• Bugün veli toplantisi vardı ve ben sınıfa döndüğümde her birinin ne kadar iyi oyuncu olduklarını anlamış oldum

    O gülen gözler neleri saklıyormus meğer
  • 151 syf.
    ·Puan vermedi
    Savaşlar her zaman bir yıkım bırakır arkalarında. Bu yıkım bir maddi hasardan daima çok daha fazlasını insan ruhunda yaratır. Tabii sosyal hayatın ta içinde de yaratır. Savaşa nasıl baktığınız çok önemli bir ayrıntıdır. Bir savaş bir sürü ahlaksızlıktır mesela. Ahlaksızlığın geniş tanımı içinde en kötüsü yaşanır savaşta bile bile ahlaksızlık.

    “Ne güzel ne pis şey bilmek! Her şeye rağmen bunu istedim, ne pahasına olursa olsun bilmek istedim! İçimde öylesine büyük bir ahlaksızlık var ki, en korkunç kelimeleri kussam bile yetmez! Kussam bile kustuğum için mutlu olacağım. Kimse benden daha ahlaksız değil. Bildiğim için ahlaksızlık fışkırıyor her yerimden, bildiğim için mutluyum.”

    Bilmek bir tarafa savaş bir sürü bilerek yaşanan ahlaksızlıklar içinde bir mücadele. Kendinle mücadele, şartlarla mücadele, hayatta kalma arzusu ile birlikte bir mücadele. Oysa basit anlamda insanın insanla mücadelesi. Başlangıç ise kendinin kendi ile ve etrafı ile savaşı. Savaşın başlangıcı bir insanla mücadele ise bir tarafı suç bir tarafı da kurbana denk gelir.

    “İnsanlığın kendinden duyduğu korkuyu seviyorum! Sadece iki yol varmış gibi geliyor ona: Suç ya da kölelik. Aslında haksızda sayılmaz; ama suçlu da sadece suça göre köleliği görmekte üstüne yoktur. Genel olarak suçu ona bir kader, kaçınılmaz alın yazısı gibi gelir. Ya kurban? Kuşkusuz; ama kurban lanetli değildir, çünkü o tesadüfen kurban durumuna düşer: Alın yazısı sadece suçluya isabet eder. Öyle ki hükümran varlık bunaltıcı bir tutsaklığa yükümlüdür, özgür insanların durumu gönüllü uşaklıktır. Gülüyorum. Doğal olarak! Yüce insanlık, alçak görünmekten başka elinden gelmeyen suçlunun isteğine cevap veriyor! Köleler bile bu lanetli alanı suçluyua ayırıyorlar; dışında kalsa kendine hizmet ettirmeyi Öğrenir. Ama lanet göründüğü gibi değildir; lanetlilerin inlemelerine ya da gözyaşlarına mutluluktan ayıran yer, bir kum tanesinin gökyüzünde kapladığından fazla değildir!”

    Bu kurban ve suçlu arasında yaşananlar ne olursa olsun bir duygu seli akar ve insanlığın ortak dilidir tüm duygular. Duyguların sonuçlarında çıkan eğlemi birbirinden ayırmak oldukça zordur.

    “İnsana özgü her şey insana kurulmuş bir tuzaktır: Ne yaparsak yapalım, hiçbir düşüncemizin bizi aldatmasına ve eğer hafızamız yeterince güçlüyse belli bir süre sonra da güldürmesine engel olamayız. En korkunç çığlıklarımız bile sonunda bir şakaya dönüşür; uçuk oldukları işitenler bir süre sonra endişe etmekten sıkılırken, çığlığı atanlar da kendi hallerine şaşmaya başlar. Hatta çoğu zaman en büyük mutsuzluklarımız bile anlamsızdır: mutsuzlukların temeli çekim gücüdür; önündeki iki yüzlülüğü görmemizi engelleyen de budur. Aslında, namussuzlukla bağlandığımız cümlelerden başka mutsuzluk yaratacak hiçbir şeyimiz yoktur. Bu nedenle, akli denge en dar kafalıların işidir, çünkü bilinçlilik dengeyi yok eder: yarattığı şeyi sürekli yalanlayan aklın işlevlerini dürüstçe kabullenmek tehlikelidir. Yaşam üzerine bir yargı, sadece son konuşanın dile getirdiği hakikat doğrultusunda anlamlıdır ve akıl ancak herkesin hep bir ağızdan bağırdı ve kimsenin bir şey duymadı anda rahatlar: Çünkü “var olan”ın ne olduğunu o an ortaya çıkar.( En sinir bozucusu ise bunun yalnızlık anında, sadece hafıza yoluyla ortaya çıkması ve bu sırada hem kendini onaylayanı, hem de yok edeni keşfetmesidir; öyle ki, önce varlık sürdürmek için yakınır, sonra da varlık sürdürmek için yakınma gerekliliğinden yakınır.)”


    İnsanlık kendini ifade etmenin yolunu kelimelerle bulmuş. Beden dili ise ikinci plana itilmiş. Bu nedenle beden ve kelimeler pek çok savaşı yazmış. Bedenler ölerek kelimeler ise yazarak okunarak. Bir mücadele ise kendinden başlayıp genele yayılır. Savaş ise bir çok parametreden oluşan bir bütündür. Ve bazen tümden gelirsin bazen de tüme varırsın. Kişisel bir yıkımın ortasında kendinle kurallarla başlayan ahlak din ve toplumsal kuralları sorgulayan yazılar da içinde bir tek savaş kelimesi geçmese bile anlatır savaşı. Kişiller bazında şartlat bazında sorgulama ve bilmek bazında.
    Savaş bir yanıylada deliliğin kıyısıdır gerçeklik ve tüm bilinen normlar kaybolur yerine olağanüstü başka dinamikler alır. İki kardeşin yaşamını savaşa benzeyen dinamikleri de bize bir sürü şey anlatır. Kimlik yıkımı, dinsel kavram sorgusu, ahlak kavramı sorgusu vardır bu kişisel ve özel ilişkide. Savaş ise bunun yansımasıdır. Bir sürü yerinden bağlıdır bu kişisel süreç kitlesel histeri ve hezeyanın doruk noktası savaşla. Bir deliğin kimlik bunalımının ortasında iki kardeşin yaşadığı süreçler bir sürü boşluk bırakarak yazılmış romanda. Kurgısundan çok içeriği ve dil ilginç. Kurgusu büyük tabblo da anlamlı tek tek anlamı bulmak zor. Yap boz parçaları gibi işin aslı. Bir sürü derin cümlelerin felsefik bağlamda bir bütünlük oluşturduğu bir kurgu.
    Karakter seçimi özel elbette bir kardeş olarak ikiz seçmiş yani sınırları yine belli olmayan iki güç. İki alan iki “taraf” aslında sınırları belirsiz. Tıpkı savaş gibi toplumlaro yok eden arkasında bir yıkım bırakan savaş gibi. Sınırları brlirsiz kaygan bir zeminde yazmış yazar. Bir süreci özetlemiş bize ait olmayan içimizde yaşadığımız dışımıza taşan tıpkı savaş gibi.
    Keyifli okumalar!
  • Enbiyâ Suresi 83 – 84. Ayetler : {Eyyûb'u da hatırla! Hani Rabbine şöyle niyazda bulunmuştu: 'BAŞIMA BU DERT GELDİ. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.' Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olsun diye duasını kabul ettik, başındaki derdi ortadan kaldırdık ve ona aile fertlerini yanı sıra bir mislini daha verdik!}

    وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ
    Veeyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-ddurru veente erhamu-rrâhimîn(e)
    فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ
    Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in)(s) veâteynâhu ehlehu vemiślehum me’ahum rahmeten min ‘indinâ veżikrâ lil’âbidîn(e)

    ----------------------------------------------------------------
    Yani Eyyûb'un Rabbine niyazda bulunduğu zamanı hatırla. Ona "Eyyûb” adının verilmesi bütün hallerinde; varlıkta ve darlıkta, sıkıntıda ve bollukta Allah'a çokça dönüş yapmasından dolayıdır.
    Bu arada Hz. Eyyûb: "Bana merhamet et" dememiş de hitap adabını gözeterek: "Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” demiştir.
    Zaten Allah'a bağlılığın alametlerinden biri de musibet anlarında kulun halinin korunmasıdır.


    Bu konuda şu yorumlar da yapılmıştır:

    Allah'ın Hz. Eyyûb'dan: {اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ } "BAŞIMA BU DERTGELDİ” dediğini bildirmesi, sabırlı oluşunu ortadan kaldırmamıştır.

    Çünkü Allah, onun hakkında şöyle buyurmuştur:
    { اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ } "Gerçekten biz onu sabırlı bulduk.” (Sâd, 38/44)
    Çünkü hallerinde galip olan sabır idi. Bu nedenle nadir olarak söylediği bir söz, halindeki galip durumu ondan alıp götürmemiştir. Bundaki işaret ise müminin galip olan halinin marifet veya Allah'a iman olduğu şeklindedir. Nitekim müminin bütün vakitlerini meşgul eden ve bir an bile ayrılmadığı husus budur. Nadir bir hatası ise kesintisiz imanının yanında ondaki galip vasfi zorlayamaz.

    * Hz. Eyyûb'un: "BAŞIMA BU DERT GELDİ” sözü ilahi takdire itiraz değil de aczini dile getirmek şeklinde olduğundan, sabır sıfatıyla çelişmemiştir.

    * Allah, ona bu sözü söyletmiş ki, onda bu ümmetin güçsüzleri için bir nefes alma imkânı bulunsun. Böylece onlar sıkıntı halinde feryat ettikleri zaman bu, sabır sıfatıyla çelişmemiş olur.

    * Hz. Eyyûb'un bu sözü şikâyet şeklinde değil, şükür niyetiyle olmuştur. Hz. Eyyûb şunu demek istemiştir:
    "Başıma, velilerine has kıldığın bu dert geldi. Eğer sen merhametlilerin en merhametlisi olmasaydın, bana bu özelliği vermezdin. Lakin sen, rahmetinle beni buna ehil kıldın.”

    * Bu sözü Eyyûb söylememiştir. Lakin bu söz, musibetin onun elinden feryat etmesinden ibarettir. Şöyle ki musibet onun arkadaşlı ğına dayanamamış ve onun elinden feryat etmiştir. Yoksa Hz. Eyyûb, musibetten dolayı feryat etmemiştir.

    - Bu ifadede istifham hemzesi mukadderdir. Yani: "Sen, merhametlilerin en merhametlisi iken hiç başıma dert gelir mi?” Tıpkı: { وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ } 'Bu, senin başıma kaktığın bir nimettir' (Şuarâ, 26/22) ayetinin: "Bu, İsrail oğullarını köleleştirmen, senin başıma kaktığın bir nimet midir?" anlamında olması gibi.

    * Hz. Cebrâil, Hz. Eyyûb'a gelerek: "Neden susuyorsun? " demiş, o da: "Ne yapayım?” demiştir. Bunun üzerine Hz. Cebrâil: "Musibetin ve şifan Allah katında aynıdır. O halde Allah'tan afiyet dile" deyince Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDi" demiştir. Buna karşılık olarak Allah da şöyle buyurmuştur: (فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ ) "Bunun üzerine biz de kendisinde bulunan derdi ortadan kaldırdık. "

    * Bu ifadenin başındaki (فَ ) "f' harfi takip anlamındadır. Buna göre sanki Allah: "Hemen o anda ona afiyet verdik" buyurmuş olmaktadır. Bir de sanki şöyle buyurmuştur: "Ey Eyyûb! Eğer bundan önce de afiyet isteseydin, bu isteğini kabul edecektik. "

    * Bedeninden yiyen bir kurtçuk yere düşmüş ve Hz. Eyyûb onu yerden alıp yerine bırakmıştır. Bunun üzerine kurtçuk, onu öyle bir ısırmıştır ki artık sabrı tükenerek: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir. Bu sırada kendisine şöyle denilmiştir: "Ey Eyyûb! Sen bizimle sabreder misin? Eğer senin saç tellerinden her birinin altında sabırdan şu kadar çadır kurmamış olsaydım, bir saat bile sabredemezdin. "

    * Hz. Eyyûb'u yiyen kurtçuklar, vücudunun üst tabakalarının hepsini yediler, sadece dili ve kalbi kaldı. Bu sırada bir kurtçuk diline, diğer bir kurtçuk da kalbine tırmanınca şöyle dedi: "BAŞIMA BU DERT GELDİ. Bana, kendisiyle senin zikrini yapacağım bir dil ile kendisiyle seni tanıyacağım bir kalpten başka bir şey kalmamıştı, Bana bu da kalmadığı zaman, yaşamam ve sabretmem mümkün olmayacaktır, "


    * Hz. Eyyûb musibetin gerekçesini anlayamadı. Bu nedenle Allah'ın, başına bu musibeti kendisini temizlemek için mi, edep dersi vermek için mi, cezalandırmak için mi, kendine yakın kılmak için mi, bir özellik olarak mı yoksa arındırmak için mi verdiğini bilemedi. Esasen Allah'ın dostlarıyla olan beraberliği zaten böyledir.

