• Zümer suresinde ilgili âyetlerin açıklaması şöyledir:

    Bütün bu uyarılara karşı müşriklerin yegane tutundukları tutamak şefaat davası olduğu için buyuruluyor ki: Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? Allah'a karşı yalan söyleyen,

    "Biz onlara ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." (Zümer, 39/3)

    diyen, Allah çocuk edindi diyen o müşriklere

    "De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?" (Zümer, 39/43)

    Bu önce putların şefaati davasını iptaldir. Diğerleri hakkında da şöyle buyuruluyor: Bütün şefaat Allah içindir. Onun da sahibi O'dur. O'nun izni olmaksızın huzurunda kimse şefaat edemez. Şefaat izni verilenler de hep O'nun rızasını düşünerek şefaat edebilirler. Çünkü "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur..."

    Şefaat dediğimiz hadiseyi, Cenab-ı Hak Peygamberimize (asm) başta olmak üzere tüm enbiyaya, melaikeye, Allah’ın sevgili kulları olan velilere, şehitlere ve küçük yaşta vefat eden masum çocuklara vermiştir.

    Fakat şefaat denilince, Allah’ın cennete koymak istediği kişileri Allah’ın sevdiği kişilerin eliyle ve şefaatiyle yaptırmak irade eder. Burada Allah’ın istemediği ve sevmediği veya kurtulmaya hak kazanamayan kişileri hiç kimse yine kurtaramayacaktır.

    Dolayısıyla şefaate hak kazanan kişilerin yine Allah’ın rızasını kazanan kişilerdir. Yoksa kafir ve müşrik gibi dünyada Allah’ı razı etmemiş kişiler şefaate istihkak kesp etmeyecektir.

    Bakara suresindeki ilgili âyetin açıklaması:

    KAYYUM kıyamdan «fey'ul» vezninde (kalıbında) bir sıgai mübalağadır ki, kendi kaim ve diğerlerini mükim ve mukavvim demektir. Ve bunda kıyamı eşyanın kıyamı ilâhîde fanî olduğuna lâfzan dahi bir îma vardır. İbni Sina bunun vacibü-l vücud mefhumuna müsavi olduğunu söylemiş ise de bunda vacibü-l vücud mefhumunun kendinden başka lâzımı olan mucid ve müdebbiri, kül gibi diğer kemal mefhumlarının hepsi de mantıkan dahildir. Âyetin maba'di bunun beyanıdır. Ve bu isimlerin ismi a'zam olduğu da söylenmiştir. O öyle bir hayyi kayyumdur ki (لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ) onu ne gaflet basar, ne uyku, daima alîm, daima habîrdir. (لَهُ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ) Semavat-ü Arzda: yukarılarda, aşağıda ne varsa onun, görünür görünmez bütün mükevvenat onun mülkidir, ılleti kül o, gayei kül o, maliki kül o, Allahın milki olan bu mahlûkattan

    (مَنْ ذَا الَّذى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلَّا بِاِذْنِه) kimin haddi ki Allah'ın izni olmaksızın huzurı kibriyada şefaat edebilsin, bu halde hangi budaladır ki Allah'ın emri olmadan bunların birinden şefaat dilenebilsin. Çünkü (يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْديهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ) Allah yukarıların aşağıların, önlerindekini ve arkalarındakini, geçmişlerini, geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir, onun ilminden gizli hiç bir şey yoktur. (وَلَا يُحيطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِه) bunlar ise onun ma'lûmatından hiç birini ihata edemezler (اِلَّا بِمَا شَاءَ) ancak dilediği kadarını kavrayabilirler.

    Binaenaleyh bizzat onun izn-ü emri olmadıkça, herkes başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir. Herhangi bir şeyde velev cüz'î bir tasarrufa kimin salâhiyeti olabilir, meğer ki onun izn-ü emrini almış sevgililerinden olsun.

    Ma'lûm ki şefaat hurmetli birinin madununda bir diğeri hisabına reca ve niyaz ile yardım ederek ona inzımam etmesi demektir ki bu bir meçhulü i'lâm veya bir arzuyu izhar ile bir tesahub manasını tazammun eder. Bunu da kendini ve haysiyyetini bilen ve meşfua meşfu' minhten ziyade bir alâkası bulunan ve mazarrat celbetmiyeceğinden emin olan kimseler yapabilir. Halbuki mülki ilâhî olan şu mahlûkattan herhangi birine Allah'dan ziyade tesahub etmeğe ve ona bilgiçlik satmıya ve ilerisini gerisini temamen idrak etmeden ve önünü ardını saymadan huzurı ilâhîde kendine bir paye verib de şefaate kalkışmak gerek şefi' ve gerek meşfu' için ne kadar tehlükelidir.

    Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hali şefaat edilecek olandan daha ziyade endişeye şayan olmadığı nereden ma'lûm olur. Bu hâl içinde velevse Melâike ve Enbiyadan olsun kimdir o, ki izn-ü ıkdarı ilâhî olmadan önünü ardını saymayıb Allah'ın kullarına Allah'dan ziyade tesahub etmek salâhiyetini kendinde görsün de şefaate cür'et edebilsin. Meğer ki Cenabı Hak dilesin, hususî veya umumî şefaate iradei ilâhiye sadır olsun da kendilerine bildirilmiş bulunsun.

    Demek ki, kibriyayi ilâhîden şefaat umulamaz değildir, fakat o da herkesten evvel onun kendi yedindedir. Ve onun izn-ü emrile cereyan edebilir. O zaman babı şefaat açılır ve şefaate me'zun olanlar kendi dilediklerine değil yine Allah'ın dilediklerine şefaat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki evvelâ hak tanımıyan Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi melhuz bir Allah dostu bulabilmelerine, kezalik müşriklerin putları gibi ilim şanından olmıyanların şefi' olabilmelerine asla ihtimal yoktur, sonra me'zun olabilecek her şefiin hududı şefaati de indi ilâhîdeki derecesi ve o nisbette mazhar olabileceği izn-ü ıkdarın şumulile mütenasib olabilecektir. Binaenaleyh evvel-ü ahır izin çıktığı zaman, en umumî surette sahib şefaat balâda makamatı mürselîn hakkındaki beyanı ilâhîden müsteban olduğu üzere, hepsinin fevkında sahib derecat olan efdali rüsül olabilecektir, bu babdaki nüsusa nazaran Cenab-ı Allah ona şefaat için istizan salâhiyetini de bahşetmiş ve en yüksek makamı risalet makamı şefaati uzmâ olmuştur.
  • Kur'ân-ı Kerim'in on ikinci sûresi. Yüz on bir âyet, bin yedi yüz altı kelime, yedi bin yüzaltmış altı harftir. Fâsılası nun, mim, ra, lâm ve elif harfleridir.

    Sûre, Mekke döneminin sonlarında, Kureyş'in Hz. Peygamber'i öldürme, sürgün etme veya hapsetmeyi planladığı bir dönemde nâzil oldu. Müşrikler, yahudi bilginlerinden öğrendikleri üzere, Hz. Muhammed'e, "Madem ki Allah sana herşeyi öğretiyor, o halde bize haber ver; İsrailoğulları niçin Mısır'a gidip yerleştiler?" diye, bir soru sordular. Onların düşüncesine göre Muhammed (s.a.'s) bu soru karşısında sıkışıp kalacak, doğru dürüst cevap veremeyecekti. İşte Yûsuf sûresi bu olay üzerine nazil oldu ve Hz. Peygamber hemen orada onların sorusunu da aydınlatan Yusuf sûresini okudu; onların tüm planlarını alt üst etti. Adını, başından sonuna kadar Hz. Yûsuf'un kıssasını konu aldığı için onun adından almıştır.

    Sûre, indiriliş sebebinden de anlaşıldığı gibi, okuma yazması olmayan, tarih okumamış, peygamberlerin kıssalarının anlatıldığı kutsal kitaplardan herhangi birini görmemiş, bu konuda bir bilgisi olmayan Hz. Muhammed'in dilinden bir çırpıda 2000 yıl öncesinin bir olayını ayrıntısıyla haber vermekle O'nun peygamber olduğunu ortaya koyuyor, bu konudaki şüpheleri ortadan kaldırıyordu. Aynı zamanda kıssa, Hz. Peygamber'e de, verdiği mücadelede kendisine çok benzeyen Hz. Yûsuf'un mücadelesini örnek vermekle, bu zorlukların sadece kendi başına gelmediğini; yakınları tarafından dışlanmanın, sürgün edilmenin, zindana atılmanın peygamberliğin doğal sonuçları olduğunu anlatıyor; ancak düşmanlıkların peygamberlere zarar veremeyeceği, sonuçta üstün geleceklerin onlar olduğunu müjdeliyor; Hz. Peygamber'in gelecek için beslediği endişeleri ortadan kaldırıyor. Müşriklere ise şu mesajı veriyor: Eğer siz de Yûsuf'un kardeşleri gibi onu kıskanıp düşman olur, aleyhinde düzdüğünüz planlarınızı yürürlüğe koyarsanız, ona hiçbir zarar veremezsiniz; Yûsuf un kardeşleri gibi bir gün ona muhtaç olur, ona boyun bükersiniz; onun için bu kıssadan ibret alın ve düşmanlıklardan vazgeçin.

