• Babana bile güvenmeyeceksin dedikleri bu devirde ben tuttum başkasının babasına güvendim. Zaten insan dediğin yediği her kazıktan sonra "Yok abi bundan sonra kimseye güvenmem ben," deyip
    de her seferinde kazık yemeye devam eden bir canlı türüdür.
    Anayasada yeri yok mu bunun?

    "Güven, herkesin hakkı ve ödevidir.
    Kimse, insanların güvenini suistimal edemez.
    Güveni suistimal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. "
    Burak Aksak
    Sayfa 125 - Küsürat Yayınları
  • Geçenlerde psikoloji ile ilgili bir kitap okudum ve bipolar bozukluk diye bir hastalık öğrendim. Bipolar yani iki kutuplu, hem çok neşeli olduğu dönemi var hem de depresyonda olduğu dönemi var. Ben her ne kadar bipolar hastası olmasam da düşüncelerimde bipolarlık olabiliyor. Bazen insanlarla konuşmayı içten arzuluyorum, tabi her insanla değil, hayatı şu anki dünya için normal sayılacak şekilde yaşayan insanlarla değil, şimdiki dünyanın anormal saydığı insanlarla konuşmayı seviyorum. Ve bu tür insanlar çok zor bulunuyor benim için. Ama diğer açıdan bakacak olursak şu günlerde insanlardan bir şey beklemiyorum, normal insanlardan zaten beklemiyorum, ama o sevdiğim anormal insanlardan da beklemiyorum.

    İnsan umudunu yitirmemekte haklı belki de. Ama yinede bu konuda da hatalı davranmamalı, yerinde kullanılmayan umut, umut değil hüsrandır. Bence yalnızlığını sevmelisin ve insanlardan bütün beklentilerini yok etmelisin. En küçük bir anlayış bile beklememelisin insanlardan. Geçenlerde bir kitap okudum. Eugenio Borgna-Ruhun Yalnızlığı, kesinlikle tavsiye ederim. Benim çok hoşuma gitti ve bu kitapla beraber kendimle yalnız kalmayı daha çok sevdim. Kimseden bir beklentin olmazsa kimse seni üzemez. Sadece kendin kendini üzebilirsin, o da olsun, sonuçta başkasının seni üzmesinden iyidir bence. Ki annen babandan bile sevgi beklememek, şefkat beklememek derecesinde bir yalnızlıktan bahsediyorum. İnanki, bizim gibiler için en iyisi bu. Yoksa daha fazla yaşama gücümüz kalmayacak.

    Aslında bir insanda değerli olmak çok güzel bir şey. Ama yine de tehlikeli, çünkü insan gördüğü bu değeri kaybederse, bu değeri kazanmadan önceki hâlinden daha kötü oluyor. Ya da ben öyle olurum, bilmiyorum.

    Hediye ettiğin şiiri çok severim, favorilerim arasındadır. Ve bu şiiri bana armağan ettiğin için minnettarım. Ama şu anki ruh halimle minnettar değilim de. Çünkü gün gelecek, bu şiiri okuduğun zaman aklından hiç geçmeyeceğim belki de. O yüzden, değer görmenin iyi mi kötü mü olduğunu ayırt edemiyorum şu sıralar. Bir şeyin gerçek olması için kesintisiz bir şekilde varlığını devam ettirmesi gerekir, buna ebdedi demek yetmiyor, ebedî ve daimi demek gerekiyor, çünkü bir şey ara ara görünerek ebedi olabilir, ama bu kesintisiz bir ebedilik değildir, bu yüzden yanına daimiliği de şart koşmak gerek, biten şeyler ya da arada kaybolan şeyler gerçek değildir. O yüzden gözümde bütün değer vermeler, bütün sevgiler anlamsız gibi. Sanırım insanlarla konuşmaktan tiksiniyorum bugünlerde ve içim için için konuşmak istiyor. O yüzden öyküler yazmaya başladım. Yeni başladığım bir öykünün birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü kısmını yazdım. Beşinci kısmında ne yazacağımı da biliyorum ama, kendimle bu kadar konuşmaktan da sıkılıp bıraktım. Zaten öykü demeye de bin şahit lazım, kafamda dönüp dolaşan düşünceleri yazıyorum. Başka öyküler yazmayı denedim, bir öykünün başlangıç kısmını yazdım, aslında nasıl gelişeceği de belli oldu ama tamamlamadım. Hatta Kafka gibi yazmak istedim. Başka bir öyküye başladım ama bunu da yarım bıraktım. Sanırım bir işin sonunun gelmesi korkutur oldu beni. Hatta sonu var diye başka başlangıçlar olsun istemiyorum. Şu an beni memnun edecek tek son hayatımın sonu olurdu herhalde. O da sonsuz bir hayata geçişe vesile olacağı için seviyorum onu.
  • Kendi halinde bir tarih hocasıyken kitapları uluslararası çapta milyonlar satan bir kanaat önderi haline geldi. Şimdi herkes dünyada olan biteni anlamlandırmak için onun kapısını çalıyor. ‘Sapiens’, ‘Homo Deus’, ‘21’inci Yüzyıl İçin 21 Ders’ kitaplarının yazarı Yuval Noah Harari, Koç Holding’in üst düzey yöneticiler toplantısında bir konuşma yapmak üzere İstanbul’a geldi. Bir rock yıldızı kadar ünlü yazarla, Hindistan’da iki aylık meditasyon inzivasına çekilmeden hemen önce geldiği şehrimizde buluştuk, eşsiz Boğaz manzarasına karşı dünya hallerini masaya yatırdık.

    Bugün Fransa’nın sokaklarına bakınca ne görüyorsunuz?
    - Bir trendin devamını. Fransa siyaseti uzmanlık alanım değil ama şunu söyleyebilirim; eski usul, merkeziyetçi politikalar bugün ülkelerin problemlerini çözmüyor.

    Niye böyle oldu?
    - Pek çokları eşitsizliğin büyümesinin ve refah devleti anlayışının düşüşe geçmesinin insanları isyan ettirdiğini söylüyor. Ama ben buna katılmıyorum.