    * Hz. Eyyûb'a: "Allah'tan afiyet dile"” denilmiş, o da şöyle demiştir:
    "Ben yetmiş yıl nimetler içinde yaşadım. Bu nedenle, yetmiş yıl da musibette geçirinceye kadar bekleyeceğim. Bu süre geçince Allah 'tan afiyet dileyeceğim.

    * Rivayete göre Allah, musibeti üzerinden kaldırınca Hz. Eyyûb'a: "Musibet günlerinde karşılaştığın en ağır şey ne idi? " diye sorulmuş o da: "Düşmanların alay edip sevinmeleri" demiştir.

    * Öte yandan kıssasında yer aldığına göre; Hz. Eyyûb'un öğrencileri kalemlerini kırdılar, ondan yazdıklarını yaktılar ve şöyle dediler:
    "Eğer Allah katında bir merteben olsaydı, başına bunca musibeti getirmezdi."

    * Yine rivayete göre yanında eşinden başka hiç kimse kalmamıştı. Eşi, Hz. Yusuf'un zürriyetinden idi. Sadece kendisi Hz. Eyyûb ile beraber kalıp ona hizmet ediyor ve bakıyordu.

    -Bu kadının onunla beraber kalmasının sebebi, Hz. Yâkub soyundan olup musibet ehli olması idi.
    -Hz Eyyûb'un: "BAŞIMA BU DERTGELDİ" demesinin sebebi şudur: Şeytan, karısına gelip: "Eğer hastanın iyileşmesini istiyorsan bana secde et" dedi. Şeytan, kendisine insan kılığında göründüğü için kadın, onun İblis olduğunu bilemedi ve bunu Hz. Eyyûb'a bildirdi. İşte bu sırada Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" dedi.
    -Hz. Eyyûb'un başına musibet gelince kavmi toplandı ve karısına şöyle dedi: "Bu hastayı şehrimizden çıkar. Çünkü biz, hastalığın bulaşıcı olmaşından, musibetinin bize zarar vermesinden ve hastalığının bize bulaşmasından korkuyoruz."
    Bunun üzerine karısı onu şehrin kapısına getirince bu kez de dediler ki: "Onu gördüğümüz zaman bize uğursuzluk getirmesinden endişe ediyoruz. Bu yüzden onu gözlerimizden uzak biryere götür. "
    Hz. Eyyûb'u alıp ıssız bir yere götüren karısı, şehre girip ücretle ekmek pişiriyor ve evlerde çalışıp aldığı ücreti ona götürüyordu. Ancak insanlar, kadının onun karısı olduğunu öğrenince kendisinden tiksinip bir daha onu çalıştırmadılar.

    - Karısının saç örgüleri ve kâkülü vardı. Hz. Eyyûb, kalkarken saç örgülerine tutunuyordu. Kadın, para bulamayınca saç örgülerini satarak parasıyla Hz. Eyyûb'a getireceği bir ekmek satın aldı. Bunun üzerine şeytan kendisine karısının fuhuş yaptığı, saçının da bu yolda kesildiği şeklinde vesvese verdi. Hz. Eyyûb da sezgisinin doğru çıkması halinde kendisini kırbaçlamaya yemin etti. Bu nedenle o kadının kalbindeki sıkıntı, Hz. Eyyûb'un bedenindeki sıkıntının tamamından daha şiddetli idi.

    * Bir rivayete göre ise karısı kaybolup şehre girmiş, bu sırada Allah Hz. Eyyûb'a şifa vermiş ve kendisi taze bir delikanlı olmuştur. Nitekim Allah onun kıssasında şöyle buyurmuştur:
    (اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ) "Ayağını yere vur. İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su. " (Şâd, 38/42)
    Karısı dönüp kendisini bulamayınca, onu bir yırtıcı hayvan yediğini ya da bir afete uğradığını sanarak ağlayıp feryat etmeye başladı. İyileştiği için tanımadığı Hz. Eyyûb, kendisine: "Kadın! Neyin var? " dedi. Dedi ki: "Burada bir hastam vardı, onu kaybettim. " Bunun üzerine Hz. Eyyûb: "Aradığın o kişi benim" dedi.

    * Yapılan kimi rivayetlerde ise Hz. Eyyûb başına gelen musibeti, yedi yıl yedi ay yedi gün yedi saat yaşamıştır.

    * Bir iddiaya göre de İblis karşısına çıkarak: "Eğer iyileşmek istiyorsan, bana bir kez secde et" demiş, bunun üzerine Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir.

    * Hz. Eyyûb, hakikati keşfetme makamına erdirilmiş ve beşeri kimliğinden arındırılmış olduğundan musibeti hissetmiyordu, Allah, bir defa bu keşfi kendisinden saklayıp onu beşeri hüviyetine döndürünce: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir.

    * Allah, Hz. Eyyûb'u bu hale düşürüp kendisine bu sözü söyletmiş ki, kendisinde kulluk vasfi ortaya çıkmış olsun.

    * Allah, Hz. Eyyûb'a bu musibeti kendisinden önce yetmiş peygamberin istediğini, ancak bunu kendisi için seçtiğini vahyetti. Bu arada Allah üzerinden musibeti kaldırmak isteyince Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir.


    * Bir görüşe göre de Hz. Eyyûb'a manevî bir keşif verildiği için musibetin acısını hissetmedi. Bunun üzerine: "Musibetin acısını hissetmediğim için bana musibetin kendisi dokundu" demiştir.

