• •••
    Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki tesirini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcı idi ki ben kendi hesabıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla beraber, inanın ki doğru tek söz bile söylememişlerdir. Ancak, uydurdukları birçok yalanlar arasında, beni usta bir hatip diye göstererek sözlerimin belagatine* (Konuyu bütün yönleriyle kavrayarak hiçbir yanlış ve eksik anlayışa yer bırakmayan, yorum gerektirmeyen, yapmacıktan uzak, düzgün anlatma sanatı.) kanmamak için sizi uyanık bulunmaya davet etmelerine çok şaştım. Ağzımı açar açmaz hiç de güzel söyleyen bir adam olmadığım meydana çıkacak, yalancılıkları elbette anlaşılacak olduğu halde, bunu söylemek için insan doğrusu çok utanmaz olmalı. Eğer onlar her doğru söyleyen adama hatip diyorlarsa, diyeceğim yok. Bunu demek istiyorlarsa ben hatip olduğumu kabul ederim; ama onların anladığından bambaşka manada. Herhalde, demin de dediğim gibi, söylediklerinde doğru bir taraf hemen hemen yoktur; ben ise size bütün hakikati söyleyeceğim. Fakat Atinalılar, ben onlar gibi baştanbaşa parlak ve gösterişli sözlerle bezenmiş hazır bir nutuk söyleyecek değilim; Tanrı korusun. Hayır, şu anda iyi kötü dilim döndüğü kadar söyleyeceğim; çünkü bütün diyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum. İçinizde kimse benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın. Toy delikanlılarımız gibi huzurunuzda birtakım süslü cümlelerle konuşmak, benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden yalnız şunu dileyeceğim: kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, agorada, sarraf tezgâhlarında, o gibi yerlerde nasıl konuşursam burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayınız, o yüzden de sözümü kesmeyiniz. Çünkü ben yetmişimi aştığım halde ilk defa olarak yargıç huzurunda bulunuyorum; bu yerin diline bütün bütüne yabancıyım. Bunun için, bir yabancının ana deli ile kendi yurdu adetlerine göre konuşmasını nasıl tabii karşılarsanız beni de tıpkı bir yabancı sayarak alışık olduğum gibi konuşmama müsaade ediniz. Bu dileğimi yersiz bulmayacağınızı umarım. Söyleyiş iyi veya kötü olmuş, bundan ne çıkar? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakiniz, asıl buna önem veriniz. Zaten yargıcın asıl meziyeti (üstünlüğü) buradadır; nasıl ki hatibinki de doğruyu söylemektir.

    Atinalılar! Önce bana yönelmiş olan daha eski suçlamalara ve beni çok daha eskiden beri suçlayanlara cevap vermek isterim, bundan sonra daha yenilerine cevap vereceğim. Çünkü Atinalılar, yıllardan beri haksız yere beni size karşı suçlayıp duran birçok kimseler olmuştur; Anytos ile arkadaşları benim için daha az tehlikeli olmamakla beraber, ben bunlardan daha çok korkarım. Evet, yargıçlarım, bunlar daha tehlikelidirler; çünkü bunlar birçoğunuzun ta çocukluğunuzdan beri yalanlarla kandırarak güya göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler geçtiğini araştıran, yanlışı doğru gibi göstermeyi beceren, Sokrates adlı bir bilgin olduğuna sizi inandırmışlardır. Beni suçlayanlar içinde en çok korktuklarım, işte bu masalı yayanlardır; çünkü bunları dinleyenler, bu gibi meselelerle uğraşanlar tanrılara inanmaz sanıyorlar. İnanınız, bu adamlar çoktur; eskiden beri beni bununla suçluyorlar. Üstelik bunları, çocukluğunuzda olsun, gençliğinizde olsun, daha çok tesir altında kalabileceğiniz çağlarda iken, kulaklarınıza doldurmuşlardı. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerine cevap verecek kimse olmadan, benim arkamdan oluyordu. Bir komedi yazarını bir yana bırakırsak, ötekilerinin adını ne biliyorum, ne de size söyleyecek durumdayım, işin en korkunç tarafı işte bu. Kıskançlıkları, kötülükleri yüzünden, bazen ilkin kendilerini bile inandırmaya kadar vararak, sizi bütün bu suçlamalara inandıran bu adamlar, uğraşılması en güç olanlardır, çünkü bunları ne buraya getirmek ne de söylediklerini çürütmek mümkündür. Bu yüzden kendimi savunurken sadece gölgelerle çarpışmak, karşımda cevap verecek biri olmadan iddialarının yanlışlığını göstermek zorunda kalıyorum. O halde, demin de dediğim gibi, düşmanlarımın iki çeşit olduğunu görüyorsunuz: bir beni şimdi suçlayanlar, bir de eskiden suçlamış olanlar. Umarım ki, ilkin ikincilere cevap vermemi siz de yerinde bulursunuz; çünkü bunları hem ötekilerden daha önce, hem de daha sık duymuşsunuzdur.

    O halde, Atinalılar, artık savunmama başlayabilirim. Yıllardan beri kafanızda kökleşmiş olan bir suçlamayı kısa bir zamanda söküp atmaya çalışmalıyım. Eğer hakkımda ve hakkınızda hayırlı ise, bunu başarmayı ve kendimi temize çıkarmayı temenni ederim. Ama bunun kolay bir iş olmadığını da iyice biliyorum. Her ne ise, bunu Tanrının buyruğuna bırakalım; bana düşen vazife, kanunun emrine göre kendimi savunmaktır.

    Baştan başlayarak, benim kötülenmeme yol açan ve Meletos’u bu davayı aleyhime açmaya cesaretlendiren suçlamanın ne olduğunu araştıralım. Bir defa, bana iftira edenler bakalım ne diyorlar. Beni dava ettiklerini farz ederek bunların suçlamalarını şöyle kısaca bir toplayacağım: “Sokrates kötü bir insandır: yeraltında, gökyüzünde olup bitenlere karışıyor, eğriyi doğru diye gösteriyor, bunları başkalarına da öğretiyor.” Suçlamanın aşağı yukarı özü bu. Aristophanes’in komedyasında gördüğünüz gibi: sahnede Sokrates adlı bir adam dolaştırılıyor, havada gezdiğinden, benim hiç ama hiç anlamadığım şeylerden dem vurarak bir sürü saçma sapan sözler söylüyor. Bunu, böyle bir bilgisi olanlar varsa onları küçültmek için söylemiyorum. Meletos’un bana açtığı bu davadan kurtulamayayım ki, Atinalılar, gerçekte benim bunlar üzerinde en küçük bir fikrim bile yoktur. Burada bulunanların çoğu bunun doğruluğuna şahittir, onlara hitap ediyorum: beni dinleyenler, içinizde bu meseleler hakkında şimdiye kadar tek söz söylediğimi bilen varsa buradakilere söylesin. Cevaplarını istiyorsunuz. Suçlamanın bu kısmına verdikleri bu cevap karşısında, geri kalanının doğruluğu hakkında da bir hüküm verebilirsiniz. Bunun gibi, benim para ile ders vermekte olduğuma dair dolaşan sözün de hiç bir temeli yoktur, bu da ötekiler kadar asılsızdır.

    Doğrusu, bir kimsenin insanlara gerçekten bir şey öğretmesi mümkün olsaydı, buna karşılık para alması bence o kimse için bir şeref olurdu. Leontinoi’li Gorgias gibi, Keos’lu Prodikos gibi, Elis’li Hippias gibi şehir şehir gezerek ders veren gençlerin kendi hemşehrilerinden parasız ders almaları pekâlâ mümkün iken, onları bu hemşerilerinden ayırarak kendilerine çekecek kadar kandıran, dersleri için para almakla kalmayıp üstelik bu parayı lütfen kabul ettiklerinden dolayı bir de teşekkür ettiren kimseler var! Şimdi Atina’da Paros’lu bir bilgin varmış. Bu adamı öğrenişim şöyle olmuştu: bir gün, bilgicilerin (sofist) uğruna dünya kadar para harcayan Hipponikos oğlu Kallias’a rastlamıştım: bu zatın iki oğlu olduğunu biliyordum, onun için kendisine sordum: “Kallias, dedim, iki oğlun olacağına iki tavuğun veya buzağın olsaydı, bunları, eline verecek birini bulmakta zorluk çekmezdik; onları kendi tabiatlarının (huy) mümkün kıldığı ölçüde yetiştirecek ve olgunlaştıracak bir seyis veya bir çiftçi tutardık; fakat mademki birer insandırlar, onları kimin eline vereceğini biliyor musun? Onları bir insan ve bir yurttaş olarak yetiştirecek biri var mıdır? Herhalde, senin oğulların olduğuna göre bu meseleyi düşünmüşsündür? Ne dersin, böyle bir kimse var mı?” Kallias bana, “evet vardır” dedi. “Öyleyse kim? nereli? Derslerini kaça veriyor?” diye sorunca, “Paros’lu Evenos, dersine beş mina* (Eski Helen parası.) alıyor” cevabını verdi. O zaman kendi kendime düşündüm ve dedim ki: Evenos gerçekten böyle bir bilgin ise, bu bilgisini bu kadar ucuza öğretiyorsa, doğrusu bahtiyarmış. Bende de böyle bir bilgi olsaydı, gerçekten ben de gurur ve sevinç duyardım; fakat Atinalılar, doğrusu benim böyle bir bilgim yoktur.

    Belki içinizden biri bütün bunlara karşı diyecek ki: “Sokrates, bunların hepsi güzel ama uğradığın bu suçlamalar nereden çıkıyor? Herhalde alışılanın dışında bir şey yapmış olacaksın ki aleyhine bu gibi suçlamalar var. Sen de herkes gibi olaydın bütün bu dedi kodular çıkmazdı; o halde, hakkında acele bir hüküm vermemizi istemiyorsan bize bunların sebebini anlat.” Bu itirazın haklı ve yerinde olduğunu kabul ederim; onun için ben de size bu kötü şöhretimin nereden çıktığını anlatacağım. Lütfen dikkatle dinleyiniz. Bazılarınız belki şaka ediyorum sanacak; ama inanın ki tamamıyla doğru söylüyorum. Atinalılar, bu şöhret bende bulunan bir nevi bilgiden, sadece ondan çıkmıştır. Bunun ne biçim bir bilgi olduğunu sorarsanız derim ki “bu, herkesin elde edebileceği bir bilgidir” ben de ancak bu manada bilgim olduğunu sanıyorum. Hâlbuki sözünü ettiğim kimselerin bende olmadığı için size anlatamayacağım insanüstü bilgileri var. Benim böyle bir bilgim olduğunu söyleyen yalan söyler, bana iftira eder. Atinalılar, size belki mübalağa (abartı) ediyorum gibi gelecek, fakat sözümü kesmemenizi dilerim. Çünkü size şimdi söyleyeceğim sözler benim sözlerim değildir. Size güvenilir bir şahit göstereceğim. Benim bir bilgim varsa, bunun nasıl bir bilgi olduğunu Delphoi tanrısından dinleyin Khairephon’u tanırsınız; çok eski bir arkadaşımdı, sizin de dostunuzdu, geçen sürgünde o da sizinle birlikteydi, dönerken de birlikte gelmiştiniz. Khairephon’un huyunu bilirsiniz, kafasına koyduğu şeyi muhakkak yapardı. Bir gün Delphoi’ye gitmiş lütfen sözümü kesmeyiniz, benden daha bilgin bir kimse olup olmadığını tanrıya çekinmeden sormuş; Python’lu tanrısözcüsü de benden daha bilgin bir adam olmadığını söylemiş. Khairephon bugün sağ değil, ama kardeşi burada mahkemededir, söylediklerimin doğruluğunu tasdik edebilir.

    Bunu size sırf bu kötü şöhretimin nereden çıktığını göstermek için söylüyorum. Tanrının bu cevabını öğrenince düşündüm: Tanrı bu sözüyle ne demek istemiş? Bu muamma nedir? Çünkü az olsun, çok olsun, bende böyle bir bilgi olmadığını biliyorum. Böyle olduğu halde insanların en bilgini olduğumu söylemekle ne demek istiyordu? Tanrı yalan söylemez, yalan onun özü ile uzlaşır bir şey değil. Ne demek istediğini uzun zaman düşündüm; en sonunda için aslını bir deneyim dedim. Bilgisi belli birini bulup Tanrıya gider, sözünü çürütmek için derim ki: İşte benden daha bilgili bir adam; oysaki sen benim için en bilgili demişsin. Bunun üzerine bilgisi ile ün almış birine gittim, kendisine iyice baktım. Adı lazım değil, denemek için seçtiğim bu adam devlet işleriyle uğraşır. Vardığım sonuç şu oldu: bu adam çok kimselere, hele kendisine bilgin gözüküyor ama gerçekten hiçbir bilgisi yok. Bunun üzerine kendisini bilgin sandığını, hakikatte ise olmadığını anlatmaya çalıştım. Bunun sonucu, onun da, üstelik orada bulunup beni dinleyen birçok kimselerin de düşmanlığını kazanmak oldu. Yanından ayrılırken kendi kendime dedim ki: doğrusu belki ikimizin de iyi, güzel bir şey bildiğimiz yok; ama gene ben ondan bilginim; çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor; ben ise bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ben ondan biraz bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bilirim sanmıyorum. Bundan sonra başka birine, daha da çok bilgili tanınan başka birine gittim. Gene o sonuca vardım; onun da, daha birçoklarının da düşmanlığını kazandım.

    Böylece, kendime birçok düşmanlar edindiğimi bile bile, birini bırakıp ötekine gidiyor, gittikçe umutsuzlaşıyor ve kederleniyordum. Artık boynumun borcu oldu, her şeyden önce tanrının sözünü göz önünde tutmalıyım, diyordum. Bilgili denen kim varsa ona başvurarak Tanrının ne demek istediğini anlamam gerekti. Size doğruyu söylemeliyim. Atinalılar, köpek hakki için, bütün o araştırmalarımda baktım, asıl bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Boştur denenlerde ise daha çok akıl var. Size bütün o dolaşıp durmalarımı anlatayım, Atinalılar: o kadar didindim, tanrının sözünü çürütemedim. Devlet adamlarından sonra tragedya yazanlara, dithyrambos şairlerine, her çeşidinden şairlere başvurdum. Kendi kendime, artık bu sefer göreceksin, kendinin onlardan çok daha bilgisiz olduğunu anlayacaksın, diyordum. Yazılarından bence en işlenmiş parçaları seçtim, ne demek istemiş olduklarını gidip kendilerinden sordum, bir şey öğreneceğimi umuyordum. Yargıçlar, inanır mısınız? Doğruyu söylemeye utanıyorum; ama söylemeliyim. O şairlerin, eserleri hakkında dedikleri, orada bulunan hemen herkesin diyebileceğinden daha iyi değildi. O zaman anladım ki şairler eserlerini bilgilerinden değil, bir çeşit içgüdü ile Tanrıdan gelme bir ilhamla yazıyorlar, tıpkı bir sürü güzel şeyler söyleyip de dediklerinden bir şey anlamayan tanrısözcüleri, biliciler gibi. Şairler için de öyle olduğunu gördüm; üstelik onlar, kendilerinde şairlik var diye, bilmedikleri şeylerde de insanların en bilgini olduklarını sanıyorlar. Yanlarından ayrılırken anlamıştım ki, devlet adamları karşısında nasıl bir üstünlüğüm varsa, onlardan da böylece üstünüm.

    En son, ustalara gittim: çünkü kendimin bir şey bilmediğimin farkında olduğum gibi, onların da hem çok, hem iyi şeyler bildiklerine emindim. Bu sefer aldanmamışım; onlar benim bilmediğim birçok şeyleri gerçekten biliyorlardı ve bunda hiç şüphesiz benden daha bilgin idiler. Ama Atinalılar, gördüm ki iyi ustalarda da şairlerdeki kusur var; kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu, o kadar ki Tanrının sözüne geldim, onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de, bilgisizliklerini de edinmeyip olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi? diye düşündüm; gerek kendime, gerek Tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.

    Atinalılar, bütün bu araştırmalarım birçok düşmanlar, hem de en kötü, en tehlikeli soyundan düşmanlar edinmeme sebep oldu; birçok iftiralara yol açtı; adim bilge diye çıktı, çünkü beni dinleyenler, başkalarında bulunmadığını gösterdiğim bilginin bende bulunduğunu sandılar. Asıl bilen, Atina yargıçları, belki yalnız Tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; “ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir” demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun, yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da, Tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor, bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de iyice uğraşacak vakit bulamıyorum; o kadar ki, Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım.

    Dahası var: birtakım gençler kendiliklerinden başıma toplanıyor; babaları zengin, vakitleri bol; ben önüme aldığım adama sorular sorarken durup dinliyorlar; üstelik bilgiçlerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, çok defa bana benzeyerek kendileri de başkalarını denemeye kalkışıyorlar; az bir bilgiyle hatta büsbütün bilgisiz, kendilerini bilgin sananlar sayısız: bunu o delikanlılar da buluyorlar. Sıkıştırdıkları adamlar kendilerine kızacaklarına bana kızıyor, “ah! bu alçak Sokrates! gençleri baştan çıkarıyor!..” diyorlar. Hâlbuki biri çıkıp da kendilerine sorsa “peki ama bunun için ne yapıyor? Ne öğretiyor?” dese ne cevap vereceklerini bilmezler; fakat şaşkınlıklarını belli etmemek için de her zaman filozoflara karşı çevrilen “bulutlarda, yerin dibinde olup bitenleri öğretmek”, “tanrılara inanmamak”, “iyiyi kötü göstermek” gibi beylik sözleri sayıp dökerler; çünkü bir şey bilmedikleri halde biliyor görünmek istemelerinin açığa vurulduğunu söylemeğe bir türlü dilleri varmaz. Onlar ille iyi tanınacağız, sözümüz geçecek diyen, hem de kalabalık insanlardır; benim sözüm açılınca, bir ağızdan konuşup karşılarındakini kandırmayı bildikleri için, öteden beri, ağır iftiralarla kulaklarımızı doldurdular, gene de dolduruyorlar. Meletos’a Anytos’a, Lykon’a, bana saldırmak cesaretini veren, işte bu iftiralardır. Meletos, şairlerin, Anytos, ustalarla politikacıların, Lykon da hatiplerin kinlerine tercüman olmuştur. Sözüme başlarken de dediğim gibi, böyle kök salmış bir iftiradan kendimi böyle az bir zamanda temize çıkarabileceğimi ummam. İşte, Atinalılar, size doğruyu söyledim; büyük, küçük, bir şeyi saklamadım, bir şeyi değiştirmedim. Biliyorum ki bu yüzden yine garazlarına uğrayacağım; bu da gösterir ki ben doğruyu söylüyorum, bana iftira ediliyor, sebebi de budur. Simdi arayın, sonra arayın, bulacağınız hep budur.

    Beni suçlayanların birincilerine karşı bu kadar savunma yeter; şimdi ikincilere dönüyorum. Bunların başında Meletos, kendi sözüyle, iyi, yurdunu gerçekten seven Meletos var. Bunlara karşı da kendimi savunmaya çalışacağım. Nelerden şikâyet ettiklerini bir okuyalım. Aşağı yukarı şöyle deniyor: Sokrates, gençleri doğru yoldan ayırmakla, devletin tanrılarına inanmamakla, bunların yerine yeni yeni tanrılar koymakla suçludur. İşte bana yükledikleri suçlar; bunların hepsini ele alalım.
    Gençleri doğru yoldan ayırmak sucunu işliyormuşum, ben de iddia ediyorum ki Meletos ciddi şeyleri alaya alarak herkesle eğlenmekten, gerçekte üzerinde hiç uğraşmadığı işlere güya taassup (bağnazlık) ve ilgi göstererek herkesi mahkemeye sürüklemekten suçludur. Bunun böyle olduğunu size ispata çalışacağım.

    Meletos, şöyle gel, bana cevap ver:

    – Gençlerimizin mümkün olduğu kadar erdemli olmalarına çok önem veriyorsun, değil mi?
    – Tabii veriyorum.
    – O halde, onları daha iyi kılanın kim olduğunu da yargıçlara söyle. Mademki onları doğru yoldan ayıranı meydana çıkarmak zahmetine katlanmışsın ve yargıçların karşısında beni göstererek bu suçlunun ben olduğumu iddia ediyorsun, o halde şunu da bilmen gerekecektir. Onları terbiye edenler kim yargıçlara adları ile söyle… Gördün mü Meletos, susuyorsun işte. Bir şey söylemiyorsun ama bu susman, senin için utanılacak bir şey değil mi? Mesele ile hiçbir ilişiğin yoktur dememin bu, açık bir kanıtı değil mi? Söyle dostum, söyle, gençleri daha iyi kılan nedir?
    – Kanunlar.

    – Fakat, delikanlım, bu benim soruma cevap değil ki. Ben şunu bilmek istiyorum: her şeyden önce bu kanunları bilen kim?
    – İşte bu mahkemedeki yargıçlar. Sokrates.
    – Ne dedin? Nasıl, Meletos? Onlar gençleri yetiştirebilir, daha iyi kılar mı diyorsun?
    – Elbette.
    – Hepsi mi, yoksa bazıları mı?
    – Hepsi.
    – Ira* (HeraZeus’un kız kardeşi) hakkı için ne güzel söz! Demek gençleri daha iyi kılanlar birçok kimselermiş. O halde, söyle bakalım, burada bizi dinleyenler de gençliği terbiye ediyorlar mı?
    – Evet onlar da.
    – Peki, ya bule* (Atina senatosu) üyeleri?
    – Onlar da.
    – Acaba ekklesia’da* (Halk meclisi) toplanan yurttaşlar gençliği doğru yoldan ayırıyorlar mı, yoksa onlar da terbiye mi ediyorlar dersin?
    – Onlar da terbiye ediyorlar.
    – O halde, benden başka, bütün Atina’ lılar onları güzel ve iyi kılıyorlar; onları yalnız ben doğru yoldan ayırıyorum. İddian bu değil mi?
    – Tam işte bu.
    – Sen haklı isen, ben gerçekten, çok bahtsız bir adamım. Ama tut ki sana şöyle bir şey soruyorum; acaba sana göre atlar için de böyle mi? Atlara da herkesin, iyilik ettiğine, yalnız bir kimsenin kötülük ettiğine inanıyor musun? Hakikat bunun tam yersi değil mi? Atları, bir veya birkaç kişi, yani seyisler terbiye edebiliyor; kullananlar ise onları bozuyorlar, değil mi? Atlar için de, başka hayvanlar için de böyledir, değil mi Meletos? Bu, şüphesiz böyledir.; Anytos ile sen ne derseniz deyiniz, gençleri yalnız bir kişinin yanlış yola sürüklediği, ondan başka herkesin daha iyi kıldığı doğru olsaydı, bu onlar için gerçekten eşsiz bir bahtiyarlık olurdu. Ama hayır Meletos, gençler üzerinde hiç kafa yormadığını yetecek kadar gösterdim; senin kayıtsızlığın, bana karşı çevirdiğin şeyleri hiç umursamamış olmandan da açıkça anlaşılıyor.

