• İnglitere’de 121 yıl önce yayınlanan bir roman 19. yüzyılın bitişinin işaretlerini veriyordu. Oscar Wilde’ın yazdığı Dorian Gray’in Portresi o günlerde çok tartışıldı. Ama Oscar Wilde yazdığı tüm eserlerden daha fazla konuşuldu. Gelin beraberce o yıllara gidip Wilde’ın hikayesine bakalım. Oscar Wilde hangi gizli örgüte üyeydi? Ağır ceza mahkemesi’nde neden yargılandı? Mahkemede Dorian Gray’in Portresi nasıl tartışıldı? Hangi kitabı yazmadığı halde yazmakla suçlandı? Ölürken halkına neden kızgındı? İşte Oscar Wilde’ın hikayesi.

    OXFORD’A GİDİŞİ

    Oscar Wilde 16 Ekim 1854’te Dublin’de doğdu. Babası Sir William Wilde göz ve kulak konusunda bilinen bir cerrahtı. Kulak ameliyatlarında adı geçen Wilde tekniğinin adı ondan geliyordu. Sir William aynı zamanda tarihi eserler ve balıkçılık konusunda uzmandı, bilimsel ve edebi konularda yazarlık yapıyordu. Annesi Francis Speranza ise daha ilginç bir kadındı. Bayan Speranza İngiltere’ye karşı İrlanda milliyetçiliğini savunan şiirler yazan devrimci bir şairdi. Oscar Wilde üzerinde büyük bir etkisi vardı. Oğlunun şairliğini destekleyen Speranza’nın sayesinde Oscar Wilde adını Bernard Shaw, W.B Yeats, John M. Synge, James Joyce gibi İrlandalı yazarlar ile beraber İngiliz edebiyatına soktu. Francesca Speranza oğlunun adını “Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde” koyarken herkes onu yalnızca Oscar Wilde olarak bilecekti. Tıpkı aynı uzunlukta isme sahip olmasına rağmen abisinin Willie Wilde olarak tanınması gibi.

    Oscar Wilde, o yıllarda Dublin’in seçkin okullarından Trinity College’da okudu. Wilde ünlü bir yazar olunca College’da adına büyük bir pirinç levha okulun baş köşesine asılacaktı. Eliot Engel’in anlatımına göre burada kendisini en çok etkileyen hocası Antik dönem tarih profesörü Reginald Mahaffy idi. Oscar Wilde Antik Yunan’ı, estetik zevkleri, gurmeliği Mahaffy’den öğrenecek; onun gibi şaraplara antika mobilyalara, tarihi aksesuarlara, eski gümüş tasarımlara ilgi duyacaktı. Wilde yaşıtlarından estetik merakı ile göze batan şekilde ayrılıyordu. Yirmi yaşında kendi odasını değişik tarz mobilyalarla dekore ediyor, seçme porselen çay takımları biriktiriyordu. Oscar Mahaffy’den hayatını değiştirecek bir bilgi de edinecekti. Mahaffy’nin 1874 yılında hazırladığı “Eski Yunan’da Sosyal Yaşam” isimli kitaba Oscar yardım ediyordu.Oscar Wilde Eski Yunan’da genç erkeklere duyulan aşkın teorisini bu çalışmada keşfetti.

    Oscar Wilde 1874 yılında Oxford Üniversitesi’ne kabul edildi. Dikkat çekici şekilde İrlanda aksanıyla İngilizce konuşuyordu. Atletik, uzun boylu, alımlı bir gençti. Yassı dudakları, koyu renk, uzun saçları dikkat çekiciydi.

    Oscar Wilde, ne kadar bastırmaya çalışsa da erkeklere ilgi duyuyordu. İlk karmaşık duygularını 16 yaşında çarpıcı bir olayla tatmıştı. Portora Kraliyet Okulu’ndan ayrılmak üzereyken en yakın dostu onu istasyona uğurlamak için gelmişti. Trene bindirdikten sonra Oscar’ın yüzünü ellerinin arasına aldı, “Aah Oscar” diyerek dudaklarından öptü ve ağlayarak hızla uzaklaştı. Yüzünde en yakın dostunun bıraktığı gözyaşları ile Oscar şaşkınlıkla “işte aşk bu” dedi. En sevdiği erkek arkadaşının bu duygusal davranışı onu sarsmıştı.

    Oscar Wilde Oxford’a geldiğinde erkeklere karşı romantik bir ilgi besliyordu. Bunun için “Eski Yunan Aşkı” tarifini kullanıyordu. Burada yazdığı şiirler Yunan tarihi ve mitolojisindeki erkek aşıklar üzerineydi. Oscar, Oxford günlerinde erkeklere karşı duyduğu romantik ilgiden erotik ilgiye geçiş yaptı. Tüm okulda onun hakkında eşcinselliğine ilişkin dedikodular dolaşıyordu. Oxford’da Oscar’ın erkek aşıkları konuşuluyordu. Wilde, bu yıllarda hem kadınlarla hem de erkeklerle birlikte oluyordu. 1875 yılında Fidelia ve Eva isminde iki kadınla da aşk yaşadı. 1876’da Florence Balcomlee ile 1878’e kadar sürecek ve neredeyse evliliğe giden bir ilişki yaşadı. Ancak Oscar Wilde aynı tarihlerde hemcinsi Frank Miles ile de ciddi bir beraberlik içindeydi.

    Wilde, o yıllardan başlayarak kendisini Estetikçi Akım içinde tarif etti. O dönem radikal bir sanat akımı olan estetikçi akımın üyeleri güzellik fikrinin devrimci gücü taşıdığını düşünüyordu. Oscar Wilde’ın o yıllarda söylediği “evimdeki mavi porselene layık olmakta zorlanıyorum” sözlerine St. Mary Kilisesi’nin papazı John Burgan “putperestlik” ile suçlayarak cevap veriyor, “bu düşüncenin başının ezilmesi gerektiğini” söylüyordu. Oscar Wilde’ın hem cinsel hem de sanat anlayışı erken yıllarda Kraliçe Viktorya döneminin ahlakı ile karşı karşıya geliyordu. Oscar Wilde Tanrı yerine “güzellik”i , din yerine “estetikçilik” i koymuştu. Oxford’u bitirdiğinde kendisini kimsenin ne olduğunu bilmediği “estetik profesörü” ilan etmişti.

    ZEHİRLİ MANTAR OSCAR WİLDE

    Oscar Wilde bu yıllarda yazdığı şiirler ve feminen görüntüsü ile tanınır hale gelmişti. 1878’de Rovenna adlı uzun şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazandı. İlk kitabı “Şiirler” ise 1881 yazında yayınlandı. Oscar Wilde’ın kitabı çok ağır eleştiriler aldı. Şiirler, ahlaksızlıkla suçlanırken, “zehirli mantar” ve “parazit” gibi ifadelerle Wilde adeta linç ediliyordu. Popüler mizah dergisi Punch onu feminen ve kendini beğenmiş bir şair olarak resmetmekle kalmıyor, derginin editörü Frank Burnand “Albay” isimli oyununda Lambert Streyke adında sahtekar bir şairi Wilde’a benzeterek onunla alay ediyordu. Kısa sürede kamuoyunda nefretle anılan “ahlaksız” Oscar Wilde’ın şiir kitabı, beş ay içinde beş baskı yaptı.