    Neden?
    - Çünkü elimizdeki veriler bunu pek doğrulamıyor. Sorun bunlar olsaydı sol yükselirdi, sağ değil. ABD’de insanlar bu sorunlardan dertli olsalardı, Demokratlara oy vermeleri gerekirdi, Cumhuriyetçilere değil. Ya da Obamacare için bu kadar tepkili olmazlardı. Onun yerine vergi ödemeyen bir milyardere oy vermeyi tercih ettiler. Ya da Rusya... Eşitsizliğin en derin olduğu ülkelerin başında geliyor. Ama Putin rejimi, Macron’unkinden daha istikrarlı görünüyor. İnsanları harekete geçiren şey çok daha derinde...

    Dertleri sömürülmek değil, kenara fırlatılmak Psikolojik bir şey mi?
    - Evet. İşe yaramaz hale gelme korkusu... 20’nci yüzyılda bütün ülkelerde sıradan insanlar birer kahramandı. İşçiler, askerler, memurlar... Geleceği inşa etmek için bu insanlara ihtiyaç duyardınız. Sovyetler Birliği’nde, ABD’de, hatta Nazi Almanya’sında bile durum böyleydi. Ama şimdi insanlar giderek işe yaramaz hissediyor. O yüzden dertleri sömürülmek değil, bir kenara fırlatılmak. Aslında devletler bu insanlara bakmaya devam ediyor ama bu onlar için yeterli değil. İnsanlar kendilerini önemli hissetmek ister. Popülizm, din, milliyetçilik bu yüzden bu kadar çekici. Ekonomik problemlere çözüm önerdikleri için değil, insanlara hâlâ “Sen çok önemlisin” dedikleri için...

    Liberalizm de bunu demedi mi? Özgür iradeye, eşitliğe, insan haklarına dayalı bir ideoloji sonuçta...
    - Evet, dedi ama onun yanında bir şey daha söyledi: “Her şey daha iyi olacak. Çünkü hayat devamlı gelişir”. Ama öyle olmadı. Hayatın sürekli iyiye gitmesi çok zor. Yine de liberalizm eninde sonunda ekonomi ve güvenlik açısından diğer ideolojilerden daha başarılı olacak.

    Yerini yeni bir ideolojiye bırakma ihtimali yok mu?
    - 20’nci yüzyılda ‘liberal hikâye’, ‘komünist hikâye’ ve ‘faşist hikâye’ vardı. Birbiri ardına çöktüler. Şimdi boşluğu dolduran yeni bir hikâye yok. Batı’nın en liberal ülkeleri bile liberal hikâyeye inançlarını kaybetmiş durumda. Trump gibi, Putin gibi popülist liderler de sürekli geçmişten bahsediyor. İklim değişikliği, yapay zekâ, biyoteknoloji... Bunlarla ilgili tek kelime etmiyorlar. Halbuki geleceğimizi bunlar şekillendirecek.

    ‘Yeni hikâye’ nereden gelecek, Silikon Vadisi’nden mi?
    - Belki bir gün çıkar ama şu an için o da mümkün görünmüyor.

    Neden?
    - Çünkü Silikon Vadisi’ndeki insanların doğal olarak böyle bir hikâye yaratacak donanımları yok. Kendi işlerinde çok iyiler ama siyasetle, toplumla ilgili derin bilgileri yok. Ama ilgilenmeye başladılar. Popülizmin böyle bir faydası oldu. Trump’tan önce Silikon Vadisi’ndeki hiç kimse Kentucky’deki insanlar kimdir, ne isterler merak etmiyordu.

    Fransa’ya dönersek... Olanları Fransız Devrimi’yle, 68 Mayıs’ıyla, Türkiye’deki Gezi eylemleriyle kıyaslayanlar var...
    - Tarihte hiçbir olay birbirinin aynısı değildir.Ama karşılaştırmalar perspektif kazandırır. Bir tarihçi olarak Fransa’da olanlara bakınca benim dikkatimi çeken şu; her şeye rağmen eylemlerin barışçıl düzlemde kalması. Sadece bugün Fransa’da olanlar için değil, genel olarak bunu söyleyebiliriz. Avrupa’da milliyetçilik yükseliyor diyoruz ama neyse ki kimsenin öldüğü yok.

    Tarihi iyi bilmek daha dikkatli olmamızı sağlar Brexit için de geçerli değil mi bu?
    - Kesinlikle. Yüz yıl önce Brexit gibi bir konu ancak büyük bir savaşla çözüme kavuşurdu. İskoç referandumu da böyle barışçıl oldu. Hatta Katalan referandumu bile böyle oldu denebilir. Yaralılar vardı ama kimse hayatını kaybetmedi. Evet, milliyetçilik yükselişte ama bir yüzyıl önceye kıyasla çok daha zayıf durumda. İnsanlar sahip olduğu şeyi kanıksıyor. 1948’den sonra doğanlar barışı kanıksıyor. Çünkü hiç dünya savaşı görmediler. O yüzden Brexit’le yaptıkları şeyin Avrupa’da barışı tehlikeye sokmak olduğunun farkında değiller. Tarihi iyi bilmek daha dikkatli olmamızı sağlar. Brexit hep para üzerinden konuşuldu. Barış-savaş denklemi göz ardı edildi.

    Oysa asıl önemli olan kısım o...
    - Evet. Avrupa Birliği’nin temel başarısı, ekonomik değildir. Avrupa kıtasına barış getirmesidir. Avrupa Birliği çökerse savaş Avrupa’ya dönebilir. “Para olduğu sürece Avrupa Birliği’nde varım.” Bu çok egoistçe bir bakış açısı. Dünyanın önde gelen milletlerinden biriyseniz, ne kadar maliyetli olursa olsun bu oluşumda kalmak sizin sorumluluğunuzdur.

    “Bugün hiçbir lider yeni bir dünya savaşının sorumluluğunu alamaz” diyordunuz...
    - Yakın gelecekte bir savaş beklemiyorum sahiden. Çünkü bedeli çok büyük olur ve hiç kimseye bir faydası yoktur. Ama 5, 10, 15 yıl sonra ne olacağını kim bilebilir ki? Yeterli çıkarı olmasa bile liderinin egoist istekleri bir ülkeyi savaşa sürükleyebilir. Özellikle diktatörlüklerde rejim tehlikeye girince, insanlar şikâyet etmeye başlayınca, yolsuzluk, eşitsizlik varsa... En iyi yol savaşa girmek gibi görünür. Çünkü savaştayken kimse bunlardan söz etmez.