    Şimdi sana bir sorum daha var, Zeus hakkı için cevap ver; Sence kötü kimselerle birlikte yaşamak mı, yoksa iyi kimselerle birlikte yaşamak mı daha iyi?… Cevap versene dostum; zor bir şey sormuyorum. İyi insanlar yanlarındakilere hep iyilik, kötüler de kötülük ederler, değil mi?

    – Şüphesiz.
    – Şimdi, bir arada yasadığı kimselerden, faydalanan çok zarar görmek isteyen var mı?.. Cevap ver, dostum, kanun, cevap vermeni emrediyor. Zarar görmek isteyecek kimse var mıdır?
    – Elbette yoktur.
    – Peki, gençleri doğru yoldan çıkarıyor, kötülüğe götürüyor diye beni suçluyorsun; Bence ben bu suçu bilerek mi, bilmeyerek mi isliyorum?
    – Bilerek diyorum.
    – Demek ki, Meletos, iyilerin, yanlarındakilere iyilik, kötülerin ise kötülük ettikleri şu genç yaşında senin yüksek zekanca bilinen bir gerçek olduğu halde, ben bu yasımda, birlikte yasamak zorunda olduğum bir kimseyi doğru yoldan ayırırsam, ondan bana zarar geleceğini bilmeyecek kadar karanlık ve bilgisizlik içindeyim; hem de bunu, iddiana göre, bile bile yapıyorum. Meletos, buna ne beni inandırabilirsin, ne de başkalarını.

    Öyleyse ya ben onları doğru yoldan çıkarmıyorum yahut da çıkarıyorsam bunu bilmeyerek yapıyorum; her iki halde de yalan söylüyorsun. Bundan başka, işlediğim suç bilmeyerek işlenmişse, kanun onu suç tanımaz; beni bir kenara çekerek ayrıca hatırlatman ve öğüt vermen gerekirdi; çünkü öğütle, bilmeyerek işlediğim suçu herhalde islemekten vazgeçerdim; hâlbuki sen benimle konuşmaktan, bana öğretmekten kaçındın; bunu istemedin; beni mahkemeye, kanunun, aydınlatılması gerekenleri değil, cezalandırılması gerekenleri gönderdiği mahkemeye sürükledin.

    Atinalılar, artik anlaşılıyor ki Meletos bu işlerle, az olsun çok olsun, kafa yormamıştır; ama Meletos sen gene söyle; ben gençleri nasıl yanlış yola sürüklüyorum? Yazdığın suçlamadan anladığıma göre, gençlere devletin tanıdığı tanrıları tanımamayı, onların yerine başka tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; gençleri bozan derslerim bunlardır, diyorsun, değil mi?

    – Evet, bunu bütün kuvvetimle iddia ediyorum.
    – Öyleyse, Meletos, sözünü ettiğimiz tanrılar hakkı için ne demek istediğini bana ve bu yargıçlara daha açıkça anlat. Sence ben birtakım tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; öyle ise o tanrılara ben kendim de inanıyorum, demek ki büsbütün tanrı bilmez değilim, böyle bir suç işlememişim; simdi sunu anlayalım: sen beni devletin tanrılarını bırakıp başka tanrılara inanmakla mı suçluyorsun yoksa tanrılara büsbütün inanmayıp bunu başkalarına da aşılamakla mı?
    – Evet, ben senin hiçbir tanrıya inanmadığını söylüyorum.
    – Şaşılacak şey! Meletos, bunu nereden çıkarıyorsun? Herkes gibi, güneşin veya ayın tanrılığına inanmadığımı mı söylemek istiyorsun?
    – Emin olun, yargıçlar, inanmaz; çünkü güneşin taş, ayın toprak olduğunu söylüyor.
    – Fakat, dostum Meletos, sen beni Anaksagoras sanmışsın da buraya çıkarmışsın. Buradaki yargıçları Klazomenai’li Anaksagoras’ın yazılarının bu kuramlarla dolu olduğunu bilmeyecek kadar boş ve cahil mi sanıyorsun? Gençler bu yazıları orkestrada en çok bir drahmiye satın alabilirlerse, Sokrates de bu fikirleri kendine mal edince delikanlılar onunla pekâlâ alay edebilirlerse, bunları neden gelip benden öğrensinler? Doğru söyle Meletos, sen gerçekten benim hiçbir tanrıya inanmadığımı mı sanıyorsun?
    – Zeus’a yemin ederim ki, hiç, hiçbir tanrıya inanmıyorsun.
    – Buna kimse inanmayacak. Atinalılar, bu Meletos azgının, küstahın biri; beni suçlaması da gençliğinden, hakaret olsun diye. Kim bilir, belki de beni denemek için bu muammayı (bilmece) uydurmuştur. Belki de, kendi kendine, “bakalım bilgin Sokrates işi alaya alıp birbirini tutmaz sözler söylediğimi bulacak, meydana çıkaracak mı, yoksa onu da bizi dinleyenleri de aldatabilecek miyim?” demiştir. Bana öyle geliyor ki suçlamasında bir dediği bir dediğini tutmuyor. Sanki şöyle demiş; “Sokrates, tanrıların varlığına inanmamaktan, tanrılar olduğuna da inanmaktan suçludur”. Buna düpedüz alay derler.

    Atinalılar, Meletos’un düştüğü tutmazlıkları benimle beraber gözden geçirin ve sen Meletos, bize cevap ver. Siz de benim ta baştaki dileğimi hatırlayın da alışık olduğum gibi söz söylersem, ses çıkarmayın. Dünyada bir kimse var mıdır ki, Meletos, insanlık işler olduğuna inansın da insanlar bulunduğuna inanmasın? Şunu söyleyin Atinalılar, kaçamaklı yollara sapmadan bana cevap versin. Bir adam bulunur mu ki at yoktur ama atın kullanıldığı işler vardır, flavtacılar yoktur ama flavtacılık vardır desin? Bulunmaz, dostum, bulunmaz. Mademki sen cevap vermekten kaçınıyorsun, sana da buradakilere de cevabı ben vereyim; ama hiç olmazsa şuna cevap ver; bir kimse var mıdır ki tanrılık işlere inansın da tanrılara inanmasın? Daimon’lara (ruhlar ve cinler) inanmasın da Daimonların kuvvetine inansın?

    – Hayır, yoktur.
    – Çok şükür, yargıçların zoruyla ağzından bu cevabi alabildim. Demek daimonluk işlere, bu işler yeni olsun eski olsun, inandığımı ve bunları öğrettiğimi iddia ediyorsun. O halde, söylediğine göre, ben daimonluk işlere inanıyorum. Suçlamanda buna yemin bile ediyorsun. Bu işlere inanıyorsam, onların var varlığına da ister istemez inanmam gerekir, öyle değil mi? Hiç şüphesiz, cevap vermediğine göre senin de ayni fikirde olduğunu kabul ediyorum. Peki, Daimonları tanrı veya tanrı okulları olarak alabiliriz, değil mi?
    – Evet, şüphesiz.
    – Öyle ise, söylediğim gibi, Daimonların varlığına inanıyorsam, öte yandan da, ne adla olursa olsun, Daimonlar bir nevi tanrı iseler, muammalar (bulmaca) çıkarıyorsun ve bizimle eğleniyorsun demekte haksız mıyım? Hem tanrılara inanmadığımı iddia ediyorsun, hem de biraz sonra Daimonlara inandığımı söylemekle tanrılara inandığımı kabul etmiş oluyorsun! Denildiği gibi Daimonlar, tanrıların nymphalar! veya başka analardan doğan piçleri iseler, tanrılar olmadığı halde, tanrıların çocukları olduğuna kim inanabilir? Bu katırın, eşekle atın çocuğu olduğuna, fakat eşeğin de atın da var olduğuna inanmamak kadar yersiz olur. Hayır, Meletos, sen bütün bu saçmaları ya beni denemek için kasten çıkarmışsındır yahut da bana karşı ciddi bir suç bulamadığından suçlamana koydun. Fakat inan ki, aynı bir kimsenin daimonluk işlere inandığı halde, Daimonlara, tanrılara, kahramanlara inanmayacağına biraz anlayışı olan hiçbir kimseyi inandıramazsın.

    Meletos’un suçlamalarına yeter ölçüde cevap verdim sanıyorum, daha fazla savunmama gerek yoktur. Bununla beraber, üzerime ne kadar çok kin çekmiş olduğumu düşünüyorum ve hüküm giymem gerekirse, beni yok edecek olanın bu olduğunu, onun Meletos, Anytos değil, şimdiye kadar birçok iyi insanların ölümüne sebep olmuş, belki ileride de olacak olan iftira ve çekememezlik olduğunu düşünüyorum; çünkü bu kurbanların sonuncusu herhalde ben olmasam gerek.

    Belki biri şöyle diyecek: “Sokrates, seni böyle vakitsiz bir sona sürükleyen bir ömürden utanç duymuyor musun? Bana bunu soracak olana açıkça cevap verebilir ve diyebilirim ki: dostum, yanlıyorsun. Değeri olan bir kimse, yaşayacak mıyım yoksa ölecek miyim diye düşünmemelidir; bir iş görürken yalnız doğru mu eğri mi hareket ettiğini, cesaretli bir adam gibi mi yoksa tabansızca mı hareket ettiğini, düşünmelidir. Hâlbuki sizin özünüzde, Troia’da ölen kahramanların, hele namussuzluğa karşı her türlü tehlikeyi küçümseyen Thetis’in oğlunun bir değeri olmaması lazım. Hektor’u öldürmek için sabırsızlanırken, anası tanrı ona, yanılmıyorsam, aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: “Oğlum, arkadaşın Patroklos’un öcünü alacak ve Hektor’u öldüreceksin, ancak bil ki onun arkasından sen de hemen öleceksin; çünkü tanrı hükmü böyle emrediyor”. Hâlbuki o, bu öğüde aldırmayıp her şeyi göze alarak, arkadaşının öcünü almadan namussuzca yaşamaya, ölümü ve tehlikeyi üstün gördü: “Burada şu eğri gemilerin yanında, dünyaya lüzumsuz bir yük olarak, maskara gibi durmaktansa, düşmanımdan öcümü alayım, arkasından da öleyim.” dedi. Onun bu hareketinde hiç ölüm ve tehlike korkusu var mıydı? En doğru hareket, Atinalılar, bir kimsenin yeri neresi olursa olsun, ister kendinin seçtiği, ister komutanının gösterdiği yer olsun, tehlike karşısında direnmek; ölümü veya başka tehlikeleri değil, ancak namusu göz önünde bulundurmaktır.

    Atinalılar, benim için de bundan başka türlü hareket etmek gerçekten çok garip olurdu; çünkü Potidaia’da, Amphipolis’te, Delion’da seçtiğiniz komutanların gösterdikleri yerde, her türlü ölüm tehlikesi karşısında bütün cesaretiyle duran ben, simdi, kendi fikir ve sanımca, Tanrı tarafından, kendimi ve başkalarını denemek için filozofluk vazifesi ile gönderildiğim zaman, ölüm veya başka bir şey korkusu ile vazifemi bırakıp nasıl kaçardım? Böyle bir hareket gerçekten ağır bir suç olurdu. Kendimi bilge sanarak ölüm korkusu ile Tanrı sözüne baş eğmeseydim, o zaman mahkemeye pek haklı olarak çağrılabilir, tanrıların varlığını inkârdan suçlanabilirdim. Çünkü yargıçlar, ölüm korkusu, gerçekte bilge olmadığı halde kendini bilge sanmak değil midir? Bilinmeyeni bilmek iddiası değil midir? İnsanların, korkularından en büyük kötülük saydıkları ölümün en büyük iyilik olmadığını kim bilir? Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir? İşte yargıçlar, ancak bu noktada başkalarından farklı olduğuma inanıyorum. Belki de onlardan daha bilge olduğumu iddia edebilirim: Ben, öteki dünyada olup bitenler hakkında pek az bir şey bildiğim halde, bir şey bildiğime inanmıyorum, fakat tanrı olsun, insan olsun, belki, kendinden daha iyi olanlara haksızlık ve itaatsizlik etmenin bir kötülük, bir namussuzluk olduğunu biliyorum; ben, kötülük olduğunu iyice bildiğim şeylerden korkarım, ama iyilik olmadığını kestirmediğim şeylerden ne korkar, ne de sakınırım. Onun için siz beni simdi serbest bırakıp; Anytos’un size: “Sokrates mademki böyle bir suçla suçludur, ona herhalde ö1üm cezasını vermek gerekiyor, yoksa bütün çocuklarınız onun öğütlerini dinleyerek büsbütün bozulacaklardır” demesine bakmayarak, “Sokrates, biz Anytos’un fikirlerine inanmak istemiyoruz, seni serbest bırakacağız ama bir şartla: artık bir daha böyle herkesi sorguya çekmeyeceğine ve filozofluk etmeyeceğine söz vermek şartıyla; bunları yapmakla bir daha suçlandırılırsan, öleceksin” derseniz, kurtulmam için ileri sürülebilecek böyle bir şarta karşı derim ki: Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak, ben size değil, yalnız Tanrıya baş eğerim; ömrüm ve kuvvetim oldukça da iyi biliniz ki, felsefe ile uğraşmaktan, karşıma çıkan herkesi buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten vazgeçmeyeceğim; karşıma çıkana, her zaman dediğim gibi gene şöyle diyeceğim: “Sen ki, dostum, Atinalısın, dünyanın en büyük, kudretiyle, bilgeliğiyle en ünlü şehrinin hemşerisisin; paraya, şerefe, üne bu kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz mısın? Kendisiyle münakaşa ettiğim bir adam bu saydıklarıma önem verdiğini söylerse, yakasını bırakacağımı ve salıvereceğimi sanmayınız; hayır, gene soracağım, onu gene sorguya çekeceğim, onunla gene münakaşa edeceğim; erdemli olduğunun bir sözden başka bir şey olmadığını anlarsam, kendisini, değeri büyük olana az değer verdiğinden değeri küçük olana çok değer verdiğinden ötürü utandıracağım Ayni sözleri genç, ihtiyar, yurttaş, yabancı, her kese, hele benim kardeşlerim olduklarından dolayı bütün hemşerilerime tekrarlayacağım. Çünkü biliniz, bu bana Tanrının bir buyruğudur; şuna inanıyorum ki şehrimizde, şimdiye kadar Tanrıya benim bu hizmetimden daha büyük bir iyilik edilmemiştir. Çünkü ben, genç, ihtiyar, hepinizi, vücudunuza, paranıza değil, her şeyden önce ruhun en yüksek terbiyesine önem vermeniz gerektiğine kandırmaktan başka bir şey yapmıyorum. Evet, benim vazifem, size para ile erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da, genel olsun, özel olsun, her türlü iyiliğin de, ancak erdemden geldiğini söylemektir. Ben bunları öğretmekle gençler doğru yoldan ayırıyorsam, zararlı bir insan olduğumu kabul ederim. Ama biri gelip öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını iddia ederse yalan söylemiş olur. Bu noktada, Atinalılar Anytos’a ister inanın ister inanmayın, hakkımda ister beraat hükmü verin, ister vermeyin; herhalde, iyice bilin ki, bir değil bin kere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim.

    Atinalılar, sözümü kesmeyiniz, beni dinleyiniz; sonuna kadar dinleyeceğinize söz vermiştiniz, söyleyecek bir şeyim daha kaldı, öyle bir şey ki işitince, korkarım, haykırmak isteyeceksiniz; fakat beni dinlemek sizin için daha hayırlı olacaktır, onun için, çok yalvarırım, sakin olunuz. Bilmelisiniz ki, benim gibi bir adamı öldürmekle, beni değil kendinizi cezalandıracaksınız. Bana kimse, ne Meletos ne de Anytos, zarar verebilir; kötü bir kimse iyi bir adamı nasıl zarara sokabilir? Ancak kendine zarar vermiş olur. Onlarda şüphesiz beni öldürtmek, süründürmek veya hemşerilik haklarından yoksun bırakmak imkânı vardır; onlar herkesle beraber böyle bir cezanın bana karşı büyük bir kötülük olduğunu sanabilirler. Fakat burada onlarla bir düşünemem; çünkü onların şimdi yaptıkları gibi, başka bir kimsenin hayatını haksız yere yok etmek daha büyük bir kötülüktür.

    O halde, Atinalılar, siz Tanrının bir vergisi olan beni mahkûm etmekle ona karşı bir günah işlemeyiniz dediğim zaman, sizin sandığınız gibi kendimi değil, sizi düşünüyorum. Çünkü gülünç bir benzetmeye müsaade edin, beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, Tanrının musallat ettiği benim gibi bir at sineğine kolay kolay bir halef (yerine) bulamazsınız, ben Tanrının, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, kandırıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız; onun için, size kendinizi benden yoksun bırakmamanızı tavsiye ederim. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, caniniz sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve Tanrı size acıyıp başka bir at sineği gönderinceye kadar, hayatınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız. Size Tanrı tarafından gönderildim demenin ispatini mi istiyorsunuz? Ben başkaları gibi olsaydım, yıllarca sizi erdeme yeltmekle (yöneltmekle), bir baba, bir ağabey gibi teker teker sizin meselelerinizle uğraşmakla, kendi işlerimi savsamaz, onlara sabırlı bir seyirci kalmazdım; böyle bir hal, sanırım ki, insan tabiatına (doğasına) uyan bir şey değildir. Bundan bir şey kazansaydım yahut yol gösterme ve aydınlatmalarımın karşılığında para alsaydım, bu hareketimin belki bir anlamı olurdu; fakat şimdi, kendiniz de görüyorsunuz ki, beni suçlayanların küstahlığı bile bir kimseden para aldığımı veya almak istediğimi söylemeye varamıyor; çünkü bunu hiçbir vakit görmemişlerdir. Bu sözümün doğruluğuna, yetecek kadar şahitlik edecek bir şeyim var: fakirliğim.

    Devlet işlerine girerek fikirlerimi oradan söylemek varken herkese ayrı ayrı öğüt vermeye, başkalarının işlerine karışmaya kalkışmam belki size şaşılacak bir şey gibi gelebilir. Bunun sebebini de söyleyeceğim. Bir tanrının veya tanrısal bir ruhun bana göründüğünden, çok kere ve birçok yerde söz ettiğimi işitmişsinizdir. Meletos’un, suçlamasında, bununla alay ettiğini de bilirsiniz. Bir nevi ses olan bu işaret, bana çocukluğumda gelmeye başlamıştı; bu ses beni hep göreceğim islerden alıkor, ama yap! diye hiçbir vakit emretmezdi. İşte beni siyasete girmekten alıkoyan da budur. Bu alıkoymanın da çok yerinde o1duğuna inanıyorum. Çünkü Atinalılar, ben siyaset ile uğraşsaydım, besbelli ki çoktan yok olurdum, ne size ne de kendime, hiç bir iyilikte bulunamazdım. Canınız sıkılmasın ama hakikat sudur ki, devlette görülen birçok kanunsuz, haksız işlere karsı doğrulukla savaşarak size veya herhangi başka bir kurula karşı giden hiçbir kimse ö1ümden kurtulamıyor. Evet, ancak hak yolunda çalışan bir kimsenin, kısa bir zaman olsun yaşayabilmesi için devlet adamı değil, sadece yurttaş olarak kalması gerekiyor.

    Size, hem yalnız sözle değil, daha çok değer verdiğiniz işle söylediklerimi ispat edebilirim. Size başımdan geçen bir olayı anlatayım, o zaman ölüm korkusu yüzünden haksızlığa hiçbir vakit boyun eğmemiş, eğmeye ölümü üstün tutmuş bir adam olduğumu görüsünüz. Size mahkemeler hakkında, belki pek önemli gözükmeyen, ama gerçekten olmuş olan bir şeyi anlatacağım. Atinalılar! Şimdiye kadar üzerime aldığım biricik devlet memurluğu, halk kurulu üyeliği olmuştur: Mensup olduğum Antiokhis oymağı, deniz savaşından sonra ölenlerin cesetlerini toplamayan on komutanın duruşmasında prytaneia makamında bulunuyordu; hepinizin sonraları kabul ettiğiniz gibi, kanuna aykırı olarak onları toptan muhakeme etmeyi ileri sürmüştünüz; o zaman kanuna aykırı olan bu harekete karşı koyan biricik üye ben olmuş, oyumu sizin tarafınıza vermemiştim; hatipler beni suçlamakla, hapse sokmakla korkuttukları zaman, sizler bağırıp çağırdığınız zaman, ben ne hapsolmaktan ne de öldürülmekten korkarak haksızlıklara ortak olmaktansa kanun ve doğruluğun tarafında tehlikeye atılmaya karar vermiştim. Bu olay, şehrimizin demokratlıkla yönetilmekte olduğu zamanlarda olmuştu. Otuz1arin oligarşiliği, iktidarı ele alınca benimle birlikte öbür dört kişiyi Tholos’a çağırarak, öldürmek istedikleri Salamin’li Leon’u Salamin’den getirmemizi istediler. Bu, onların, işledikleri cinayetlerden ellerinden geldiği kadar çok kişiyi sorumlu kılmak için verilmiş emirlerinden biriydi. O zaman bu şartlar altında, sözüm caizse, ölüme kıl kadar önem vermediğimi, en çok hatta biricik önem verdiğim şeyin haksızlıktan, günah işlemekten sakınmak olduğunu yalnız sözle değil, edimle de gösterdim. Bu zorlu idarenin kuvvetli kolu haksızlık işletecek kadar beni korkutamadı; Tholos’tan çıkar çıkmaz öteki dört kişi Salamin’e gidip Leon’u getirdikleri halde, ben sadece evime döndüm. Belki çok geçmeden Otuzların idaresi sona ermeseydi, bu hareketimi hayatımla ödeyecektim. Bu sözlerin doğruluğuna size birçok kimse şahitlik eder.