    Cafer-i Sadık da der ki:
    "Allah, Hz. Eyyûb'dan vahyi kırk gün alıkoyunca: "BAŞIMA BU DERT GELDİ"demiştir. Çünkü ibadetleri yerine getirmede güçsüzleşmiştir. Bunun üzerine, ibadetini hakkıyla yerine getirebilmesi için gücünü kendişine geri vermiştir. "

    * Hz. Eyyûb, hoşnutluğunun artmasını dilemiş ve hoşnutluğundaki zaaf ortadan kaldırılmak suretiyle dileği kabul edilmiştir.

    * Hz. Eyyûb'un üzerinde kalmasından yakındığı musibet, esas musibetin bakiyesi idi. Musibeti de bakiyesiyle idi. Nitekim tamamen üzerinden alınınca musibet ortadan kalkmış oldu. Bu nedenle Allah: "BAŞINDAKİ DERDİ ORTADAN KALDIRDIK" buyurmuştur. Aslında başındaki dert nefsi idi. Bu arada Hz. Eyyûb, beşeri benliğinden büsbütün arındırılıp her türlü bakiyeden temizlenince Allah ona esenlik, afiyet ve ümidi görünürde de verdi. Bu durumda ise musibet, afiyet, varlık ve yokluk eşit hale gelir.
  • 232 syf.
    ·2 günde·5/10
    Duygu Asena okumak insanı dinlendiren bir okuma için çok yerinde bir tercih. Kitabı elime aldığımda öyle 2 günde hemen bitireyim gibi bir derdim olmamasına rağmen kitap, dilinin basitliği sadeliği ile beni kendisine bağladı ve bu akıcılık sayesinde çok kısa bir sürede okudum. Aşırı söz sanatları, uzun cümleler, ağdalı kelimeler, karmaşıklık yok. Bunların hepsinden uzak bir anlatımı var. Kitap bu basitliği ile okunduğu zaman sadece bir kadının aşk maceralarıymış gibi görünebilir. Oysa kitabı elinize aldığınızda, ben bir kadının kendi olma çabasını okuyorum diyerek okuduğunuzda çok daha farklı anlamlara gelecektir sizin için. Yani okurken ne okuduğunuzu, kendiniz için bu kitaptan ne alacağınızı bilerek okumanız çok önemli. Kitap neden yazılmış bakılmaksızın okunduğunda çok basit bir ilişki kitabı olarak da görülebilecektir. Ancak şunu da söylemek gerekir ki ben bazı yorumlara kendimi zorlayarak ulaştım. Kadının o kendi olma çabası anlatılırken bence kadın daha özgür daha tek olmalıydı ve bu sonuca ben kesin ve net bir şekilde varabilmeliydim ve bunu okuyan herkes okuduğunda ne anlatılmak istendiğini anlayabilmeliydi. Burada bahsettiğim şey yoruma fazla açık olması değil aslında çok basit olduğu için anlatmak istediğini okuyucuya tam olarak veremediği düşüncesi. Kadının var olması, kadının özgür olması, kadının tek başına bir birey olması, kadının hakları üzerine düşünen bir insan tarafından hissedilebilir şekilde anlatılıyor. Bu kişiler olaylar esnasında her olayda kendisine bir ders çıkarabilir. Kendi bakış açısına yorumlar katabilir.

    Günümüzde sosyal medyada, belli konuşmalar ve savunmalarda kullanılan sözlerin aslında yıllar öncesinde Duygu Asena tarafından yazılmış olduğunu ve bugünlerde de yazarın model alındığını fark ettim.

    Kitabı okuduktan sonra elimde kalakaldım. Ne kadar etkilendiğimi inkar edemem. Kesinlikle bende de değişimlere yol açtı. Ama bu biraz da benim buna yönelmem ile alakalıydı. Biraz kitaptan bahsedeceğim ama herkes gibi övgüler sıralamak yerine ben en çok aklımda kalanlardan bahsedeceğim ve olumlu eleştirilerden sonra biraz olumsuz eleştiri yapacağım. Kendim bile ne hissettiğimi bilemeyerek yazdım övgülerim ve yergilerim hep birbirini izledi.

    Bir kitapta veya bir yazıda kadın kelimesi geçiyorsa, bir yerlerde kadın bahsi varsa hemen tahmin edilebiliyor konusu. Babası, ailesi, çevresi, erkek arkadaşı, kocası, hemcinsi, iş arkadaşı tarafından hırpalanan, sırf kadın olduğu için suçlanan, aşağılanan, eşit muamele görmeyen, görevleri ezbere sayılabilen, bir hakkı varsa bu yalnızca anne veya eş olması sebebiyle ona tanımış bir kadın vardır orada. Bu kitaba başlarken de Asılacak Kadın'dan sonra yine acılı bir kadın hikayesi okuyacağım zannedip ağırlığını hissederek başlamıştım. Yine zamanın birinde yasaklanmış bir kitap. Kitap okuyan insan sayısı ne kadar az olursa olsun duyulmak, dillendirilmek istenmeyen konularda yazılan kitapların bile hemen yasaklanması şaşırtıcı olmamalı. Yine de bana kalırsa kitap kadına tanıdığı o aydınlanmadan değil içerdiği cinsellik dolayısıyla yasaklanmıştır. Oysa bundan çok daha tehlikeli şeyler var. Mesela değişmek isteyen kadınlar ve değiştirmek isteyen kitaplar. Değişimler öyle bir anda büyük bir hareketle başlamaz her zaman. Bazen bir kitap dünya düzenini değiştirebilir. Bana kalırsa kitaptan da kadından da korkuluyor. O küçük hareketleri devleştirebilecekleri için.

    Bana kalırsa kitabın kapağında bile kadın yine pembe ile simgelenmiş, yine kalıplardan çıkılamamış. Duygu Asena anlatımda kurmaya çalıştığı düzeni, kitap kapağıyla dağıtmış denilebilir bence. Kadının Adı Yok kitabının kapağı neden pembe renk?