    İki hafta önce düzenlenen G20 Zirvesi’ni takip ettiniz mi? Zirvenin sonunda çekilen o liderler fotoğrafına bakınca ne hissediyorsunuz?
    - Farklı dünya görüşlerine sahip, farklı siyasi sistemleri yöneten bu liderlerin bir araya gelip dünyanın sorunlarını tartışması her şeye rağmen iyiye işaret. Öte yandan hâlâ global bir işbirliğinden söz edemiyoruz. Oysa bugünün bütün büyük sorunları; iklim değişikliği, teknolojinin yıkıcı etkileri ancak global işbirliğiyle çözülebilir.

    Dünya birden çok vahşi bir yer haline gelebilir
    Yeni bir yılın arifesindeyiz. Yeni yıldan umutlu olmak için yeterince sebep var mı?
    - Dünyanın bazı bölgelerinde savaşlar olmasına rağmen tarihin en barış dolu dönemindeyiz. Artık kıtlık ya da salgın hastalıklar nedeniyle daha az insan ölüyor. Bunları tekrar tekrar söylemekte fayda var. Çünkü insanlar çoğu zaman ne kadar şanslı olduğumuzu unutuyor. Ama dikkatli olmazsak bu başarıların hepsini kaybedebiliriz. Dünya birden çok vahşi bir yer haline gelebilir. Çünkü bu başarıları borçlu olduğumuz global işbirlikleri aşınıyor. Bu da hem son jenerasyonun başarılarının altını oyuyor hem de çağın yeni sorunlarıyla baş etme şansımızı azaltıyor.

    Tarihteki en önemli şehirlerden biri İstanbul’a bakınca bir tarihçi olarak neler geçiyor içinizden?
    - Bu sefer dolaşma fırsatım olmadı. Daha önceki gelişimde biraz gezmiştim. Tarihteki en önemli şehirlerden biri. Neredeyse 2 bin yıldır ekonomik, kültürel, dini ve politik bir merkez oldu. Şehrin en karakteristik özelliklerinden biri, dünyaya açık olması. Boğaz sayesinde hep ticarete, dolayısıyla da bir zenginliğe yön verdi. Her dinden, ırktan, etnik kökenden insana açıktı. Ortaçağ Avrupa’sında toleranstan eser yoktu. Önce Konstantinopolis, sonra da İstanbul bir hoşgörü cennetiydi. 1600’de Paris’te herkes Katolik’ti. Bir Protestan şehre girdiğinde onu öldürürlerdi. Londra’da herkes Protestan’dı. Bir Katolik şehre girdiğinde onu öldürürlerdi. O yıllarda Avrupa’da Yahudiler sürülürdü... Kimse Müslümanları istemezdi... Oysa aynı dönemde İstanbul’da farklı mezheplerden Müslümanlar, Katolikler, Ermeniler, Ortodokslar, Rumlar, Bulgarlar yan yana mutlu mesut yaşarlardı.

    Şehrin bugünü nasıl sizce?
    - Şimdi bu biraz tehlikede. Bence enerjik, toleranslı, çokkültürlü geleneği bugün de sürdürmeli. Bu hem Türkiye hem dünyanın kalanı için çok önemli. Tarihi değiştiren olaylar belli başlı şehirlerde olur. Gezegenin tamamına bakın, önemli keşifler nerelerde yapılıyor, büyük organizasyonlar nerelerde kuruluyor? Çok az sayıda böyle şehir var. İstanbul onlardan biri. Farklı kökenlerden insanlar bir araya geliyor, fikir değiş tokuşu yapıp yeni bir şeyler yaratıyorlar. Bu dünyanın en önemli şeyi.

    Bugün iyi bir milliyetçi globalist olmalı, bu çelişkili bir şey değil
    Dünyanın farklı ülkelerinde toplumlar bıçakla ikiye ayrılmış gibiler. Bir tarafta milliyetçi, savaş yanlısı, ayrımcı, globalizm karşıtı bir kitle... Diğer tarafta hümanist, feminist, LGBTİ hakları destekçisi, çevreci, vegan, barış yanlısı bir kitle... Bu çağ, hangisinin çağı? Bu dünya hangisinin dünyası?
    - İkisinin de. Bu hep böyle oldu. İstediği kadar milliyetçi olsun herkes global dünyanın bir parçası. Hep milliyetçilikten söz ediyoruz ama bugün dünyadaki temel ayrım milletler arasında değil. Dediğiniz gibi milletlerin içinde. Her millette farklı gruplardan insanlar var. Bu yüzden de farklı kamplardan insanların birlikte çalışmasından başka bir alternatifimiz yok.

    İlk gruptakilere ne söylersiniz?
    - Bugün iyi bir milliyetçi, globalist olmalı. Bu çelişkili bir şey değil. İyi bir Türk milliyetçisiysen Türkiye’yi iklim değişikliğinin yarattığı sorunlardan, Türk vatandaşlarını da robotların iş pazarında yaratacağı sorunlardan koruman gerekir. Bunlar için de diğer ülkelerle işbirliği yapmalısın.

    İkinci gruptakilere ne söylersiniz? Aralarında umutsuzluğu çok derin olanlar, sık sık paniğe kapılanlar var...
    - Dünya Kupası’nı düşünsünler. Hiç olmadığımız kadar birlik halinde olduğumuzu unutmayalım. Yüzyıl önce Arjantin’den, Fransa’dan, Japonya’dan insanları bir oyun oynamak için Rusya’da toplamanız tamamen imkânsızdı. Ama bugün bu mümkün. Üstelik Dünya Kupası milliyetçi bir oyundur. Herkes kendi milleti için tezahürat yapar. Yine de çok çarpıcı bir işbirliği örneğidir. Sadece bu insanların aynı yerde bir araya gelmeleri değil, uydurma kuralları benimsemeleri açısından da... Evet, ulusal futbol takımları arasında rekabet var ama hepsi tamamen uydurma bir kurallar bütünün kabul ediyor.
    Meditasyon, kendini tanımak için bildiğim en iyi yollardan biri
    Son kitabınızda son bölümü oldukça ilginç; meditasyondan bahsediyorsunuz...