    SENDEKİ PARA BENDEKİ BEYİN

    Oscar Wilde’ın bu süreçte pek çok erkek sevgilileri oldu. Adının etrafında dedikodular dolaşıyordu. O dönemi pek çok eşcinselin yaptığı gibi bir kadın ile evlenerek isminin üzerindeki bulutları dağıtmak istiyordu. 1880 yılında arkadaşının kız kardeşi Charlotte Montefiore’ye evlenme teklif etti, reddedildi. Oscar ona neler kaybettiğini şöyle anlattı: “sendeki para, bendeki beyinle çok yol alabilirdik.” İkinci teklifini ressam Alfred Hunt’ın kızı Violet’e yaptı. Violet’in istemesine rağmen babası Oscar Wilde hakkındaki dedikoduları biliyordu, bu evliliğe izin vermedi. Son aday annesi aracılığıyla tanıştığı Constance Mary Lloyd’du. 1881’de tanıştığı Constance Oscar’dan üç yaş küçüktü, uzun boylu, güzel bir kadındı. 16 yaşındayken babasını kaybetmiş, akıl hastası annesinin kendisine kötü muamelesi nedeniyle dedesinin yanına sığınmıştı. Constance sosyal biri değildi ancak kültürlüydü. Fransızca ve İtalya’nca biliyordu Edebiyata meraklıydı. Kendisine kalacak mütevazi bir servet vardı. Tanışıklıklarının üçüncü yılında, 1884 yılının Mayıs ayında evlendiler. Constance gerçekten de Oscar Wilde’a deli gibi aşıktı. Oscar da herkese Constance’a aşık olduğunu söylüyordu. Evlendikten sonra Paris’e balayına gittiler. Oscar Wilde abartılı bir şekilde evliliğinin hatta gerdek gecesinin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyordu. Balayından New York’da bir arkadaşına yazdığı evliliğin güzelliklerinden söz eden mektup New York Times’a haber oluyordu. Oscar Wilde bir eşcinseldi. Buna rağmen bir kadınla evlenmişti. Ya erkeklerle ilişkisini sonlandırmaya çalışıyor ya da Constance ile ilişkisini cinselliğinin üzerine bir örtü olarak seriyordu. Constance ile ilişkisi gerçekten de Oscar hakkında dedikoduları engelliyordu. Nikahtan kısa süre sonra Constance’ın dedesinin ölmesi kendilerine refah içinde bir hayat sağladı. Evliliklerinin dördüncü ayında Constance ilk çocuğuna hamile kaldı. Cyril Wilde çiftin ilk çocuğu olarak 1885’de dünyaya geldi. 1886’da ikinci erkek çocukları Vyvan doğdu. Ancak tüm bunlar tek bir şeye neden oldu. Oscar evlilikten sıkıldı. İki çocuk doğuran karısının vücuduna karşı artık hiçbir arzu hissetmiyordu. Oscar ve Constance evliliklerini sürdürdüler ancak aralarındaki cinsellik bitti. Oscar’ın Constance’a sadakati de. Oscar’ın bundan sonra hayatının sonuna kadar hayatında hep genç erkekler olacaktı. Oscar Wilde’ın cinsel yaşamını merak edenler Neil Mc Kennan’ın yazdığı Oscar Wilde’ın Gizli Yaşamı isimli kitaptan ayrıntılı olarak bilgilenebilir.

    Oscar, Constance ile evliliğin iki yılında sanatsal olarak suskundu. Verdiği konferanslar ve gazetelere yazdığı yazılar ile hayatını kazanıyordu. 1886’dan sonra konferans vermeyi bıraktı. 1887 yılında Kadının Dünyası dergisinin yazı işleri müdürü oldu. Oscar için bu dönem özel hayatında sıkça sevgili değiştirdiği bir dönemdi. Cinsel tercihlerini de netleştirmişti. Bunu felsefi olarak da somutlamıştı. Oscar Wilde’a göre erkekler arası ilişki heteroseksüellikten daha üstündü. Bunu Antik Yunan’a dayandırıyordu. Oscar Wilde’ın sanatı da açıkça homoerotikti. Bunu açıkça ifade edemediği için dolaylı imgeler kullanıyor, şiirlerinde genç erkeklere aşkını anlatıyordu. “L’amour l’impossible” yani “imkansız aşk” ile kastettiği buydu. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek kastettiği de. “Hasat ayı” ya da “dolunay” erkek cinsel organını temsil ediyordu. Rusya’da eşcinsel erkekler için kullanılan “ay ışığı adamları”, New York’da kullanılan “peri” kelimeleri onun şiirlerinde yer buluyordu. Avrupa’da 19. yüzyılda eşcinsel erkeklerin yeşil renge zaafı olduğuna inanılıyordu. Oscar genellikle yeşiller giyiyorve kahramanlarını yeşil kıyafetler ile tasvir ediyordu. Paris’teki eşcinsellerin yakalarına taktıkları yeşil karanfil (beyaz karanfili yeşile boyuyorlardı) artık hergün onun yakasındaydı.Kısacası Oscar Wilde eşcinsel erkek özgürlüğünün savunucusu, yasak olan eşcinselliğin serbestliğini isteyen bir sembol olmuştu. Edward Carpenter, John Adddington Symond, Walt Whitman gibi isimler ile beraber bunu “dava” olarak adlandırıyorlardı. Oscar Wilde, bu davanın savunucusuydu. Wilde’a göre eşcinsel olmak yetmezdi, eşcinsel olduğunu söylemek de gerekiyordu. Bunun için yasaların değişmesi gerekiyordu. Oscar Wilde, cinsel özgürlüğü savunan İngiliz entelektüelleriyle beraber o yıllarda küçük bir hareket olan İngiliz sosyalizmine yakındı. Yüksek sınıfların muhafazakarlığını, orta sınıfın alçaklığını eleştiriyordu. Yoksulların senet yerine sevgiye dayanan kardeşlik anlayışının cinsellik de dahil toplumu özgürleştireceğine inanıyordu. 1891 yılında yazdığı “Sosyalizm Altında İnsan Ruhu” çalışmasında bireylerin ahlaki kısıtlamalar olmadan yaşamasını, insanın geleceğinde tek karar vericinin doğa olmasını savunuyordu. Sosyalizm ile “yeni bireyselcilik” diye tarif ettiği şeyi özdeşleştiriyordu. Oscar Wilde’ın ütopyası köleliğin olmadığı Antik Yunan’dı. Oscar Wilde ütopyacıydı, ona göre “Ütopyaya değer vermeyen hiçbir dünya haritası sahip olmaya değmez”di.

    MUHAFAZAKARLIĞIN GÖLGESİNDE EŞCİNSELLİK

    İngiltere o yıllarda ilginç bir çelişkiyi yansıtıyordu. En muhafazakar dönemlerinden birini yaşamasına rağmen okullarında ve sokaklarında eşcinsel ilişkiler oldukça yaygındı. İngiliz eşcinselleri yayınladıkları anılarında bu okullar hakkında dudak uçuklatan hikayeler anlatırken, İngiliz basını önde gelen eğitim kurumlarında yaşanan ahlaksızlıkları temizleme çağrısında bulunuyordu. Okullarda eşcinsellik cezaları arttırıldı, birçok öğrenci bu nedenle kolejlerden atıldı.
    Sokaklarda hafiyeler de eşcinsel avındaydı. Erkeklerin fahişelik yapması bir geçim kapısı haline gelmişti. Yasadışı pek çok erkek genelevi vardı. Polisin ortaya çıkardığı en önemli skandal Temmuz 1889’da en çok konuşulan Cleveland Sokağı skandalıydı. Bir telgrafçı çocuğun cebinde bulunan büyük miktardaki paranın izini süren polis, Cleveland Sokağı No:19’daki erkek genelevine ulaşmıştı. Evi gözetleyen hafiyeler sonunda büyük bir skandalı ortaya çıkarmıştı. Söz konusu erkek genelevinin müşterileri arasında en az iki parlamento üyesi ve Lord Arthur Someset vardı. Soruşturma derinleşince inanılmaz bir isme ulaşılıyordu: Galler Prensi’nin en büyük oğlu, Kraliçe Viktorya’nın torunu Prens Albert Viktor’a. Skandal bu boyuta ulaşınca kapatılması gerekiyordu. Yarım saatten kısa süren bir mahkemeyle evi işleten iki kişi hafif cezalar aldı. Olay kapatıldı.