    Kitap bir kadının ömrünü anlatıyor, varoluşunu anlatıyor. Ama öyle felsefi bir varoluş bana kalırsa yok. Onun varoluşu yalnızca kendi için ayakta kalmaya çalışmaktan hatta bana kalırsa sadece özgür nefes almaktan ibaret. Bu yoldaki davranışların yarısı onaylanabilirse bence yarısı da onaylanamaz . Kitap boyunca en çok hissedilen kadının kendi olmak istemesi, sadece kendi olarak kabul edilmek istemesi. Eşit olmak istemesi. Adının tek de anılması. Annelikten, karı ya da eş olmaktan ziyade toplumsal görevlerinin anılmadığı şekilde var olması. Bunlar ne kadar güzel anlatılmışsa kadının kadınlığı üzerinden anlatılanlar bence o kadar kötü ifade edilmiş.

    Ben bu konuların aşırı dramatize edilmesinden bir mağduriyet olarak anlatılmasından çok da hoşnut değilim. Var olan şeyleri zaten hepimiz bilmekteyiz. Peki buna karşı nasıl bir çözüm üretilebilir? Ben bu kitaptan bunun cevabını hem aldım hem alamadım çünkü kadın olmak tam olarak nedir? Bunu anlatmak zor olduğu gibi bu konuda kişisel yorumlar yapmak da her zaman doğru sonuçlara ulaştırmıyor bizi.

    Kitaba geçecek olursak ilk sayfalarda yaşına göre fazla olgun konuşan bir kız çocuğu ile başlıyor kitap. Ben karakterlerin yaşına göre konuşmasını tercih ederim. Normal hayatta karşılaşılamayacak her şeyi bilen dahiyane çocuklar oluşturmak neden diye soruyorum hep. Kitaplar insana her zaman gerçek dünyayı sunmak zorunda elbette değil ama bunun da bir sınırı olmalı 5 6 yaşlarında bir çocuk o yaşa göre konuşturulmalı. Onun sorduğu soruları, ki yerleşik bir düzen içinde büyümüş bir ailede sormaya cesaret edecek kadın hatta belki erkek bile pek mümkün değil. Çünkü doğduğumuz üzere yaşıyoruz, yaşadığımız, bize yaşatılan üzerine inşa ediyoruz hayatımızı. Hayat akışı içinde bir an durup sorgulayanlar ya da sorgulamaya cesaret bulanlar çok az. Sorgulayıp kendine cevap bulabilenler ise bunu uygulamaya artık kendi bildiği gibi olmaya ne kadar muktedir olabilirler bilmiyorum ama kolay görünmüyor. Çünkü bu durumda kişi kendi alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken çevresi ile de bir savaşa girmek durumundadır. Bu tür düşüncelerin mutlaka bedeli olacaktır. Kadın da bu bedeli yaşıyor aslında. Ona yüklenen sorumluluklara karşı ben buna mecbur değilim der demez yükleniliyor dört koldan üzerine.

    Bizler çocuklarımıza birçok şeyi anlatmakta eksik kalıyor veya geri duruyoruz. Bunlardan en önemlisi de çocuğun kendini tanıması konusunda da büyük role sahip olan cinsellik konusu. Bazı şeyler ne kadar anlatılmazsa o kadar esrarengiz o kadar araştırılası o kadar tecrübe edilesi görünüyor insanlara ve de çocuklara. Ki çocuklar insanlar arasında en çok merak edendir, en çok soru sorandır. Kitap bu konuda bir eleştiri getiriyor. Aslında çocuklara dayatılan bazı şeyleri yapmamaları, sormamaları konusundaki ısrarlara karşı çocukların bunları bir şekilde deneyimlediklerini ve hiçbir zaman net bir bilgiye ulaşamadıkları ve kimse de onlara doğru veya yanlış bir bilgi vermediği için evlendiklerinde, belli bir yaşa geldiklerinde dahi hala kendilerini tanımadıklarını ve kendilerini tanımadıkları gibi kendilerini karşı tarafa da tanıtamadıklarını söylüyorlar. Kitapta bir kadın yaşadıklarını anlatırken ben kendimi tanımıyorum, neleri sevip neleri sevmediğimi bilmiyorum böyle olunca karşımdakinin benim sevdiğim şeyleri yapmasını ya da beni etkileyecek şeyler yapmasını bile isteyemiyorum çünkü en başta ben bile kendimi tanımıyorum ki diye bir serzenişi vardı. Hayatımızda var olan var olacak bir şeylerin üstünü kapatmaya çalışmak yokmuş gibi davranmak kime ne fayda sağlıyor bilmiyorum ama yine de uzun süre gizlemeye devam edeceğiz diye düşünüyorum.

    Kitapta günümüzde gelenek olarak devam eden sünnet düğünleri eleştiriliyor ve bunun aynısının ya kadınlar için de bir benzerinin yapılması ya da tamamen ortadan kaldırılması isteniyor. Eğer utanılacak bir şey varsa bu herkes için geçerli olmalı , hayır utanılacak değil kutlanacak bir şey varsa bu da yine her iki cins için de geçerli olmalıdır diyor adı olmayan kadın.

    Sonra mesela yaşanmayan şeylerin ne kadar büyük göründüğü ne kadar gözde yükseldiği, yüceldiği anlatılıyor. Oysa gerçek hayatta hiçbir şey o kadar etkili o kadar hisli o kadar duygusal değil kitaplarla, anlatılanlarla, hayallerle yaşayan insanlar gerçek hayattaki deneyimleriyle mutlu olamıyorlar. Genç kız hayalleri suya düşüyor. Oysa ilk evlenen arkadaşlarına evlilik nasıl diye sorduklarında harika bir şey olduğu cevabını alacaklarına emindiler.

    Bir şey ilk defa yaşandığında hep çok daha taze çok daha sıcak çok daha kıpır kıpır eder insanın içini. Ama sonra bu şeyi on kere yüz kere tekrarladığınız zaman artık onun hayatınızda hiçbir önemi olmadığını, sizi yaşamaya bunun bağlamadığını anlarsınız. Ne zamanki hayatınızı varlığına bağladığınız şeye son verirsiniz bence artık bundan sonra hayatınızın asıl anlamını bulmak için yola çıkabilirsiniz.