    Allah'ın, "kıssaların en güzeli" olarak tanıttığı Hz. Ysuf kıssası sûrenin tamamını içine alıyor. Ayrıntısıyla açıklamaya geçmeden önce coğrafi ve tarihsel olarak olayın nerede ve ne zaman geçtiğini tespit etmek gerekir. Hz. Yûsuf Hz. İbrahim'in torunudur, babası ise Hz. Yakup'tur. Yûsuf'un ileride vezir olacağı Mısır Krallığını yönetenler tarihte Hiksoslar olarak bilinir. Aslen Arap ırkından olan ve XXX M.Ö. 2000 yıllarında Suriye Filistin'den göç eden bu Hiksoslara İslâm tarihçileri Amalikliler adını vermektedir. Hz. Yûsuf Mısır'a götürülüp genç yaşında Devlet Başkanı olmasıyla birlikte Suriye-Filistin yöresinde yaşayan kendi kabilesi İsrailoğullarını da Mısır'a getirtmiş ve orada üstün bir konuma kavuşturmuştu. Daha sonra ise İsrailoğulları yönetimi tamamen ele geçirmiş, ancak yerlilerin ayaklanması sonucunda iktidarı kaybedip Firavun'lar döneminde ezilen bir konuma düşmüşlerdi. Hz. Mûsa işte bu dönemde onların başına geçti. Hz. Yûsuf otuz yaşından yüz on yaşına kadar iktidarda kaldı. Kitab-ı Mukaddes'e göre vefatından önce akrabalarına şu vasiyyette bulunmuştu: "Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz." Öldüğünde vasiyyeti uyarınca mumyalandı ve dediği yapıldı...

    Bu ön açıklamadan sonra sûrenin açıklamasına geçebiliriz:

    Kur'ân'ın Arapça olarak apaçık bir şekilde indirildiği (1, 2) belirtildikten sonra; Hz. Muhammed'in haberdar olmadığı bir kıssanın anlatımına geçiliyor. Yûsuf Hz. Yakub'un on iki oğlundan on birincisi idi ve kendisinden küçük olan Bünyamin adındaki kardeşiyle birlikte babasının dördüncü hanımından olma idi. Büyük kardeşleriyle aynı babadan, farklı analardan doğmuştu. Küçük olmaları, ruhen ve bedenen diğer ağabeylerinden güzel olmaları sebebiyle babası bu iki küçük oğlunu diğerlerinden daha fazla seviyor, bu yüzden de diğer kardeşleri onu kıskanıyor ve bu sevgiyi çekemiyorlardı. Zamanla bu kıskançlık onları babalarına ve kardeşlerine karşı düşman hale getirdi. İşte bu haldeyken,Yûsuf bir rüya gördü: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm, onlar bana secde ediyorlardı" (4). Peygamber olan, ilim sahibi babası rüyayı yorumladı: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma; yoksa onlar sana bir tuzak düzenleyecekler. Çünkü şeytan insan için apaçık bir düşmandır" (5). Ve Yakup onun seçkin kılınacağını, ona bilgi verileceğini ve kendisi büyük nimete (iktidar ve peygamberlik) kavuştuğu gibi onun sayesinde kendilerinin de bu nimetten istifade edeceklerini anlattı.

    Kardeşleri kıskançlıklarından dolayı Yûsuf'u ortadan kaldırmaya karar verdiler ve sonuçta onu öldürmeyip insanların gelip geçtiği bir kuyunun (boş bir kuyu) dibine atmayı planladılar. Ancak babaları onlara güvenmediği için önce onlarla birlikte göndermek istemedi ve korkusunu dile getirdi: "..siz ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkarım" (13). Hz. Yakub'un bu endişesi onlara bir mazeret, yalan oldu ve kuyuya attıktan sonra ağlayarak geri döndüler. Yırtıp parçaladıkları Yûsuf'un gömleğine de kan bulaştırarak babalarının yanına varıp, kendileri yarış yaparken eşyalarının başına bıraktıkları Yûsuf'u kurdun yediği yalanını söylediler; kurtarabildikleri ise onun kanlı gömleğiydi. Yakub onların yalanına inanmadı ama yapacak birşey yoktu;

    "Bundan sonra bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu uydurduklarınıza karşı yardım istenecek olan Allah'tır" (18).