    CHAERONEA YOLDAŞLIĞI

    Oscar Wilde bu iki yüzlü ahlak anlayışını eleştiriyordu. Bu kadar yaygın olmasına rağmen eşcinsellik İngiltere’de lanetleniyor ve yasaklanıyordu. İngiltere’de 1533 yılına kadar erkek erkeğe cinsel ilişki suçunun cezasını kilise veriyordu. Canlı canlı gömülme, ateşte yakılma, idam cezalardan bazılarıydı. 1533’den sonra devlet hukuku da erkek erkeğe cinsel birleşmeyi ölüm ile cezalandıran yasayı uygulamaya başladı.1861’de bu tür birleşmenin cezası müebbet hapse dönüştürüldü. Ancak birleşmeyi kanıtlamak için somut deliller gerekiyordu. Bu da kanıtlamayı zorlaştırıyordu. Yasalardaki boşluk, birleşme olmadan eşcinselliği mümkün kılıyordu. Liberal milletvekili Henry Labouchere’in verdiği yasa teklifi yasalardaki boşluğu ortadan kaldırdı. Cinsel birleşme yine en ağır şekilde cezalandırılırken, yeni yasayla erkek erkeğe “ahlaka uygun olmayan davranışlar” da iki yıl hapis ile cezalandırılıyordu. İfadenin muğlaklığı her türlü durumu yargılama konusu haline getirebilecekti.

    Oscar Wilde’ında aralarında bulunduğu eşcinseller 1983 yılında “Chaeronea Yoldaşlığı” adıyla bir örgüt kurdular. Örgütün önderi şair George Ives’ti. Örgüt adını eşcinsel savaşçıların öldüğü savaştan alıyordu. Bu savaşı milat kabul eden bir takvimleri hatta örgüte kabul yeminleri vardı. Örgüt kendisine hedef olarak baskı altındaki tüm toplulukların özgürleşmesini koymuştu. Hücre sistemi ile örgütleniyorlar ve her bir üye sadece iki kişiyle tanışıyordu. Örgütün eşcinsel erkek ve kadınlardan oluşan 200-300 civarında üyesi vardı. Oscar Wilde, örgütün teorik öncüsüydü. “Aşk demokratik olan tek şeydir”, “aşk dizler üzerinde yapılması gereken bir ibadettir” gibi Wilde’a ait sözler topluluğun metinlerinde sıkça geçiyordu. John Addington Symonds ve Edward Carpenter gibi sosyalist ve eşcinsel edebiyatçılar ise sınıfsız bir eşcinsel ütopya kuruyorlardı. Yine aynı yıl anonim bir şekilde yayınlanan “Teleny” ismindeki hikayenin söz konusu gruptan en az dört yazarı vardı. Bunlardan biri de Oscar Wilde’dı. Sadece 200 adet basılan bu isimsiz broşür o güne kadar yayınlanmış en cesur eşcinsel hikayesiydi.

    DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

    Oscar Wilde eserlerinde inandığı görüşleri savundu. Hemen her eserinde eşcinsellik düşüncesi vardı. 1889 yılında yayınlanan Bay W.H.’nin Portresi adlı öyküsünde İngiliz Edebiyatı’nın en önemli ismi Shakespeare’in genç oyuncu Willie Hughes’a aşkını ve ilişkisini anlatıyor, İngiliz muhafazakarlığını kızdırıyordu. Oscar Wilde, Shakespeare’i anlatırken aslında kendini anlatıyordu.

    Oscar Wilde’ın hemen her eserinde otobiyografik öğeler göze çarpıyordu.Wilde yalnızca ne olduğunu değil, ne olmak istediğini de çoğu zaman kahramanlarına söyletiyordu. Bunlardan en bilineni, Oscar Wilde’ın tek romanı Dorian Gray’in Portesi’ydi. Kitapta ressam Basil Halward’a ilham kaynağı olan yakışıklı Dorian Gray’in hikayesi anlatılıyordu. Dorian Gray, kendisine aşık olan Halward’ın evinde Lord Henry Wotton ile tanışıyor ve onun hazcı felsefesi hayatına yön veriyordu. Gray, gençliğinin kaybolmasına ilişkin endişeyle kendisinin yerine Hallward’ın yaptığı tablosunun yaşlanmasını diler. Dileği gerçek olur. Gray, günahtan günaha, zevkten zevke koşarken kendisi değil portresi yaşlanır. Kitapta Oscar Wilde, yerleşik ahlaka düşmanlığını, din eleştirisini, kadınlara ilişkin olumsuz düşüncelerini, sanat anlayışını kahramanlarına söyletir. Kitap otobiyografik öğelerle de bezenmiştir. Wilde, kitap için “Basil Hallward, benim olduğumu sandığım kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir-belki başka bir çağda…” der. Gerçekten Oscar Wilde’ın hayatından pek çok unsur kitabın içinde yer alıyordu. Dorian Gray, Oscar Wilde’ın erkek sevgilisi John Gray’di. Günaha teşvik eden Lord Henry Wotton ise Oscar’ın heykeltıraş dostu Lord Ronald Gower’dı. Gerçekten de Londra’da yer altındaki cinsel yaşantıyı pek çok kişiye öğreten isim Gover idi. Lord Henry Wotton’un, Dorian Gray’e vererek baştan çıkmasını sağlayan sarı kitap ise Oscar Wilde’ın Constance ile Paris’te balayında iken keşfettiği A Rebours isimli homoerotik romandı. Dorian Gray bunun gibi Oscar Wilde’ın yaşamından pek çok iz taşıyordu. Başta ise açıkça ifade edemediği erkeklere aşkını.

    Dorian Gray, o dönemin yandaş medyası tarafından tepkiyle karşılanıyordu. St. James Gazette, Başbakanlık Ahlak Kurumu’nun Oscar Wilde’a dava açması gerektiğini söylerken; liberal Daily Chronicle roman için “sıkıcı”, “pis”, “çöplük esintisi”, “mide bulandırıcı”, “şeytani” ifadelerini bir arada kullanarak eleştiri yapıyordu. Dağıtım şirketleri romanı yayınlayan Lippincott’s Magazine’i boykot ediyor, roman raflardan kaldırılıyordu. Observer’ın o zamanki adı Scot’s Observer, Oscar Wilde’ın cezalandırılması çağrısında bulunuyordu. O dönemin tartışmasında Oscar Wilde basın tarafından adeta linç edildi, yargılanma çağrıları yapıldı.

    EŞCİNSEL BAŞBAKAN

    Oscar Wilde Haziran 1991’de yaşamının aşkıyla tanıştı. Lord Alfred Douglas, Queensbury Markisi’nin küçük oğluydu. Lise yıllarından beri eşcinseldi. Lord Alfred Douglas, 20 yaşında Oscar Wilde ile tanıştığında Dorian Gray’i tam yedi kez okumuş ezberlemişti. Lord Alfred Douglas’ın ağabeyi politikacı Francis Drumlanrig’di. Ağabey Drumlanrig de eşcinseldi, onun sevgilisi ise İngiltere’de önce Dışişleri Bakanı ardından Başbakan olan Lord Rosebery’den başkası değildi.

    Lord Queensbury için iki oğlunun birden eşcinsel olması kabul edilebilir değildi. Küçük oğlu edebiyatın parlayan yıldızı Oscar Wilde ile büyük oğlu politikanın yükselen yıldızı Lord Rosebery ile birlikteydi. Queensbury, dengesiz ve kavgacı biriydi. Küfürbazdı. Çocuklarının annesinden ayrılmış, ikinci evliliğinde ise karısı ondan “iktidarsızlık” ve “üreme organlarında kusur” gerekçesiyle ayrılmıştı. Queensbury, oğullarını cinsel tercihlerinden vazgeçirmeyi gurur meselesi yapmıştı. Bunun için hem Lord Rosebery ile hem de Oscar Wilde ile mücadeleye başladı.

