmıştır. Sonradan Amerikan uyruğuna girmiş ve gizli haber alma örgütünde önemli görevler üstlenmiştir. Ankara’da görev yaptığı sıralarda Jusmat adlı Amerikan askeri kuruluşunda çalışır görünen, evinde sık sık devlet adamlarını asker ve sivil bürokratları ağırlayan bir CIA görevlisi. 12 Mart 1971’den sonra Türkiye’den ayrılmış. Ölümü üzerine ise Soner Yalçın’ın ilginç bir yazısı var. İlgilenenler yazıya ‘Alevi Mezarlığı’ndaki CIA Mezarı’ yazarak ulaşabilirler. Daha ayrıntılı bilgi için de yine Soner Yalçın’ın Reis ve Bay Pipo adlı kitaplarından faydalanabilirler.

    Bundan sonraki isimler ise Abdi İpekçi ve Papa suikastında adı geçen bazı isimler olacak.

    Mehmet Ali Ağca adını, Papa suikast girişiminden daha önce, Abdi İpekçi suikastıyla duydu Türkiye. 1 Şubat 1979 tarihinde düzenlenen Abdi İpekçi suikastından sonra, aylarca yakalanamadı. 25 Haziran 1979 tarihinde yakalandıktan sonra cezaevine gönderildi. 23 Kasım 1979 tarihinde, Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Çatlı ve Oral Çelik’in yardımıyla cezaevinden kaçırılır. Ardından sahte pasaportla Bulgaristan’a geçer.

    Burada Bulgaristan’a bir parantez açmak istiyorum. Süleyman Necati Topuz adındaki bir kaçakçı, Bulgaristan ile ilgili şu cümleleri söylüyor: “Türk Mafyası, Bulgar Gizli Servisi’nin mutlak yönetimi ve denetimi altındadır. Bulgar Gizli Servisi, Türk Mafyası’nı ayrılamayacak şekilde kendisine bağlamıştır. Kaçakçılara, sigaradan ağır silahlara kadar her şey, KINTEX isimli Bulgaristan Devlet Şirketi tarafından satılır. Transit edilen her şey, bu şirket aracılığıyla tekrar export yapılır. Kaçakçılar, Bulgaristan ile olan her türlü ilişkisini bu şirket aracılığıyla kurmak zorundadır. Bu şirket ise aslında Bulgar Gizli Servisi’nin bir yan kuruluşudur.” Mumcu ise 18 Haziran 1983 tarihli yazısında şu cümleleri kuruyor: “: Kaçakçılıkta bir tek ülke suçlanamaz. Bu çokuluslu bir trafiktir. Ancak Bulgaristan gibi sosyalist bir ülkenin kaçakçılığa karışması sosyalizm için yüz kızartıcı bir olaydır.” Parantezi kapatalım, Ağca’ya devam edelim.

    Papa suikastından önce, Ağca, İsviçre’nin Zürih kentine gider. Ağca, Zürih’te Feridun Akkuzu ile tanışır ve Ağca’ya kalacak yer ayarlar. Feridun Akkuzu ifadesinde, Ağca ile Zürih’te tren istasyonunda gazete alırken tanıştıklarını, Ağca’nın adını Metin olarak söylediğini, gerçek kimliğini bilmediğini söyler. Tabii ne kadar inandırıcı olduğu meçhuldür.

    Peki, Feridun Akkuzu kimdir?
    1975 yılında karıştığı bir eylem nedeniyle, Sıkıyönetim Komutanlığı’nca 20 yıl hapse mahkûm edilir, daha sonrasında da sahte pasaport ile yurtdışına kaçar. Davada, Akkuzu’nun avukatlığını Taha Akyol yapmıştır. (Taha Akyol’u, Kemal Kılıçdaroğlu’nun en beğendiği yazarlardan birisi olarak da hatırlamak mümkün.) Daha sonra 20 yıl ceza aldığı davadan beraat eder, sahte pasaport suçundan 8 ay hapis cezasına çarptırılır.

    Biz yine Ağca’ya devam edelim. Ağca, Olten Ülkü Ocağı Başkanı Eyüp Erdem ile beraber, Ömer Bağcı’ya giderler. Ömer Bağcı, Olten’deki ocağın saymanıdır. Eyüp Erdem, ‘Hacı’ adıyla Ağca’yı tanıtır. (Yine küçük bir parantez açalım, Eyüp Erdem, Basel’de uyuşturucu kaçakçılığı yapan, Mehmet Şener’i de saklayan isimdir.) Ağca suikastta kullanacağı silahı Ömer Bağcıya verir. Suikast silahı, Oral Çelik ve Abdullah Çatlı tarafından, Avusturyalı eski bir Nazi olan, silah kaçakçısı Horst Grillmayer’in ortağı Otto Tintner’den alınır.
    Ağca, 13 Haziran 1981’de Papa’ya suikastı gerçekleştirdikten hemen sonra yakalanır. Her sorgusunda, söylediklerini değiştirir ve en sonunda da kendini İsa Mesih ilan eder. Bütün bunları neden, niçin yapmıştır soruları yıllardır soruluyor. Mumcu, 30 Mayıs 1985 tarihli yazısında şu soruları soruyor: “Ağca deli mi, deli numarası mı yapıyor? Ağca deli ise ne zamandan beri deli? Akıllı ise niçin ‘ben Hazret-i İsa’yım, Allah’ın oğluyum.’ demektedir?” Verilebilecek en mantıklı cevap, büyük ölçüde, suç ortaklarına zaman kazandırmak amacıyla yaptığıdır.