    Bir kafile kuyuya saldıkları kova ile su yerine bir çocuk çıkardıklarında sevindiler ve gittikleri Mısır'da onu köle olarak sattılar. Yûsuf'u satın alan Mısır kralı idi. Yûsuf sarayda iki üç yıl içinde büyüdü, ergenlik çağına vardı. Çok güzel olmasından dolayı Kralın hanımı ona göz dikti ve bir gün kapıları üzerine kapatarak onu kendisiyle olmaya çağırdı. Yûsuf; "...Allah'a sığınırım, benim Rabbim bana güzel bir yer vermiştir. Gerçek şu ki zalimler kurtuluşa ermezler" (23) diye ona karşı çıktı ve kapıya doğru kaçtı, kadın da ardından koşup çekti ve gömleğini parçaladı. Tam o anda kapıda görünen Kral durumu gördü. Kadın hemen bir komployla kendini kurtarmak istedi: Âilene kötülük isteyenin zindana atılmaktan ya da acıklı bir azabtan başka cezası ne olabilir?" (25). Yûsuf, saldıranın kendisi değil kadın olduğunu söylediyse de ilk anda kimseyi inandıramadı ve mahkemeye çıkarıldı. Bilirkişi, yırtılan gömlekten yola çıkarak, gömlek arkadan yırtıldığı için Yûsuf'un masum olduğuna karar verdi. Kral saraydaki bu skandalın duyurulmamasını isteyerek, "Yusuf, sen bundan yüz çevir (bunu anlatma, affet, bir daha da onun bulunduğu yere uğrama); (kadına da), sen de günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Çünkü sen günahkârlardan oldun" (29) dedi. Ancak skandal şehirde yayıldı ve sosyete kadınları kralın karısıyla alay etmeye, dedikoduya başladılar: "Uşağıyla olmak istemiş de reddedilmiş." Kraliçe, durumun o kadar basit olmadığını kendilerine göstermek için sarayda bir davet verdi ve ileri gelen tüm sosyeteyi çağırdı. Tam meyveleri bıçaklarıyla soyarken Yûsuf'u onların arasına gönderdi. Yûsuf'un güzelliğinden akılları başlarından giden kadınlar heyecandan ellerini kestiler ve onun basit bir insan parçası olmadığını söyleyerek, kralın karısına hak verdiler; kendileri de olsa aynı şeyi yaparlardı.

    Artık yalnız kralın karısı değil tüm sosyete kadınları Yûsuf un peşine düşmüştü. Sürekli rahatsız ediliyor rahat bırakılmıyordu. Sonuçta o da bir insandı, onun da nefsi boş durmuyor kışkırtıcılık yapıyordu. Şeytan ise mesaisini Yûsuf'a ayırıyordu. Zaten daha önce kralın karısı ona "gelsene" dediğinde, Rabbinin (zinayı yasaklayan) burhanını (emrini) görmeseydi o da onu arzulamıştı. Ama o seçilmiş (peygamber olacak) bir kulumuz olduğu için ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için ona böyle bir fiili işlememesi için uyarıda bulunmuştuk" (24). Yûsuf bu kadınların tahrikleri arasında sarayda yaşamaktansa zindana atılmayı tercih etti ve Allah'a dua etti: "Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir bana. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum" (33). Bu arada karılarının sürekli olarak Yûsuf'u kovaladığını haber alan bürokratlar krala baskı yaparak bu delikanlının bir süre gözlerden uzaklaştırılmasını istediler; Yûsuf'un duası kabul olundu ve kral onu zindana kapattı.

    Onunla birlikte iki genç daha vardı zindanda. Onların gördüğü rüyaları yorumlayan Yûsuf birinin öldürüleceğini, diğerinin de tekrar eski işinin başına döneceğini ve krala şarap vermeye devam edeceğini bildirdi. Ardından da, buradan çıktığı zaman krala kendi durumunu da hatırlatmasını istedi. Yûsuf zindanda boş durmayıp hak dini diğer arkadaşlarına da anlattı, tebliğ görevini aksatmadan sürdürdü: "Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir çok) rablar mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir Allah mı? Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak taktığı rabler'den başkası değildir. Hüküm Allah'tan başkasının değildir. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, ancak insanların çoğu bilemezler" (39, 40). Kurtulan genç Yûsuf'un istediğini unuttu ve yıllarca krala ondan sözetmedi.