    Oscar Wilde, bu süreçte oldukça özensiz bir hayat sürüyordu. Lord Alfred Douglas’a gerçekten aşık olmuştu. Onunla sık sık tatile çıkıyordu. Çoğu zaman Constance ile yaşadığı evde değil, otellerde kalıyordu. Lord Alfred Douglas ile aşk yaşarken, sık sık başkaları ile de birlikte oluyordu. Lord Alfred Douglas’ın Oscar’a davranışı şaşırtıcıydı. Oscar, Douglas’ın bütün masraflarını karşılıyor, lüks isteklerini karşılıksız bırakmıyor, onun isteklerini karşılamak için kazandığından fazlasını harcıyordu. Oscar’ın tüm çabalarına rağmen, Douglas tıpkı babası gibi dengesiz hareketler yapıyordu. İlişkileri boyunca Oscar Wilde’ın anlayamayacağı kadar kaprisli, şımarık, kindardı. Sabah Oscar Wilde’a küçük sebepleri büyüterek hayatında duymadığı hakaretler ediyor, öğlen ise aşkla geri dönüyordu. Oscar Wilde, Douglas’ın bu gel-gitlerini anlayamıyordu. Sanki babasından oğluna sinirsel bir miras kalmıştı.Douglas, Wilde’ın hediyelerini yok pahasına satıyor, yazdığı mektupları kaybederek şantajcıların eline geçmesine neden oluyordu. Herkesin uyarılarına rağmen Oscar Wilde adeta kör olmuştu. Ailesini, edebiyatını, servetini Lord Alfred Douglas uğruna bir felakete kurban edecekti.

    OSCAR WİLDE’A HAKARET

    Yaklaşan felaket adım adım geldi. Queensbury önce büyük oğlu ile Lord Rosebery’i ayırmak için çabaladı. Yöntemi rezalet çıkarmaktı. Bakan Rosebery’e homofobik ve antisemitik mesajlar gönderiyordu. Bir kez de Rosebery’i dövmek için ona pusu kurmuş, saldırı engellenmişti. Büyük oğul Drumlanrig hem kendini hem de Rosebery’i kurtarmak için babasına ayrıldıklarını söyledi. Drumlanrig de dedikoduları ortadan kaldırmak ve babasının rezalet çıkarmasını önlemek için Alix Ellis’e evlenme teklif etti. Ancak Drumlanrig, bu mecburi evlilik nedeniyle o kadar mutsuzdu ki 18 Ekim 1894’te kendini silahla öldürdü. Ölümü intihar değil, kaza olarak açıklandı. Geleceğin politik yıldızı olacağı düşünülen Drumlanrig’in cinsel tercihleri, babasının baskısıyla bir araya gelince ölüm erkenden kapısını çaılmıştı.

    Sıra Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas’ı ayırmaya geldi.

    Oscar Wilde 1895 yılında en beğenilen tiyatro eseri Ciddi Olmanın Önemini yazdı. Ancak St. James Theatre’daki galanın bir sürprizi vardı. Queenbury, galayı basacak, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ve ahlaksızlığını herkese ilan edecekti. Planı duyan Wilde, tiyatro önüne diktiği polşsler ile Quennsbury’i engelledi. Ancak Queensbury durmadı, Oscar’a eşcinselliğini içeren mesajları rezillik çıkaracak şekilde yollamaya devam etti.

    Lord Alfred Douglas, babasından nefret ediyordu. Ondan intikam almak için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Oscar Wilde’ı babasına hakaret davası açması ve bu yolla hapse attırması için ikna etti. Eşcinsel ilişki suçtu, bu durumda bir kişiye “eşcinsel” demek de hakaretti. Oscar’ın ikna olarak dava açması hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecekti. Çünkü Oscar Wilde gerçekten de eşcinseldi.

    ŞİKAYETÇİYDİ SANIK OLDU

    Yargılama başladığında Queensbery hakaret davasının sanığı, Oscar Wilde ise şikayetçiydi. Queensbery açıkça hakaret etmişti. Kurtulmasının tek bir yolu vardı, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ispatlamak. 9 Mart 1985’te başlayan mahkemede Queensbery’nin tuttuğu avukat, tuttukları dedektiflerin bulduğu delilleri birer birer ortaya dökmeye başlayınca davanın seyri değişmeye başladı. Davada yargılanan Oscar’ın eşcinselliğiydi. Queensbery üstün gelmişti. Oscar Wilde, kendi eşcinselliğinin didik didik edildiği ve hergün gazetelere manşet olduğu durumdan sıkılmıştı, sinirleri bozulmuştu. Queensbery hakkında yaptığı şikayetleri geri aldı. Queensbery bir ileri adım attı. Tüm delilleri ve hazırladığı dilekçeyi Ağır Ceza Mahkemesi Başsavcılığı’na verdi.

    Bu yargılama sürecinde dikkat çeken bir başka ayrıntı ise olayın mahkemeye yansıması ile beraber Başbakan Lord Rosebery’nin sağlığının bozulmasıydı. Rosebery davayı yakından takip ediyordu ve sinir krizleri geçiriyordu. Queensbery onun eşcinselliğini ifşa edebileceğine dair imalarda da bulunuyordu. Birkaç kez istifa kararı aldı. Basının yakından takip ettiği bu yargılamada Başbakanın, kraliyet üyelerinin, milletvekillerinin adının geçmesi İngiltere için bir felaket olurdu. Queensbery’nin avukatları Başbakan ve önemli siyasi isimler ile ilgili delilleri Başsavcı vekiline göstermişti. O gün İçişleri ve Adalet Bakanı olağanüstü olarak bir araya geldi. Yapılacak tek bir şey vardı, Adalet Bakanlığı’nın kontrolünde Oscar Wilde’ı bir an önce yargılamak ve cezalandırmak. Olayın büyümesini de engellemek. Tehlike halinde adalet hızla ilerliyordu. Aynı gün saat 16:55’te Oscar Wilde hakkında tutuklama kararı çıktı.

    AHLAKSIZ OSCAR WİLDE

    Tüm gözler Oscar Wilde’ın yargılanmasına çevrilmişti. Basın Wilde’ı tutuklandığı anda suçlu ilan etti. Wilde, kamuoyunda linç edilmeye başlandı. Oscar Wilde ahlaksız, sapık bir eşcinseldi. Üstelik edebiyatı ile ahlaksızlığını halka yaymaya çalışıyordu. Daily Telegraph’tan Observer’a tüm basın toplumun ahlaksızlığının nedenini bulmuştu: “Oscar Wilde”. Çözümü de basitti, Oscar Wilde’ı hayatının sonuna kadar hapiste tutmak. Cılız bazı sesler yaşananlara karşı çıkıyordu. 16 Nisan 1895’de Star Gazetesi’nde Robert Buchanan yaşananlara şöyle tepki gösteriyordu: “Beylik Hıristiyan mesajları ve davalarıyla dolu bu ülkeye kaynağı ister Hıristiyanlık ister başka bir şey olsun, bir parça iyilik getirmenin dönemi gelmedi mi? Basın ve halk henüz yargılanarak suçu kesinleşmemiş bir insanı sonsuz cezaya mahkum edip, yerin dibine sokarkenaklı başında insanların büyük kısmı olanı biteni sessizce izliyor.”