    - Evet. Çünkü kendimizi tanımak çok önemli.
    Hele de insanın beynini hack’lemeye çalışan onlarca uyaranın olduğu bugünün dünyasında... Devletlerin ve şirketlerin sizi tanıdığından daha iyi tanımalıyız kendimizi. Zayıflıklarımızı bilmeliyiz. Manipüle edilmekten ancak böyle korunabiliriz. Meditasyon bunun için benim bildiğim en iyi yollardan biri.

    http://www.hurriyet.com.tr/...i-gelebilir-41053200
  • Daha önce bu yazımda #36743054 Katalonta'ya Selamı okurken aklıma Malraux'un Umutu gelecek ve Orwell'i küçümseyeceğim gibi bir laf etmiştim.Lafımı geri alıyorum,saygılar Orwell ya da Blair.Umut'un yeri çok ayrı o başka ama iç savaşta siyasi çekişmeleri anlamam bu kitap sayesinde oldu.Şimdi yazacaklarım çok sıkıcı şeyler önerim hiç okunmaması yönünde,tamamen kendimi aydınlatmak için yazacağım.
    Ortak düşman Franco mu? Görünürde öyle fakat uygulamada bir düşman daha var "Devrim" Franco karşıtı grupların en güçlüsü P.S.U.C.yani koministler,ayrıca yanlarına esnaf,memur zengin köylüleride alarak önemli olanın savaşı kazanmak olduğunu savunuyorlar,devrim savaşı kazandıktan sonra konuşulacak bir şey.Ki bu daha sonra lafı tüm daha sonralarda olduğu gibi kandırmacadır,devrim işlerine gelmiyor çünkü.
    P.O.U.M
    Devrime inanan İşçilerin dahil olduğu grup,hiyerarşi yok,generalle er aynı seviyede,aynı yemeği yeyip aynı yerde yatıyorlar.Devrimle savaşı ayıramazsınızı savunuyorlar ki bence haklılar.işçiler ve anarşistler bu grubun başlıca güçleri.Zamanla iki güçlü grup çatışmaya başlıyor, p.s.u.c ve p.o.u.m yani,güçlü olan psuc mevki,toprak vb.şeylerin ağırlığıyla taraftarlarını arttırıyor,anarşistler neredeyse silahsızlandırılıyor,o kadar ki Franco şunları kesip biçsede bir kaç ağıt yakıp işimize baksak der gibiler.Rusya koministlerden yana çünkü Fransayla müttefik Fransanın son isteyeceği şey Devrimci bir komşu,Fas'da devrim dışı bir cumhuriyetin kurulmasından yana,İngiltere'nin epeyi bir parası var İspanyada,devrime yedirmek istemiyor bu paralarını,dolayısıyla ingilterede devrime karşı.Franco ise bu durumdan mutlu tabiki ,Madridi ayaklarının altına almak için gün sayıyor.

    Aragon (yine mi Aragon bu Louis olanı değil ,neyse)bölgesinde onbin kişilik milis grubu şans eseri hemen hemen aynı kafaya sahip adamlardan kurulu,Orwell de onlardan biri.Yerel bir sosyalizm içinde yaşıyorlar,belki açlar,açıktalar,fareler tarafından kemiriliyorlar ama eşitler...Belki her gün uyandıkları yeni güne lanet ediyorlar ama bu guruptan sağ kalanlar yıllar sonra hayatlarının en güzel anlarını bu cephede geçirdiklerini söyleyeceklerdir,hiyerarşisiz bir topluluk,para hırsı yok,patron yok,komutan yok,yemek az ama eşit,sigara bile eşit,tiryakilik seviyesine göre değil herkese eşit dağıtılıyor ,ah bu sigara ne zaman bir savaş romanı okusam sigaraya yeniden başlıyorum.Orwell de yırtik postallarıyla çorapsız olarak cephede dolaşırken,gecenin bir vakti üç beş tane patates için metrelerce sürünürken lanet etmiş ama yaklaşık 4 ay süren cephe kariyeri onun için unutulmaz bir tecrübe olmuş.Sosyalizmin varolabileceğini-herkes karşı çıksada profösörler bir takım çok bilmişler ne kadar karşı çıksada ,sosyalizmin de bir çeşit kapitalizm olduğunu savunsalarda- bu cephede görmüş ve ömrü boyunca etkisinden kurtulamamış.
    Kendi askerlik dönemim geliyor aklıma, komutanlardan it gibi korkardık orası ayrı ama eşittik sanki,ne kadar eşit olabiliyorsak o kadar eşittik işte,disiplin sınırsızdı ama belimize kadar karın içindeyken hep beraber üşürdük,Merzifonlu Devran borazan gibi sesiyle günaydın lan derken hepimiz küfrederdik,Devran küfürü yemezse işini tam yapmıyor demekti.Her gece başka bir koğuş nöbetçisi olurdu ama bizi hep Devran uyandırırdı,nedenini hala bilemem.Uyanmazdık ,hep birlikte ısrarla uyurduk, hayatımız kaymıştı nasıl olsa,kahvaltı etmesekde olur,kahvaltı dediğin demir tasa yapışmış donmus patatesle taş gibi ekmek değil mi sonuçta.Hayvan adam Ramazan palaskayla suratımıza suratimiza vurmayı şaka olarak tanımlamıştı,en manyağımız dahil hepimize vururdu ama kimse laf etmezdi şakaydı sonuçta ve istisnası yoktu, adam Hayvan Adamdı ve hepimize eşit sayıda vururdu sonuçta. Palaska darbesi çok acıtır ama eşitse o kadar da acıtmaz demek istiyorum.Ölmek acıtır ama ölüm şartlarımız aynıysa çok da acıtmaz demenin acemi askercesi yani.Ne demek istiyorum, bizim zamanımızdaki askerlik eşitlik üzerine mi kuruluydu? Korkunç bir ast üst ilişkisi vardı,vardı ama rahatsız olmazdık,geberip gidecektik hepimiz sonuçta bu ölüm duygusu hepimizin içindeydi ve hepimiz,komutanlar dahil bu buz cehenneminden paçayı kurtaracağımız konusunda umutlu değildik,bu umutsuzluk bizi kardeşliğe yaklaştırmıştı,teğmen ve binbaşı dahil hepimiz kardeşe yakın bir şey olmuştuk,şartlara küfredip dururduk elbette,dünyanın en şanssız insanları bizdik sanki ve hepimizin hayali aynıydı,sıcak bir oda,temiziz,bembeyaz bir yatak ve yastık sonrası derin bir uyku.Askerden sonra ,yıllar sonra bir şeyler dank eder kafamıza,hemen hemen hepsiyle konuştum,biz aslında hayatımızın en mutlu günlerini askerdeyken geçirmiştik ama haberimiz yoktu bundan,kendimizi cehennemde sanan cennetliklerdik biz.Askerde kimse kimseyi küçümsemez,küçümser derse yalan söyler,kimse kimsenin aklını geliştirmez ,cahil cühela adamları etkiledim ,düşünce yapısını değiştirdim diyen yalanın kuyruklusunu söyler,yalan söylemiyorsa askerlik filan yapmamıştır zaten.Askerde sadece bir şey öğrenilir ya da öğretilir; kardeş olmak! Gerisi yalan dolandır.Kardeş edinmeden terhis olanlarsa farkında değillerdir ama çok şey kaybetmişlerdir.Onbeşbin TL karşılığında olası kardeşlerini satanlaraysa lafım yok.Sami kardeşim, bu kardeşin seni düşünüyor,ölene kadarda bir telefon uzağında olacak.Hayvan Adam,ne zaman iki metrelik bir kar yığını görsem üstüne çıkar Hayvan Adam yazarım,nereden baksan görürsün o kadar kocaman yazarım.Kardeşlik sayesinde gelen ölümler ve kardeşlik sayesinde gelen kurtuluşlar.Ölen askerleri kardeşlik öldürdü kalanlarıysa kardeşlik kurtardı.En güzel ölüm ve en güzel kurtuluşla.Selamlar hepsine.