    Bir gün kral bir rüya gördü: "Ben (rüyamda) yedi besili inek gördüm; onları yedi zayıf inek yiyor; bir de yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde gelen (bilginler), eğer rüya yorumluyorsanız benim de bu rüyamı çözüverin" (43). Ancak böyle karışık bir rüyanın içinden çıkamadılar. O zaman kurtulan zindan arkadaşı Yûsuf'u hatırladı. Kralın izniyle zindana gitti ve rüyayı Yûsuf'a yorumlattı: "Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin; yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın. Sonra bunun ardından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir; sakladığınız az bir miktarı dışında daha önce biriktirdiklerinizi yiyip bitirecektir. Sonra bunun da arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol yağmura kavuşacaklar ve onda sıkıp sağacaklar" (47-49). Rüyanın yorumunu dinleyen kral bu delikanlının zindandan çıkarılmasını ve huzuruna getirilmesini istedi. Yûsuf ise onun kadınlar konusundaki şüpheleri tamamen ortadan kalkmadan bu çıkarılışın bir değeri olmadığını düşünüyordu. Krala haber göndererek, kadınların itiraf etmelerini sağladı ve artık kralın, kendisi hakkında taşıdığı şüpheleri bertaraf etti. Kralın yanına çıktığında ona saygı gösteren kral onu yönetime ortak etti. Ancak Yûsuf, gelecek olan kıtlık yıllarını da gözönünde bulundurarak kendisine hazine yöneticiliği verilmesini istedi. Artık Yusuf Mısır'da kraldan sonra ikinci adamdı.

    Yedi yıl boyunca ambar depolarını doldurdu, stokladı. Mısır dışında ise gelecek olan kıtlıktan haberleri olmadığı için hiçbir devlet, hiçbir insan önlem almadı. Yedinci yılın sonunda gelen kuraklık Mısır dışında hayatı felç etti. Mısır kendisinin olduğu gibi komşularının da buğday ihtiyacını karşıladı o dönemde. Yûsuf gelen kervanlara ailelerin nüfus sayısına göre karneyle erzak veriyordu. Yûsuf'un babasının ülkesini de kuraklık etkiledi ve kardeşleri Mısır'a geldiler. Yûsuf onları tanıdı, fakat onlar onu tanımadılar. Kuyuya attıkları bir çocuğun Mısır'a kral olacağını nereden bilebilirlerdi. Yûsuf onlara doldurttuğu beyannameden Bünyamin adında küçük bir kardeşleri olduğunu da öğrendi (zaten biliyordu bunu), ancak bir daha ki sefere mutlaka onu da getirmelerini, aksi taktirde yanlış beyanda bulundukları için kendilerine erzak verilmeyeceğini bildirdi. O, kardeşinin durumunu merak ediyor ve bizzat kendisini görerek onun dilinden ailesi hakkında gerçek bilgi edinebileceğini düşünüyordu. Diğer ağabeylerine bu konuda güvenmiyordu.

    Kardeşleri babalarına erzak yükleriyle döndüklerinde küçük kardeşleri Bünyamin'in de kendileriyle birlikte gelmesinin istendiğini aksi taktirde bir daha erzak alamayacaklarını söylediler. Yüklerini açtıklarında ise paralarının geri verildiğini, yüklerinin arasına konulduğunu görerek bedava erzak aldıkları için sevindiler. Halbuki Yûsuf bunu bilerek yapmış belki de onları denemek istemişti, parayı geri getirecekler mi diye. Onlar babalarını ikna ettiler ama o yine de onlara güvenmiyordu: "Daha önce kardeşi hakkında size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim... Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun getireceğinize dair Allah'tan kesin bir söz verinceye kadar onu sizinle asla göndermem" (64, 66). Bu şartla gönderdi. Hz. Yakup onlarla. Başlarına bir tehlike gelme ihtimalini de gözönünde bulundurarak gruplar halinde Mısır'a girmelerini tavsiye etti; böylelikle bir grubun başına bir hal gelirse en azından diğerleri kurtulur, kendisine geri dönebilirdi. Yûsuf Bünyamin'i de beraberlerinde getiren kardeşlerini karşıladı ve onlardan gizli bir köşede Bünyamin'e kardeş olduklarını söyledi. Karar aldılar, Bünyamin yanında kalacaktı. Ancak hem kardeşleri hem kral açısından mantıklı bir mazeret bulmalıydılar. Aldıkları karar gereğince Bünyamin'in torbasına kralın su tasını yerleştirdiler. Tam ayrılacakları sırada tasın kaybolduğu anlaşıldı. Bütün şüpheler onlar üzerinde yoğunlaştı, çünkü o anda onlardan başka kimse yoktu orada. Onlar hırsız olmadıklarını bildirerek, eğer bu tas, kendilerinden çıkarsa, kimden çıkmışsa ceza olarak onun köleleştirilmesine razı oldular. Hz. Yûsuf bütün kardeşlerinin torbalarını aradıktan sonra Bünyamin'in torbasından tası çıkardı. Onun yerine kendilerinden birini alıkoymasını rica ettiler ama kabul edilmedi. Üvey kardeşlerine karşı ne kadar kin güttüklerini şu sözleriyle açığa vurdular: "Zaten, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı (bunların analarının soyunda var bu huyları)" (77). Kardeşleri, babalarının, kardeşleri hakkındaki hassasiyetini de bildirerek onun yerine kendilerinden birinin alıkonulmasını istediler, fakat kabul edilmedi. En büyükleri Bünyamin'siz babasına dönmekten haya edeceğini, bir çözüm bulana kadar burayı terketmeyeceğini söyleyerek, diğerlerini durumu bildirmek ve yükleri götürmek üzere memleketlerine gönderdi.