    Oscar Wilde’ın tutuklanması ve ardından eşcinselliğe karşı oluşan kamuoyu, eşcinseller arasında bir korku dalgası yaratmıştı. Gazeteler, Oscar Wilde ile ilişkisi olan eşcinsellerin de yargılanacağını yazıyordu. John Gray, Andre Roffalovich, Robbie Rois gibi Osacr Wilde’ın eşcinsel aşıkları kendilerine gönderdiği mektupları yaktı. Wilde’ın kitapları çöplere atıldı. Eşcinselleri bulmak için gönüllü gruplar ortalıkta belirdi. Son olarak Oscar Wilde’ı hapise götüren aşkı Loer Alfred Douglas’da Fransa’ya kaçtı.

    ÖZEL HAYATI DİDİK DİDİK

    Oscar Wilde’ın yargılanması 26 Nisan 1895 Cuma günü başladı. Oscar Wilde’ın bir dönem ilişkisi olan ve ifade vermeyi kabul eden tanıklar mahkemede birer birer Oscar ile yaşadıklarını anlattılar. Oscar Wilde’ın erkeklerle cinsel yaşamı önce mahkemede sonra basın yoluyla tüm topluma duyuruldu. Sevgililerine yazdığı ele geçen mektupları ortaya döküldü. Mahkemede bu mektuplar birer birer okundu. Son olarak Wilde’ın yazdığı eserlerindeki temalar ele alındı. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek neyi kastediyordu, Dorian Gray’in karakterleri eşcinsel miydi, Dorian Gray’in ilk halini eşcinselliği çağrıştırdığı için mi değiştirmişti, Dorian Gray’e hediye edilen o sarı kitap hangisiydi, bir erkeğe “çılgınca öpüyorum” ya da “tapıyorum” yazmak ne demekti, Wilde’ın yazdığı Chaleleon gibi dergiler neden eşcinsellik edebiyatı yapıyordu? Tüm bu sorulara yanıt vermek zorunda kaldı.

    Ne kadar ilginçtir ki Oscar Wilde’a mahkemede yazmadığı bir kitap dahi soruldu. 15 Eylül 1894’te anonim olarak yayına çıkan Yeşil Karanfil kitabını Oscar Wilde’ın yazdığına inanılıyordu. Kitabın gerçek yazarı Lord Alfred Douglas’ın eşcinsel arkadaşı Robert Hickens’ti.
    Dört baskı yapan bu isimsiz baskılı kitap hayatından izler taşıması nedeniyle Oscar Wilde’a yakıştırılıyordu. Wilde, mahkemede söz konusu kitabı yazmadığını söyledi ve bunu bir gazeteye yaptığı Yeşil Karanfil eleştirisi ile kanıtladı. Yalnız bu kadar değil.

    Oscar Wilde’ın yatak çarşaflarındaki lekeler bile kaldığı otellerdeki hizmetliler tarafından anlatıldı. Sonuçta Oscar Wilde, hemcinslerine ilgi duyduğunu inkar edemedi ancak bir cinsel birleşme olmadığını söyledi. Zira bir türlü tam olarak ispatlanamayan bu durumun cezası müebbetti. Tanıklar da ceza almamak için bu kadar ileri gidemedi. Sonunda Oscar Wilde 22 Mayıs 1895’te iki yıl hapis cezasına mahkum oldu. Yargılamanın bitişi Başbakan Rosebery’nin sağlığını geri getirdi. Oscar Wilde cezasını almış, herkes rahatlamıştı.

    Oscar Wilde önce Pentonville Hapishanesi’ne götürüldü. Saçları kesildi. Mahkum elbiseleri giydirildi. Hücresinde 3 kova vardı. Biri yemek, biri su, biri de tuvalet için. Her gün bir değirmende çalıştırıldı. 4 Temmuz’da Wandsworth Hapishanesi’ne nakledildi. Kasım ayında da Reading Hapishanesi’ne gönderildi. Oscar’ın durumunun hızla kötüleşmesi dikkat çekiyordu. Sağlığı bozulmuş, zayıflamıştı. Wilde, hapise girdikten üç hafta sonra çok sevdiği annesini kaybetmişti. Ayrıca Queensbery’nin mahkeme masraflarını ödeyemediği için resmi olarak iflas etmiş, evindeki çok özel kitap koleksiyonu bile yok pahasına satılmıştı. Ağır bir depresyon geçiriyordu. Temmuz 1896’da hapishane müdürünün değişmesiyle rahatladı. Yeni müdür Oscar Wilde’ın okumasına ve yazmasına izin vermişti. Kendisini hapse sürükleyen ve hapse girince unutan sevgilisi Lord Alfred Douglas’a yazdığı “De Profundus” isimli mektubu hapiste tamamladı. Hapisten çıkmasına kısa bir süre kala karısı Constance’da onu tamamen terketti. Çocuklarını bir daha görmemesi, bundan sonra yurt dışında yaşaması ve yeni bir skandala bulaşmaması karşılığında karısının Oscar’a yıllık 150 sterlin ödemesi konusunda anlaştılar.

    18 Mayıs 1897’de tahliye olduktan sonra Oscar Wilde yurtdışına çıktı. İsmini Sebastian Melmoth olarak değiştirdi. Bu ismin de eşcinsel bir göndermesi vardı. Karısından af dilese de kabul edilmedi. 8 Nisan 1898 günü Constance’ın ölüm haberini alacaktı. Haksızlık ettiğini düşündüğü karısının ölümü onun acısını arttırmıştı. Constance, her şeye rağmen vesayetinde Oscar’a yıllık 150 sterlin verilmesini yazıyordu. Oscar Wilde, kendini içkiye verdi. Uğruna hapis yattığı Lord Alfred Douglas ile yeniden ilişki denedi ama aşkları bitmişti. Son olarak toplam yüz kıtadan oluşan Reading Zindanı baladı isimli epik şiirini yayımladı. Şiir, bir kıskançlık krizi sonucu karısını öldüren adamın cezaevi günlerini ve idam edilişini anlatıyordu. 13 Şubat 1898’de yayınlanan şiirini ölmeden önce Constance da okumuştu. Şubat 1899’da Cenova’da yatan Constance’ın mezarını ziyaret etti.

    Son günlerini alkol ve eski günlerdeki gibi sıkça değiştirdiği eşcinsel aşklarıyla geçirdi. Eskiye oranla mütevazi bir hayat sürdürüyordu. Zaman zaman uzaklara dalıp gidiyordu. İngiliz halkına kesinlikle öfkeliydi. Kendisini eşcinsellikten vazgeçirmek için genelevine alkışlarla sokan arkadaşlarına çıkınca hiçbir şey hissetmediğini söylüyor ve ekliyordu “Ama siz bir kadınla yattığımı İngiltere’de anlatın da itibarım artsın”. Ölümüne yakın yeni bir yüzyılda onun yaşamasına İngilizler’in tahammül edemeyeceğini söylüyordu. Gerçekten de 30 Kasım 1900’de ucuz bir otelde öldü.

    Eski sevgililerinden Andre Gide cenazesini şöyle anlatacaktı: “Cenazeye yedi kişi katıldı, üstelik hepsi mezarlığa kadar gitmedi. Tabutun üzerine konan çiçekler, çelenkler arasında yalnızca birinin üzerinde bir yazı varmış; otel sahibinin gönderdiği çelengin üzerinde şu söz yazılıymış: KİRACIMA.”

    Oscar Wilde’ın itibarı yıllar sonra iade edildi. Cinsel tercihleri nedeniyle ona yapılan yargılama ve linç lanetlendi. İngiliz Edebiyatı’nın önemli isimleri arasında yerini aldı. Onu mahkum edenleri ise bugün kimse hatırlamıyor.

    KUTU:
    De Profundis

    Oscar Wilde, Reading Hapishanesi’nde kendisini felakete sürükleyen aşkı Lord Alfred Douglas’a De Profundis, Eski Ahit’in Keturim bölümünde geçen Latince “de profundis clamavi ad te domine (yüreğimin derinliklerinden sana sesleniyorum ya rab)” dizesinden alınmıştı. “Derinliklerden” anlamına geliyordu.