    O halde, siyaset hayatına girdiğim halde, iyi bir adam gibi hep hak gözetir ve tabii olarak doğruluğu her şeyden üstün tutsaydım, şimdiye kadar sağ kalabilir miydim, sanırsınız? Hayır, Atinalılar, hayır; bu ne bana, ne de başka bir kimseye nasip olurdu. Hâlbuki bütün hayatımda; özel olsun, genel olsun, bütün hareketlerimde hiç değişmedim, öğretiliklerimi lekeleyenlere de başkalarına da, doğruluktan ayrılarak, alçakçasına boyun eğmedim. Devamlı öğrencilerim olduğu iddiası da doğru değildir. Ben, bana düşeni yerine getirmeye çalışırken, genç, ihtiyar, beni dinlemek isteyenleri geri çevirmedim.

    Bana yalnız para verenlerle konuşmadım; zengin, fakir, herkes bana sorabilir, cevap verebilir, sözlerimi dinleyebilir; fakat bundan sonra, o kimse iyi yahut kötü bir insan olmuş, her ikisini de bana yüklemek haksızlık olur, çünkü ben ona ne bir şey öğrettim, ne de öğreteceğime söz verdim. Bir kimse benden başkalarının işitmediği, ayrı bir şey öğrendiğini veya işittiğini ileri sürerse, biliniz ki, yalan söylüyor.

    Öyleyse, birçok kimsenin benimle konuşmak için birçok zamanlarını vermekten hoşlanmalarına sebep nedir? Bunun asıl sebebini, Atinalılar, açıkça size söyledim: bu kimseler hiçbir bilgelikleri olmadığı halde, bilge olduklarını iddia eden kimselerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, gerçekten bu pek tatsız bir şey de değildir. Başkalarını sorguya çekmeyi bana Tanrı emretmiştir, bu yol bana Tanrı sözleriyle, gözüme gözüken hayallerle, Tanrı iradesinin insanlara göründüğü her vasıta ile gösterilmiştir. Atinalılar, bu sözüm gerçektir; öyle olmasaydı şimdiye kadar karşıtı ispat olunurdu. Ben gençleri bozmuşsam, hala da bozuyorsam, şimdiye kadar büyümüş olanlar, gençliklerinde kendilerine kötü öğütler verdiğimi anlamış olanlar ortaya çıkarak beni suçlar, benden öç alırlardı. Bunu yapmak istemezlerse bile, hiç olmazsa yakınlarından biri, babaları, kardeşleri veya hısımları benim yüzümden ailelerinin ne felaketlere uğradığını söylerdi. Şimdi tam zamanıdır. Onların birçoğunu burada görüyorum. İşte çocukluk arkadaşım, benim bölgemden olan Kriton, işte oğlu Kritobulos. Sonya, Aeskhines’ in babası da, Sphettos’lu Lysanias da burada; bunlardan başka, Epigenes’in babası Kephisia’li Antiphon’u ve benimle beraber bulunmuş olan birçok kimsenin kardeşlerini de görüyorum. Theozotides’in oğlu ve Theodotos’un kardeşi Nikostrates (Theodotos şimdi sağ değil, onun için o mani olamaz); Demodokos’un oğlu ve Theages’in kardeşi Paralos; Ariston’un oğlu ve şurada gördüğünüz Eflatun’un kardeşi Adeimantos hazır bulunuyor; Apollodoros’la kardeşi Aiantodoros’u da görüyorum. Daha birçoklarını sayabilirim. Meletos bunların bazılarını, suçlamasında şahit göstermeliydi. Unutmuşsa şimdi yapsın, kendisine yol gösteriyorum. Bu çeşitten, istediği şahidi göstersin. Fakat Atinalılar, hakikat bunun tam tersidir. Çünkü bunların hemen hepsi Meletos’la Anytos’un iddiasına göre arkadaşlarını bozmuş, bastan çıkarmış olan benden yana şahitlik edeceklerdir; hem yalnız bozulan gençler değil, benden yana şahitlik etmelerine hiç sebep olmayan bozulmamış daha yaşlı akrabaları da. Bunlar şahitlikte niçin benim tarafımı tutarlar? Herhalde, yalnız hakikatin, doğruluğun hatırı için, doğru söylediğimi, Meletos’un yalan söylediğini bildikleri için.

    Sözün kısası, Atinalılar, savunmam için bütün söyleyeceklerim, buna ve buna benzer şeylere varır, Bir sözüm daha var. Belki, içinizde, buna benzer, hatta bundan daha az önemli bir sorunda kendisinin, gözyaşları dökerek yargıçlara yalvarıp yakardığını, yargıçları yumuşatmak için çocuklarını bir sürü hısım ve dostlarıyla birlikte mahkemeye getirdiğini hatırlayarak kızan biri olacaktır; halbuki ben, belki de hayatım tehlikede olduğu halde, bunların hiçbirini yapmadım. Bunun tam tersine hareket ettiğimi görünce, belki bu kızgınlıkla oyunu benden yana vermeyecektir.

    Aranızda böyle biri varsa muhakkak vardır demiyorum ona açıkça cevap verip derim ki: Dostum, herkes gibi ben de bir insanım; Homeros’un dediği gibi, tahtadan veya taştan değil, etten, kandan yapılmış bir varlığım; benim de çoluğum, çocuğum vardır; evet Atinalılar, biri hemen hemen yetişmiş, erkek olmuş, ikisi henüz çocuk, üç oğlum vardır; böyle olduğu halde, sizden beraatımı dilemeleri için, hiçbirini buraya getirmeyeceğim. Niçin? Küstahlıktan yahut size karşı saygısızlıktan dolayı değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir mesele, şimdi bundan söz açacak değilim. Ancak, bence böyle bir hareket, kendimin, sizin ve bütün devletin şerefine aykırıdır. Benim yaşıma gelmiş, bilgeliği ile tanınmış bir kimsenin böyle bir aşırılığa düşmemesi gerekir. Her halde, herkes Sokrates’in şu veya bu bakımdan başkalarından ayrı olduğuna inanıyor, halkın bu fikri bana uyuyormuş, uymuyormuş, bunu burada araştırmıyorum. Aranızda bilgeliği, cesareti yahut herhangi bir erdemi ile sivrilmiş olduğu söylenen kimselerin böyle aşağı bir harekete düşmeleri ne kadar utanılacak bir şeydir. Hüküm giydikleri zaman garip garip birtakım hareketlerde bulunan nice tanınmış adamlar gördüm; bunlar, sanki ö1ümle korkunç bir ıstıraba gideceklerini, sanki sadece yaşamalarına izin verilmekle ölmez olacaklarını sanıyorlar. Fikrimce bu gibi şeyler devlete karşı saygısızlıktır; bunların bu gibi hareketleri dışarıdan gelen bir yabancıya, Atina’nın en ünlü adamlarının, gene kendi hemşerilerinin ün ve mevki verdiği bu kimselerin, kadınlar kadar bile yürekli olmadıkları kanaatini verir. O halde, Atinalılar, bu gibi şeyleri hiç olmazsa bizim gibi ünlü kimselerin başarmaması gerekir; başarırlarsa sizin de onlara göz yummamanız; soğukkanlılık göstereceği yerde, acıklı sahneler hazırlayarak şehri gülünç bir hale sokan bu gibi kimseleri daha şiddetle mahkûm etmek istediğinizi göstermeniz gerekir.

    Bundan başka, halkın düşüncesi meselesini bırakalım yargıcı aydınlatmak ve kanıksatmak yerine, onun lütfünü rica ederek beraat kazanmak da doğru bir şey değildir. Çünkü yargıcın vazifesi, doğruluğu bağışlamak değil, herkesin hakkim ö1çerek hüküm vermek; kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hüküm vermektir. Yalan yere ant içmeye alışarak sizi tesir altında bırakmamalıyız, siz de buna göz yummamalısınız; bu, dine uymaz bir hareket olur.

    O halde, Atinalılar, hele şimdi, Meletos’un ileri sürdüğü iddiaya göre, burada dinsizlikten muhakeme edildiğim bir sırada şerefsiz, dine uymaz, yanlış saydığım bir şeyi yapmamı benden beklemeyiniz. Çünkü sizi rica kuvvetiyle kandırmaya, yeminlerinizi bozmağa çalışsaydım, tanrıların olmadığına inanmayı size öğretmiş, kendimi müdafaa ederken, tanrıları inkâr etmek ithamına karşı yalnız kendi kendimi kandırmış olurdum. Fakat hakikat büsbütün bunun tersidir; ben, tanrıların varlığına, ey Atinalılar, bütün beni suçlayanların inandığından daha yüksek bir anlamda inanırım; bundan dolayıdır ki sizin için ve benim için hayırlısı ne ise ona karar vermek üzere davamı size ve tanrıya bırakıyorum”.

    II

    Atinalılar, benim için verdiğiniz mahkûmiyet kararına üzülmeyişimin birçok sebepleri var. Bunun böyle olacağını bekliyordum, yalnız, oyların birbirine bu kadar denk denecek derecede ikiye ayrılmış olmasına şaştım; çünkü benim aleyhimde olan çokluğu daha büyük sanıyordum. Hâlbuki şimdi, öbür tarafa otuz oy gitmiş olsaydı beraat kazanmış olacaktım. Bu yüzden diyebilirim ki, Meletos’un suçlamasından beraat kazanmış sayılırım; hatta üstelik Anytos ile Lykon beni suçlamak için buraya gelmeselerdi, kanunun istediği gibi, oyların beşte birini kazanmayarak bin drahmi para cezasına da mahkûm olacaklardı.

    O şimdi ö1ürn cezası teklif ediyor. Bense kendi hesabıma neyi ileri süreyim Atinalılar? Şüphesiz değerim neyse onu. O halde hakkım nedir? Bütün hayatında herkesin düşkün olduğu birçok şeylere, zenginliğe, aile bağlarına, askerlik rütbelerine, halk kurullarında nutuklar vermeğe, başkanlıklara, taraflara hiç aldırmamış bir adama verilecek karşılık ne olabilir? Ben bir siyaset adamı olmak için fazla dürüst olduğumu düşünerek, size ve kendime iyilik etmeme engel olacak hiç bir yola sapmadım! Tam tersine, hepinize iyilik etmemi mümkün kılan bir yola girdim, herkesin kendini düşünmekten, kendi işlerinin peşinde koşmaktan önce erdemi bilgeliği araması gerektiğini, devletin sırtından faydalanmaya bakmazdan önce devlete bakması lazım geldiğini sizlere kabul ettirmeye çalıştım. Böyle bir kimseye ne yapılır Atinalılar, herhalde, ona bir mükâfat verilmek lazımsa, iyi bir şey verilmeli ve bu iyilik ona yakışır bir şey olmalıdır. Sizi yetiştiren, sizi aydınlatmak için işini gücünü bırakmayı her şeyden üstün gören fakir bir adama yakışan mükâfat ne olabilir? Atinalılar, ona Prytaneion’da beslemekten daha yakışan bir mükâfat olamaz; böyle bir mükâfat, Olympia’da at yarışlarında, bilmem kaç atılı araba yarışlarında mükâfat kazanan bir yurttaştan çok ona yaraşır. Çünkü ben fakirim, hâlbuki onun yetecek kadar geliri vardır: o size yalnız bahtiyarlığın görünüş1erini bense gerçeği veriyorum. Bana vereceğiniz cezanın uygun ve yerinde bir ceza olması isteniyorsa, diyeceğim ki, bana Prytaneion’da beslenmek en doğru bir karşılıktır.

    Belki, daha önce, gözyaşları ve yalvarmalar hakkında söylediğim gibi, bu sözlerimle de size boyun ekmediğimi göstermek istediğimi sanacaksınız; ama öyle değil; hiç öyle değil; bunları isteyerek, hiç bir yanlış harekette bulunmadığıma inanarak söylüyorum. Böyle olduğu halde sizi de buna kandıramam, çünkü vakit pek dar; başka şehirlerde olduğu gibi, Atina’da da büyük davaların bir günde görülmemesi için bir kanun olsaydı, o zaman sizi kandırabileceğime inanırdım. Fakat bu kadar az bir vakitte bu kadar büyük suçlamaları dağıtamam. Nasıl şimdiye kadar kimseye kötülük etmemişsem, kendime de elbette etmeyeceğim; kendimin bir kötülüğe layık olduğumu söylemeyeceğim, kendim için bir ceza teklif etmeyeceğim. Niçin edeyim? Meletos’un ileri; sürdüğü ö1üm cezasından korktuğumdan mı? Ölümün bir iyilik mi yoksa bir kötülük mü olduğunu bilmediğim halde, muhakkak kötülük olan bir cezayı neden teklif edeyim? Hapis cezası mı? Niçin ceza evlerinde, yılın yargıçlarının, Onbir’ lerin* (Savcılar kurulu) kölesi olayım? Para cezası mı diyeceksiniz, yoksa para cezası ödeninceye kadar hapislik mi diyeceksiniz? Buna karşı da ayni şey söylenebilir; çünkü beş param olmadığından, cezayı da ödeyemeyeceğimden, cezaevinde ö1eceğim. O halde, sürgünlüğü mü teklif edeyim? Belki siz de bu cezayı kabul edersiniz. Ama benim kendi hemşerilerim olan sizler bile, artik benim konuşmalarıma, sözlerime tahammül edemezken, bunları çekemez ve iğrenç bulurken, başkalarının bana tahammül edeceğini umacak kadar düşüncesiz olmak için, yasamak hırsının gerçekten gözlerimi bürümüş olması lazım. Hayır, hayır, Atinalılar, bu hiç de böyle değildir. Yer yer dolaşarak, sürgün yerimi hep değiştirerek, her gittiğim yerden kovularak yaşamak, benim yaşımda bir edam için ne acı bir şeydir! İyi biliyorum ki burada olduğu gibi, her gittiğim yerde gene gençler beni dinlemek için etrafıma üşüşecekler; onları yanımdan uzaklaştırsam daha yaşlı hemşerilerini ayaklandırarak beni dışarı attıracaklar; etrafıma toplanmalarına izin verirsem babaları, dostları gene onların yüzünden beni yurtlarından kovacaklar.

    Belki bana denecek ki: “Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın? Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmanın Tanrı’ya karsı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meseleleri her gün tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, imtihansız hayatın yaşamaya değer bir hayat olamadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla birlikte, söylediklerim doğrudur.

    Kendimi hiçbir cezaya layık görmeye de alışmadım. Param olsaydı, beni beraat ettirecek bir para cezası teklif ederdim; bundan bana kötülük gelmez. Ama ne yapayım, yok; bunun için bu para cezasını, ancak benim verebileceğim kadar kesmenizi dilerim. Evet, belki bir mina verebilirim, onun için bu cezayı teklif ediyorum. Buradaki dostlarım Eflatun, Kritobulos ve Apollodoros otuz mina teklif etmem için beni sıkıştırıyorlar; onlar kefil olacaklar. Haydi, otuz olsun; bu para için onlar size yeter teminat olacaklardır.

    III

    Atinalılar, Sokrates’i, bir bilgeyi öldürmüş olmakla, şehrinizi ayıplayacak olanlardan alacağınız kötü üne karşılık, büyük bir karınız olmayacak; ben gerçekte hiç bir şey bilmeyen bir adam olduğum halde onlar bizi kötülemek istedikleri zaman, benim bilge olduğumu söyleyecekler. Hâlbuki biraz daha beklemiş olsaydınız, istediğiniz, tabiatın yürüyüşü ile kendiliğinden yerine gelmiş olacaktı. Çünkü gördüğünüz gibi, yaşım çok ilerlemiştir; ölümden çok uzak değilim.

    Şimdi hepinize değil, .yalnız bana ölüm hükmünü verenlere sesleniyorum. Onlara söyleyecek bir şeyim daha var: Belki beraatımı kolaylaştıracak şeyler söylemediğimden, suçluluk kararından kurtulmak için gereken şeyleri söylemeği ve yapmağı kabul etmediğimden dolayı mahkûmluğuma karar verildiğini sanacaksınız. Hayır; mahkûm olmama sebep olan kusur, sözlerimde değil sizin istediğiniz gibi, ağlayarak, sızlayarak, haykırarak, bence bana yakışmayan, fakat başkalarından daima işitmeğe alıştığınız birçok şeyleri söyleyerek ve yaparak, size söylemek istediğimi yüzsüzlüğümü küstahlığımı göstermeyişimdendir. Fakat ben, tehlikeye düştüğüm zaman, ne böyle aşağılıklara, alçaklıklara saparım, ne de kendimi müdafaa etmediğime pişman olurum. Asla! Böyle bir şey yapmaktansa, sizin alıştığınız gibi kendimi müdafaa etmektense, alıştığım gibi söz söyleyerek ölmeği üstün görürüm. Çünkü savaş meydanında olduğu kadar adalet karsısında da ben de, başka hiç kimse de kendini ö1ümden kurtaracak vasıtaları kullanmağa kalkışmamalıdır. Evet, çok defa, bir kimse savaşta silahlarını bırakmakla, düşmanlarının önünde diz çökmekle ölümden kurtulabilir; her şeyi söylemeği, her şeyi yapmayı kabul eden bir kimse için her türlü tehlike karşısında ölümden kurtulmanın daha birçok çareleri vardır; yalnız şuna iyice inanınız, yargıçlarım, asıl mesele, ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar, Ben yaşlı ve ağır olduğumdan yavaş kosan bana yetişmiştir; hâlbuki beni suçlayanlar kuvvetli ve çabuk olduklarından, çabuk koşan kötülük onlara yetişmiştir. Simdi ben, tarafınızdan ölüm cezasına, onlar da hakikat tarafından kötülüğün ve haksızlığın cezasına mahkûm edilerek ayrılıyoruz. Ben cezama boyun eğerim, onlar da cezalarına boyun eğsinler. Herhalde böyle olması mukaddermiş; belki de yerindedir…

    Şimdi, ey beni mahkûm edenleri Size bir kehanetimi söylemek isterim; çünkü ben simdi hayatın öyle bir anında bulunuyorum ki, bunda insanlar ölmezden önce kehanet gücüne erişirler. O halde benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir. Beni öldürmekle hayatınızın hesabını soranlardan kurtulacağınızı sanıyorsunuz. Fakat bana inanınız, sandığınızın tam tersi olacaktır. Evet, hiç şüphe etmeyiniz, şimdiye kadar öne atılmalarına engel olduğum birçok kimseler, karşınıza çıkacak, sizi şiddetle suçlayacaklardır; bunlar daha genç oldukları için sizi daha çok incitecekler, sizinle daha çok uğraşacaklardır. Atinalılar, insanları öldürmekle, herkesi kötü hayatınızı kınamaktan alıkoyacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bu, olası bir kaçış yolu, ünlü bir kaçış yolu değildir; en kolay en asil yol, başkalarını hiçbir şey yapamayacak bir hale getirmek değil, kendinizi yükseltmektir. İste buradan ayrılmadan önce beni mahkûm eden yargıçlara söyleyeceğim kehanet budur.

    Beni beraat ettiren dostlar, yargıçlar meşgulken, öleceğim yere gitmeden, sizlerle olup bitenler hakkında görüşmek isterim. Onun için azıcık daha durunuz, birbirimizle görüşebilecek kadar vakit var. Siz benim dostlarımsınız, onun için başıma gelenin manasını size belirtmek isterim. Ey yargıçlarım! (Çünkü ancak sizlere gerçekten yargıç diyebilirim.) Size gerçekten şaşılacak bir olayı anlatmak isterim. Şimdiye kadar, gündelik işlerde bile kötü veya yanlış bir iş işlemek tehlikesi karşısında içimden gelen tanrısal bir ruh beni alıkoyuyordu; simdi ise, gördüğünüz gibi herkese göre belki de kötülüğün en kötüsü ve en sonuncusu başıma gelmiştir. Hâlbuki sabahleyin evimden ayrılırken de, mahkeme karsısına çıktığımda da, burada söz söyleyeceğim anlarda da Tanrı sesi beni alıkoymamıştır; başka hallerde, birçok kereler söz söylerken, beni alıkorken, bugün bu mesele üzerinde söylediğim ve yaptığım şeylerin hiç birinin önüne geçmemiştir. Bu susmanın manası nedir? İste size bunu söyleyeceğim: bu şüphesiz başıma gelenin iyilik olduğuna, ölümün bir kötülük olduğuna inananlarımızın yanıldıklarına bir alamettir. Çünkü iyiliğe değil, kötülüğe doğru gitmiş olsaydım, her zamanki işaret herhalde beni alıkoyacaktı.