    Babalarına, kardeşlerinin hırsızlık yaptığını bildirerek, yalan konuşmadıklarını, istediğine sorabileceğini bildirdiler. Babaları ise onlara inanmadı: Yûsuf'un da yaşadığını biliyordu Yakup, "...Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir..." (83) ve Yûsuf'un hasretiyle üzüntüsünden gözleri görmez oldu. Babalarının bu kadar yıl sonra (en az on sekiz yıl geçmişti kuyuya attıklarından bu yana) hâlâ Yûsuf'u anmasından rahatsız oldular ve "Âllah adına hayret (bir şey); hâlâ Yûsuf'u anıp duruyorsun. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayacaksın. (Yakup) dedi ki: Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum. Ben Allah'tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum. Oğullarım, gidin de Yûsuf ile kardeşinden bir haber getirin ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez" (85-87). Âyetten anlaşılan, Hz. Yakup, Yûsuf ve Bünyamin'in aynı yerde olduğunu biliyordu ki "gidin Yûsuf ile kardeşinden bir haber getirin" demişti. Üstelik onların bilmediklerini bildiğini de söylemişti.

    Kardeşleri tekrar Mısır'a gidip erzak talebinde bulunduklarında Yûsuf kendisini onlara tanıttı ve "...doğrusu Allah bize lütufta bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz" (90). Onlar hatalarını anladılar ve suçluluk kompleksiyle önlerine bakmaya başladılar. Yûsuf, "Bugün size karşı sorgulama -kınama- yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O merhametlilerin (en) merhametlisidir. Bu gömleğimle gidin de, onu babamın yüzüne sürün. Gözü görür olarak gelir. Bütün ailenizi de bana getirin" (92, 93). Daha onlar Mısır'dan ayrılır ayrılmaz babaları yanında bulunanlara, söyleyeceklerinden sonra kendisinin bunadığına hükmedeceklerini, ama bunu yapmamaları gerektiğini hatırlatarak; "inanın Yûsuf'un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum" (94) deyince, yakınları onun eski yanlış düşüncelerini koruduğu suçlamasıyla susturdular, inanmadılar. Yaşlanmış, gözleri kör olmuş olan Yakub, ailenin diğer üyeleri tarafından bunak olarak görülüyor ve değer verilmiyordu bu âyetlerden anlaşıldığı kadarıyla. Çok geçmeden Yûsuf un gömleğiyle geldiler ve Yakup'un yüzüne sürdüklerinde gözleri sağlığına kavuştu. O, bunak olmadığını, onların bilmediklerini bildiğini şu cümlesiyle dile getirdi: "Ben, sizin bilmediğinizi Allah'tan (gelen bir bilgiyle) gerçekten biliyorum demedim mi?" (96).

    Oğulları babalarından af dilediler. Sonra tüm aile hep birlikte Mısır'a gitti. Yûsuf onları devlet töreniyle karşıladı. Anne ve babasını bağrına bastı; "Mısır'a Allah'ın dilemesiyle güvenlik içinde giriniz" (99). Onları saraya götüren Yûsuf'a, secde ettiler. Yûsuf şöyle dedi: "Ey babam, bu daha önceki rüyanın yorumudur..." (100). Buradaki "secde ettiler (süccedan)" kelimesi müfessirler arasında değişik şekillerde yorumlanmış, yanlış anlaşılmalara neden olmuştur. Onlar namazdaki gibi yere kapanarak secde etmemişler, dönemin selamlama geleneği uyarınca hafifçe öne eğilerek başlarıyla selamlamışlardır (ayrıntı için bk. Tefhimu'l-Kur'an, Mevdudî, 2, 462). Yûsuf hiçbir gurura, kibire kapılmadan kendisine verilen bu nimetlerin Allah tarafından bir bağış olduğunun bilincindeydi. "Rabbim, sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin; sözlerin yorumundan da (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da, ahirette de benim velim sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salih olanların arasına kat" (101).