    Ağca’nın avukatı d’Ovidio ise, SISMI(İtalyan askeri istihbarat ve haber alma servisi)’nin avukatıdır. İtalyan iş çevreleri ve mafyanın denetimindeki P-2 Mason Locası’na SISMI’nin başkanı General Santovito ve yardımcısı General Musumeci de üyedir. Loca, Vatikan ile de yakın ilişkiler içindedir. Loca ile Vatikan arasındaki köprüyü kuranlardan biri de uluslararası mafyanın bankası olarak da bilinen Banco Ambrosiano’nun sahibi Banker Calvi’dir. Bir başka banker Michele Sindona da bu işin içindedir. Banker Calvi ile Vatikan arasındaki ilişkiler Kardinal Marcinkus aracılığıyla yürümektedir. Bu kişiler arasındaki karanlık ilişkiler ortaya çıktığı günlerde Ağca, suikastı gerçekleştirir. Böylece bu karanlık ilişkilerin açığa çıktığı soruşturma ve soruşturmayı yürütenlerin öldürülmesi dikkatleri pek fazla çekmez.

    Peki, Banker Calvi ve diğerlerinin sonu ne olmuştur? Banker Calvi, sahte kimlik ile İtalya’dan kaçmıştır. 1982 yılında Blackfairs Köprüsü’nde asılarak öldürülmüştür. General Santovito, uluslararası silah kaçakçılığından sorgulanmış, bir süre sonra ölmüştür. Michele Sindona, hücresinde siyanürlü kahve ile öldürülmüştür. Kardinal Marcinkus 2006’da hayatını kaybetmiştir, ölüm nedeni açıklanmamıştır. Papa suikasttan yaralı olarak kurtulmuş, sağlığına kavuştuktan sonra Ağca’yı affetmiş, 2005 yılında hayatın kaybetmiştir.

    Ağca, 2000 yılında İtalyanlar tarafından Türkiye’ye iade edilmiştir. 18 Ocak 2010 tarihinde Türkiye’deki cezasını tamamlayıp hapisten çıkmıştır. Abdullah Çatlı, Susurluk Kazası’nda, 3 Kasım 1996’da hayatını kaybetmiştir. Abdi İpekçi ve Papa suikastlarına karışmış olan Oral Çelik ise hâlâ hayattadır, 1999 yılında yeterli delil bulunmadığından dolayı beraat etmiştir.

    Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 günü suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Uğur Mumcu da 24 Ocak 1993 günü arabasına konan bombanın infilak etmesi sonucu hayatını kaybetmiştir. Mumcu’nun gidişiyle de her şey biraz daha karanlıkta kalmıştır.

    İncelemenin sonuna geldik. Ama madem incelemeye Mumcu’nun sözleriyle başladık, O’nun sözleriyle bitirelim: “Güç günler, sabır ve soğukkanlılık ister…”
  • Müdüriyet
    Bir hafta diyet
    Su yok.
    Uyku yok...

    Sesler var:
    odalar
    odalarda.
    Odalar seslerle dolu.
    Dışarda,
    şehir, tramvay yolu.
    İçerde müdür bey çağırıyor,
    Müdür bey bağırıyor:
    - Ya başını,
    ya arkadaşını!
    Yüzelliyi sayın,
    söylemezse kazıklayın!

    Verildi emir.
    Dışarda, şehir.
    İçerde, diyor ki polis:
    - Biz
    emirle;
    âmirler demirle döverler.

    Sesler var,
    odalar
    odalarda...

    Dışarda
    yaz,
    Marmara, Boğaz...

    Birisini dövüyorlar, içerde.
    - Makine nerede?
    - Karım,
    çocuklarım var...

    DIşarda bahar...

    Müdüriyet.
    Bir hafta diyet;
    su yok.
    Uyku yok...

    Sesler var;
    odalar,
    odalarda..

    Dışarda
    esiyor deniz, rüzgar gibi.

    Yanıyor,
    kanıyor için;
    öteki odalarda,
    daha kimler var, gibi.
  • “İmam-hatip liselerini bitirenler neden ilahiyat fakülteleri ve İslam enstitülerine gitmiyorlar da ille de kaymakam, vali, savcı, yargıç ve subay olmak istiyorlar? Bu uzun vadeli eğitim ve bürokratik yerleşim projesini kimler planlıyor? ”
  • Kimler varmış içimde, yoklama yaptım. Deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar...

    Mor Ve Ötesi