    De Profundis, 50 bin kelimeden oluşuyordu. Hapishanede Oscar’ı unutan eski sevgiliye yazılan bir çığlıktı. Oscar Wilde, ardından giderek bütün hayatını yok ettiği sevgilisine seslenirken adeta içindeki iltihabı akıtıyordu. Ona neden aşık olduğunu, bu aşk için nelere göğüs gerdiğini, nasıl hatalar yaptığını ve sonunda nasıl bedel ödediğini anlatıyordu. Wilde’a göre Douglas ile babasının savaşında kendisi göz göre göre harcanmıştı. Oscar Wilde, mektubunda her şeye rağmen eski sevgilisini affedebileceğine dair açık kapı bırakıyordu.

    Mektup aynı zamanda Oscar Wilde’ın hapishane koşullarını ve ne kadar acı çektiğini de gösteriyor. Ancak Wilde mektupta acıy insanı geliştiren bir duygu olarak tarif ediyordu: “Güzel bedene haz, güzel ruha ızdırap gerekir”. Wilde şöyle der: “daha derin bir insan haline gelmek acı çekenlerin ayrıcalığıdır.” Gerçekten de Wilde’a özellikle acı çektirmek için yapılan uygulamalar vardı. Reading Cezaevi’ne trenle nakledilen Oscar Wilde, istasyonda yarım saat ayakta mahkum kıyafetleriyle bekletilmiş, etrafını saran kalabalık onunla bu süre boyunca alay ederek eğlenmişti. De Profundis’te anlattığına göre bu muamele Wilde’a o kadar ağır gelmişti ki bir yıl boyunca her gün o saatte ağlamıştı.

    Mektupta İsa önemli bir figür olarak Wilde tarafından ele alınır. İsa, bir din taşıyıcısı değil, kendisi gibi davranarak insan ruhunun mükemmelliğini ortaya çıkaran bir sanatçıdır. Bir kişinin İsa gibi olması için kendisi gibi olması yeterlidir. İsa’ya göre zenginlik ve zevk, yoksulluk ve kederden daha büyük trajedidir. Servetin ve nefretin ardına gizlenmiş ruh sakatlanmıştır. Wilde şu ilginç sözleri söyler: “İsa’dan önce de Hıristiyanlar vardı. Bunun için minnettar olmalıyız. Ne yazık ki İsa’dan sonra Hıristiyan çıkmamıştır.” Wilde’a göre kiliselerde İsa’nın heykeli vardır ama ruhu yoktur.

    Wilde gelecek konusunda ise karamsar değildir: “Bir güzel sanat eseri daha yaratabilirsem, kötülüğün zehrini, korkaklığın alaylarını etkisiz hale getirmiş, küçümsemenin çatallı dilini kökünden koparmış olacağım. Eğer yaşam benim için bir sorunsa, ki mutlaka öyledir, ben de yaşam için bir sorunum.”
    Mektup sevgiliye seslenen şu sözlerle biter: “Bana yaşamın zevkini ve sanatın zevkini öğrenmek için gelmiştin. Belki şans, sana çok daha olağanüstü bir şeyi, kederin anlamını ve güzelliğini öğretmek için seçmiştir beni”.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I.Ay Işığı Sokağı
    Gururlu bir kadın düşünün. O kadar gururlu ki gururunu ayaklar altına almamak için kendi bedenini, ahlaksız ve bir kadını parayla satın alabileceğini düşünen erkeksi insan müsveddelerinin zevkine terki diyar eğliyor. Bir kadın gururlu olur da kendini başkalarının altına terk mi eder? Sormayın, eder işte. Ediyor işte. Siz herkesin bu işi zevk için mi yaptığını sanıyorsunuz? Bu işi zevk için yapan kadın, kendi bedenini zevk için parayla bir erkeğin altına atan o kadın en az o erkek kadar aşağılık ve kirlenmiş bir ruhtur. Bir kadının bedenine olan hayranlık ile o bedeni parayla satın almak çok farklı şeylerdir. O kadar farklıdır ki iki arzu arasında kadına olan hayranlık ile hayvanımsı cinsel açlık dürtüsü vardır. Biri kadınsal olana ulaşmaya çalışarak ruhunu güzelleştirmeyi arzu ederken, diğeri ise dünyadaki tüm lanetin sebebi olan tek çıkıntısını tatmin ederek bedenini terbiye etmeye çalışmanın peşinde. Kadın kim mi; Toplum baskısı altında ezilen, etek boyuyla sıfatları belirlenen, kendi kimliğini bulamayan ve bulamadan ölen öldürülen, kendine kadın deyince bakireliğini vermiş anlamına gelen, geceleri yolda yürüyemeyen, gündüz vakti sürekli saatine bakmak zorunda kalan… Sahi ya neydi kadın; ah o kadın… Kadın sevgiydi, aşkdı, yaşanılacak bir ömür idi, sarılacak sıcak bir yuva, koklanılacak bir gül, uğruna Cennet feda edilecek insan idi. Ah o kadın… Sen nasıl bir alemsin. Sen nasıl bir alemsin ki benim yaradılışımın yalnızlığını gideren, beni çepeçevre saran, kanımdan ve canımdan bir parça. Sensiz olmuyor ah kadın. Her yanında çiçekler açmış, ay gibi parlayan, o güzel gözleriyle bana bakıp içimi yakan sen, henüz açmamış gül olan sen cennetin en güzel yaratığı. Sen varken cenneti ne yapsındı o Adem. Sen varken tanır mıydı kural hiç aşık Adem. Senin uğruna Cennet feda edilmez miydi hiç, ki edildi feda o Cennet. Edildi de uyanışların en güzeli yaşandı seninle. Adem’in kadını oldu, kadının erkeği. Kadın Havva idi, Cennetin açmamış gülü idi. Artık Adem de insan oldu, Havva da insan. Ey Tanrım, kızma bize, biz sevdik ise birbirimizi senden gelmeyen izin ile. Adem olup severek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım, Havva olup aşkının kör eden gözleriyle gel benimle diyerek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım!
    Ey Tanrı’nın kulları… Kadın sadece sesini kesip, bacaklarını açmak zorunda kalan değildir. Kadınlar iş aradığı için erkekler işsiz kalmıyor, kadının kızı ya da kadını olmaz, börek yapmasını bilmeyen de kadındır, evdeki işler de yetiyor, anası tecavüze uğrayınca anası da ölmesin çocuğu da ölmesin, bir kadın olarak susma, tecavüzcü de kürtaj yaptırandan masum değil bin kat daha suçludur! Kadın direnendi, hala da direnen…