    Özet olarak burada söylemek istediğim şey çocuklara gerekli olan konularda bilgi verilmesi ve bunların yaşlarına uygun olarak yapılması, sordukları sorulara kendilerinin cevap bulmak zorunda kalmamaları ve böylelikle de yanlış yollara düşmemeleri. Bu en iyi aile içi eğitim ile sağlanabilecektir.

    Normal hayatta eşitlik sağlamak çok zor. Ancak bunu kendi kurallarımızla kendi koyduğumuz sınırlamalarla da artırıyoruz. İş hayatında da kadın ve erkek bir arada, esit sartlarla çalışamıyorlar. Kuralları erkeklerin koyduğu kurumları erkeklerin kurduğu yerlerde kadınların tutunmaları ve kadınların erkeklerle eşit şartlarda çalışmaları da yine pek mümkün olmuyor. Ya aldıkları maaş hakettikleri olmuyor, daha aşağı bir yere çekiliyorlar ya yaptıkları görevlerle hak ettikleri yere gelemiyorlar ya da yükselmelerinin yolu kendilerinden vazgeçmeleri, kendilerini bir kadın olarak kullanmalarına bağlanıyor kitapta.

    Evlenmek yalnızca maddi bir temas olarak gösteriliyor. Bana kalırsa insanların gönülleri arasına kurulan bir köprüdür evlilik. Kişilerin birbirleri için bir şeyler yapması ve bunu yaparken hiçbir çıkar gözetmemesidir. İnsanlar yalnız yaşamazlar hani sosyal hayvan diyorlar. İşte öyle bu sosyalliğin kurulmaya çalışıldığı en doğal en çıkarsız ortamlar da bence aile ortamları. Evet aile olmanın olumsuz yanları olmuş, evlilik güzel amaçlarla hedeflenmiş ama kötü sonuçlanmış olabilir ama bu evliliğe bir kurum olarak hakareti haklı çıkarmaz. Bu hayata dayanmak, bu hayatı yaşanılabilir kılmak için bir yoldur evlilik. Tek yol değildir. Bahsetmek istediğimiz mecburi ya da tek yol olmayan bu evliliğin doğru şekilde kurulmasının hayatı güzelleştirdiği. Oysa kitap sanki distopik bir dünya sunuyor bize. Bizde aile dendiği zaman akla kötü şeyler gelmez. Manası maddi değil manevidir. Oysa burada evlilik maddi bir temasın meşrulaştırılması rolünü üstlenmiş. Ve bu yine de kişilerin alanlarını daraltmamış.

    Evlilik bireyleri korur ama en çok da çocukları korur. Çocukla beraber kadını korur. Kadınla beraber erkeği korur. Kitapta mağdur olan ne çok kadın vardı. Aldırılan bebekler... Kıyılan canlar..

    Biz kadın hakları denildiği zaman bunun kadını erkeği olmaz insan hakları demeliyiz diyoruz. Oysa kitapta bunu pek göremiyoruz yani yazarın özellikle yaptığı bir şey mi bilmiyorum ama kadın üste çıkarılmaya çalışırken erkekler hep geri plana atılıyor. Sonuç olarak onların ne hissettiği pek de önemsenmiyor. Hep kötü olarak gösteriliyor. Kimi güçsüz, kimi umursamaz, kimi işe yaramaz, Yalnızca kadına odaklanmış bir kitap var ve bu aslında kadını daha değerli görmekten çok birini üste çıkarırken diğerini aşağı itmekle alakalı bir durum ve baktığımız zaman eğer ki böyle bir duruma sebep olacaksak bu defa da erkek hakları diye bir şey çıkarıp bunu konuşmamız lazım yani terazinin kefesi asla düz olamıyor ikisi birbiriyle barış içinde uyum içinde ve eşit bir şekilde yan yana duramıyor. Eğer ki kadını savunuyorsanız erkeği alçaltmak yok erkekle ilgili bir şey yazıyorsanız kadını küçültmek zorundayız sanki. Hatta kitapta şöyle bir şey var ki kadını yüceltmeye çalışırken kadın yaptığı işlerde kadınlığı ile ön plana çıkıyor ilişkilerinde kadınlığını kullanıyor kadını bir birey olarak görmek için bir yanda çaba varken diğer yanda kadın sadece cinselliği ile ön planda gösteriliyor. Kadının özgür olması istediği gibi yaşaması bunlar yalnızca ilişkisel manada şeyler olarak gösterilmiş ve çok dar bir alanda kalmış yani kadınlar araba kullanmak isteyebilir, kitap okumak isteyebilir belki çiçekler ekmek belki anne olmak isteyebilir, iş insanı, bilim insanı olmak isteyebilir, müzisyen ya da tamirci olmak isteyebilir. Kadına davranış özgürlüğü vermek sanıyorum ki cinsel özgürlük vermekten çok daha değerlidir. Kadınlar birçok şey isteyebilir ama bunları yalnızca kadınlık üzerinden ve bunu erkeği ezerek erkeğin duygularını hiçe sayarak yaptığınızda yine bir yan eksik kalır.

    Kitabı fazlaca eleştirerek birçok yerinden memnun olmayarak okudum. Çünkü nasıl ki bir dönemler yanlış batılılaşmayı yaşamışız görmüşüz burada da ben yanlış bir feminist hareket yanlış bir kadın yüceltilmesi görüyorum. Bu kitabı okuyup simdi babam abim düşünsün biraz da onlara göstereceğim diyen insanlar gördüm. Bizler birlikte olmak mı istiyoruz birbirimizi kırıp geçirmek mi ? Erkek düşmanlığı yapmak icin bu kitaplara gerek yok diye düşünüyorum ve sanmıyorum kadınlara yapılan ayrımların kitaplardan öğrenildiğini.