    Nereye bağlayacağım konuyu,pek bağlayacak halim kalmasada bir yerlere bağlamalıyım.Her şey hakkında çok atıp tuttuk her şeyi bildik herkesi etkilemeye çalıştık ,sinir bozucu şeyler yazdık ve okuduk,sinir bozucu olduğunu bilmeyerek,bazı şeyleri çok kolay söyledik(benim Orwell i küçümseyeceğim demem gibi) biz kim oluyoruz da bu kadar kolay atıp tutabiliyoruz,üç beş kitap okuduk mu felsefenin içinden geçtiğimizi sanıyoruz,basit insanlar olduğumuzu,bir halta yaramadığımızı,esasen kendimize bile bir faydamız yokken büyük büyük laflar ettiğimizi görmüyoruz,"çok bilmiş" olmayı erdem sayıyoruz ama bunun aslında korkunç bir kusur olduğunu bilmiyoruz,aynı tastan yemek yediğimiz arkadaşımızı engin düşüncelerimizle "adam etmeyi" övünerek anlatırken iğrençleştiğimizi görmüyor muyuz? Askerlik denilen şeyi "çalışacak adamı,en verimli çağında salakça bir göreve çağırmaya" indirgeyerek neyi amaçlıyoruz,askerliğini doğru düzgün yapan bir genç,bu kısacık zamanda kendini olağanüstü bir şekilde keşfeder,neleri yapabileceğini görür,bu paha biçilmezdir,çok değil sadece bir tane bile kardeş kazansa bu ömrünün 20 yıllık çalışmasına bedeldir.Kitabımızla ne ilgisi var şimdi bu dediklerimin,askerliği şiddet olarak görmek,ne bileyim en basiti bir tüfeği söküp yeniden takmasını bilmemek olası bir savaşta ölüm demektir,sadece kendi ölümü değil tüm ailesinin ölümü,silah söküp takmak için kaybedecek zamanı olmayanlara sözüm,ne yapmaya vaktiniz var,yarın öbürgün mecbur kalırsan bu nasıl çalışıyor diye sorduğunda öldün demektir ,askerlikle oynamayalım,bedellisi bedelsizi uzunu kısası...Mayamızda askerlik varken ,bu ülke evlatlarının yaptığı en iyi şeyi hemde tüm dünyadaki herkesten daha iyi yapabildiği belkide tek şeyi ellerinden almakla neyi amaçlıyor olabiliriz.Yine kitabı bağlayamadım,tekrar deneyeceğim.Sen kalk İngiltereden gel İspanya'ya hemde kendi ülken içten içe karşı tarafı desteklerken yap bunu,niye yaparsın böyle bir şeyi,Katalonya'ya selamı neden çakarsın,tahmin etmek zor değil,kardeşlik için tabiki,4 ay aç susuz ,kir pas içinde ne zaman öleceğini bilmeden sıcak yatağından kalkıp geliyorsan kardeşlik için yaparsın bunu başka bir şey için değil,savaşlar ve asker olmak insana nasıl kardeş olunur onu öğretir,hayatta kalmayı filan geçin.Barselona savaştan biraz uzak kalması sebebiyle,savaşın,yoldaşlığın etkisi yavaş yavaş etkisini kaybedince,isçi tulumları görünmez olur,şık giyimli insanlar caddelerde dolaşmaya başlar,lüks otellerde parası olan herkese sınırsız yiyecek vardır,Madridte çocuklar yiyecek ekmek bulamazken Bardelonada şişko şişko adamlar bıldırcın yerler,bu nedendir.Savaşın olduğu Madrid te insanlar daha gerçektir daha eşittir ve daha kardeştir.Tepenizde sürekli uçan kurşunlar görüyorsanız paraya olan ihtiyaç pek akla gelmez.Malraux İspanya'da sigara ikramı paket uzatılarak yapılmaz demişti,pek anlam verememiştim,şimdi anlıyorum.Tütün Faroe Adalarinda üretiluyor oda Franconun elinde,dışardan tütün getirtmekse yasak,paralar yiyecek ve cephane için kullanilmali,tütüne verilecek para yok.Sigara kıtlığibda elbette paketle ikram edilmez bir tane çıkarılır verilir o kadar.Biri paket uzatıyorsa onun devrim karşıtı olduğundan şüphe etmek komik bir düşünce olmasa gerek,Malraux bunu anlatmak istemiş galiba.Diyeceğim şu,iki saattir kıvranıyorum,gurbet,sıla özlemi,can korkusu,iki nöbetçiye güvenerek çekilen tatlı uykular,konserve kutular.Bir erkek,en güzel uykusunu askerdeyken uyumuştur,en lezzetli gelen yemeğini askerde yemiştir,en güzel çayını askerde içmiştir,özlemin en derinini oradayken tatmıştır,en anlamlı telefon görüşmesini oradayken yapmıştır.Askerlik bitincede aynı çocuk değildir artık,ömür boyu sürecek kardeşlikler edinmiştir.Bu fırsatı üstüne birde para vererek tepmek garibime gidiyor yeri gelmişken söyleyeyim dedim,söyleyeceklerim bu kadar,kitaba geri dönersek,aslında kitaptan hiç çıkmadık desem yalan söylemiş olmam.Orwell savaş karşıtı bir roman yazmamış,onu destekliyor mu,bunu söyleyemem,çare arıyor ve bunu savaşta buluyor; kardeş olabilmenin çaresi...
  • Gecenin üzerime örttüğü çiy damlalarından kurtulup, doğrularak günün ilk öğününü, belki de mideme girebilecek birkaç lokmayı bulabilmek için hayatın içine atılıyorum. Benim olan tek şey şuradaki boş çöp tenekesinin yanında duran karton parçası. Gecenin ayazında bedenimin bütün sıcaklığını çekti oda. Beni sömürdü resmen, taş gibi kalktım yattığım yerden.