    Leporella... Klasik Vaka II...
    Kendinizi hiç dışlanmış hissettiniz mi? Modern toplumlarda sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bu. Toplumu oluşturan insanlar, çeşitli görüşlere ayrılarak birbirlerini kavramlarla tanır hale geldiler. Modern toplum çağında yaşanan ilkel toplum özelliğidir bu. Kimin ne yaşadığını, ne kadar acı çektiğini, toplumun hangi katmanlarından bata çıka bugünlere geldiğini kimse bilmez, ilgilenmez de. Leporella da böyle biri. Daha doğrusu tam olarak, Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber. Evlilik dışı ilişkiden dünyaya gelmiş bir kız. Dünyaya geliş şekli önemli değil ancak başta dedik ya modern toplum içerisinde ilkel bir toplumun zamanını yaşıyoruz diye. İşte o misal. Öncesine dair bilgi verilmemiş olsa da belli ki toplum tarafından sert çizgilerle dışarıda tutulmuş. Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış, kalacak olan bir kız. Çirkin ve çalışmaktan dolayı ve belki de hayatın kendisine acımasız davranmasından dolayı harap hale gelmiş. Laf olsun diye yazmıyorum, Crescenz gerçekten hayat tarafından baştan beri dışlanmış. İri kemikli, sarkmış bir alt dudak, keskin güneş yanığı yüz, keçeleşmiş gür ve yağdan alnına yapışmış saçlarıyla sıska bir dağ atına benzeyen bir insan kızı. Crescenz yaratılırken Tanrı'nın başka işleri olduğu muhakkak! Yani kadınsı hiçbir yanı bulunmayan Crescenz'in arzu ettiği tek şey çalışmak, hizmet etmek ve en azondan biriktireceği parayla yaşlandığı zaman güzel bir ölümü bekleyebilmek. Erkekler tarafından asla rahatsız edilmeyen bu kadın görünümlü ama kadınsı olmayan insan kadını, bir gün kendisine gele iş teklifiyle köyden şehre iner ve malikanede çalışmaya başlar. Evin hanımı ile Baron R arasında ciddi geçimsizlik vardır. Bu Crescenz'in umrunda olmaz. O sadece işine bakar. Ama bir gün Baron onu yanına çağırıp da daha önce kimsenin dokunmadığı kalçalarına dokununca Crescenz kendisini kadın gibi hissetmeye başlar. Halbuki bu sadece küşük bir şakadır ama Baron'un eli aslında Crescenz'in tenine değil, ruhuna dokunmuştur. Baronla karısı arasındaki soğukluk artık erkeğin karısına karşı olan evlilik görevlerini yerine getirmemeye dönüşür. Bana kızmayın ama evli bir kadın sevilmek ister, ilgi ister, güzel sözler duymak ve tatmin olmak ister. Diğer hepsini yapıp da kadının tenselliğini yaşamasına izin vermezseniz, diğer yaptıklarınızın hiçbir anlamı kalmaz. Evin hanıma da düzenli hale gelen kavgalar, görmediği ilgi, evdeki herkesin kendisine karşı düşmanca tavrı ama özellikle de Baron'un dokunuşuyla kadınlığa erişen Crescenz'in kindarlığıyla çileden çıkar. Öfke nöbetleri, sinir krizleri derken geçici süreliğine evde uzaklaştırılır. Crescenz artık efendisini bir Tanrı gibi görmeye başlamışken, böylesi bir fırsat efendisine olan hizmetlerini de küstahlık durumuna çıkarır. Efendisinin istemediği hizmetleri o daha söylemeden yerine getirmek de dahil olmak üzere ona genç kızlar bulma durumuna kadar yükselir. Bu tatminkarlık, Leporella'nın daha önce hissetmediği bir duygulanımdır. Leporella, efendisinin kendisine uygun gördüğü isimdir. Baron'a komik gelse de bizim hizmetçi kölemiz için hiç de öyle değildir, adeta bir aşk sözcüğüymüşcesine sahiplenir bu ismi. Bunun adı aşk mıydı yoksa daha önce hissetmediği o aidiyet, sahiplenilme duygusunun verdiği erotik haz mıydı bilmiyorum. Ama Baron artık eşinin travmalarına daha fazla dayanamayıp evden kaçtığı bir gün Leporella, efendisine olan kulluk vazifesini yerine getirir, evin hanımı intihara kurban gider. Baron bu durumun farkındadır ancak elden ne gelir. Yaşadığı vicdan azabı Leporallaya karşı korku ve mide bulantısına dönüşür. Ona, onu, istemediğini ima eder. Geride kendisine dair tek bir kutu bırakarak ortadan kaybolan Leporalla'nın haberi ertesi gün gelir! Evet, bazen cinsel bir birleşme hatta burada hiç de ateşli olmayan tensel bir dokunuş, böylesi bir tapınmaya, danmışlığa dönüşebiliyor. En temelinde ise Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber'i önce Crescenz sonra da Leporalla yapan sebepleri iyi bilmek gerekiyor.

    Nişan... Klasik Vaka III...
    Aç, susuz, yorgun ve düşmanın bağrında bir bekleyiş... Her ülkenin savaşları vardır, buna bağlı oalrak da her ülkenin kahramanları vardır. Vatan sevgisi ve dini duygularla düşmana karşı sonsuz bir inanç ile hücum eder, gözünüzü kırpmadan düşmanın kalbine hançerinizi saplarsınız. İşin ilginç tarafı, normal şartlar altında bir karıncayı dahi incitemezken şimdiyse insan öldürmeyi umarsız bir ihtirasla arzu eder hale gelmişsinizdir. Savaşın insanlara verdiği en büyk kayıp, insan olma duygusunu köreltmesi ve zaman içerisinde yok etmesidir. Ve sadece insan olma duygusunu değil, aynı zamanda tüm vatanseverlik ve dini duygularınızı da sizden alır götürür. Savaşırken her şey iyidir, kendinizi güçlü hissedersiniz. Bir canı almanın verdiği duygu sizi Tanrı gibi hissettirir. Öldürmek doğamızda var olan bir içgüdüdür. Ama ölüm gelip sizi ya da sizen birilerini buldu mu işte o zaman bir şeyler değişmeye başlar. Savaşın bir cinayet olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlarsınız. Her zaman yanınızda olanların birer birer kaybı ve bir daha asla geri dönemeyecek olmalarının bilincinde olmak ölümün de öldürmenin de gerçeğiyle yüz yüze bırakır sizi. Ve bir an gelir ki artık ölüm kaçınılmaz olur. Her şeyi sona erdirmek istediğiniz bir an gelir. Ölüm,tek kurtuluş gibi durmaktadır. Sonsuz özgürlüğe giden, ölümsüzlüğe erişeceğiniz tek yol. Bu hikayedeki Albay'ın başına gelen de böyle bir şey. Tamamen boka batmış durumda. Düşman hattının içerisinde, tek başına bir halde kalmış durumda. Düşman bir ülkede, düşman askerleriyle çevrelenmiş, halkının da asla yardımı olmayacağı bir yer. Ölümü düşman askerlerinin elinden beklerken sürpriz bir son. Ölüm her zaman sizi bulabilir, ölümü bile korkusuzca göğüsleyebilmek gerekir. Ve bence ölümü dahi korkusuzca göğüsleyebilmek için ille de inanmak gerekmiyor.

    Leman Gölü Kıyısında Olay... Klasik Vaka IV...
    Kimliksiz kalmak, vatansız kalmak çok zordur. İnsanlar, insan oldukları andan itibaren bir gruba aidiyet ihtiyacı içerisinde olmuşlardır. Bu kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olmuş, aynı zamanda da güven ama kendilerine ve çevrelerine güven duymalarına sebebiyet vermiştir. Bu hikayenin başrolü Boris, vatansız kalmamış ama vatanından ayrı kalmak zorunda bırakılmış. Karısından ve çocuklarından uzak bırakılmış. Buna neden olan şey tahmin ettiğiniz gibi savaş. Stefan Zweig iki dünya savaşı görmüş bir insan. Doğal olarak da savaş ve ölümden bahsetmesi kaçınılmaz. Nazi zulmüne tanık olmuş, vatanından ayrı kalmış bir insan. Ayrı bırakılmış bir insan. Zweig'ın kitaplarındaki o derin psikotik analizlerin, sizi nasıl da tesiri altına aldığına tanık olmuşsunuzdur. Öylesine melankolik bir edebi uslüp vardır ki, eğer kendinizi kitaplarının yoğuluğuna kaptırır ve kendinizi Zweig'ın esiri ederseniz, obsesif kompulsif bozukluk yaşamanız kaçınılmazdır. Herkesin unuttuğu bir adam Boris. Karanlığın içerisindeki bir gölge gibi. Varlığı ya da yokluğu çektiği acının verdiği sızılardan dışarıya yansıyan inlemelerle anlaşılan birisi. Zweig da böyle değil mi aslında. Avrupa'nın Hitler'in sömürgesi haline geldiği düşüncesi Zweig'ı da karanlıktaki bi gölge haline getirmedi mi! Eşiyle birlikte yaşamına son vermesinin sebebi Zweig'ın depresif ruhundaki o derin endişe değil miydi! Zweig'ın kitaplarını tekrar ve tekrar okuyunuz. Karakterlerini tartınız. Zweig'ı bulacaksınız. Her bir karakterinin psikolojisini yaşayınız. Evet, yaşayınız diyorum. Merak etmeyin eğer parçalanmışsanız size hiçbir ters psikoloji etki edemez. Eğer parçalanmamışsanız, parçalanmaya başlayacak ve altıncı duyunuzu keşfedeceksiniz. Zararlı insanların sizde uyandırdığı örümcek hislerini bulacaksınız. Bu savaş, ne karanlık bir keşif. Zorunlu olmadıkça savaş, cinayettir diyen Atatürk, dün olduğu gibi yakın gelecekte de bizi bekleyen büyük bir savaşta kurtarıcımız olacaktır, endişe etmeyiniz.