    Hz. Yûsuf'un kıssasına bu şekilde son veren âyetler konuyu tekrar Hz. Muhammed'in peygamberliğine getirerek, "Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerlerdendir. Yoksa sen, onlar o hileli düzenleri kurarken, yapacakları işe (Yûsuf'u kuyuya atmaya) topluca karar verdikleri zaman yanlarında değildin" (102) hatırlatmasıyla aslında müşriklere cevap veriyor. Bundan sonra âyetler sûrenin sonuna kadar müşrikleri uyarıcı ifadelere yer verir. Onlara hiç haberleri yokken Allah'ın azabının gelmeyeceğinden emin mi oldukları sorularak (107), kendilerinden öncekilerin başlarına nelerin geldiğini yeryüzünü gezip dolaşarak anlamaları ve onlardan ibret alarak peygambere düşmanlık yapmaktan vazgeçmeleri isteniyor (109). Sondan bir önceki âyet (108), Hz. Peygamber'e güven vererek Allah'ın yardımından ümit kesmemesi isteniyor; aynen kendisi gibi zor durumda kalan peygamberlere yapayalnız kaldığını sandığı bir sırada nasıl yardım gönderildiği hatırlatılarak yardımın kendisinden esirgenmeyeceği müjdesi veriliyor. Son âyet kesin hükmü veriyor:

    "Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'ân) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin çeşitli biçimlerde açıklaması ve iman edecek bir topluluk için de hidayet ve rahmettir" (111).
  • 62 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Birçoğumuz Alfred Hitchcock’un “Kuşlar” filmini duymuş ya da izlemişizdir ancak bu filmin bir kitaptan esinlenerek yapıldığını sanırım birçoğunuz benim gibi ilk kez öğreniyor. Bu kitap filmle aynı adı taşıyan Maurier’in kitabıdır. Bazı kitaplar kısadır ama çok şey anlatırlar, bu söz bence bu kitap için söylenmiş. Ortada çok basitmiş gibi görünen bir olayın altında pek çok anlam ve sır saklı. Bu yönüyle kitap bende daha da bir hayranlık uyandırdı. Kitaptaki olaylar ve anlatım gerçekten çok gerçekçi ve merak uyandırıcı. Yazar oluşturduğu çevreyle, bilinmezliklerle, korkuyla okuru germeyi fazlasıyla başarıyor.

    Olaylar küçük bir İngiliz sahil kasabasında, 2. Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, Soğuk Savaştan önce, buz gibi bir havada, soğuk rüzgârların estiği, doğanın tümüyle kabuğuna çekildiği, kuşların kafayı yediği bir Aralık ayında geçiyor. Bir ailenin yanında çiftçi olarak çalışan Nat zamanının çoğunu yalnız başına kuşları seyrederek geçirir ve bir gün kuşlardaki garipliği sezinler, üstelik birtakım kuşların ufak çaptaki saldırılarına bile uğrar, bunun üzerine çiftlik sahiplerini uyarır, ancak etrafındaki hiç kimse bu uyarıları dikkate almaz. Zaten bu kuşbeyinli yaratıkların saldırılarını dikkate almayanlar ilk ölenler oluyor. Radyodaki haberlere kalırsa ortada henüz garip bir durum yoktur. Haberler onu yatıştırmaz, sanki bu doğal tehdidi dikkate alan bir tek kendisiymiş gibi hisseder. Olaylar ilerledikçe hükümet ve askeri yetkililer yapacak hiçbir şeyin olmadığını söyleyince bir savaş gazisi olan Nat ne yapacağını bilir ve kendini ve ailesini kuşlardan korumak için başının çaresine bakar ve hazırlıklar yapmaya başlar. Burada güçlünün hayatta kalması söz konusudur artık. Hikâye bu kadar basit işte. Zaten karakter yönüyle oldukça kısır. Yani tüm hikâye Nat’in hayatta kalmasına ve ailesini kurtarmasına dayanıyor. Ancak Nat ne kadar hazırlık yapsa da yine de doğanın saldırısı karşısında acizdir.

    Kitapta kısıtlı, sınırlı bir bakış açısı ve anlatım tekniği var. Nat ne görüyorsa ya da biliyorsa biz de onu görüyor ve biliyoruz. Her şeyden Nat’in haberdar olduğu ölçüde haberdar oluyoruz. Nat’in yaşam savaşı kitabın sonuna kadar sürüyor ve sonunda kara gün için sakladığı çok değerli purosunu yakması sanırım kaçınılmaz sonu, kuşlar tarafından öldürüleceğini kabul ettiğini gösteriyor. Kitap da burada bir anda bitiyor. Okuyucu sanki kitabın eksik kaldığı hissine kapılıyor.