    Kadının özgürlüğü evliyken bir başkasının kocasına aşık olması ile ölçülemez diye düşünüyorum kadının özgürlüğü her gün bir başka insanla bir ilişkide bulunabilmesi ile ölçülemez diye düşünüyorum bizim şimdi burada ihtiyaç duyduğumuz özgürlüğün bu kitapta anlatıldığı gibi bir özgürlük olmadığını düşünüyorum. Ayrıca kitaptan aldığım beğendiğim sonunda memnun kaldığım kısım şuydu; bir insanın tek başına da var olabilmesi isminin başına şunun karısı şunun kızı getirilmeden de yalnızca kendi adının kullanılması. Mademki bizler birer bireyiz kendi isimlerimizle kendi ayaklarımız üzerinde durabiliriz bunu da yine yalnızca kendimiz yapabiliriz. Ve bunu yapmak için sadece zeka sadece çalışma sadece emek yetecektir. Ne zamanki kişiler birbirlerini özgür bırakırlar kişiler birbirlerine güven duyarlar kişiler kendilerine güvenirler herkes olmak istediği yerde olmak için çaba gösterir birbirine saygı gösterir ne zaman ki birbirimizi bir insan olarak sevmeyi öğreniriz sevmenin yanına saygı eklemeyi öğreniriz o zaman bence kadın hakları erkek hakları çocuk hakları hayvan hakları gibi ayrımlara gerek olmaz. Bugün kadın haklarını savunurken erkeklere karşı tavır almanın ne erkeklere ne kadınlara ne de insanlığa bir faydası olduğunu düşünüyorum. Eğer ki bu dünyada kadın erkek hep birlikte yaşıyorsa buradan bir ayrılık bir eşitsizlik değil bir birlik kurmalı. Hepimiz insan olduğumuzun farkına varmalıyız ve bolca sevmeliyiz bence.

    Hırslarından arınan ve yüreğinde sevgi taşıyan insanların artması dileğiyle..
  • i- kapitalist ve seküler bir sistemin dini olmaz. Ancak çıkarları olur ve bu çıkarlar uğruna dinleri ve o dinin mensuplarını kullanır.

    ii- Kapital ideoloji, olayları nasıl görmenizi istiyorsa o şekilde gösterir. Medya makinası onun en önemli silahıdır...

    1988 yılında çekilen Rambo III filmi bu mantığın izahı için önemli bir ayrıntıdır. usa'nın bugün terörist ilan ettiği ve savaştığı Afganlar, Rambo filminde mücahit kahramanlar olarak lanse edilmişti. Çünkü, Afgan halkı Ruslara karşı savaşıyordu. abd'de propaganda unsurunu kullanarak "bağımsızlıklarına kimsenin dokunmaması gereken afganları ve haklı mücadelelerini" resmetmişti. Daha sonra Rusya'nın Afgan topraklarından çekilmesi akabinde aynı topraklara bu sefer amerikan ordusu yerleşti. Hani bağımsızdı bu insanlar? Diye kimse sormadı tabi. Daha sonra abd işgal ettiği ülkenin her tarafına barajlar inşa ederek, yeraltı sularının yükselmesini ve haşhaşın tüm ülkede üretilebilir bir ürün olmasını sağladı. abd'nin uyuşturucu trafiğinin yoğun olduğu Vietnam, Afganistan gibi yerlere olan muazzam ilgisi de ayrıca ilgi çekici bir konudur!

    Küresel hegomonyası için enerji bağımlılığının önüne geçmesi gereken abd bu sefer de gözünü orta doğu'ya dikmişti. Mevcut küresel teorilere göre, orta doğu petrollerine sahip olamayan bir ülkenin süper güç olması mümkün değildir.
    İlk olarak abd görünmez ordusu ırak ve iran'ın arasında ki gerilimi tırmandırdı. İki tarafa da büyük silahlar sattı. İran'a Nato ülkelerine bile satmadığı f-15'ler sattı. Irakta ise onlarca silah tesisi açtı. İki orta doğu ülkesinin savaşında kazanan abd oldu. Çünkü çift taraflı silah satmıştı.
    Akabinde İran'da islam darbesi adı altında ülkenin 50 yıl geri gitmesini sağladı. cia, bu darbeyi tertiplediğini resmi olarak itiraf etti!
    Daha sonra ise Saddam Hüseyin'i Kuveyte saldırması için cesaretlendirdi, ilhak etmesi halinde Kuvet'in, Irak'ın mülkü olabileceğini beyan etti. Irak ordusu, bu söze güvenerek Kuveyte girer girmez de savaş açtı! Ne kadar basit bir plan değil mi.
    Irak üzerine bu bahaneyle iki saldırı düzenledi. İlkini baba bush, ikincisini de oğul bush düzenledi. Aile evanjelist gelenekten geliyordu ve oğul bush Irak işgaline başlarken "haçlı" kelimesini kullanmıştı. Daha sonra Irak'da ki işgali dünyaya haklı gösteremeyen ve işgalin asıl nedeni olan petrol ticaretini örtmek isteyen abd, ortaya bir kitlesel imha silahı yalanı sürdü. Bu yalan iddianın tek bir kişinin ifadesine dayanması ise enteresandır... almanya'ya irtica etmek isteyen bir arabın yalan ifadesine dayanmaktadır. Oysa, Irakda ki tüm silah fabrikalarını ve kimyasal silahları bizzat abd açtığı ve sattığı için, durumu gayet iyi biliyordu.
    Kimyasal silah korkutucu bir şeydi. Bundan çekinen kandırılmış kalabalıklar, Hz Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin'in soyundan gelen Saddam HÜSEYİN'in canlı yayında verilen idamını mutlulukla izledi...!
    Akabinde kitle imha silahları iddiasının yalan olduğu da ortaya çıktı. Bu sefer de abd bölgece kalıcı olabilmek adına el kaide yi kurdu. El kaide'yi kuran kişi aynı zamanda süleymaniye de Türk Askerinin başına çuval geçirilmesinden de sorumlu olan Raymond Odierno'dur.

    Orta doğuyla alakakı teorilerin mimarı mossad, uygulayıcısu ise cia dir. mossad, eşek arısı ismini verdiği bir teori ile; müslümanlar içerisinden katı bir cihatçı grup çıkaracak ve onların eliyle terör yaratacak, bu sayede de terörle mücadele kılıfı altında işgalci güçler orta doğu da fink atabilecekti.
    Bu sebeple el kaide zamanla evrilerek ışid oldu. Her ne kadar bazı yetkililer ışıd'a abd helikopterlerince malzeme taşındığını ve abd güdümünde olduğunu söylese de insanlar bunu duymadı. Hatta eski cia mensubu ve hala cia aleyhtarı açıklamalarda bulunduğu için kaçak durumda olan Edward Snowden'de, ışid'in abd emriyle kurulduğunu ve abd maşası olduğunu da açıkça söylemişti.