    Sağ, sol. Sağ, sol. Sağ, sol... Şu yoldan bir karşıya geçersem türlü zenginliklerin kucağında bulacağım kendimi. Hissediyorum. Bu gün benim şanslı günüm.

    .....................

    Ani bir fren sesi.... Gözlerim kapanır.. Tek duyduğum kulağımı yırtarcasına

    Dat daat daaaaaaaat...

    Gözlerimi açarım ve tamponla burun burunayım. Gözümün önünden geçecek bir film de çekemedim ki hayatım boyu. Bir sulu biftek geçmiş olsa boğazımdan şöyle hapur hupur yemiş olsan, onu görmek uğruna bile olsa o tamponu burnuma yerdim ama nerdeee...

    Hav hav hav hav

    Dat dat dat...

    Hav hav hav hav...

    Kazanan benim tabii ki.. Şoför pes edip benim geçmemi bekledi. Salına salına geçiyorum. Ne de olsa günün ilk kazananıyım. Hani tacım, karşılama töreni? Neyse birkaç parça ekmeğe de razıyım..

    Tıngır mıngır yolda ilerliyorum.  Acaba nerde bu günkü kısmetim? Fırıncı Ahmet abide mi? Ciğerci Necdet abide mi? Yoksa yoldaki bir hayırsevere mi denk gelicem, bu soğuk havada mideme sıcak bir şeyler girmesini sağlayacak. Bunun iihtimali piyangoyu tutturma ihtimalimden bile düşük ama hayal dünyamda her şeye yer var. Orası dipsiz bir kuyu. Karnımı doyurabilecek her ihtimale açığım.

    Ooo işte Ahmet abinin fırını. Bu ne!! Kucağında bir sürü ekmek olan biri, hem de istiflemiş ekmekleri, önünü göremiyor. Şimdi paçadan bir dalsam, elinden o taze, sıcacık ekmeği düşürse de midemde davul zurna çalsa. Ooooohh mis.. Ama olmaz ki. Adımı çıkartırlar saldırıyor diye. Sonra mı? Bir daha bu mahalleye adım atamam. Mahalleyi bırak bide barınak belası var. Oraya gidenlerin sonu hiç hayır değil. Ya zehirlenenlere ne demeli? Offff en iyisi mi paçadan saldırmak yerine aç karınla bir umut ciğerci Necdet abim.

    Tekin değil yürüdüğüm sokaklar. Her yerde bağırış çağırış, gürültü, kalabalık. Zor, çok zor hayvan olmak, insanların bile birbirini sevmediği bu dünyada. Sözde insanoğlunun tekme salvolarından kurtulmak her oryantalin harcı değil burada. İyi kıvırmak, koşup kurtulmak gerek. Üzerime tükürmek isteyenler de var üstelik. Tam kurtuldum derken o da ne!! Büyük bir bot patladı yüzümde.. Bu günün kısmetini aldım galiba. Ağzım burnum kan içinde, ciğercinin önünde auuu... Auuu...

    Necdet abi beni o halde hoş karşılamadı, uyuz mu kaptı kim bilir ne hastalık var deyip beni uzaklaştırmak için süpürgeyle belime belime çalıştı. Bende son hızla oradan uzaklaştım. Nereye mi? Başladığım yere. Çöp tenekemin yanına. Belki birkaç lokma yemek artığı ya da kuru ekmeğe denk gelirim de günü aç kapatmam diye umarak gidiyorum. Biliyorum. Necdet abiden en güzel ciğeride yedim, fırından sıcak ekmekte.

    Lokanta artıklarından köfte bile denk geldi. Her tadı biliyorum, ama hayatın tadını alamadım. İnsanoğlu bu tadı bana veremedi, benciller, çünkü kendileri bile bilmiyorlar o tadı. Benim ekmeğime bile göz koydular. Öyle de doyumsuzlar. Sabahtan beri sokaklardayım neden sıcak bir insan eli değmedi başıma? Neden hiç kimse umursamadı beni, bu dünyada bir varlığım yokmuş gibi.. Önlerine bakarak ilerleyen bu insanoğlu hiçbir şeyi göremiyor. Yalnızca kendini, varsa yoksa kendini düşünüyor. Oysa benim açlığım da tıpkı sizin insanlığınız kadar önemli. Bunun farkına varın artık.

    Hayal dünyama dalmış giderken farkına varmadım ama yaklaştım işte. Karşıya geçip bir an önce kavuşmalıyım çöp tenekeme.. Derken o da ne..

    ..........................

    Fren sesi daha yakından.. Dat dat dat...

    (Hav hav yok)

    Gözlerimi kapadım, kendimi sıktım ve derin bir nefes. Yerdeyim. Sabah teğet geçen ölümün kucağında. Hayallerimin başladığı yerde hayatım bitiyor. Ne güzeldi oysa, sulu bir biftek, sıcak ekmek, belki de ciğer. Hiçbiri, soğuk havadan başka hiçbir şey girmedi ağzıma bu gün, yediğim tekmeden sonra dolan kandan başka, bir lokma bile.

    1e 3 karanlık bir metal çöp tenekesi bekliyor beni. Tanıdık bir yerdeyim bu benim sahip olduğum tek şey. Kartonum. Sabah kalktığım karton hala sıcak mıdır ki? Keşke onun üzerinde yatsam, belki iyileşirim. Ama, ama hiçliğe doğru gidiyorum. Biliyorum. Hiç böyle düşünmemiştim şimdiye kadar. İçinden karnımı doyurup yaşamamı sağlayan o metal kutu şimdi mezarım olacak.

    Ağzımdan silik bir hırıltıyla son nefesimi veriyorum. Canım da nefesimle birlikte bedenimi terk ediyor.. Dilim dışarıda kuyruğumdan tutup çöpe attılar, ne de olsa adım sokak köpeği.
  • "...Bilmiş olun ki bugün yarışa hazırlanma, yarın ise yarış günüdür. Ölümünden önce tövbe etmek isteyen kimse yok mu! O şiddetli ihtiyaç günü gelmeden kendisi için çalışacak kimse yok mu!" derken sarsılan ve sarsan Ali.
    A. Ali Ural
    Sayfa 43 - Şule Yayınları
  • Ahlak meselemiz ve Ebu Hanife
    15.12.2018
    Hilmi Demir

    Çağımızda insanımızın en çok şikâyet ettiği şeylerin başında ahlak sorunu geliyor. İslam son din, Hazreti Peygamber son peygamber, dinimiz çok güzel ama nedir bu Müslümanların hâli!.. Bir Müslüman gördüğümüzde neden, güvenemiyoruz. Mesele çok derin ve çetrefilli bir soru aslında...
    Şimdilik bu meseleyle hesaplaşmayı bir kenara bırakıyorum. Benim asıl dinlemenizi istediğim mesele başka. Neo-Mutezili akımlar ve Selefiler Müslümanların ahlaki zaaflarının nedeninin, Ehl-i sünnetin 14 asırlık iman tanımı olduğunu iddia ediyorlar. Meğer Müslümanlar amelleri imana dâhil etmedikleri, ameli imandan bir cüz kabul etmedikleri için ahlaken zayıf düşmüşler. Okuyucularımız için bu amellerin imana dâhil olmaması meselesini biraz açmak istiyorum...
    Ebu Hanife hazretlerinin formüle ettiği ve daha sonra da Ehl-i sünnet tarafından ortak bir ilke olarak kabul edilen tanıma göre iman: Kalp ile tasdik dil ile ikrardır. Diğer bir deyişle iman, bireyin ihtiyari kesin bir onayıdır. Bu tanımda ameller imana dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla amellerin imana dâhil olmaması demek, bir kişinin günah işlese veya Allah’ın emrettiklerinden bazılarını yerine getirmese dahi Müslüman ve mümin kabul edileceği anlamına gelmektedir. Ebu Hanife hazretleri ve daha sonra onu takip eden Ehl-i sünnet amellerin imanın aslına dâhil olmadığını, dolayısıyla büyük günah işlese dahi bir Müslümanın imanının kalacağını söylemişlerdir.
    Peki, bu konuda delilleri nedir? Öncelikli delilleri Kur’ân’ın büyük günah işleyen kimseleri, mümin olarak isimlendirmeye devam etmesidir. Söz gelimi Tahrim suresi 8. âyette ve birçok benzerinde Yüce Allah “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe ediniz” buyurmaktadır. Tövbe ancak günah için istendiğinden burada müminin aynı zamanda günahkâr olduğu sonucu da zorunlu olarak ortaya çıkar. Aynı şekilde Yüce Allah Kur’ân’da zina eden, adam öldüren kimseler için de “Ey iman edenler!” hitabında bulunmaktadır. Bu ve benzeri birçok âyet Kur’ân’da Yüce Allah’ın günah işleyenleri mümin ve Müslüman olarak isimlendirdiğini göstermektedir. O hâlde Allah’ın onlar hakkında esirgemediği mümin ismini biz nasıl yasaklayabiliriz?
    Bir diğer delil de Sahabenin de bu şekilde davranmış olmasıdır. Çünkü Hazreti Ali (radıyallahü anh) Haricileri amellerinden dolayı tekfir etmemiş ve Allah Kur’ân’da büyük günah işleyen kimselere “Ey iman edenler” olarak seslendiğinden onların da mümin olduğunu söylemiştir. Ameller imana dâhil olmuş olsaydı, günahlar sebebiyle iman da zarar görür ve yokluğuna hükmedilebilirdi. Bu da tekfirin kapısını açardı. Bu nedenle Ehl-i sünnet “iman”da ihtiyari kesin onayı asıl kabul etmiş, bu onayın, tasdikin olduğu yerde imanın olduğunu, amellerin bulunmamasının kişiyi günahkâr yapacağını ama dinden çıkarmayacağını söylemiştir. Ebu Hanife’nin dediği gibi iman, ancak girdiği kapıdan çıkar. İman onay/tasdik olduğuna göre onu yok edecek şey de karşıt bir onay yani tekzip/yalanlama ve inkârdır.
    Şimdi bugün özellikle radikal gruplar, Modernistler ve Neo-Mutezililer bu tanımın amelleri önemsizleştirdiği, Müslümanları gevşekliğe, lakaytlığa sevk ettiği gibi oldukça absürd bir iddiada bulunmaktadırlar. Onlara göre bu tanımdan dolayı ahlaki açıdan düşük bir Müslüman kimliği ortaya çıkmış, Müslümanlara amellerin değersizliği öğretilmiş. Mantıkta buna “Genelleştirme Safsatası” yani A dicto secundum quid ad dictum simpliciter, denir. “Meşru müdafaa için adam öldürmek yanlış değildir” derseniz, bunlar hemen "bak, bunlar adam öldürmeyi meşru görüyor” diye bağırmaya başlarlar. Ama olsun nasıl olsa, bu kara propaganda tutmaktadır. Ehl-i sünnetin gönümüzdeki kaderi de böyle bir şeydir. Ayağı kaysa düşse sorumlusunu Ehl-i sünnet bilecek bir topluluk vardır memlekette. Neredeyse 14 yüzyıldır büyük bir Müslüman çoğunluğun inandığı itikadi ilkeyi, günümüzdeki ahlak buhranının sorumlusu olarak ilan etmek de böyle bir kafanın ürünüdür.
    Öncelikle bu iddia tarihsel vaka ile çelişmektedir. Eğer bu iddianın sahiplerinin dedikleri doğru olsa Müslüman Sünni çoğunluğun, 14 yüzyıldır ahlaken zaaf içinde olması gerekirdi ki bu iddia edilemez. Yani bu ilkeye inanan, savunan Mezhep İmamları, Sufiler, Alperenler, âlimler bugünün modernist Selefilerinden daha az mı ahlaklıydılar!.. İslam toplumu 14 yüzyıldır ahlaksız mı yaşamıştı? Biliyorum iddianın ne kadar saçma olduğunu tarihsel vaka bile ispata yetmektedir. Ama yine de biz amelleri imana dâhil olmayanların gerçekte ne demek istediğini daha iyi anlamaya çalışalım.