    Avare... Klasik Vaka V...
    Bu vakada Zweig gene o tarifi imkansız, yaşamadığımız bir yörede yediğimiz ancak unutamadığımız damakta kalan lezzetler gibi olan üslubunu konuşturmuş. Kısa ama verdiği mesajlarla adeta içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif eden bir yazı. İntihar eden bir öğrenciyle günümüz Türkiye’sinin ne alakası var şimdi! Durup dururken nereden çıktı bu! Durum o kadar basit değil arkadaşlar. Eğitim sistemimiz yerlerde. Hukuk ahlakı yerine sıra dışı bir din ahlakı ile eğitim vermeye çalıştığımız öğrencilerimiz, Avrupa’daki muadillerine kıyasla oldukça cahil kalmaktadırlar. Konuyu evrime falan getirmeye çalıştığım yok. Din eğitimini elbette vereceğiz ama apaçık bir şekilde şu zamanda görüyoruz ki hukuk ahlakı verilmeyen insanlar, sadece din ahlakı ile ahlaklı ve dürüst insanlar olmuyorlar. Bizdeki sistem ezbere dayanan, yuvarlanmış hapları öğrencilerimize yutturmaya alıştığımız bir sistem. Avrupa ezberci eğitim sistemini terk edeli uzun zaman oldu. Biz ise ezberci sistemi dayatmaya ve hatta en iyi ezberi yapanı en iyi sıralamayla ödüllendirmeye devam ediyoruz. Evet, çalışkan olmak ve zeki bir kafayı test etmek gereklidir. Ama bunu tutup da ülkenin geleceğini şekillendirecek sistem haline getirmek ciddi anlamda yanlıştır. Ben ezber yeteneği çok iyi olan birisiyim. Sayısal olmayan yazılı sisteme dayalı her türlü sınavdan başarıyla çıkabilirim. Çünkü ezberleyebilirim. Ama ya sayısal sistem. Ya sayısal zeka. İşte orada afallıyorum. Ve benim de belki beden biraz daha önceki nesil de olmak üzere ezbere dayalı sistemle yetiştiğimiz için bugünkü çocukların başarısız olma sebeplerini çok iyi anlıyoruz. Daimi olarak okuyarak ve sürekli tekrar ederek anlayacakları, anlayacağımız bir sistem yerine bugün okuyup ezberlediklerimizi sınavdan sadece dakikalar sonra unutacağımız bir sistemi teşvik etmek neden? Türkiye ve benzer ülkelerdeki bu sistem, çağdaş amaçlardan uzak bir modeldir. Amaç Batı’nın eğitim standartlarını mı yakalamak yoksa çağdaş ve muasır medeniyetlerin standartlarına yükseltmek mi! Önce bunun kararını vermemiz gerekiyor. Bilgiyi tıpkı ağrı kesiciler gibi haplar haline getirip öğrencilere yutturmak, pek de zeki olmayan öğrencilere dahi diploma vermeleri, sistemi başarılı gösteriyor olabilir. Ancak muasır uygarlıklarla karşı karşıya geldiğimizde, sistemimizin ne kadar da çöp olduğu açığa çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin 16.yüzyıl sonrası dönemlerine bakın. Kurulan okullar tamamen din kökenli ve ezbere dayalı eğitim sistemiyle öğrenci yetiştirmeye programlı. Kızmak yok. Hiç taviz veremem üzgünüm. Bir hata var ise bu hatayı tespit edip, eleştirerek doğrusunu bulacağız. Bakın o dönem cehalet o derecedir ki Osmanlı, Akdeniz’in dünya denizleriyle olan bağlantısını dahi bilmemektedir. Son sözlerimizi şöyle bitirelim. Tüm zamanların en büyük asker ve devlet adamlarından birisi olan Atatürk’ün o muhteşem dehası, hala daha dostlarına güven düşmanlarına korku salmaktadır. Zekasını belli bir strateji ile kullanmış ve bu konu felsefi, bilimsel, psikolojik olarak incelenmesi gereken bir husus haline gelmiştir. 19 Mayıs’a bir kala Atatürk’ü aramak yerine onun o kıvrak ve stratejik zekasını analiz ederek Türk Devlet Sistemi’ne entegre etmenin yollarını aramaya başlamak zorundayız. Zira düşman uyumamakta, yakın bir gelecekte yapacağı saldırının planlarını bir bir harekete geçirmektedir!
  • Zalim Padişah Masalı

    Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır, mıngır sallar iken, eski zamanlarda büyük bir ülkede bir padişah yaşarmış. Bu padişah, çok zalimmiş. Halkına zulüm etmekten zevk duyarmış. Bu ülkede yaşayan halk padişahın yaptığı zulümlerden bıkıp usanmışlar. Aradan günler, aylar geçmiş. Zalim padişah birdenbire değişivermiş. Bütün halk padişahın bu değişimine anlam veremiyor şaşkınlıklarını gizleyemiyorlarmış. Sokaklarda tellallar :

    -” Padişahımız kötülüğü bıraktı, artık ülkemiz mutlu günlerine geri dönecek” diye bağırıyorlarmış. Halk hala söylenilenlere inanamıyormuş fakat zamanla padişahın gerçekten değiştiğini ispatlayan olaylar olmuş. Padişahın zulüm ettiği günler geride kalmış, artık herkes mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış. Vezirlerden birisi padişaha sormuş:

    -” İzniniz olursa birşey sorabilirmiyim padişahım. Halk da çok merak ediyor. Sizdeki bu değişikliğin sebebini söylermisiniz? ” Padişah vezir’in bu sözlerini duyunca gülümseyerek:

    -” Benim böyle değişmeme sebep olan şey ormanda gördüğüm bir olaydır. Birgün ava çıkmıştım. Giderken bir köpek gördüm. Köpek karşısına çıkan tilkinin ayağını ısırdı, tilki kaçarak kendini kurtardı. Sonra köpek geziniyor bende onu izliyordum. Tam bu sırada vahşi bir at gelip köpeği tekmeleyince köpeğin ayağı kırıldı. Köpek acıdan kıvranırken atı takip ediyordum ki at bir çukuru görmedi ve çukurun içine düşüverdi, onunda ayağı kırılmıştı. İşte bu olaylar bana iyi bir ders oldu. Kimsenin yaptığı kötülük yanına kalmıyor er geç cezasını çekiyordu….
  • "Eden buluyor, kimsenin ettiği yanına kâr kalmıyor ve hiç kimse yaşattığını yaşamadan ölmüyordu. İlahi adalet mekanizması bürokrasiye takılmadan usul yavaş işliyor, başkalarının hayallerini çalanlar, bir sabah hayalleri çalınmış olarak uyudukları derin uykulardan uyandırılıyordu."