    Başka türlü düşünürsek, ölümün bir iyilik olduğunu umduracak sebep olduğunu da görürüz; ölüm iki şeyden biridir: ya bir hiçlik, büsbütün şuursuzluk halidir yahut da, herkesin dediği gibi, ruhun bu dünyadan ayrılarak başka bir dünyaya geçmesidir. Ölüm bir şuursuzluk, deliksiz ve rüyasız uyuyan bir kimsenin uykusu gibi bir uyku ise, o ne mükemmel, ne tam bir kazançtır! Bir kimse, uykusunda, hiç rüya görmediği bir gecesini düşünerek, bunu hayatının öteki günleri ve geceleriyle karşılaştırsaydı, bütün hayatında bundan daha iyi ve daha hoş kaç gün ve kaç gece geçirmiş olduğunu da bize söyleseydi, sanırım ki herkes, değil yalnız alelade kimseler, Büyük Hükümdar bile, hayatında böyle pek az gündüz ve gece bulurdu. Ölüm bu çeşit bir uyku ise, büyük bir kazançtır; çünkü öyle olunca, zamanın bütün akışı, tek bir gece gibi gözükecektir. Ama. ö1üm bizi bu dünyadan başka bir dünyaya götüren bir yolculuk ise ve herkesin dediği gibi, bütün ölenler başka dünyada yaşıyorlarsa, yargıçlarım, bizim için bundan daha büyük ne iyilik olabilir? Gerçekten öteki dünyaya vardığımızda, bu dünyada doğruluk iddia eden kimselerden kurtularak, denildiği gibi asıl doğruluğu veren gerçekten yargıçları, Minos’u, Rahadamanthos’u, Aiakos’u, Triptolemos’u doğru yaşamış olan yarıtanrıları bulacaksak, bu yolculuk hiçbir zaman bir ceza olamaz. Bir kimse orada, Orpheus’a, Musaios’a Homeros’a, Hesiodos’a kavuşacaksa, bunun için ne vermez ki? Hayır, bu doğru ise, bırakınız bir daha, bir daha öleyim. Hele Palemedes ile Telamon oğlu Aias ile haksiz bir hüküm yüzünden
    Helen eski kahramanları ile buluşmak bizim için ne yüksek bir şeydir! Kendi sonumu onların sonu ile karşılaştırmak benim için ne büyük bir zevk! Hepsinin üstünde, burada olduğu gibi öteki dünyada da öz ve yanlış bilgeliği araştırmamı ilerletebileceğim, kimin bilgiç, kimin cahil olduğunu anlayabileceğim. Yargıçlar! Büyük Troia seferinin önderi Odysseus’u, Sisyphos’u, kadınlı erkekli daha birçoklarını deneyebilmekte ne büyük bir zevk var! Onlarla, konuşmakta, onların arasında yaşamakta, onlara sorular sormakta ne sonsuz bir zevk olacaktır! Orada hiç şüphesiz, sormak yüzünden ö1üme mahkûm edilmek tehlikesi de yoktur. Bizden daha mesut olduktan başka, doğruyu söyleyen, orada ölmez de olacaktır. O halde, yargıçlar! siz de benim gibi ölümden korkmayınız, şunu biliniz ki, iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra hiçbir kötülük gelmez. Onu ve onun gibileri tanrılar daima korurlar. Benim yaklaşan sonum, sadece bir tesadüf işi değildir; tam tersine, apaydın görüyorum ki ölmek ve böylece bütün acılardan büsbütün kurtulmak, benim için daha değerlidir. İşte, içimden gelen işaretin alıkoymamasının sebebi budur. Gene bunun için beni mahkûm edenlere, beni suçlayanlara asla kızmıyorum. Onlar bana iyilik etmeyi bile bile istememişlerse de, bana hiç kötülük de etmemişlerdir. Onları ancak, bana bilerek kötülük etmek istediklerinden dolayı kınayabilirim.

    Sizden dileyeceğim bir şey daha kaldı: çocuklarım büyüdükleri zaman, Atinalılar, erdemden çok zenginliğe yahut herhangi bir şeye düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraşmışsam, siz de onlarla uğraşınız, onları cezalandırınız; kendilerine, kendilerinde olmayan bir değeri verir, önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bir hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa, ben sizi nasıl azarlamışsam, siz de onları öyle azarlayınız. Bunu yaparsanız, bana da, okullarıma da doğruluk etmiş olursunuz.

    Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeye, siz yaşamaya.
    Hangisi daha iyi?
    Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.
  • 176 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    "Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanını anlatacağım.
    Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,
    doğurmaya mahkum,
    çocuklarını kaybetmekle mühürlü,
    yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.
    İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.
    O pencerelerden tekrar, tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım."

    Kocası kıskandığı için saçlarının rüya gibi bukleleri hoyratça kesilen, kendini asmadan önce usulca bebeğini öpen kadını,

    Hayatında sahip olduğu en değerli varlıkları; çocuklarını kaybeden, tam beş yüz altmış üç şarkı ezberleyen ve öldüğünde bu şarkıların nereye gideceklerini merak eden yaşlı teyzeyi,

    Gözyaşlarıyla babasının paçalarını sırılsıklam eden fakat sesini duyuramayan genç kızı,

    Çocukken, ailesinin güvenerek emanet ettiği doktor tarafından taciz edilen ama sesini çıkaramayan küçük kızı,

    Doğum sonrası psikoza girdiği için bir elinin kanca olduğunu sanan, bu yüzden bebeğini bir kez bile kucağına alamayan anneyi,

    Apartman boşluğunda yapayalnız, bütün boşluğu içine çekercesine ağlayan küçük kız çocuğunu,

    Dolunaylı bir gecede, terk edilmiş bir vagonun kuytusunda, çığlık çığlığa bir başına doğuran ve hiç inanmadığı tanrısına, keşke ölü doğsa diye dualar eden deli kadını,

    Kızının kendisini asacağından habersiz, halatını satın alan anneyi,

    Anlayabilir miyiz?

    Hiç anlamaya çalıştık mı ki?

    Suya düşman kadına manyak deyip geçtik. Sevdiği adamı suların aldığı hiç aklımıza gelir miydi?

    Ya da ülkesinden apar topar kaçan kadın. Militandır kesin. Hamile olduğunu duyarsa babasının öldüreceğini bilmiyorduk. Peki öğrenmeye çalıştık mı?
    Uzaktan yorum yapmak kolaydı çünkü.

    Dolaplardaki sayısız ilaç. Her şeye iyi gelen içtikçe içilen, kimselerin bilmediği sihirli diller bilen, o hünerle iyileşmez denilenleri iyi eden, ruhların içlerinde gizli yollar fetheden dua gibi, büyü gibi rengarenk delilik ilaçları. Tek çözüm bu muydu?

    "Annen de deliydi, sen de delisin, oğlun da deli. Topunuz delisiniz."
    Peki delilik nedir?

    "Bu şehir öyle bir şehir ki, küçük bir kız üzülür, üzüldüğü anlaşılmaz. Kuşlar cehennem çığlıklarıyla uçuşur, duyan olmaz. Bir ağaç acıkır, kimse...hiç kimse umursamaz. Ne korkunç değil mi?"

    Sesini duyuramayan mı delidir yoksa duymamazlıktan gelen mi?

    "Şehri avucumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam...şehir tehditten arınır mı? Binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?"
    Hayır.
    Siz bu kadere mahkumsunuz. Kaderinizi yaşamak zorundasınız. Bu hep böyleydi hep böyle kalacak. Kimin umurunda ki hayatını nasıl sonlandırdığın.
    "Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez." Bundan sonra da bilmeyecek. Kimsenin rahatını bozmaya niyeti yok. Delirdi işte, olacağı buydu deyip geçecekler.

    "Size bir sır vereyim
    Hep aynı kadın ölecek
    Hep aynı kadın doğuracak
    Hep aynı kadın kaçacak
    Her şey birdir
    Her şey birdir
    O kadın...o aynı kadın...külliyen delidir."

    Aklın kıyısında gezinen, kadınlıklarını bir lanet gibi sırtlarında taşıyan, hepsi 'kaybetmeye' yazgılı, içe işleyen yalnızlıklarıyla kalp burkan hayatlar, varoluş kâbusları...
    Kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Mine Söğüt'ten unutulmayacak yirmi bir delilik hikayesi...
    Kesinlikle tüyler ürpertici...
  • Hiçbiri benden özür dilemedi;biri bile!
    Ne öyle duygusuzca içime girdikleri için,
    ne bütün o sancıları çekmeme ve
    bundan utanç duymama neden oldukları için,
    ne de benimle alay edercesine bu
    kadar uzun bir süre ve bu kadar aptalca
    yalanlar söyledikleri için.
    Bu yaptıkları için onları bağışlamamı hiçbir zaman istemediler benden!
    Ben de onları hiçbir zaman bağışlamadım!..
  • Seni görevden alıyorum. Bundan sonra operasyonu ben yöneteceğim. Çık, defol buradan.”
    İnanmaz gözlerle bakan Mustafa Bey hiçbir şey demeden, diyemeden odayı terk etti. Ayaktaki adama bakar bakmaz onun kim olduğunu anlamıştım. Sizler de anlamışsınızdır. Demek bu yüzdendi. Kariyerinde çok hızlı ilerlediği, genç yaşında çok iyi yerlere geldiği için ve sarı saçlarından dolayı ona İskender diyor olmalılardı. Belki de gerçek adı da İskender’di, bilemiyorum. Şimdi odada o, ben ve Mustafa Bey’in daimi yardımcısı vardı.

    İskender kendini tanıtmaya lüzum görmeden lafa başladı.
    “Mustafa seni yanlış yönlendirmiş 20 numara. Seninle ve diğer 19’la ilgili daha farklı planlarım var.”
    Mustafa Bey’in yardımcısı Salih bir baş işaretiyle harekete geçti. Mustafa Bey’in masasındaki bilgisayar ekranını bana doğru çevirdi ve bir video başladı. Videoda her zaman Youtube’da yayınlanan komando eğitimlerine benzer bir eğitimden geçen askerler vardı. Yatıp kalkıyor, sürünüyor, suya atlıyor, kütük kaldırıyorlar, atış yapıyorlar, halatlardan tırmanıyorlardı. Soru sormama fırsat bırakmadan İskender açıkladı.
    “Kim olduklarını merak ediyorsun. Onlar senin takımın olacak. 19’u tek bir kişi alt edemez. O kişi sen olsan bile.”
    İskender’in niyetini anlamıştım.
    “Bunlar ülkemizin koşulsuz en iyi askerleri. Onlara fiziksel anlamda güçlendirici serumlar verildi.”
    Aynı Captain America gibi diye düşünmeden edemedim.
    “Hepsi de sahada çok tecrübeli askerler. Ama 19’la savaşmada yetersiz kalacaklardır. 19 yüzünden duygu değiştirebilir, telekinezi etkisine uğrayabilir ya da telepati yoluyla zihinleri bulanabilir. Onları her ne kadar buna karşı uyarsak ve tedbir almaya çalışsak da bunu engelleyemeyiz. Burada da sen devreye giriyorsun. Kendi gücünü 10-15 metre gibi kısa mesafeli alanlarda yayabiliyorsun. Onları 19’un saldırılarından koruyabilirsin. Daha fazla asker bulmak isterdim ama maalesef çok zamanımız yok. Takımın tam 47 kişiden oluşuyor. Şimdi takımının başına geç ve Anti-19’un lideri ol.”

    Adamın güçlü ve buyurgan sesi o kadar kuvvetliydi ki kendimi 19’dan birinin etkisi altında hissediyordum. Tek bir soru sormadan ve hiç itiraz etmeden eski zamanların krallarına boyun büken köleler gibi önünde diz çöküp eğildim. Emirlerine sonuna kadar itaat edecektim. Hiçbir yemin etmeme gerek kalmamıştı. İskender bunun böyle olacağını zaten biliyordu. Kapı çaldı. İçeriye saçları geriye doğru taranmış, gri gözlü, orta yaşlı bir adam girdi. Pek sevimsiz, pek uğursuz bir görünüşü vardı. Gelir gelmez İskender’in önünde hafifçe eğildi.

    “Hoş geldin 13 numara.” dedi İskender.
    O böyle söyleyince beynimin ucunda ufak bir ampul yandı. Bu adamı tanıyordum elbette. İskender’in yanında olmanın verdiği heyecandan olsa gerek unutmuştum. Bu örgütün içindeki 13 numaraydı, hayvanları kontrol edip onları istediği gibi yönlendirebiliyordu.
    “Hoş bulduk. Güzel haberler getirdim.” dedi 13 numara.
    İskender’in işaretiyle oturdu. İskender de önceden Mustafa Bey’in oturduğu makam koltuğuna oturdu. Benim için de ayağa kalkma vakti gelmişti sanırım. Ben de Salih’in yanına geçtim. Demek içerdeki adamımız 13 numaraydı. Diğerlerine nazaran çok daha sessiz sakin bir tablo çiziyordu. Zaten böylelerinden korkmak gerekirdi. 13 numara devam etti.

    “Üstadına kurumumuz hakkındaki bilgileri verdin mi?” diye sordu İskender gülümseyerek.

    “Evet, elbette. Ne söylediyseniz onu yaptım. Ona sadece kendisi için çalıştığımı ve sizi nasıl kandırdığımı anlattım. Siz beni kendiniz için çalışıyorsunuz ama aslında Yüce Üstad, örgüt ve 19 hakkında sizi yalan yanlış bilgilerle donatıyor, aynı zamanda sizin hakkınızda bilgi topluyorum.”
    Kafamın karıştığını görünce ekledi.
    “Yani o ihtiyar böyle sanıyor.” dedi bana dönerek.
    Tekrar İskender’e döndü.
    “Ama asıl amacım kardeşlerimi ve 19’u o iğrenç Örgüt’ün ellerinden kurtarmak. Beni aydınlattığınız ve bana gerçeği gösterdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsem az. Yakında kardeşlerim de beyinlerinin yıkandığını ve ne kadar kötü bir amaç için kullanıldıklarını anlayacaklar.”
    İskender övgülerle şımaracak bir adam değildi. Yüzünde tek bir kas dahi oynamadı. Beni işaret etti.
    “Sana bahsettiğim 20 numarayla tanış. O da senin kardeşlerinden biri olabilirdi ama onu bari olsun elimizde tutabildik. Anti-19 timine liderlik edecek. Harekete geçmek için senden haber bekliyoruz.”

    13 numara resmen insanı rahatsız eden bir şekilde gülümsedi. Gülümsemesi sırıtışa döndü. Aynı Terminatör 2’deki Arnold Schwarzenegger gibi gülüyordu. “Bunun için fazla beklemeyeceksiniz. Yönlendirdiğim bir karınca sayesinde Yüce Üstad ile 1 numara arasındaki bir konuşmaya şahit oldum. Bizden şüphelenmedikleri için karıncalara ya da sineklere ya da bitlere karşı herhangi bir önlem almamışlar. Yüce Üstat 19’un eşlerini ve Deniz’i öldürmek için bir plan yaptı. 1 numaraya öldürücü bir kimyasal hazırlatıp bunları takılara enjekte etti. Bu takılar bizim tarafımızdan eşlerimize verildikten sonra acil toplantıya çağrılacağız. Böylece toplantı odasındaki karanfiller sayesinde Yüce Üstad’ın söylediklerini sorgulamadan kabulleneceğiz.” Durum hakkında bilgi verdikten sonra sırıtmayı kesti ve analiz eden bir yüz ifadesine büründü. Düşünceli görünüyordu. “ Eşlerimizin ölümünü daha sonra öğreneceğiz. 19 kişinin hepsinden eşlerine ve çocuklarına bağlanmaması istenmişti. Ama herkes ben ya da 1 numara kadar başarılı olamadı. Bunu öğrenirlerse duygusal bir çöküntü yaşayacaklar ve Örgüt’e karşı nefret dolu olacaklar. Yani zayıf olacaklar.”

    “Bunun için tek bir yol kalıyor.” dedi İskender, 13 numaranın aklındakini anlayarak.
    “19 kişi hediyeyi verir vermez evden çıkıp toplantı salonuna gidecek. Biz onlara eşlerinin öldüğünü yoldayken telefonla arayarak haber vereceğiz. Hepsi evi, eşlerini gerek telepatiyle, gerek arayarak kontrol edecek ve öldüklerini anlayacak. Böylece Yüce Aptal’ın etkisinin altına girmeden onları gerçeklerden haberdar edip Örgüt’e düşman olmalarını sağlayacağız.”
    Sonra bana döndü.
    “Anti-19 ise her halükarda acil müdahale için hazır bekleyecek.“
    Tekrar 13 numaraya döndü.
    “19’u kendi tarafımıza çektikten sonra örgütün işini bitirmek çok kolay olacak.”
    13 numaranın gözünden şüpheli ışıltılar geçti.
    “O 19 kişiye ne olacak?” dedi.

    İskender kendine güven içinde konuştu.
    “Beyinleri temizlenecek. Örgüt’ün onlara verdiği zararı telafi edeceğiz. Tekrar devlet için çalışacaklar. Ve uzun kışın gelişinin yaklaştığı şu dönemde insanlığın son silahı olacaklar. Kadınları da kurtarmak isterdik ama 19’u Örgüt’e düşman etmek için gerekli bir hamle bu. Sen şimdi evine dön 13 numara. Devlet bu yaptıklarını ve fedakarlıklarını unutmayacaktır.”
    13 numara övgüye karşılık hiçbir şey demedi. Bu adamı hiç sevmemiştim. “İyi akşamlar.” diyerek odadan çıktı. O çıkar çıkmaz telepatiye karşı etki alanımı genişlettim. İskender’in ve yanındaki Salih’in bu telepattan etkilenmesini istemiyordum. “Hiç sevmedim bu adamı.” dedim gayriihtiyari bir şekilde. Sonra bunu söylediğime pişman oldum. İskender kızacaktı. Ama beklediğimin aksine İskender beni terslemedi.

    “Onu kimse sevmiyor. Uğursuzun, güvenilmezin biri o. Ekibindekiler hatta Yüce Üstad’ı bile güvenmiyor ona.”

    “Peki ya biz güvenebilir miyiz?”

    “Şimdilik evet. Ama çift taraflı ajanların kime hizmet ettiği sona kadar asla bilinmez.”
    ………………
    Sessiz melankolik odada düşünceler birbiriyle yarışıyordu. Adeta cephede gibiydiler. Örgüt üyelerinin en yoğun günlerinden biriydi. Kritik kararlar alınacağı her halinden belliydi. Şüphe dolu gözler, gizlenmiş bedenin kıvrak zekalı hali soğukkanlı duruşları, ürpertici fikirleri ile enteresan kişilikte örgüt üyeleriydi. Her durumda güçlü durmaya çalışan adam ve kadınlar Sadece 2 kelime mi ? Hayır. Aslında çok da önemi yok ki cinsiyetleri. Yüce Üstadın emrinde olmaları onlar için en büyük şeref değil miydi.
    Toplantının ardından derin sessizliğe gömülen üyeler, nefret dolu bakışlarla 13 ü izledi. 13 olanlara aldırış etmeden görevinin bilincinde vakurla yürüyerek odadan yavaşça dışarı yöneldi. Ardından sarmaşıklarla kaplı duvarlar arasından geçerek ahşap merdivenden tünele girdi. Yüce Üstadın gözüne girmeye çalışan sahte şahsiyetlerden olmamalıydı. Yüce Üstad üyeleri sınavlara tabi tutuyordu. Devletin güvenliği için her türlü mücadeleyi sürdürmeliydi. Her üye istisnasız tarafını belli edip ona göre çalışmalıydı.
    13 numara, penceresiz duvarda kırmızı benekler ve simgeler olan odasında KQ55EW19 kodu hakkında çalışma yapıyordu .
    Daha önce deşifre edilen Kuzey YILMAZ devlete ihanet etmişti. Mars kolonilerini ele geçirip 19 Kadın DNA 'sını kaçırdığı devletimiz tarafından tespit edildi.
    Örgüte bağlılığından taviz vermeyen 13' ün yeni görevi 19 Kadın DNA şifrelerini çözüp devlete teslim etmekti.
    KQ55EW19 kodun farklı bileşenleri ile tasarladığı yeraltı tankı adeta füze gibiydi. Ve
    7 gizli deney odası 1 toplantı odası kopyalanan canlılar odası ve kimsenin bilmediği daha çok detay vardı. Denizde karada havada hareket edebilen 9 dilde şifre çözümlemelerini yapan bir araçtı. Hatta uzay boşluğunda binlerce km yüksekliğe birkaç saniyede ulaşabiliyordu.
    Yüce Üstat vakit kaybetmeden Büyük okyanusa doğru yola çıkmak için start verdi. DNA örneklerine ulaşmak için kodlardan formüller üretiyorlardı. Binbir çeşit deniz canlılarının DNA kodları bir bir elde ediliyordu.
    19 Kadın DNA 'sına ulaşmaya ramak kalmıştı . Yine zekasıyla şaşırtan 13, bağlantıları çözdüğü takdirde devletin en önemli ajanı olacaktı.
    Örgüt her geçen dakika karmaşıklaşıyordu..
    Kimse kimsenin farkında değildi.