    Ebu Hanife ve diğer Ehl-i sünnet âlimler, amelleri imana dâhil görmeyerek, Müslümanın hayatında amellerin önemsiz olduğunu mu söylemek istemişlerdir? Elbette ki hayır, bu onların kesinlikle onaylamayacakları bir iddia olur. Tam aksine Ebu Hanife de diğer Sünni âlimler de amellerin yerine getirilmesinin önemini her zaman vurgulamışlardır. Onlara göre iman bizi ebedi cehennem azabından korur ama asla tek başına kurtuluşumuzu garanti altına almaz. İmanı elinizdeki “bir” gibi düşünün, amelleriniz o “bir”in yanına atacağınız sıfırlar gibidir. Dolayısıyla ne Ebu Hanife ne de diğer Ehl-i sünnet âlimleri asla "imanınız varsa amelleriniz olmasa da, ne gerek var amellere..." dememiştir. Ebu Hanife amelleri imanın semeresi, meyvesi olarak görür. İman toprağa dikilen fidan gibidir, ahlak ise bu fidanın yeşermesi ve meyve vermesidir. Biz meyve vermiyor diye hemen nasıl her fidanı söküp atmazsak, günahkâr Müslümana da sırtımızı dönemeyiz. Bir Müslümanın iyi, güzel ve doğru eylemler yapması için onunla ilgilenmek zorundayız.
    Dolayısıyla bu tanım amelleri önemsizleştirmek şöyle dursun aksine ameller için ne yapmamız gerektiğini de bize söylemektedir. Ehl-i sünnete göre ahlak kesbi, kazanılmış bir hâldir. Birey doğuştan ne iyi ne de kötü doğar, fıtratımız iyiliğe doğru meyillidir ama bu iyliğin ortaya çıkıp çıkmaması öğrenilmiş davranışlara ve ortama bağlıdır. Kimse doğuştan katil doğmaz. Ama kötüye meyilli olan bir birey de geri kazanılabilir; yeter ki biz ondan umudumuzu kesmeyelim. Bu ilkenin kazandırdığı en temel özellik bizi sosyal sorumluluk sahibi kılmasıdır. Hepimiz önce kendimizden sonra da çevremizden sorumluyuz. Hem iyi, güzel ve doğruyu yapmak hem de iyi, güzel ve doğrunun yapılacağı ortamları hazırlamak zorundayız. Çevre, kültür ve inşa ettiğimiz şehir bu nedenle ahlaka uygun olmalıdır.
    Bina yaparken komşusunun güneşini, gölgesini kesmeme duyarlılığını ya da kuş yollarının geçiş güzergâhlarını kapatmama sorumluluğunu, göç eden kuşların aç kalmaması için onlara kuş köşkleri yapan zarafet ve merhameti ortaya çıkaran bu Ehl-i sünnet inancıdır. İslam dünyasında sanat, estetik ve ahlak metinleri yazan âlimler ve irfan ehlinin beslendiği ruh Ehl-i sünnetin ruhudur. Osmanlı’nın büyük âlimlerinden Kınalızade Ali Çelebi, yazdığı Ahlak-ı Alâî’de teorik olarak Ehl-i sünnetin bu ilkesine dayanır. Çünkü amelleri imana dâhil etmemek, amellerin özel olarak ahlak disiplini içinde ele alınmasını gerektirir. İmanı kemâl dercesine çıkarmak ahlakla mümkün olacağından, imana dâhil edilen her eylem ahlakın bir parçası hâline getirilir. Böylece ilm-i ahlâk, ilm-i tedbîrü’l-menzil ve ilm-i siyaset ameli hikmet imanın kemalinin sonucu hâline getirilir. Böylece her iman eden zorunlu olarak ahlaklı olmaz ama her iman eden kemâl için ahlaklı olmaya gayret eder. Çünkü ahlak, olduğumuz değil olacağımız bir şeydir. Nefsin tekamülü ile imanın tekamülü birbiriyle ilişkilendirilmiş olur. İman bizi ebedi azaptan kurtarır, imanın kemâli diğer bir deyişle nefsin kemâli yani ahlaklı olmak ise bize hem bu dünya hem de ahiret saadeti sağlar.
    Görülüyor ki, günümüz Müslümanının ahlaki zaaflarının sebebi, ne Ehl-i sünnettir ne de amellere imanın dâhil olmadığı, ilkesidir. Peki nedir sebep derseniz, sanırım bunun için bir başka yazı daha yazmak gerekecek. Fakat kısaca şunu söylemeliyim ki; bugün yaşadığımız ahlak veya inanç krizi sadece bize ait değil, aslında çağ bir kriz içinde. Ralph Keyes “Hakikat Sonrası Çağ” adlı eserinde dünyanın giderek daha fazla yalan söylediğini ve yalanı sevdiğini yazıyor. Neden mi? İnanın Ehl-i sünnetten dolayı değil. Ehl-i sünneti bilen var mı ki? Ahlak sorunu tüm insanlığın hızla yayılan temel bir sorunu. Bu konuda yazan uzmanlar meselenin teknolojiden, sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir nedenler skalası bulunduğunu söylüyor.
    Belki de bizim aklıevveller Ehl-i sünnete saldırmak için bahane aramak yerine eğitime, teknolojinin gençliği nereye savurduğuna “post truth” denilen hakikat sonrası çağa baksalar. Gençlerin internette gördükleri her yazıya hakikat gibi sarılmaları, sosyal gerçekliği sanal sitelerde aramaları ciddi bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Hakikat dediğimiz şey anlamını yitiriyor. Geleneği olan ülkeler bu fırtınaya karşı daha dirençli kalabilirken, geleneği olmayan toplumlar ya da gelenekle bağını yitirmiş toplumlar daha kolay savruluyor. Ahlak sorunu bugün için egoistleşen, bencilleşen ve yalnızlaşan insan sorunundan bağımsız düşünülemez. Çıkarın kutsallaştırıldığı bir çağı yaşıyoruz. Kul hakkını itikadi bir mesele olarak gören Ehl-i sünnet mi, liyakatsizliği ilke yapın dedi? Ehl-i sünnete saldırmak yerine bunları konuşmanın zamanı gelmedi mi, ne dersiniz?