    Ortada hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir sis perdesi var. Müslümanlar terörist olarak lanse edilerek silahsız masumlar katlediliyor.

    Hizbullah'ın Türkiye sorumlusu öldürüldüğünde, öz babası benim oğlum müslüman değildi diyerek cenaze namazını kılmıyor.

    Işid'ın elinden çoğu nato ülkesinde dahi olmayan javelinler çıkıyor.

    Reina saldırganının şarjör değiştirirken attığı ses bombaları abd ordusuna kayıtlı, aynı kulüpte saldırı sırasında bazı orta doğulu zenginlerin oğulları da kargaşa da öldürülüyor, kimsenin gözüne çarpmıyor.

    Işid'in lideri'nin iki yıl abd'de kaldığı ortaya çıkıyor. Tıpkı bin ladin gibi.

    Işid, ağzına İslam sözcüğünü almasına rağmen, bir müslümanın asla yapmayacağı bir şeyi yaparak, medine de Hz. Muhammed'in mezarının karşısında bomba patlatıyor.!

    Sonra ne oluyor biliyor musunuz?
    Bazı aklıevveller, tüm bu ölümlerin ve saldırıların sebebi olarak İslamı gösteriyor. Pes!

    Ölen, zulme uğrayan, abd askerlerince keyfi işkence edilen müslümanlar teröristmiş güya. Dünya tarihinde hiçbir siyasi ve terör örgütünün kendi başına kurulamayacağı, devletlerin güdümünde olmadan yaşayamayacakları gibi temel şeyler dahi değerlendirilemiyor. Terör örgütü demek, devlet demektir.

    Dünya da bir barışın olduğu ve arada bir savaşların çıktığını düşünenler var. Yanılıyorsunuz! Dünya tarihinin ancak 4 yıl savaşsız olarak geçmiştir. Geri kalan zamanlar hep harp durumudur. Evet, dünyada sürekli bir savaş vardır... Arada bir barışlar olur.

    Günümüzün savaşı da medeniyetler savaşıdır. Aynı isimli Huntingon'a ait makale, bu güne kadar ki en çok okunan yazılar sıralamasında hala zirveye oynuyor. Çünkü geleceğin savaşını öngörüyor.

    Bu süreci ister ayık izleyin ister uykuda. Tercih sizin. Ama yanlış anlatılan bir şeyler var bilin.!

    Not: Yazım maddiyat dışında bir şey düşünmeyen sekülerler ile, dünyanın sırrını çözdüğünü düşünen herşeyibilirlere göre değildir.
  • İnan kimse göründüğü gibi değil. Sen sıfır bir arabayı alana kadar hayallerini süsler. O en iyi ev. Hep sahip olmayı istediğin araba. İşte sevgi de böyle oldu. Peki sen ne istiyorsun diye merakla sordu. Hiçbirşey diye cevapladım...
  • 544 syf.
    ·Puan vermedi
    ️ BROKE&LIGHT ️
    #uzaydakihayaletyorumluyor
    Ay Çöreği ve Elmalı Turta kitaplarının çok sevdiğim yazarı Zeynep Sahra’nın yeni kitabı çıkar da ben okumaz mıyım ?
    BROKE&LIGHT bir çok mesaj içeren yüzümüzü güldüren içinde Harry Potter alıntılarıyla dolu olan bir kitaptı eh tabi yazar Harry Potter hayranı, sevdalısı olunca böyle oluyor.
    Konusunu şöyle hızlıca geçelim kitap biraz bir kızın gerçek benliğini bulmasının kendisini olduğu gibi kabul etme ve benimsemesinin yolculuğu bu yolculukta yaşadıkları da olabilir ne desem spoiler veriyormuşum gibi hissediyor olmam.
    Kusur diye düşündüklerimiz aslında bizi biz yapan şeylerdir.
    Etrafımızdaki insanların da bizi biz olduğumuz için sevmeleri gerekir ki eğer o halinizle sevmiyorsa kusursuz halinizle de sevmeye hakkı yoktur unutmayın!
    Işıl’ın biraz kendini bulma serüveni bu serüvende kalp kırıklıkları, gerçekleri, özgüven gibi bir çok şeyde öğreniyor biz de onunla beraber öğreniyoruz tabi.
    Işıl’ın bu yolculukta hataları oldu tabi bir başkası için kendi benliğinden vazgeçmesi gibi.
    Kitabın başta değil de ortalara doğru kendine bağlayan çeken bir yönü vardı.
    Benim en sevdiğim karakter Burak oldu çünkü bence başından beri davranışları sizi kendinize aşık edecek türdendi.
    Öte yandan Işıl’a vermiş olduğu destek, bir o kadar cesaretti, bir de yarattığı mükemmel karakterleri de göz önünde bulundursak kesinlikle muazzam bir karakterdi aslında burada yazar ve çizeri kesinlikle çok çok tebrik ediyorum.
    Zeynep harika hayal etmiş çizer de bir o kadar mükemmel bir şekilde aktarmış.
    Bana sorarsanız o karakterlere bir fantastik kitap yazılır ama Zeynep bir fantastik kitap yazamayacağını söylemişti.
    Kesinlikle çok keyif alarak okudum iyi ve tatlı bir kurguya sahipti.
    Kitabımız da Işıl kızımızın hayatına giren Bay S vardı ondan bahsetmeyi unutmuşum öyle sevmedim ki ondan sanırım.
    Onun karakterinin de bence bir mesajı vardı kimse kamera karşısın da göründüğü gibi biri değildir. Günümüzde sosyal medya içerisinde çok fazla vakit harcıyor ve yeni insanlar ile tanışıyoruz bu gönderme de ekstrada bir güzle olmuş.
    Zeynep’le bir röportaj yapma şansımız oldu çok yakında @bursaninokurlari sayfasında olacak.
    Birilerinin ondan ve kitaplarından etkilendiğini bilip böyle güzel mesaj içeren kendini sevmeyi bize öğütleyen bir kitap yazmış olması çok güzel ne demek istediği mi o röportajı okuduğunuz da anlayacaksınız.
    Keyifli bir akşam diliyorum hepinize.