    ………………………………

    Güneş doğmak üzere, önümde havuzumuzda yüzen 1. 5 yaşındaki Kül, çırpınıyor, sanırım boğulmak üzere,
    Fakat müdahale edemiyorum kendi yavrumun "belki" ölmek üzere olması beni biraz heyecanlandırdı haliyle fakat belli etmemeye çalıştım, bunu aklına dahi getirmemeli düşünmemeli, ne de olsa kendisi yaşamadan öğrenemiyor, öğrendiklerini de unutmuyor. Bana diğerleri hakkında bilgi vereceğine ve kafamdaki sır gibi sakladığım düşüncelere katılacağına neredeyse eminim. Bir kere yapımız çok benziyor. Bir gün bunları da deneyimleyip öğrenmesini umuyorum. Hepsini tek tek bana getirecek, kimse kızmasın burada bir ihanet veya bir görevi suistimalden bahsetmiyoruz. sizden bile şüphelenir hale geldim. Böyle olmayabilirdi.
    Sanırım üzerinde durmayı öğrendi... birkaç dakika içinde bu berrak suyun üzerinde yürüyebileceğine bile bahse girerim. Ondan çok ümitliyim. Üzerimizdeki bu aptal tılsımın tutsağı olmayacak ve bu döngüden... ve herkesten... ve özellikle o uğursuzdan bizi kurtaracak. Hepsini işledim kafasına, her uyuduğunda -genellikle günde yarım saat ve öğlen güneş tam tepedeyken uyur- kulağına fısıldadım.
    Vatanım da insanlık da düşmanlar da hepsi birer yanılsama. Bunu hissedebiliyorum, bir gün Kül hepsinin farkına varacak ve bizi gerçeğe yani o "eşyanın tabiatı" mefhumunun olmadığı kendi rengi gibi gri dünyasında bizi ağırlayacak. Ben başaramazsam diye onu yetiştiriyorum.
    İnanın bu aptal rakamın bedelini milyonlarca da olsa sadece bir elin parmağı kadar da olsa tek tek hepinize ödeteceğim!!
    Ben de 11 isem eğer bunu ödeteceğim!!!
    Bazen kendimi , adımı bile unuturcasına bu rakamın esiri olmak, işte ağır olan bu.. hele de Kül üm olduktan sonra.. bu 19 un arasında çocuğu en son olan ben, o KOD yazılımı için eşimin ve benim ne acılar çektiğimizi tahmin bile edemezsiniz... yandık alev alev resmen. Fakat çok şükür Kül ümüz oldu, o bizim küllerimizden doğdu... Benim gibi diğer bazı numaraların da çocuklarına bağları çok arttı, Anlıyorum, telepatik bağlarını dinliyorum... Bu 19 sisteminde öngörülen bir şey değildi. .işte bu yüzden sonumuz hazırlandı diyor 13... sık sık benimle bir şeyler konuşuyor, içimdeki kor alevi deşiyor sürekli, yüce üstadı hafife alırcasına mesaj veriyor her kanaldan. Başka numaralar anlamasın diye benim anlayacağım şekilde kodluyor... En son seni biri ile tanıştıracağım dedi bugün, dediğine göre jilet gibi biriymiş... Bu sözcüğün özel bir anlamı olduğuna eminim. "Jilet" birçok şey çağrıştırıyor. Umarım tahmin ettiğim gibi adı üzerindedir.
    ……………….
    Masanın üzerindeki kutuya baktım uzunca. Koyu kırmızı renkte ve farklı işlemelerle kaplı kutunun tam ortasında sarı bir tavşan işlenmişti. Bu, kutunun bana ait olduğuna işaretti.
    Kutuyu elime alıp camın önüne geldim. Dışarıda, felaketi haber verircesine bir fırtına vardı. İçten içe, neden 2 numaranın oğlu Enes'in havayı düzeltmediğini merak ediyorken aniden zihnime gelen uyuşmanın ardından kısık ve sinsi bir ses; "Paketleri teslim edin." dedi.
    Çalışma odamdan çıkıp eşimin yanına giderken, içimde büyük bir huzur vardı. Felaketin habercisi gibi görünen bu kutu, aslında görevin başlangıcıydı.

    Esra; 1 numaranın özel olarak yaptığı altın sarısı işlemeli, turkuaz saati görür görmez boynuma atladı. Ona sürekli hediyeler aldığım halde, her aldığıma çocukça seviniyordu.
    Uzun teşekkürlerin ardından saati koluna takan ve bana bu saati kolundan asla çıkarmayacağına söz veren Esra, yüzünde güller açarak mutfağa gitti. Onun ardından gülümseyerek baktım.
    Şu anda 19 evdeki tüm kadınların mutlu olduğu ve bu hediyelerin ardından ne olacağını kimsenin bilmemesi, içimdeki huzuru kat be kat arttırıyordu.

    ***
    Arabamla toplantı yerine doğru hızla giderken, aniden telefonum çaldı. "Tam da beklediğim gibi" diye fısıldadım.
    Telefondaki adam, mide bulandırıcı sesiyle; "Örgüt sizi kandırdı. O hediyeler hepinizin karısını öldürdü." dedi ve hemen kapattı.
    Radyoda çalan hareketli şarkıya eşlik ederek eve doğru gitmeye başladım. Dakikalar sonra yeşilin içinde sapsarı parlayan evimi gördüğümde dudaklarıma istemsizce bir gülümseme yayıldı. Bu ev benim, kızım Hayal'in ve eşim Esra'nın yuvasıydı. Bu ev, her zaman bizim yuvamız olarak kalacaktı.

    Hayal'in özel gücü isminde gizliydi. Bazı numaralar kızımın özel gücünü küçümsese de, kimse 20 çocuk içinde en güçlü olanın Hayal olduğunu bilmiyordu.
    Hayal, hayalinde canlandırdığı her şeyi gerçeğe dönüştürebilen biricik kızım. Gücünü sarıdan, hindistan cevizi kokusundan ve tavşanlardan alıyor. Eğer çevresinde bunlardan hiçbiri yoksa, olduğunu hayal ediyor ve gücü hiçbir zaman yok olmuyor.
    Gücünü kullanma konusunda o kadar usta ki, 2 yıldır onunla antreman bile yapmıyoruz. Sabahtan akşama kadar hindistan cevizi ağaçlarıyla dolu bahçemizde, tavşanlarıyla oynuyor. Tavşan deyip geçmeyin. O küçücük hayvanlar konuşmaktan, uçmaya her şeyi yapabiliyor. "Bir tavşan böyle şeyler yapabilir mi?" demeyin, Hayal hayal ettikçe, imkansız kelimesi yok oluyor.

    ***
    Saatler sonra gelen cenaze arabası, 13 numaralı villadan kalbi durmuş bir ceset alıp gidiyor. Esra başta olmak üzere tüm kadınların gözleri yaşlı. 13 numara evde yok ve Ilgın bahçeye oturmuş sessizce ağlıyor. Ardı ardına çakan şimşekler, küçük kızın acısını bağıra bağıra haykırırken, o şimşeklerden birinin bir hayat aldığını kimse bilmiyor.
    Yarım saat sonra, 9 numaranın olaya el atmasıyla Ilgın dahil herkes günlük yaşamına geri dönüyor.

    O akşam haberlerde direksiyonda kalbi durduğu için ölen 13 numarayı, bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangında can veren 47 askeri ve başına düşen yıldırımla ölen İskender'i izlerken hiç şaşırmıyorum.
    Bizi fazla hafife alıyorlar.
    Biz 18 adam, biz 20 çocuk, BİZ YENİLMEZLERİZ..

    ***
    Yemekten sonra Kuzey'in oyun davetini reddetmeyip, 13 numaranın gizli bahçesindeki gizli bölgemize gittim. Kuzey satranç taşlarını yerleştirmiş, beni bekliyordu. Onu her zaman yendiğim halde, bu oyunu benimle oynamaktan asla vazgeçmemişti.
    13 numara, her hareketimizi izlemiş ve bize ihanet etmişti. Oysa o hain, evlerimizi izlerken kendi evini gözden kaçırmıştı. Kuzey, ben ve Yüce Üstad onun bahçesinde, onu mat etme planımızı yapmıştık.
    1 numaranın icadı sadece o hainin kendi karısını ve kendisini öldürmüş, bizim eşlerimiz ise yine 1 numaranın icat ettiği ve bir hafta sonra, biz büyük görevimizi yerine getirirken, kendilerini uzun süre baygın tutacak takılardan takmışlardı.
    Kuzey, İskender'in ölümüne çok şaşırdığını dile getirmiş, ben ise bunun sadece Ilgın'ın bize olan büyük bir hediyesi olduğunu söylemiştim.
    13 numaranın ve İskender'in planı ellerinde patlamış, babasını annesinin katili olarak gören Ilgın, kendini tamamen örgüte adamıştı. Daha bu akşama kadar varlığından haberdar olmadığımız İskender'in kimliği, babasını gizlice takip eden Ilgın sayesinde ortaya çıkmış ve adamın cezasını da birebir küçük kız vermişti.
    Yine Ilgın sayesinde varlığından haberdar olduğumuz anti-19, koyu taşlardan yapılmış evde yaşayan ve ateşle oynayan küçük kız sayesinde yok olmuştu.

    Oyunun sonlarına doğru, Kuzey fısıltıyla;
    "Örgüt bana ihanet etti. Örgüt, Deniz'i kabul ettiği halde onu öldürdü." dedi.
    Sonra kızını tahta bir kutuya koyup tavan arasına sakladığını anlattı gözyaşları içinde. Birkaç cümle ile örgütün her yaptığının doğru olduğuna inandırdığım Kuzey, masanın kenarındaki gülü farketmemişti. Oyun sonunda tekrar benim kazanmam ile ise neşemiz tamamen yerine gelmiş, gülüşlerimiz geceye karışmıştı.

    1 hafta sonra büyük bir görev yapacak olan ve bu görevden sonra çocuklarını kaybedecek olan bizler yine de mutluyduk. Çünkü artık bu yaşadığımız her ne ise, bizim hayatımız olmuştu.

    ***
    Ben Ömer Avcı. Özel gücüm, süper zekam.
    En usta matematik profesörlerinin bile çözemediği problemleri çözmem bir yana, benden asla bir şey saklayamazsınız. En usta yalancı da olsanız, ufacık bir mimiğiniz sizi ele verir.
    Hain 13 numara, benim süper zekamı kandıramadı.
    Ben 14 numara.Ben, 18 adamın beyniyim..
    Görevini tamamladıktan sonra ölecek olan çocuklarımızı diriltecek ilacın mucidi ve bu ilacı bilen tek kişiyim.

    ---------------------

    Askerlerin yanına giderken uzaktan gördüğüm alevler yüzünden içime düşen korku, gökyüzünü salan yıldırımlar yüzünden iyice büyümüştü.
    Hayır! Ben 20 numaraydım.
    Ben asla korkmamalıydım.
    Aceleyle İskenderi aradım ama telefonunu açmıyordu. İçimden bir his yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu söylüyordu ve 19 adam telepati yoluyla tek kelime konuşmadığı için merakım git gide artıyordu.

    ***
    O gün 19 adama düşman olan herkesin ölmesi 20 numarayı korkutmuş fakat saatler sonra korku nefrete dönüşmüştü.
    Villalara bakan küçük tepenin üzerinde yumruğunu sıktı ve:
    "Bu gece beni de öldürmemenin bedelini çok ağır ödeyeceksiniz!" diye bağırdı.
    ……………………………………
    Yüce Üstad bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir kan gölünün içinde, beyaz yatak örtüsünü kan kırmızısına dönüşmüş olarak buldu.
    Yanında boylu boyunca uzanan karısının gözünün feri sönmüş göz bebeklerinin ikisi de alabilecekleri en büyük genişliğe ulaşmışlardı. Kadının kırışık boynunda, asla çıkarmadığı gümüş kolyesinin hemen altındaki kesikten akan kan pıhtılaşmış, vücudundaki her bir kan zerreciği adeta bu yaşlı bedeni terketmek için yarışmıştı gece boyu. Bedeninde ölüm morlukları ortaya çıkmış ,kaskatı kesilen vücut tıp ilminin dediğine göre yaklaşık üç dört saat önce ölmüş olmalı. Ağzı açık bir şekilde yüzü tavana dönük karısına milyonlarca saniye süren acı bir pişmanlık ve çaresizlik içinde baktı Üstad. Yutkundu inanmaz bir halde. Yaşlı gövdesini ölü bedenin üzerine yatırıp çelimsiz kollarıyla sıkıca sardı cansız bedeni. Ağlamak bağırmak istiyordu lakin buna sanki gücü yetmiyormuş, ruhundaki bütün duygular yok olmuş gibi hissetti bir an. Üstad tüm bunları bekliyormuş, haberi varmış sanırdı dışardan bakan bir meraklı. Üstad’ın hal ve tavırlarına bakınca gerçekten de bu olayın onun için sürpriz olduğu söylenemezdi. Başını yaşlı bedenin üstünden kaldırıp yüzüne odaklandı 40 yıllık eşinin. Zihni geçmiş günlere, acının, neşenin, kederin beraber yaşandığı zamanlara gitti. Yanında yatan yaşlı kadınla çok zaman geçirmiş, bütün sırlarını onunla paylaşmıştı. Zihni geçmişte seyahate çıkan Üstad o günü de hatırladı.63 yıllık ömrü boyunca onu tek bir an bile rahat bırakmayan, her gece bunaltıcı düşler görmesine neden olan o gün.
    ***
    Kimine göre uzun kimine göre kısa olan , kimine göre nimet kimine göre ceza olan, kimine göre mutlu kimine göre mutsuz geçen bir zamanlar Dünya şimdiki gibi değildi. Bazı insanlar mutlu olduğunu sanıp her sabah bir amaca hizmet için çıkardı yatağından bazı mutsuz insanlar tüm günü yatakta geçirirdi. Habil ile Kabil’den çok önce var olan iyilik ve kötülük dünyanın farklı yerlerinde hüküm sürerdi. Kolay olan kötü olmaktı zira bir binayı yapmak yıkmaktan her zaman daha meşakkatlidir. Dünya böyle bir haldeyken Üstad da evliliğinin ikinci yılındaydı. Meraklı, çalışmayı seven işini iyi yapan gelecek vaat eden genç bir doktor. Evlendiği günden beri eşiyle çocuk istiyor ama tıbbın bütün imkanlarını da kullanmalarına rağmen bir türlü bu mutluluğa erişemiyordu genç çift.
    Üstad, kitap okumayı, kırlarda dolaşmayı, ormanda yürüyüş yapmayı çok severdi. Gene ormanda yürüyüşe çıktığı bir gün karnı yarılmış, bağırsakları dışarı çıkmış bir ceylana rastladı ulu bir ağacın gövdesinin dibinde. Daha önce de hayvan leşlerine rastlamıştı ama bu farklı bir şeydi. İçine bir huzursuzluk çöktü. Hayvanın leşine iyice eğildiği anda ağacın diğer tarafından gelen sesle irkildi. Yabani bir hayvan olabilir korkusuna merak duygusu hakim geldi ve ömrünün sonuna kadar onu pişman edecek yola sokan ilk adımı attı. Nefesini kontrol etmeye çalışıp onun kontrolünde olmayan kalbinin hızlanan ritmiyle adım adım yaklaştı ağacın öte tarafına. Gördüğü manzara karşısında elleri titremeye başladı o an . İlkin bunun bir kabus olduğunu düşündü. Etrafına çaresiz ürkek bir bakış attı. Uyanmak, bu kabusu anlatmak istiyordu eşine ya da kabus olmasa bile bütün bunların saçma bir kamera şakası olmasını diledi bir an. Lakin Üstad bütün bunların gerçek olduğunun, yarım saat önce eşinin çocuklardan söz açılınca gizlice ağladığının , çaresiz bir şekilde eşinin karşısında oturmaktansa yürüyüşe çıkma fikrinin daha rahatlatıcı olacağını düşündüğü için ormanda yürüyüşe çıktığının ve şu an karşısında elinde kanlı bir et parçasını ısıran bir çocuğun ağacın dibinde oturduğunun farkındaydı. O gün hayatını bir şekilde değiştirecek bir olay yaşadığının farkındaydı.
    Korku ve merak karışımı bir beyinden komut alan sağ el yavaş yavaş çocuğa yöneldi. Çocuğun alnının üstünü kapatan katran karası saçlara dokundu. O ana kadar Üstadı fark etmeyen çocuk birden korku içinde geriye çekilip kanlı dişleriyle ürkütmek istedi karşısındaki bu meraklı adamı. Üstad etrafına bakınıp çocukla konuşmaya çalıştı:
    -ne yapıyorsun tek başına burda?

    -adın ne senin?

    -ceylanı sen mi öldürdün, aç mısın?
    gibi daha nice soru Üstadın zihnini kurcalıyordu.
    İlk şaşkınlık anını atlatan üstad telefonundan polisi aradı. Telefonu haftaya nişanlanacak genç bir polis memuru açtı. Alo dedikten sonra tereddüde düştü Üstad. Gözü çocukta, telefonun öbür ucunda ondan cevap alamayan polis memurunun ettiği birkaç küfrü umursamadan kapattı telefonu. Ne yapmak istiyordu, amacı neydi kendisi de bilmiyordu. Çocuk hala korku karışımı saldırgan bir tavır içindeydi. Çocuğun elinden yere düşen et parçasını alıp çocuğa uzattı usulca. Çocuk biraz sakinleşmeye başladı. Eti hızlıca kaptı. Üstadın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kendi üstündeki montu çıkarıp çocuğun çıplak bedenine yaklaştırdı yavaş yavaş. Çocuğu ürkütmeden omzuna kondurdu montu ve karşısına geçip oturdu. Çocuk küçük adımlarla az önce oturduğu yere yönelip elindeki et parçasını çiğ çiğ ısırmaya devam etti. Üstad meraklı gözlerle, çocuk ürkek bakışlarla birbirlerine baktılar bir süre. Çocuğun göz kapakları ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç dakika sonra uykunun karşı konulmaz cazibesine bıraktı minik sıska bedenini.
    ***
    18 kişinin tümü ve genetiğiyle oynanmış 19 çocuk Üstadın eşinin ölüm haberini duyar duymaz kısa süren bir şaşkınlıktan sonra bir araya gelip Üstadla görüşmek istemişlerdi. Nerdeyse bir haftadır Üstattan ya da örgütün herhangi bir bağlantısından hiçbir haber alamıyorlardı. Birbirinden önceden de şüphelenen ve hoşlanmayan bu 19lu ki 13 öldüğünden beri sayıları 18di daha da soğuk davranmaya başlamıştı birbirine. Sekizinci günün akşamında hepsinin zihninde sinema perdesi gibi net bir mesaj belirdi. Mesaj bizzat üstadın kendisinden geliyordu.
    ‘’Yarın sabah saat beşte zindanda ol’’
    Sabah saat dördü elli dokuz geçe 19’u görünürde çocuk olan 37 kişi 89 katlı binanın önünde hazırdı. Saat tam beşte açılan binanın kapısı 33 saniye sonra tekrar kapandı. Saat beşi beş geçe 37 kişinin tümü etrafı tamamen camla kaplı binanın son katında hazırdı. Dışarıyı izleyen sırtı dönük yaşlı adam Üstattan başkası değildi. Herkes merak içinde kimisi Üstadı gördüğü için şaşkın kimisi de mutlu ama hepsinin de aklında bir sürü soru birbirlerine bakıyorlardı sadece.
    3 dayanamayıp ‘’Üstad neler oluyor ?’’ diye sorunca ortalık sessizleşti. Herkesin zihninden geçenleri 3, kelimelere üç kelimeyle dökmüştü. Üstad dönüp tebessüm ederek ‘hoş geldiniz evlatlarım’’ diyerek böldü sessizliği. Herkes bir anda konuşmaya başlayınca üstad ‘size her şeyi anlatacağım merak etmeyin’ dedi.
    ………………
    Başka çarem yok. Bunun benimle alakası yok, hayır BİZ'imle de alakası yok. Sadece yapmam gereken bir şey bu. Belki de sırf bunu yapmak için yaratıldım. Nasıl 10 Numara Deniz için kendini feda ettiyse, nasıl 8 Numara Yağmur'u bu deli adamdan kaçırdıysa, benim de bunu yapmam gerekiyor.

    O gün yapmalıydım aslında, O bizi zindana çağırdığı sabah. Ama cesaret edemedim. Sonuçta deli gibi bağlı olanlar var hala aramızda O'na. 1 Numara , 3 Numara, 14 Numara – hepsinin beyni yıkanmış. Zaten her zaman gözdeleri oldular O'nun, Kuzey'le beni hiç sevmedi Yüce Üstad. Diğerlerine o güzel sahte adlarıyla hitap ederken bize 10 Numara- 17 Numara diye bağırırdı hep. Kendisi "Yüce Üstat'"tı ama. Nasıl bir insan kendisine Yüce Üstad denmesini ister ki? Ben de demedim zaten, hep Mustafa Amca dedim. O yüzden de dayak yedim bolca.

    Özelliklerimizi (Bazılarımız güçlerimiz demeyi seviyor sanki Adalet Takımındaymışız gibi, benim içinse her zaman gereksiz bir ayrıntı oldu) değiştirebilseydi, eminim benimkini yok etmeyi çok isterdi. İşine en çok yarayandım aslında ben, ama sevemedi bir türlü. Tam manasıyla bir manipülatördüm ben. Daha o yaşımda herkesi kendi isteklerim doğrultusunda kullanmayı çok iyi beceriyordum. Yo, 11 numara gibi duyguları değiştirmiyordum. O bile özgür iradesiyle yaptığını sanıyordu o duygulara hükmetme olayını. Çocukluğumdan beri en çok güldüğüm şey özgür irade saçmalığı olmuştur zaten. Benim gibi insanlar olmadan bile kim özgür iradesiyle karar verebiliyordu ki bu dünyada? Bizi burada toplayan insanları, kim bilerek ve isteyerek temsilcisi olarak seçmiş olabilir gerçekten?

    Evet, insanları isteklerim doğrultusunda manipüle ediyordum, ama sadece istediğim zaman. Zaten Yüce Üstat denilen şahsın da hoşuna gitmeyen buydu. İstediği gibi söz geçiremiyordu tam olarak bana. Benimle uzlaşmaya çalışacağı yerde emirler yağdırıyordu sürekli. Genellikle uygulasam da, hep bir şeyi özellikle yanlış yapıyordum. Belki de sadece dikkat çekmeye çalışıyordum o zamanlar. Çocuk psikolojisinden biraz anlayan biriyle gerçekten büyük işler başarabilirdik belki. Ormandan getirip kendi oğlu gibi büyüttüğü 7 Numara'nın isyanının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. 7 Numara... O'nu ölmeye ikna ettiğim günü hiç bir zaman unutamadım. Kabul etmedim başta, ama zaaflarımı kullanmayı çok iyi biliyordu. Dengesiz adam önce bana öldürttü zavallıyı, yıllar sonra vicdan azabı mı çekti nedir, Deniz'e geri getirtti öbür dünyadan. O beyazlı kız bunu nasıl başardı, hala aklım almıyor. Mimar o olayın detaylarını hiçbir zaman anlatmadı bize.

    O günden sonra hiç uygulamadım bana verdiği emirleri. Belki de bu yüzden Devrim'in DNA'sını da benimle aynı yeteneğe sahip olacak şekilde kodladılar. Uyanmamıştır heralde daha. Begonvil çiçeklerini seviyor, mavi beyaz evimizin bahçesindeki. Rahatlatıyormuş kokuları. Ne yapacağımı bilmiyor, bilse de müdahale etmeye çalışırmıydı emin değilim. Onun aklının da diğerleri gibi yıkanmaması için epeyce uğraştım. Ama çoğunlukla ayrı kaldık mecburiyetten. Yüce Üstat, o ince kır bıyıkları, dökük saçlarıyla hep yanındaydı onun. Herkesten daha fazla ilgilendi onunla, sanki 7 Numaradan sonra kaybettiği oğlunu buldu onda. Bir an için ben de kaybettiğimi sanmıştım; ama geçen hafta, annesinin sahte ölümünde, gözünde gördüğüm o tek damla yaş içimdeki şüphe kırıntılarını sildi. Sadece benim oğlumdu, O'nun değil.

    Aslında geçen haftaya kadar böyle değildi üstat, bir kaç tahtası eksik bir ihtiyardı sadece devleti için yaşayan. Ama eşinin katledildiği o sabah gözlerindeki ateş ona en bağlı olan kimyageri bile korkutmuştu. Tahmin ediyorduk o sabah, içten içe kim olabileceğini katilin. Kimse yüzüne bakmıyordu 7 numaranın. Bir buçuk yaşındaki Kül bile açık seçik korkuyordu ondan, ne olduğunu söyleyemese bile. Daha önce de ufak tefek aşırılıkları olmuştu, ama ölümden döndükten sonra genelde dengeli davranışlar sergiliyordu.

    Yüce Üstad konuşmaya başladığında, sesinde öfke, intikam duygusu, üzüntü ya da en azından çaresizlik- beklediğim hiç bir şey yoktu. Ama o eski adam da değildi artık, robot gibi konuşuyordu, direk kendisini sorgulayan 3 numaranın gözlerinin içerisine bakarak.

    ‘’ Şu ana kadar bazı kayıplar verdiğimizin farkındayım. Ama bu görev, uğruna kaybettiklerimizden de, bizden de, bu dünyadan da daha büyük.
    Hepiniz eşlerinizin ve annelerinizin durumlarına vakıfsınız. Görev bittikten sonra uyandırılacaklar. Özür dilerim Ilgın, senin için geçerli değil bu. Zaten fazla üzgün de değilsin sanırım. Görevimizin önemi açısından bu gerekliydi. Şu ana kadar görevden tam olarak bahsetmememin bazılarınızın içine şüphe tohumu ektiğinin de farkındayım. İstemeden de olsa aranızdaki görüşmelerde , "Farklı bir gezegene gönderilme", "Devlet içerisindeki mücbir unsurların temizlenmesi" ya da " Marsta farklı DNA kodlu süper insanlardan oluşan bir koloni kurma " gibi gerçek dışı varsayımların da ortaya atıldığını hissettim.

    Arkadaşlar, benim ve şu anda aramızda olmayan eşimin tek ideali, bu görevimizin tek amacı; bulunduğumuz şehirden başlayarak, öncelikle ülkemizde, sonra tüm dünyada, çürüdüğünü en anlayışsız, en kifayetsiz insanın bile görebildiği medeniyeti, insanlığı yıkarak, sizin ve esas olark ikinci nesil siz çocuklarımızın üzerinde yeni bir dünya inşa etmek. Bu yeni dünyada şimdiki gibi savaşlara, yıkımlara, hastalıklara, kıtlıklara kısaca kötü olan hiç bir şeye yer olmayacak. Sadece güzel olanı ileri götürerek dünyaya yeni bir şans vereceğiz ve bunu BİZ yapacağız, hepimiz

    Şu ana kadar kolay olmadı ve bundan sonra da hiç kolay olmayacak bu dünyanın inşası. Nasıl ben bazı fedakarlıklarda bulunduysam siz de kendiniz için çok değerli olanları terk etmek zorunda kalacaksınız. Çocuklarımızı, geleceğimizi, 19 üstün varlığı burada bırakacağız en başta. Onlar yeni dünyanın temellerini oluşturacağı için kaçınılmaz yıkıma dahil olamaz hiçbiri. Hepsi görev başlamadan önce 1 numara tarafından uyutulacak. Görev bittikten sonra hepsinin tek tek hayata dönmesiyle bizzat ilgileneceğime söz veriyorum size. Biliyorsunuz, sizin olduğu kadar benim de çocuklarım onlar.

    Fark ettiniz heralde, sizin rolünüz yıkımdan sonra bitiyor. Hepiniz, dünyanın ve çocuklarınızın geleceği için kendini feda etmek zorunda. Şu anda içinizdeki şüphelerin farkındayım, ama bu olması gereken bir şey. Nasıl ben eşimi bu yolda hiç tereddüt etmeden feda ettiysem, siz de onlardan ayrılmak zorundasınız" Çocuklarınız emin ellerde olacak hiç bir şüpheniz olmasın. Annelerinin ve benim emin ellerimde. Değil mi 17 ? ‘’ Bana bakıyordu, ben de etrafıma baktım, 72 endişeli göz bir şeyler söylememi bekliyordu. Kafamda bin bir farklı düşünce olmasına rağmen, pişman olacağım o laflar ağzımdan çıkıverdi.
    " Evet, çocuklarımızın, en başta dünyamızın iyiliği için bunu yapmalıyız" O'na baktım., rahatlamıştı.
    Çok yakında başlayacağız, şimdi herkes evine gidebilir. 7 Numara ve Deniz lütfen burada kalın"

    Birden Kuzeyle göz göze geldik. 20 değil 19 çocuk demişti. Deniz'i düşünmüyorlardı. Yaptığım hatanın farkına vardım. Deniz Kuzey için her şeydi, nasıl Devrim benim canımsa. Çıkarken Kuzeyin kulağına gerçek düşüncelerimi fısıldadım. Diğerlerine de anlatmak istedim ama o saatten sonra fark edilmeden sadece Erdem'e ulaşabildim. Çok şükür o iki çocuğu bu adamın pençelerinden kurtardılar. Ben de, ne olursa olsun, seni kurtaracağım. Hatta dünyayı kurtaracağım. İşte zindan binasına geldim bile. Kapı ilginç bir şekilde açık ve ortalık aşırı sessiz. Sanki geleceğimden haberi varmış da telepatik bir jammer (artık nasıl yaptıysa) kullanmış gibi. Canım sıkıldı. 2 numara ve 6 Numara dolaşıyorlar etrafta. Neyse ki yakamdaki karanfili görüp bir şey demiyorlar da asansöre binebiliyorum rahatça. Tabi ki değiştirmiştim 1 numaranın verdiği çiçeği, aptal adam kimsenin haberi yok sanıyor onlardan. Kuzey burada olsa rahatça çıkardım yukarı ama 81. kata kadar çıkıyor asansör sadece. Biraz merdiven çıkacağım, yapacak bir şey yok. Etraftaki herkes- daha doğrusu 19'dan kalanlar- göreve o kadar çok odaklanmış ki, kimse önemsemiyor beni. 89. kat, koridorun sonundaki oda derken bir ses, "Sen ne arıyorsun burada". Ömer, en zekimiz, kesin bir şeyler sezdi . Neyse ki özgür irade diye bir şey var da bilgisayarının başına döndü tekrar. Senin ve diğer çocuklar için yapmalıyım bunu, yok etmeliyim o adamı Devrim. Beni iyi hatırla sadece.
    Kapıyı açıyorum. Beklediğim gibi Yüce Üstat orada, ama tanımadığım bir adam daha var yanında, bir de Devrim. Devrim mi?

    Ama ..

    Galiba yapmam gereken tek şey...

    Güzel bir gün, özellikle bu kadar yüksekteyken...

    Bir adım daha atmam lazım dışarı doğru, ama Devrim, sen? Neden?...

    Peki, nasıl diyorsan öyle olsun. Hep böyle bir günde ölmek istemiştim zaten. Bensiz çok daha iyi olacaksın oğlum, özellikle Yüce Üstadın yanında. Kendine iyi bak.
    -------------------------------------------------------------------------------
    Evden çıkmadan önce romanımı bir kez daha okudum. ‘Aman Allah'ım, neler yazmışım böyle? Çoğunu ben bile unutmuştum. Tabii ömrüm boyunca hiç unutamayacağım, iddianamede ve sorgu odalarında sorulan o birkaç cümle hariç!’ diye düşündüm.

    Sonra çatı katında bulunan, küçük evimden çıktım ve garajda yer alan bisikletime bindim. Yaklaşık on dakika kadar yol gittim. Bisikletimi bir köprünün korkuluklarına dayadıktan sonra, etrafı çiçeklerle süslenmiş olan o köprüden, altımızda yer alan Amstel Nehri’ne doğru bir müddet bakakaldım. Sonbaharın ilk günleri ve o kara günün yıldönümü idi. Hava bulutluydu. Hatta serin bile sayılırdı. Nehrin, akmakla akmamak arasında kararsız kalmış gibi görünen, bol ama karanlık sularında, çok sayıda deniz aracı dolaşıyordu. Bunların çoğu nehir turu düzenleyen turistik gemilerdi. Zaten Amsterdam denince akla gelen ilk şeylerden birisi meşhur kanallar ise diğeri de az evvel park halinde bıraktığım bisiklet olsa gerek…

    Burası için kanalların ve bisikletlerin şehri diyebilirim. Amsterdam, deniz seviyesinden düşük ve son derece düz bir yerde kurulmuş. Dağı, tepeyi geçtim, yokuş bile yok. O nedenle bisiklet kullanımı çok yaygın. Trafikte, otomobilden çok bisiklet var. İnsanlar işe, alışverişe bisiklet ile gidiyor. Karayolunun yanında bisiklet yolları var. Bisiklet kiralayan dükkânlar var; şehirde yarım milyondan fazla bisikletin olduğu söyleniyor. Kanalın üstünde binden fazla köprü varmış.

    Nehre bakarken, burayı ülkemin hiçbir yerine benzetemiyorum. Benim ülkemde de nehirler, köprüler, tarihi kentler var ama burası daha farklı bir yer. Bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi görebilmek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım zaman, uçuşan birkaç güvercine takılıyor gözlerim. Çocukken güvercin beslerdim. Daha doğrusu babam beslerdi, bense ona yardım ederdim. Büyük bir tutku idi benim için. Babam demiryolunda işçi idi. Fakirlik içinde büyüdük; fakirdik ama sefil değildik. Güvercinleri tek katlı evimizin üstünde beslerdik. Sabahları onların guruldamasıyla uyanırdım. Ama hayatımdaki pek çok şeyden vaz geçtiğim gibi, o uğraşımı da bıraktım; bırakmak zorunda kaldım.

    Köprünün korkuluklarını ve etrafını çevreleyen çok sayıda çiçek var; rengârenk… En çok da laleleri seviyorum. Onlar da benim gibi, benim ülkemden kopup buraya getirilmişler. Bir nevi memleketlim sayılırlar. Aslında buradaki köprüler birbirine benziyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüler; bir zamanlar bizim atalarımızın yaptıkları köprüler gibi köprüler. Zannederim ki, artık insanlığı birbirine bağlayan köprüler dünyanın bu tarafındalar…

    Bugün izin günüm ve ben onun tadını çıkarmak istiyorum. Bu nedenle bisikletime tekrar atlıyor ve yola devam ediyorum. Özgürlük Meydanı da denilen Platz Dam’a varıyorum. Küçük bir balıkçı kasabasıyken, yıllar içinde, kanallar açılarak bir ticaret merkezine dönmüş bu şehrin meydanının adı Özgürlük Meydanı ve gerçekten bu ülkede insanlar özgürler. Platz Dam’ı gören kafelerden birisinin terasına çıktığımda beni yine bir heyecan sarıyor. Çünkü o kız yine orada olacak diye düşünüyorum. Evet, kafede çalışan sarı saçlı, zayıf, uzun boylu kasiyer kız, mavi gözlerini tam da gözlerimin içine odaklayarak bana ‘welkom’ diyor. İtiraf etmem gerekir ki, ilk başlarda bu gözlerinin içine bakma durumunu bana özel zannetmiştim. Halbuki bu coğrafyada insanlar birbirlerini tanımasalar bile selamlaşıyorlar ve mutlaka göz teması sağlıyorlarmış. Sonradan öğrendim. Hoş, adının ‘Kelly’ olduğunu yaka kartından öğrendiğim bu genç ve güzel kız, benim yaşımda biri için sadece bir kalp çarpıntısı, uçup gitmiş gençlikten bir selam olabilir; o kadar…

    Mülteci olarak geldiğim bu ülkede geçen üç yılımın sonunda ayakta kalmayı başardım. Bir akademisyen olarak zaten İngilizcem vardı; buna Felemenkçeyi de ekledim. Bütün bu yaşadıklarım esnasında, geçmişte büyük bir üzüntü sebebim olan evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak durumu, benim için bir avantaja dönüşecekti. Elbette ben bunu bilemezdim…

    En iyisi size baştan anlatayım ama önce kahvemden birkaç yudum alıp, yıllar önce yazdığım o bilim-kurgu/fantastik romanın sayfalarını biraz daha karıştırmalıyım…

    İşte buyrun, daha açılış cümlesi bile başıma ne büyük felaketler getirdi. ‘Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz.’ derken meğer bir yerlere, sonbaharda gerçekleşecek bir çatışmanın gizli talimatını veriyormuşum! İnanılır gibi değil…

    Eylül ayındaki o melun darbe gerçekleştiğinde, ben on beş yıllık bir akademisyendim. Birkaç yıllık bir öğretmenlik hayatımın ardından, sosyal bilimler yüksek lisansına başladım ve sonrasında üniversite kadrosuna geçtim. Ülkesini çok seven bir adamdım hatta haddinden fazla seven… Aslına bakarsanız bugün de artık geride bıraktığım ülkemi seviyor ve özlüyorum. Sonuçta, elma dalından uzağa düşmezmiş. Ancak mevcut siyasi şartlar ve ihtilal komitesinin varlığı benim orada olmamı engelliyor. Yani, özgürlüğün ve adaletin olmadığı bir yer senin ülken olamıyormuş; bunu anladım. O yüzden soydaşlarım arasında özgür olmadan yaşamaktansa, yabancı bildiklerimin arasında özgürce yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü insan özgürse insandır; onun dışında kaynağı ne olursa olsun bütün totaliter sistemler insanlığa aykırıdır…

    General ve ekibinin gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklamalar, gözaltılar, işten atmalar başladı. Açıkçası kendi adıma bir olumsuzluk beklemiyordum. Evet, darbeyi gerçekleştiren zihniyete muhaliftim ancak sonuçta kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. Fikirlerini yazarak dile getiren, akademik hayatına siyaseti sokmayan bir adamdım. Zaten yayınlanmış makalelerim, kitaplarım vardı; her şey çok açık ortada idi.

    Ancak bir sabah, daha gün ışımadan kapım çalındı. Çiğ yememiş her insanda olabilecek bir rahatlıkla karşıladım gelenleri. Evimi aradılar; şaşırdım. Sonra beni gözaltına aldılar; inanamadım. Bir haftadan fazla süre, soru bile sorulmadan nezarethanede tutulduk. Hiç tanımadığım insanlar vardı. Ardından sorguya alındık. Arada bir kültür ve edebiyat yazıları yazdığım bir gazete ile derslere girdiğim bir özel üniversiteyi bahane gösterdiler. Ardından kitaplarımda geçen bazı cümlelerden, akla hayale gelmedik şeyler çıkartıp, sormaya başladılar. Mesela bu kitaptaki kahramanlardan birinin adının Devrim olması ya da Deniz ve Kuzey isimleriyle şifreli mesaj(!) veriliyor olması; yine mesela bu kitaptaki kişilerin sayısının 19 olması… Yüce Üstat gerçekte kimmiş, İskender kimin kod adıymış? Hatta kitabın bizzat kendisi bile örgüt propagandası içeriyormuş. Meğer ben ütopik bir dünya kurgulamış ve adını ilk defa darbe sonrası duyduğum bir örgütün işleyişini şifreli yollarla duyurmuş; sadakatle bağlı olduğum devletimi yıkmayı tasarlamış; adeta toplumu isyana sevk etmiş ve bilim kurgu kisvesi altında yabancı güçlere akıl öğretmişim… Halbuki sadece kitabın sonu bile o saçma iddiaları yıkıp geçiyordu.

    Hakkımdaki o saçma iddianame bile hazırlanmadan beni hapse attılar. İçerideyken duydum ki, çıkarılan olağandışı bir kanunla üniversiteden de atılmışım. Kimseye derdimi anlatamaz oldum. Yaşadıklarım bir kâbus gibiydi; gerçek olamazdı. Ancak hukukun ve insan haklarının olmadığı her ortamda hayatın kendisi bir kâbustur zaten…

    Evli, çocuklu insanlar vardı içeride. Hemen hepsi yüksek tahsilliydi. En çok da çocuklarını özlüyorlardı. O görüş günleri bir trajediye dönüşüyordu. Babaların kızlarına sarılmaları dünyanın en hazin sahnesi oluyordu benim gözümde. Duyduk ki, genç kızları, ev hanımlarını, anneleri bile hapse atmışlar. Ben kendi derdimi unutmuş, cezaevlerindeki on binlerce masumun derdine kahırlanır olmuştum. Tam on dokuz ay yattım içeride. Yazdığım romandaki ‘19’ mu hedeflenmişti, bilemiyorum. Sayelerinde, tüm ülke gibi ben de paranoyak oldum. Psikolojim bozuldu. İnancım sarsıldı. Yönetimi ele geçiren cuntanın savunduğu bütün değerleri tartışır hale geldim. İnsanlara olan inancım temelinden sarsıldı. Devlete de öyle…

    En sonunda mahkeme yüzü gördük. Hakkımda, doğal olarak örgüt üyeliği için yeterli kanıt bulunamadı ve ‘serbestsin’ dediler. Üstüne bir de teşekkür bekleyerek üstelik. Hayatımın içine etmişlerdi ve bunu telafi etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Maalesef sadece benim değil, bir ülkenin de hayatının içine etmişlerdi. Kimi korkudan, kimi cehaletten, kimi yandaşlıktan dolayı onları alkışlayan koca bir kitle vardı. İnsanın canını en çok yakan şey de buydu zaten.

    Tahliye olunca, dışarıya alışmakta güçlük çektim. En çok gökyüzünü özlemiştim. Benim ülkemde neredeyse bütün iyi şairlerin, iyi edebiyatçıların yolu mahpus damına düşmüştü. Çok güzel mahpushane şiirlerimiz, türkülerimiz vardı maalesef… Keşke olmasalardı diyeceğimiz kadar güzeller hem de…

    Ülkeyi terk etmeden önce –ki bu elbette kaçak yollardan oldu, çünkü yurt dışı çıkış yasağımız vardı, o son memleket akşamında çok sevdiğim o iskeleye gittim. İskelede oturdum uzun uzadıya. Martı çığlıklarını, vapur düdüklerini dinledim. Denizin, belki de bir daha asla dünya gözüyle göremeyeceğim o mavi sularına mükedder gözlerle baktım. Yüreğim kanayarak, gözyaşları içinde gidecektim oralardan. Ben ki, kendi çabasıyla okumuş, kendi emeğinin dışında hiçbir kazanç elde etmemiş; ülkesini, milletini çok sevmiş; hayatta kimseye bir kötülük etmemiş bir adamdım ve bütün mukaddesatımı, bütün değerlerimi sarsıntılara terk ederken, ülkemi de terk edecektim. Dedim ya, özgür değilseniz, orası sizin değildir.

    Ayrılırken en çok ne zoruma gitti biliyor musunuz? Kitaplarımı bırakmak… Bir de ana dilimi çok az duyacak olmak; memleketimin türkülerine hasret kalmak…

    Macera dolu bir yolculuğun ardından Avrupa’ya geçmiştim. Siyasi mültecilik talebimi kabul eden ülke hangisi olursa oraya gidecektim. Vatanını kaybeden bir adam olarak hiç birinin, hiç birinden farkı olmayacaktı benim için. Nitekim bu ülke Hollanda oldu. Dedim ya, iyi ki evli değilmişim ve daha ötesi iyi ki çocuklarım yokmuş. Yoksa ne bu sıkıntılara ne bu hasrete dayanabilirdim.

    Ülkesinde bir akademisyen olan ben, burada vasıfsız bir elemandım. Elimden her iş gelmiyordu. Sonuçta aldığım eğitim belliydi. Aylarca lokantalarda paspas çektim; cam ve masa sildim. Gerçekten çok zordu. Beni bu hallere düşürenlere, bu haksızlığa sebep olanlara ağızlar dolusu sövdüm, saydım. Ancak azmettim ve dil öğrendim. Sonrasında kapılar açılmaya başladı. Son birkaç yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. Çok mutluyum. Çünkü bana cezaevindeyken, sırf işkence olsun diye vermedikleri kitaplarla dolu bir dünya kurmuştum artık kendime. Okumak, özgürlüktü…

    Geçtiğimiz günlerde ülkemden gelen eski bir dostum bana çok hoş bir sürpriz yaptı. Orada yayımlanmış ve artık basımı olmayan bütün kitaplarımdan birkaç tane getirdi. O kadar sevindim ki, çünkü ben bile kendi kitaplarımı unutmuştum artık. Aslında bir bakıma başıma onca çorabı ören şey, kitaplar ve okumamdı. Cehalet belki de mutluluktu. Ancak okumaya, düşünmeye, yazmaya, konuşmaya devam etmek zorundaydık. Çünkü insan olmanın gereğiydi bunlar.

    Kitaplarımı, evlatlarına kavuşmuş bir baba edasıyla tekrar tekrar okudum. Hatta birkaç romanımı Felemenkçeye çevirmeye karar verdim. Sanırım Hollandalıların ilgisini en çok ‘19’ romanım çekecektir. Hani şu son kısımlarında şunları yazdığım romanım… Buyrun son kısmını birlikte okuyalım;

    ‘‘Projede yer alan herkes artık o kafesin içindeydi. Kulu oldukları devlet onları imha etme kararı vermişti. Çünkü şartlar değişmişti. Artık onlara ihtiyaç yoktu. Farklı bir iktidar vardı. Yeni iktidara göre, insanın ve insanlığın merkezde olmadığı her türlü ideoloji, girişim ve idare tarzı çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle 19’lar Projesi, devleti merkezde tutan, devlet için bireyleri feda eden, makine düzeni oluşturmaya çalışan yapısıyla açığa çıkarılmıştı. Sözde yeni bir dünya inşa etme ve devletin bekasını sağlama amacı taşısa da projenin nasıl bir felakete yol açacağı ortadaydı. Sahte insanlar, robotik çocuklar, masum ve kullanılan kadınlar, yeni toplum düzeni adı altında iradesiz bir güruh oluşturmak çabası, tehlikeli bir silah…

    Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz derler; bu proje de kâğıt üstünde ‘devletlü ve kutsal’ amaçlar taşısa da, insanlık değerlerine aykırıydı. Nihayetinde değişen ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atan yeni iktidar, bu gizli projeyi hiç benimsemediği gibi aktörlerini ortadan kaldırmakta hiçbir sakınca görmedi. 19’lar ortadan kaldırıldıktan sonra ne onları arayan oldu ne de adlarını anan… Sanki hiç var olmamışlardı!

    Sonuçta birey, devletten üstün olmalı… Siz buna, kul hakkı da diyebilirsiniz, evrensel hukuk da; ben ise 19 Projesi’nin sonu diyorum…’’

    Evet, işte romanım bu cümlelerle bitiyordu.

    Bense akşamın çöktüğü, loş ışıklı, biraz sisli Amsterdam sokaklarında bisikletimin pedalını çevirip, rahvan giden bir atın üstündeymişçesine, gurbet kokan mütevazı evime dönüyordum. Bir lokantanın önünden geçerken bizim oralardan bir türkü çalındı kulağıma. Ne kadar gizlemeye çalışsam da ülkemi çok özlemiştim; ama bir zamanlar özgür olduğum ülkemi…
  • ayet İstanbul Boğazından, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.Hiçbir şey kalmadı geriye.Bir büyük boşluk kaldı geriye.Bir de bütün bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.

    nun.

    harf dedim, kelâmın kalbi titredi.

    Huruf T-mizaç olmasam da ikibinyedi yılından kendime dair birkaç mana çıkardım.

    iki nun, iki isim, iki dünya, iki mana arasında kalacak varlığıma çıkan bir yolun başında, bindokuzyüzdoksanyedi’nin mayısında bu metinlere nun masalları adını verdiğimden bu yana on yıl geçmiş.

    demek ki arkadaki dergi serüvenini göz ardı edersek, iki karton kapak arasında toplanmış suhuf üzerine isim-imza düşürüşümün onuncu yılı.

    o zaman ben kırk yaşındaydım. oysa nun, ebcedle elli demek. bu yüzden olacak, o günlerde nun’un elli değerinden çok kalem, hokka, kader, yazı anlamlarıyla oyalandım.

    kendisiyle başlayıp kendisinde bitmesine dikkat ettim.

    harflerin en titreyişlisi olmasına kulak kesildim.

    ama şimdi nun yılındayım. benim, ben diye bildikleri şu zaif bedenin nun yaşındayım.

    hal böyle olunca, kal de bu baskının üzerine yeni bir not düşmeyi zorunlu kılıyor:

    nun baskısı.

    tekrarı yok, sayısı bin’le sınırlı. teker teker numaralandırılmış ve bin’inin şu ilk sahifesi de bence açılmış, ithafı eksik olsa da imzası şu elimle, şu kalemimle atılmış.

    araya giren bunca karanlık nihade’ye, güzel yûsuf’a, kışkırtıcı züleyha’ya, cam ustası, yontucu ve bir türlü kendi mezarına gömülemeyen hükümdara rağmen. on yıl üzerine nun masallarını yeniden okuyunca, onda, bulanların ne bulduğunu, bulmayanların ne bulmadığını ilk kez anladım. kendi hisseme düşeni ise, yazdıklarını padişahın okumasıyla yetinemeyen hattatın hikâyesinden çıkardım. ilk yazı. kaderin, yazmaktan eylem bir sözcükle yaz-gı olduğu duruyordu orada ve bu yazgı üzerinde her şey sabitken en fazla, hattatla padişahın yer değiştirebileceği okunuyordu.

    her şey başa dönüyor.

    on yıl üzerine, kırık çemberin iki ucunu bir araya getirdiğimde. mademki bir yeryüzü yalnızlığı damarlarıma yürüyüp de geceye baktığımda bütün hükümler hükümsüz kalıyor, mademki ayaklarım suya eriyor, öyleyse artık bir şeyler görebilmem gerek benim, değil mi? ama soluğum hâlâ bir aynanın yüzünü buğulandırıyor.

    âh mine’l aşk. körüm ben.

    nasıl aklanır bu şehir?

    bir körlük sarhoşluğunda bildim ki yazılan her yazı ilk yazılana düşülen bir dipnot kadarmış. ama harflerin denize karşı aldığı şekiller tutkulu yazma serüvenlerine kurban kılarmış kalemin emanetçisini. ama bir oturuşta anlatılacak hikâyelerden değilmiş, anlatmaya başlamak için bile yıllar geçmesi gerekmiş.

    benimki on yılı buldu, bir harfin bedeli kaç yıl kölelik bu defterde?

    kitaplar okunmak, defterler yazılmak için bu hikâyede.

    benden geriye kalacak olan: bir isim, sabrım ve tahammülüm.

    ama ölümden öte hayat, bilindikten başka bir bilgi varmış. ve insan dedikleri ancak kendi çapı kadarmış.

    ölümlüyüm. ölümlüsünüz.

    benim gördüğümü sen hatırla. unuttuğum cümleyi hatırlatma, hatırla.

    bunu bilmesem, yazmak ve yaşamak arasındaki o soylu seçimde taraf olmazdım, yine de yazmazdım.

    fakat fazla söze ne gerek. varlığın özü hasret.

    yazının kendisi için değil. kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı, dediğimde. yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem, bana bir borç oluyor.

    irşâda değil paylaşıma bakıyor yüzüm. tâcidâr değilim çünkü sadece muhtâcım. harflerimin hükmü muhabbettir benim ve serâpâ hatayım.

    her cümlenin, sahibini bambaşka bir kaderle birleştirdiğini, anlattığımdansa anlatmadığımın anlaşılmasının daha önemli olduğunu hazır öğrenmişken. heves bu ya; nun baskısında, nohudî renkli bir sahife üzerinde, hattatı, nakkaşı, genç mezarlık bekçisini, kalfayı, son padişahı, nigâr hanım’ı, olur ya yazıcıyı da, görelim istedim. cildi ağır, kâğıdı kalın gravür mecmualarının arasında onları bulabilirim zannettim.

    bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak günlerce ve gecelerce sahife çevirdim. bir-iki asır aralıkla da olsa, aynı şeyi görmüş iki insandan biri olabilmeyi ümit ettim.

    Kafesli evler, ikindi gölgeli yaz sokakları, serin mezarlıklar, geniş gövdeli yelkenliler, selâmlık vakitlerinin alay kalabalığı, rüyası hakikatinden makbul dolunay, su üzerine serpilmiş saray gölgeleri…

    yol kopyanın da kopyası bir kâğıt-kalem dünyasında bazen bir parıltıya gözlerim takılsa da, kendi aydınlığında yok olmayan bir ışığın daima uzağında. ne nakkaşa ne hattata rastladım. asılları yoktu, suretleriyle oyalandım.bu gördükleriniz, işte o suretler.

    bütün bu sayıklamalardan ve oyalanmalardan sonra, üzerine harf düşmemiş kâğıda yanmalarımla size söylemeliyim ki, ikibinyedi’ye yüklenmiş bütün manalarıyla bir nun baskısı bu. hiçbir şey hatıra olsun için değil, ama yine de nun yılına kendiliğinden denk düşmüş bir yıldönümü hatırası.

    nun yaşıl

    oysa geldi de geçerlik insanın vasfı.

    bir doğum ve bir ölüm tarihi olanın gerçek manada var 12 olduğundan kim söz edebilir? zaman, ancak bir zamana tâbT olanlar için geçici. hamd, zamana tâbT olmayıp da zamanın sahibi olana.

    Hattat ve Padişah

    HAT VE RASAT

    Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kim- 17 senin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âherlenmiş kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.

    Bütün gün, bütün gece ve bir bütün gün daha rasathanenin pencerelerinden semayı gözlemişlerdi. Zâtülhalâkların, lübnele-rin, rub’uların doldurduğu salonlarda, irili ufaklı odalarda tam on beş rasıt çalışıyorlardı. Kimbilir kaç yıldan beri onu bekliyorlardı, İstanbul semalarından geçmesini ve her şeyi aydınlatmasını. Zâtüssukbeteyninden ansızın onu görmüştü. Kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak, doğudan batıya doğru ağır ağır yürüyordu. Önce onu görmüştü, sonra da onun ışığında kendisini ve her şeyi. Artık baş rasıdın buyrukları, kâtibin iğreti tebessümü eskisi gibi sinirlerini bozmuyor, tam tersine hoşuna bile gidiyordu. Kendi kendine, ne garip, demişti, demek bütün bir varlığı ve bu arada kendimi onun ışığında görebilmem gerekliymiş. Baş çizimci, ne buyurdunuz efendim, diye sorunca da, hiç, diye gülümsemişti, hiç ama her şey aynı anda.

    Eve döndüğü zaman, köhnemiş basamakları çifter çifter çıktı. Karısı komşuda, çocukları sokakta olmalıydı. Kapının önünden bağırarak yoğurtçular, şıracılar geçti. Güneş ufkun üzerinden batmaya hazırlanıyordu. Aylardan mayıs, yıllardan binyüzyetmişaltı hicrî. Tamam, dedi kendi kendisine, onu gördüm. Onun ışığında bütün dünyam aydınlandı. Şimdi artık yazabilirim. Çünkü nasıl yazacağımı, hangi biçimde yazacağımı, şimdiye kadar Osmanlı âlimleri ve edipleri hiç kullanmamış olsa da hangi şekli tutturacağımı biliyorum. İçim sımsıcak. İçim kıpır kıpır. İçim lâle tarlası. İçim fasl-ı gül. Bu defa, kâğıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazabileceğim.

    Çok müstesna bir kâğıt olmalı diye geçirdi içinden. Köşe minderine oturdu. Santurlar dört bir yandan, denize çıkmalı odanın gizli köşelerinden içine doğru vurmaya başladılar. Pencere önündeki suda oynaşan ışık tavana yansıdı. Bu, hem ay ışığıydı, hem de güneş. Bir yanda gurup vardı, bir yanda dolunay. Başka türlü olamazdı zaten, diye düşündü. Çok müstesna bir zaman bu. Rahlesinin önünde diz çöktü. Bir kâğıt çekti. Mühresini eline aldı. Duvarlardan, yıllar evvel yazdığı levhalar bakıp bakıp gülümsediler. Her birinde gerçekleştiremediği o şeyi, bu gece gerçekleştireceğini bilerek içi içine sığmıyordu. Bu gece, dedi, nihayet yazacağım. Hiç kimsenin bilmediği şeyleri anlatacağım. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdiriyordu. Sonra, dedi, onu, yazdıklarımı diğer insanlara okuyacağım. Kimbilir belki padişahımız efendimize de okurum. O zaman, içimden geçenleri yazabilince, başarabilince ruhuma kanat takmayı, var olacağım. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığımın anlamını çözeceğim. Sağ dizini dikerek oturdu. Kamış kalemi eline aldı. Santurlar odanın dört bir yanından hâlâ vuruyorlardı.

    Denizin hışırtısı sabaha kadar durmadı. Ve o, sabaha kadar, hiç durmaksızın yazdı. Ay’la güneş hâlâ aynı yerde, biri doğmak biri batmak üzere, aynı yerde ama yalnızca kendi âlemlerinde asılı kalmışlardı. Yalnızca kamış kalem cızırdıyor, yalnızca santurlar vuruyor, yalnızca gözlerinden yaşlar sızıyordu onun. Her harf, geçmiş yıllarda kalmış hattatlığının tecrübesiyle, içinde tuttuğu nefesin salıverilme ânında surete giriyor, onun ışığında gördüğü kendisini de sanki levhalara hat çeker gibi özenle 19 biçimliyordu. Bir ara gülümsedi. Kimbilir, dedi, belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcı, hem ay hem güneş ışığına boğulmuş bir başka odada, şu an benim içimden geçenleri yazmaya kalkışır. Sabaha kadar hiç durmadı. Ve ömründe ilk kez, kendini bildiğinden bu yana ilk kez, akşamı da, yatsıyı da, sabahı da duymadı. Duymadığı için de namazlarını kılmadı.

    Evvelâ, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlattı. Sonra, her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, o gülü ilk gördüğünde çok büyük bir şeyler olmasını nasıl umduğunu. Sonra, sonra hanımelleriyle gönlünün nasıl kanatlandığını. Sarayın has bahçesindeki nazlı, mağrur ve cimri, tek soğana tek lâle, lâle tarhlarını. Şakayık güllerini, karanfilleri. Bütün bunlar içinde bir has bahçeye dönüştü. Ömrünün ve baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defter doldurdu.

    Arkadan onu insan kılan acılarını anlattı. Kendi çektiklerini ve başkalarının çektiklerini. Teker teker. Ölüm fermanı yazarken harflere nefes tutulmuyordu. Kendisinden, bir ölüm fermanı yazmasını istedikleri gün saraydaki hattatlığından nasıl ayrıldığını. Çocuğunu mahalle mektebine getirip götüren kalfanın ani ölümüyle o vakitler neden o kadar çok sarsılmış olduğunu araştırdı. Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen. Bir defter de bunlarla doldu.

    Sonra düşlerini anlatmaya koyuldu, masallarını. İnsan olmaya çalışan bir peri kızı tanımıştı. Onu yazdı. Peri kızına, insanlık zordur, demişlerdi de o inat ederek, denemek isterim, demişti. İnsanlığın gereklerini yerine getiremezsem, o zaman süslü kanatlarıma, ışıklı dünyama dönerim yeniden. Peri kızı ilk gece, bir bedeni var olmuş olmanın sızılarını duymuş, ısınmak için odun toplamış, lâkin onları yavrusu hasta bir kadınla paylaşmıştı. Ertesi akşam, açlıktan ayakta duramayan bir ihtiyara, çalılıklardan topladığı aluç tanelerinin tamamını vermişti. Son gün, durmadan ve bağırarak tartışan bir karı-kocanın penceresi önünde durmuştu. Karı-koca çok gençtiler ve gerçeğin ne olduğunu tartışıyorlardı. Kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez, diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar, diyordu. Az ötede Türkmen işi bir halının üzerinde henüz sekiz aylık bir bebek ağlıyordu. Hem acıkmıştı hem de seslerden korkmuştu. Onlara dönerek, gerçek bu değil mi, diye seslenmişti peri kızı. Ve insan olmaya hak kazanmıştı.

    Yazdıkça yazıyordu hattat-rasıt. Sağ bileğinde ince bir sızı duydu. Hokkada mürekkep azalmıştı. Son deftere aşkını yazdı, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdi. Oraya, minderin üzerine kıvrıldı, uyuyakaldı. Birazdan odanın kapısı aralandı. Yüzü çizgileriyle güzel bir kadın, karısı, yün bir battaniyeyi kocasının üzerine usulca serdi. Her ikisinin de yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

    Padişahımız efendimize bir dilekçe yazmalıyım, diye düşündü hattat-rasıt uyanır uyanmaz. Divan-ı Hümayun’un toplanacağı gündü, Bâb-ı Hümayun’un önüne gitti. Kapıcılar başlarında kocaman sorguçlarıyla bekliyorlardı. Büyük bir kalabalık vardı. Birden kalabalık iki yana açıldı. Padişah kır bir atın üzerinde göründü. Dilekçelerini vermek isteyenler yanına koştular. Bunların bir kısmı başlarının üzerinde yanan bir meşale tutarak, eğer adaleti yerine getirmezse kıyamette bu meşale gibi yanacağını ima etmek istiyorlardı. Hattat-rasıt, hiç zorluk çekmeden nedense, padişaha yanaştı. Bu, onu ikinci görüşüydü. Gözlerinin, sararmış bir yüzdeki siyah gözlerinin ta içine bakarak, bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var, dedi ve uzaklaştı.

    Padişah, o gece, Saray-ı Âmire’nin, duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billûr kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar defterleri okudu. Haremin bir başka odasında, kadife tenli bir sıcak iklim güzeli, ipek döşekler üzerinde padişahı boş yere bekledi durdu. Ertesi sabah padişah emir buyurdu, hattat-rasıdı saraya getirdiler. Huzura aldılar. Padişah, sıcak, sımsıcak nazarlarla hattat-rasıdın gözlerinin ta içine baktı, yeşim taşlı bir yüzüğün parladığı sağ elini uzatarak yanına gelmesini işaret etti. Defterleri bir defa da ona okuttu. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi, ağzından dökülüyor, tek zerresi kaybolmadan, padişahın gözlerinden gönlüne akıyordu. Sonunda padişah tebessümlü bakışlarla ondan ne istediğini sordu. Hattatrasıt, bütün halkınıza okumak isterdim, dedi. Padişah, bunu, dedi, gerçekten istiyor musun. Yazdıklarını, bütün bu defterleri diğer insanlarla paylaşmayı? Onlarla paylaşmayı, böylece var ve çok olmayı mı ümit ediyorsun? Evet, diye cevapladı hattat-rasıt. Padişah, seni ben anladım, yetmez mi, diye yavaşça karşılık verdi. Bir ben gibi anlayan daha çıkmaz sanırım. Hattat-rasıt inatla ve gururla cevapladı. Hayır, sesi çok netti, bunlar onlar için yazıldı, bir kişi yetmez. Ben olsam bile mi, dedi padişah. Padişahın gözlerinin, her gün bir parça alınan zehrin etkisiyle artık iyice sararmış bir çehrede canlı ve sıcak kalmış gözlerinin içine bakarak, sen olsan bile yetmez padişahım, diye cevapladı hattatrasıt. Padişah, elini tekrar kaldırarak, onun sağ omzunu okşadı ve peki, diye fısıldadı, peki.

    Saray-ı Âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arası tıklım tıklım doluydu. Kadınlar, çocuklar, genç ve yakışıklı delikanlılar, serv-i hıramanlığını siyah ve ipek çarşafların bile örtemediği genç kızlar, kocamanlar, veliler, pirler, yeniçeriler, dervişler, medrese öğrencileri, ulemanın ve üdebanın ak sakallıları, eli sazlı halk ozanları, hepsi hepsi oradaydılar. Hattâ Haremin gün yüzü görmemiş cariyeleri bile bir küme halinde gelmişlerdi. Işıklı ve hoş kokulu bir bahar günüydü, mayısın onyedisi. Hattatrasıt, padişahtan geri aldığı defterleri koltuğunun altında, daha evvel Bâb-ı Hümayun’un önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıktı. Gelirken, Sûr-ı sultaninin yakın pencerelerinden birinin arkasında, loşlukta, siyah bir sakalın çerçevelediği sarı, sapsarı bir çehrenin, sıcak siyah gözlerin kendisini dostane izlediğini fark etmişti.

    Ey Osmanlı, diye ağzını açmak istedi. Aslında, siz, şimdiye kadar kendinizi, kendinizi aradan çıkarabildiğiniz nisbette ifadeye yeltendiniz, diyecekti. Oysa şimdi ben, size salt kendimi göstereceğim, bunu şimdiye kadar hiç görmediniz, diye devam edecekti. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükseldi. Sesim benim değil, diye düşündü. Daha yüksek bir tonda başlamak için geniş bir soluk aldı, daha yüksek bir hırıltı yükseldi boğazından. En ön sıradaki güzel ve genç kızlar, kaytan bıyıklı Rumelili delikanlılar sessizce gülüştüler. Ağzını bir daha açıp kapadı hattat-rasıt, karanlık, pek karanlık bir şey söyledi. Kalabalık şimdi hep bir ağızdan ve açıkça gülüyordu. Edipler sinirlenmişti, koca şairler öfkeyle kıpırdandılar. Bu ne terbiyesizliktir, diye söylendi içlerinden ak saçlı ak sakallı birisi. Bir kısım dervişler ağlamaya ve dövünmeye başlayarak, biz böyle çile, hücremizde dahi görmedik, dediler. Yeniçeriler ellerini palalarına atarak, bizi bu yüzden mi kışlalarımızdan çağırdılar, diye homurdandılar, küffar kapıda. Haremin gün yüzü görmemiş güzelleri, işveyle başlarını sallayarak, bizim Sümbül Ağa’nın anlattığı cin peri masalları bile bununkinden daha güzel, diye gülüştüler. En arka sıralardan itibaren birer ikişer çözülmeye başladı kalabalık. Sonunda hattat-rasıt, koca meydanda yalnız kaldığını fark etti. Hâlâ defterlerini okumaya çalışıyordu. Oysa, dedi hüzünle kendi kendine, bütün gece sabaha kadar defterimi padişaha okurken, sesim ne kadar güzeldi. Sesim ne kadar güzeldi ve her şey ne kadar güzeldi.

    Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırdı. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Taş kaideden indi. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken, kendisini hâlâ izleyen gözleri bir kez daha hissetti. Başını kaldırıp bakmadı, şansını yitirmişti. Seng-i ibretin önünden geçti. Taşın çatlaklarından koyu, kirli bir kan akıyordu. Rasathaneye gitmesi gerektiğini fark etti. Biraz evvel, kalabalığın ön sıralarındaki baş rasıdın ve arkadaşlarının sinirli sinirli uzaklaştıklarını görmüştü. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil, eve doğruldu. Basamakları yerinden oynayan merdivenlerden yukarı çıktı. Rahlesini, yazı takımını önüne çekti. Rastgele bir kâğıda uzandı. Kamış kalemini, Sürre alayıyla 23 Mekke’ye gidip gelmiş koyu renkli mürekkebin içine daldırdı. Sesini, padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri yazmaya başladı. Kelimeler, içinden sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülmeye başladılar. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu.

    KAYIP PADİŞAH I

    Mevsim birdenbire değişti. Çok uzun ve sıcak bir yazın ardından birdenbire güz geldi. Padişah, mavi gölgeli dairesinde yavaşça yerinden doğruldu. Boğaz’ın gri ve soğuk suları üzerinde kanat çırpan kuşlara bakarak, hoş geldiniz yağmur kuşları, diye mırıldandı, içimin hasretine hoş geldiniz. Siyah gözlerinin derininde bir yer serinleyerek gülümsüyordu.

    Saray-ı Âmire’den uzakta, iki katlı evinin çıkmasında hat-tat-rasıt, bir başka kıyıdan aynı suya bakıyordu. Kendisini padişahtan başka kimseciklerin anlamadığı hattat-rasıt bir adamın öyküsünü yazdıktan sonra, evinden bir daha hiç çıkmamıştı. Günlerce rasathaneden haberciler gönderilmiş, eğer hemen zâ-tüssukbeteyninin başına dönmezse ve böyle, bir rasıdın haysiyetiyle bağdaşmayacak münasebetsizlikte işlerle uğraşmayı hemen bırakmazsa, istifa etmiş sayılacağı kendisine defalarca hatırlatılmıştı. Ama o, kapıdan dışarı adım atamadığı gibi pencerenin…

    Masal gemisi, nihayet İstanbul Boğazından, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.Hiçbir şey kalmadı geriye.Bir büyük boşluk kaldı geriye.Bir de bütün bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.

    nun.

    harf dedim, kelâmın kalbi titredi.

    Huruf T-mizaç olmasam da ikibinyedi yılından kendime dair birkaç mana çıkardım.

    iki nun, iki isim, iki dünya, iki mana arasında kalacak varlığıma çıkan bir yolun başında, bindokuzyüzdoksanyedi’nin mayısında bu metinlere nun masalları adını verdiğimden bu yana on yıl geçmiş.

    demek ki arkadaki dergi serüvenini göz ardı edersek, iki karton kapak arasında toplanmış suhuf üzerine isim-imza düşürüşümün onuncu yılı.

    o zaman ben kırk yaşındaydım. oysa nun, ebcedle elli demek. bu yüzden olacak, o günlerde nun’un elli değerinden çok kalem, hokka, kader, yazı anlamlarıyla oyalandım.

    kendisiyle başlayıp kendisinde bitmesine dikkat ettim.

    harflerin en titreyişlisi olmasına kulak kesildim.

    ama şimdi nun yılındayım. benim, ben diye bildikleri şu zaif bedenin nun yaşındayım.

    hal böyle olunca, kal de bu baskının üzerine yeni bir not düşmeyi zorunlu kılıyor:

    nun baskısı.

    tekrarı yok, sayısı bin’le sınırlı. teker teker numaralandırılmış ve bin’inin şu ilk sahifesi de bence açılmış, ithafı eksik olsa da imzası şu elimle, şu kalemimle atılmış.

    araya giren bunca karanlık nihade’ye, güzel yûsuf’a, kışkırtıcı züleyha’ya, cam ustası, yontucu ve bir türlü kendi mezarına gömülemeyen hükümdara rağmen. on yıl üzerine nun masallarını yeniden okuyunca, onda, bulanların ne bulduğunu, bulmayanların ne bulmadığını ilk kez anladım. kendi hisseme düşeni ise, yazdıklarını padişahın okumasıyla yetinemeyen hattatın hikâyesinden çıkardım. ilk yazı. kaderin, yazmaktan eylem bir sözcükle yaz-gı olduğu duruyordu orada ve bu yazgı üzerinde her şey sabitken en fazla, hattatla padişahın yer değiştirebileceği okunuyordu.

    her şey başa dönüyor.

    on yıl üzerine, kırık çemberin iki ucunu bir araya getirdiğimde. mademki bir yeryüzü yalnızlığı damarlarıma yürüyüp de geceye baktığımda bütün hükümler hükümsüz kalıyor, mademki ayaklarım suya eriyor, öyleyse artık bir şeyler görebilmem gerek benim, değil mi? ama soluğum hâlâ bir aynanın yüzünü buğulandırıyor.

    âh mine’l aşk. körüm ben.

    nasıl aklanır bu şehir?

    bir körlük sarhoşluğunda bildim ki yazılan her yazı ilk yazılana düşülen bir dipnot kadarmış. ama harflerin denize karşı aldığı şekiller tutkulu yazma serüvenlerine kurban kılarmış kalemin emanetçisini. ama bir oturuşta anlatılacak hikâyelerden değilmiş, anlatmaya başlamak için bile yıllar geçmesi gerekmiş.

    benimki on yılı buldu, bir harfin bedeli kaç yıl kölelik bu defterde?

    kitaplar okunmak, defterler yazılmak için bu hikâyede.

    benden geriye kalacak olan: bir isim, sabrım ve tahammülüm.

    ama ölümden öte hayat, bilindikten başka bir bilgi varmış. ve insan dedikleri ancak kendi çapı kadarmış.

    ölümlüyüm. ölümlüsünüz.

    benim gördüğümü sen hatırla. unuttuğum cümleyi hatırlatma, hatırla.

    bunu bilmesem, yazmak ve yaşamak arasındaki o soylu seçimde taraf olmazdım, yine de yazmazdım.

    fakat fazla söze ne gerek. varlığın özü hasret.

    yazının kendisi için değil. kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı, dediğimde. yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem, bana bir borç oluyor.

    irşâda değil paylaşıma bakıyor yüzüm. tâcidâr değilim çünkü sadece muhtâcım. harflerimin hükmü muhabbettir benim ve serâpâ hatayım.

    her cümlenin, sahibini bambaşka bir kaderle birleştirdiğini, anlattığımdansa anlatmadığımın anlaşılmasının daha önemli olduğunu hazır öğrenmişken. heves bu ya; nun baskısında, nohudî renkli bir sahife üzerinde, hattatı, nakkaşı, genç mezarlık bekçisini, kalfayı, son padişahı, nigâr hanım’ı, olur ya yazıcıyı da, görelim istedim. cildi ağır, kâğıdı kalın gravür mecmualarının arasında onları bulabilirim zannettim.

    bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak günlerce ve gecelerce sahife çevirdim. bir-iki asır aralıkla da olsa, aynı şeyi görmüş iki insandan biri olabilmeyi ümit ettim.

    Kafesli evler, ikindi gölgeli yaz sokakları, serin mezarlıklar, geniş gövdeli yelkenliler, selâmlık vakitlerinin alay kalabalığı, rüyası hakikatinden makbul dolunay, su üzerine serpilmiş saray gölgeleri…

    yol kopyanın da kopyası bir kâğıt-kalem dünyasında bazen bir parıltıya gözlerim takılsa da, kendi aydınlığında yok olmayan bir ışığın daima uzağında. ne nakkaşa ne hattata rastladım. asılları yoktu, suretleriyle oyalandım.bu gördükleriniz, işte o suretler.

    bütün bu sayıklamalardan ve oyalanmalardan sonra, üzerine harf düşmemiş kâğıda yanmalarımla size söylemeliyim ki, ikibinyedi’ye yüklenmiş bütün manalarıyla bir nun baskısı bu. hiçbir şey hatıra olsun için değil, ama yine de nun yılına kendiliğinden denk düşmüş bir yıldönümü hatırası.

    nun yaşıl

    oysa geldi de geçerlik insanın vasfı.

    bir doğum ve bir ölüm tarihi olanın gerçek manada var 12 olduğundan kim söz edebilir? zaman, ancak bir zamana tâbT olanlar için geçici. hamd, zamana tâbT olmayıp da zamanın sahibi olana.

    Hattat ve Padişah

    HAT VE RASAT

    Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kim- 17 senin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âherlenmiş kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.

    Bütün gün, bütün gece ve bir bütün gün daha rasathanenin pencerelerinden semayı gözlemişlerdi. Zâtülhalâkların, lübnele-rin, rub’uların doldurduğu salonlarda, irili ufaklı odalarda tam on beş rasıt çalışıyorlardı. Kimbilir kaç yıldan beri onu bekliyorlardı, İstanbul semalarından geçmesini ve her şeyi aydınlatmasını. Zâtüssukbeteyninden ansızın onu görmüştü. Kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak, doğudan batıya doğru ağır ağır yürüyordu. Önce onu görmüştü, sonra da onun ışığında kendisini ve her şeyi. Artık baş rasıdın buyrukları, kâtibin iğreti tebessümü eskisi gibi sinirlerini bozmuyor, tam tersine hoşuna bile gidiyordu. Kendi kendine, ne garip, demişti, demek bütün bir varlığı ve bu arada kendimi onun ışığında görebilmem gerekliymiş. Baş çizimci, ne buyurdunuz efendim, diye sorunca da, hiç, diye gülümsemişti, hiç ama her şey aynı anda.

    Eve döndüğü zaman, köhnemiş basamakları çifter çifter çıktı. Karısı komşuda, çocukları sokakta olmalıydı. Kapının önünden bağırarak yoğurtçular, şıracılar geçti. Güneş ufkun üzerinden batmaya hazırlanıyordu. Aylardan mayıs, yıllardan binyüzyetmişaltı hicrî. Tamam, dedi kendi kendisine, onu gördüm. Onun ışığında bütün dünyam aydınlandı. Şimdi artık yazabilirim. Çünkü nasıl yazacağımı, hangi biçimde yazacağımı, şimdiye kadar Osmanlı âlimleri ve edipleri hiç kullanmamış olsa da hangi şekli tutturacağımı biliyorum. İçim sımsıcak. İçim kıpır kıpır. İçim lâle tarlası. İçim fasl-ı gül. Bu defa, kâğıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazabileceğim.

    Çok müstesna bir kâğıt olmalı diye geçirdi içinden. Köşe minderine oturdu. Santurlar dört bir yandan, denize çıkmalı odanın gizli köşelerinden içine doğru vurmaya başladılar. Pencere önündeki suda oynaşan ışık tavana yansıdı. Bu, hem ay ışığıydı, hem de güneş. Bir yanda gurup vardı, bir yanda dolunay. Başka türlü olamazdı zaten, diye düşündü. Çok müstesna bir zaman bu. Rahlesinin önünde diz çöktü. Bir kâğıt çekti. Mühresini eline aldı. Duvarlardan, yıllar evvel yazdığı levhalar bakıp bakıp gülümsediler. Her birinde gerçekleştiremediği o şeyi, bu gece gerçekleştireceğini bilerek içi içine sığmıyordu. Bu gece, dedi, nihayet yazacağım. Hiç kimsenin bilmediği şeyleri anlatacağım. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdiriyordu. Sonra, dedi, onu, yazdıklarımı diğer insanlara okuyacağım. Kimbilir belki padişahımız efendimize de okurum. O zaman, içimden geçenleri yazabilince, başarabilince ruhuma kanat takmayı, var olacağım. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığımın anlamını çözeceğim. Sağ dizini dikerek oturdu. Kamış kalemi eline aldı. Santurlar odanın dört bir yanından hâlâ vuruyorlardı.

    Denizin hışırtısı sabaha kadar durmadı. Ve o, sabaha kadar, hiç durmaksızın yazdı. Ay’la güneş hâlâ aynı yerde, biri doğmak biri batmak üzere, aynı yerde ama yalnızca kendi âlemlerinde asılı kalmışlardı. Yalnızca kamış kalem cızırdıyor, yalnızca santurlar vuruyor, yalnızca gözlerinden yaşlar sızıyordu onun. Her harf, geçmiş yıllarda kalmış hattatlığının tecrübesiyle, içinde tuttuğu nefesin salıverilme ânında surete giriyor, onun ışığında gördüğü kendisini de sanki levhalara hat çeker gibi özenle 19 biçimliyordu. Bir ara gülümsedi. Kimbilir, dedi, belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcı, hem ay hem güneş ışığına boğulmuş bir başka odada, şu an benim içimden geçenleri yazmaya kalkışır. Sabaha kadar hiç durmadı. Ve ömründe ilk kez, kendini bildiğinden bu yana ilk kez, akşamı da, yatsıyı da, sabahı da duymadı. Duymadığı için de namazlarını kılmadı.

    Evvelâ, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlattı. Sonra, her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, o gülü ilk gördüğünde çok büyük bir şeyler olmasını nasıl umduğunu. Sonra, sonra hanımelleriyle gönlünün nasıl kanatlandığını. Sarayın has bahçesindeki nazlı, mağrur ve cimri, tek soğana tek lâle, lâle tarhlarını. Şakayık güllerini, karanfilleri. Bütün bunlar içinde bir has bahçeye dönüştü. Ömrünün ve baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defter doldurdu.

    Arkadan onu insan kılan acılarını anlattı. Kendi çektiklerini ve başkalarının çektiklerini. Teker teker. Ölüm fermanı yazarken harflere nefes tutulmuyordu. Kendisinden, bir ölüm fermanı yazmasını istedikleri gün saraydaki hattatlığından nasıl ayrıldığını. Çocuğunu mahalle mektebine getirip götüren kalfanın ani ölümüyle o vakitler neden o kadar çok sarsılmış olduğunu araştırdı. Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen. Bir defter de bunlarla doldu.

    Sonra düşlerini anlatmaya koyuldu, masallarını. İnsan olmaya çalışan bir peri kızı tanımıştı. Onu yazdı. Peri kızına, insanlık zordur, demişlerdi de o inat ederek, denemek isterim, demişti. İnsanlığın gereklerini yerine getiremezsem, o zaman süslü kanatlarıma, ışıklı dünyama dönerim yeniden. Peri kızı ilk gece, bir bedeni var olmuş olmanın sızılarını duymuş, ısınmak için odun toplamış, lâkin onları yavrusu hasta bir kadınla paylaşmıştı. Ertesi akşam, açlıktan ayakta duramayan bir ihtiyara, çalılıklardan topladığı aluç tanelerinin tamamını vermişti. Son gün, durmadan ve bağırarak tartışan bir karı-kocanın penceresi önünde durmuştu. Karı-koca çok gençtiler ve gerçeğin ne olduğunu tartışıyorlardı. Kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez, diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar, diyordu. Az ötede Türkmen işi bir halının üzerinde henüz sekiz aylık bir bebek ağlıyordu. Hem acıkmıştı hem de seslerden korkmuştu. Onlara dönerek, gerçek bu değil mi, diye seslenmişti peri kızı. Ve insan olmaya hak kazanmıştı.

    Yazdıkça yazıyordu hattat-rasıt. Sağ bileğinde ince bir sızı duydu. Hokkada mürekkep azalmıştı. Son deftere aşkını yazdı, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdi. Oraya, minderin üzerine kıvrıldı, uyuyakaldı. Birazdan odanın kapısı aralandı. Yüzü çizgileriyle güzel bir kadın, karısı, yün bir battaniyeyi kocasının üzerine usulca serdi. Her ikisinin de yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

    Padişahımız efendimize bir dilekçe yazmalıyım, diye düşündü hattat-rasıt uyanır uyanmaz. Divan-ı Hümayun’un toplanacağı gündü, Bâb-ı Hümayun’un önüne gitti. Kapıcılar başlarında kocaman sorguçlarıyla bekliyorlardı. Büyük bir kalabalık vardı. Birden kalabalık iki yana açıldı. Padişah kır bir atın üzerinde göründü. Dilekçelerini vermek isteyenler yanına koştular. Bunların bir kısmı başlarının üzerinde yanan bir meşale tutarak, eğer adaleti yerine getirmezse kıyamette bu meşale gibi yanacağını ima etmek istiyorlardı. Hattat-rasıt, hiç zorluk çekmeden nedense, padişaha yanaştı. Bu, onu ikinci görüşüydü. Gözlerinin, sararmış bir yüzdeki siyah gözlerinin ta içine bakarak, bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var, dedi ve uzaklaştı.

    Padişah, o gece, Saray-ı Âmire’nin, duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billûr kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar defterleri okudu. Haremin bir başka odasında, kadife tenli bir sıcak iklim güzeli, ipek döşekler üzerinde padişahı boş yere bekledi durdu. Ertesi sabah padişah emir buyurdu, hattat-rasıdı saraya getirdiler. Huzura aldılar. Padişah, sıcak, sımsıcak nazarlarla hattat-rasıdın gözlerinin ta içine baktı, yeşim taşlı bir yüzüğün parladığı sağ elini uzatarak yanına gelmesini işaret etti. Defterleri bir defa da ona okuttu. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi, ağzından dökülüyor, tek zerresi kaybolmadan, padişahın gözlerinden gönlüne akıyordu. Sonunda padişah tebessümlü bakışlarla ondan ne istediğini sordu. Hattatrasıt, bütün halkınıza okumak isterdim, dedi. Padişah, bunu, dedi, gerçekten istiyor musun. Yazdıklarını, bütün bu defterleri diğer insanlarla paylaşmayı? Onlarla paylaşmayı, böylece var ve çok olmayı mı ümit ediyorsun? Evet, diye cevapladı hattat-rasıt. Padişah, seni ben anladım, yetmez mi, diye yavaşça karşılık verdi. Bir ben gibi anlayan daha çıkmaz sanırım. Hattat-rasıt inatla ve gururla cevapladı. Hayır, sesi çok netti, bunlar onlar için yazıldı, bir kişi yetmez. Ben olsam bile mi, dedi padişah. Padişahın gözlerinin, her gün bir parça alınan zehrin etkisiyle artık iyice sararmış bir çehrede canlı ve sıcak kalmış gözlerinin içine bakarak, sen olsan bile yetmez padişahım, diye cevapladı hattatrasıt. Padişah, elini tekrar kaldırarak, onun sağ omzunu okşadı ve peki, diye fısıldadı, peki.

    Saray-ı Âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arası tıklım tıklım doluydu. Kadınlar, çocuklar, genç ve yakışıklı delikanlılar, serv-i hıramanlığını siyah ve ipek çarşafların bile örtemediği genç kızlar, kocamanlar, veliler, pirler, yeniçeriler, dervişler, medrese öğrencileri, ulemanın ve üdebanın ak sakallıları, eli sazlı halk ozanları, hepsi hepsi oradaydılar. Hattâ Haremin gün yüzü görmemiş cariyeleri bile bir küme halinde gelmişlerdi. Işıklı ve hoş kokulu bir bahar günüydü, mayısın onyedisi. Hattatrasıt, padişahtan geri aldığı defterleri koltuğunun altında, daha evvel Bâb-ı Hümayun’un önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıktı. Gelirken, Sûr-ı sultaninin yakın pencerelerinden birinin arkasında, loşlukta, siyah bir sakalın çerçevelediği sarı, sapsarı bir çehrenin, sıcak siyah gözlerin kendisini dostane izlediğini fark etmişti.

    Ey Osmanlı, diye ağzını açmak istedi. Aslında, siz, şimdiye kadar kendinizi, kendinizi aradan çıkarabildiğiniz nisbette ifadeye yeltendiniz, diyecekti. Oysa şimdi ben, size salt kendimi göstereceğim, bunu şimdiye kadar hiç görmediniz, diye devam edecekti. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükseldi. Sesim benim değil, diye düşündü. Daha yüksek bir tonda başlamak için geniş bir soluk aldı, daha yüksek bir hırıltı yükseldi boğazından. En ön sıradaki güzel ve genç kızlar, kaytan bıyıklı Rumelili delikanlılar sessizce gülüştüler. Ağzını bir daha açıp kapadı hattat-rasıt, karanlık, pek karanlık bir şey söyledi. Kalabalık şimdi hep bir ağızdan ve açıkça gülüyordu. Edipler sinirlenmişti, koca şairler öfkeyle kıpırdandılar. Bu ne terbiyesizliktir, diye söylendi içlerinden ak saçlı ak sakallı birisi. Bir kısım dervişler ağlamaya ve dövünmeye başlayarak, biz böyle çile, hücremizde dahi görmedik, dediler. Yeniçeriler ellerini palalarına atarak, bizi bu yüzden mi kışlalarımızdan çağırdılar, diye homurdandılar, küffar kapıda. Haremin gün yüzü görmemiş güzelleri, işveyle başlarını sallayarak, bizim Sümbül Ağa’nın anlattığı cin peri masalları bile bununkinden daha güzel, diye gülüştüler. En arka sıralardan itibaren birer ikişer çözülmeye başladı kalabalık. Sonunda hattat-rasıt, koca meydanda yalnız kaldığını fark etti. Hâlâ defterlerini okumaya çalışıyordu. Oysa, dedi hüzünle kendi kendine, bütün gece sabaha kadar defterimi padişaha okurken, sesim ne kadar güzeldi. Sesim ne kadar güzeldi ve her şey ne kadar güzeldi.

    Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırdı. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Taş kaideden indi. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken, kendisini hâlâ izleyen gözleri bir kez daha hissetti. Başını kaldırıp bakmadı, şansını yitirmişti. Seng-i ibretin önünden geçti. Taşın çatlaklarından koyu, kirli bir kan akıyordu. Rasathaneye gitmesi gerektiğini fark etti. Biraz evvel, kalabalığın ön sıralarındaki baş rasıdın ve arkadaşlarının sinirli sinirli uzaklaştıklarını görmüştü. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil, eve doğruldu. Basamakları yerinden oynayan merdivenlerden yukarı çıktı. Rahlesini, yazı takımını önüne çekti. Rastgele bir kâğıda uzandı. Kamış kalemini, Sürre alayıyla 23 Mekke’ye gidip gelmiş koyu renkli mürekkebin içine daldırdı. Sesini, padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri yazmaya başladı. Kelimeler, içinden sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülmeye başladılar. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu.

    KAYIP PADİŞAH I

    Mevsim birdenbire değişti. Çok uzun ve sıcak bir yazın ardından birdenbire güz geldi. Padişah, mavi gölgeli dairesinde yavaşça yerinden doğruldu. Boğaz’ın gri ve soğuk suları üzerinde kanat çırpan kuşlara bakarak, hoş geldiniz yağmur kuşları, diye mırıldandı, içimin hasretine hoş geldiniz. Siyah gözlerinin derininde bir yer serinleyerek gülümsüyordu.

    Saray-ı Âmire’den uzakta, iki katlı evinin çıkmasında hat-tat-rasıt, bir başka kıyıdan aynı suya bakıyordu. Kendisini padişahtan başka kimseciklerin anlamadığı hattat-rasıt bir adamın öyküsünü yazdıktan sonra, evinden bir daha hiç çıkmamıştı. Günlerce rasathaneden haberciler gönderilmiş, eğer hemen zâ-tüssukbeteyninin başına dönmezse ve böyle, bir rasıdın haysiyetiyle bağdaşmayacak münasebetsizlikte işlerle uğraşmayı hemen bırakmazsa, istifa etmiş sayılacağı kendisine defalarca hatırlatılmıştı. Ama o, kapıdan dışarı adım atamadığı gibi pencerenin…