    “Kuşlar” son derece metaforik bir yapıya sahip. Kuşları isteyen istediği şeye benzetebilir ama hiç kuşkusuz bu kitap akla savaşı çağrıştırıyor. Kuşların kamikaze tarzındaki saldırıları 2. Dünya Savaşı sırasında düşman uçaklarının Londra’yı hava bombardımanına tutmasını, masum ve çaresiz sivil halkın acımasızca katledilmesini akla getirmiyor mu sizce? Bunun yanında bu saldırılar kitle imha silahlarının dehşetini ve korkusunu da akla getiriyor desek yanlış söylemiş olmayız. Radyodaki haberlere göre bu felaket o kasabayla sınırlı değildir, şehirlerde durum çok daha vahimdir. Buradan bu felaketin yöresel değil çok büyük bir alanı kapladığı sonucuna varabiliriz. Kuşlar bir yandan nükleer savaşı da çağrıştırıyor diyebiliriz. Çünkü her yerdeler ve her an saldırıya hazırlar. Bacadan, pencereden, kapı altlarından her delikten girmeye çalışırlar. Ancak saldırı zamanları gel-git saatine göredir. Nat ister istemez yiyecek bulmak üzere evinden kuşların saldırılarının bittiği saatlerde çıkmak zorundadır. Çıktığında bütün kuşlar kendisine bakmaktadır. Kuşların hiçbir şey yapmadan onu izlemeleri ortada bir nükleer radyasyon tehdidini akla getiriyor. Başka bir yorum da kitapta kuşlardaki tuhaflığın doğru rüzgârıyla alakalı olduğu telaffuz ediliyor. Doğu rüzgârı kitapta sık sık geçiyor. Aslında ortada rüzgâr yoktur, komünizmin Batı Avrupa’da ve Amerika’daki olası tehdidi vardır. Kitabın çıktığı yıllarda komünizm Batılı demokrasiler için en büyük tehditti. Trigg ve ailesi kuşlardaki doğal olmayan bu davranışın sorumlusu olarak Rusya’yı gösterirler. Rusya o zamanlar komünizmin, soğuk savaş paranoyasının, kötü, sıra dışı ve tuhaf her şeyin kaynağı olarak gösteriyordu. Doğu rüzgârı kuşların gelişi ile ilişkilendiriliyor, yani doğu ideolojilerinin batıya sızmaya çalışması, komünist propaganda hep bununla ilgili. Son olarak kuşların saldırıları karşısında hükümetin insanların güvenliğini sağlamaması sanırım 2. Dünya Savaşı yıllardaki iktidara açık bir taşlama olsa gerek.

    Kitapta bence ön plana çıkan başka bir tema da insanoğlunun kibrine ve teknolojiye aşırı güvenmesinin doğa karşısında hiçbir artısı olmamasıdır. Teknolojinin doğa karşısındaki yetersizliğini de düşen uçaklardan anlıyoruz. Modern teknoloji, radyo, silahlar, telefon hepsi doğa karşısında yetersiz kalıyor. Etrafımızdaki dünyayı kontrol edebiliriz düşüncesi, insanın kendini doğa karşısında güçlü sanması burada geçerliliğini yitiriyor.

    İlginçtir ki yazar kuşların acımasız ve amansız saldırılarına dair hiçbir açıklamada bulunmuyor. Kuşların derdi insanlardır, kuşların çiftlik hayvanlarına bir kez bile saldırmamaları kuşların hedefinde sadece insanların olduğunun açık bir göstergesi. Komşular tarafından ortaya atılan iddialar ise son derece akıl dışıdır. Sanırım yazar bu konuda cevapları okurdan bekliyor. İnsanoğlunun mantığına aşırı güvenmesi onların gerçek karşısında gözünü kör ediyor. Bu gerçekten çok ciddi bir iddia. Bir anormallik karşısında hemen mantığımıza sığınır ve bu durum mantık dışıysa bunun gülünç ve ciddiye alınacak bir mesele olmadığına kanaat getiririz. Nat’in kendisine kuşların saldırdığını iddia etmesi ve çevresindekiler tarafından alaya alınması sanırım bunun en açık kanıtı.

    Düşen uçaklar, radyo sinyallerinin kaybolması, dış dünyadan hiçbir haber alamamaları okura sanki yeryüzünde son kalan insanların onlar olduğunu hissettiriyor. Yazarın da onları savunmasız ve yalnız göstermesi bu hissi daha da güçlendiriyor. Dış dünyadan iyice soyutlanmışlardır. Etraflarında hiç kimse kalmamıştır, tanıdıkları kim varsa ölmüştür. Kim bilir belki yeryüzünde kalan son insanlar onlardır!
  • Kimse kimseyi yargılayacak kadar masum değildir.
  • Kimse saf, kimse masum değildir. Yaşayan kirlenir; önemli olan safiyeti, masumiyeti yaşamın amacı haline getirmektir. Aslolan yaşamdır. Yaşam olduğu sürece saf olmak, masum olmak umudu da vardır.
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .