Homeless, Bir Bilim Adamının Romanı'ı inceledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 20 günde

KÜSÜRATLAR TAMAM, TÜM TAMAMLAR EKSİK!

İşte böyle bir ülkede bir bilim adamı olmak, nasıldır tahmin edebilir miyiz?
Sadece Türkiye için geçerli mi bu durum bilmem sanırım insanları gerçek ve doğru bir biçimde yorumlamak için onların ölmelerini beklemek gerekiyor.


Ülkemizi pek ilgilendirmeyen mecralardan biri de malumunuz bilim. Globalleşen dünyanın enerji ve bilim ile nefes aldığı aşikar. Bir çok bilim adamımızın yaşadığı ülkenin vatandaşlığı altında ürettiği fikirleri hayranlıkla izliyoruz. Finlandiya'da 8 Türk bilim adamımız mevcut. ABD'de yaşayan Aziz Sancar Nobel Kimya Ödülü'nü aldı. Oysa ne diyordu Gazi Atatürk bizlere ''Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!''


Mustafa İnan doğmadan önce 5-6 kardeşi ya doğum esnasında ya da doğduktan 1-2 yıl sonra vefat ettiğinden babası 4 yaşında damdan düşünce ''bu çocukta ölecek'' diyerekten Mustafa'dan umudunu kesmiş. Mustafa'nın yaşamayacağını düşünmüş. Mustafa inat etmiş ve yaşama tutunmuş. Daha sonraları Mustafa İnan'dan için babası ''Senden adam olmaz, bundan adam olmaz'' dermiş. Mustafa İnan damdan düşüp yaşama tutundu. Atasının adamlığıyla alakalı öngörülerini de boşa çıkardı. Hem adam olmanın ötesinde Türkiye'yi çağ atlatacaktı bu adam. Öğretmen Mustafa, İnatçı Mustafa, her şeyi bilmek istiyor, her bildiğini her tanıdığına öğretmek istiyordu. Türkiye'nin ilk yurtdışına eğitime giden öğrencisidir ayrıca.

Mustafa İnan Zürih'in Eidgenössichen Technischen Hochschule Üniversitesi'nde yurtdışı eğitimini aldı. Orada kalsaydı, muhtemelen ismini bu kitap özelinde duymayacaktık. Büyük bir bilim adamı diye sahiplenip ismini üniversitelere, caddelere, sokaklara verecektik. Öldüğünden 4 yıl sonra hakkında TÜBİTAK'ın bu kitabı yazmasına önayak olması ve bu eser ile ölümsüzleştirilmesi bile değerlerimize ne denli sahip çıktığımızın apaçık göstergesidir. Söz konusu üniversitenin kendisine kalması noktasında samimi ısrarları, hatta ısrarın ötesinde baskı yapmaları bile onu kararından vazgeçirmemiş, Jale ve vatanına olan aşkı onu tekrar bu topraklara getirmiştir.

Mustafa İnan kimdir? Mustafa İnan düşünmeyi unutmuş, yeniden ayağa kalkmaya çalışan yorgun bir ülkenin ufuklarını açmaya, sınırlarını zorlamaya çalışan bilim insanıdır. Ülkesine bilim adına bir çok ekol getirme çalışırken sağlığını hiçe sayan sadece sağlık olsa bütün yaşamını hiçe sayan bir bilim adamı. Mustafa İnan öğrencilerine daha geniş yelpazede ülkesine düşünmeyi, sorgulamayı öğretmeyi amaçlar. Budur gayesi, budur gökyüzüne baktığında gördüğü hayal, budur odasının tavanına baktığında gördüğü resim. Elastisite'yi, mekaniği, en önemlisi matematiği ülkemize kazandırmaya çabalar. 56 yıllık yaşamı boyunca bunun savaşını verir.


Meselesi olan adamdı. Meselesi Türkiye idi. Aslen Malatya'lı olup Adana'nın bağrından kopan bir gardaşımız, abimiz. İsmini bile zor yazdığım mukavemeti, elastisite'yi ülkemize tanıtmak istedi. İleri gitmek ancak düşünmeyle, düşündüğünü icraate geçirme ile olabilirdi. Ekonomik zorluklar da hayatında hiç ama hiç eksik olmadı. Hayatındaki eksiklikler onu hiçbir gayesinden eksiltmedi.
Hayatı boyunca kendi ülkesinde yaşamak isterdi Mustafa İnan ve herhalde kendi ülkesinde ölmek isterdi. Mustafa İnan öldükten sonra bile borçtan kurtulamadı. 1911 yılının Ağustos ayında elli altı yaşını dolduramadan vefat etmişti.

#28602277 nolu etkinlikle sevgili kardeşim Ömer Gezen in ısrar seviyesine ulaşan tavsiyesiyle okudum. İyi ki de ısrar etmişsin :) Okurken büyülendiğim bir kitap oldu. Ayrıca dilimize sonradan giren sözcüklerle alakalı kısım çok hoşuma gitti. Mustafa İnan sayesinde bende bu konularda daha araştırmacı olacağım. Bir bilim adamı olamayacağım belki ama ülkeme yararlı bir birey olacağım. Her şey okumaktan geçiyor, bilme eylemini gerçekleştirmemiz gerekiyor. Okuyup, daha çok öğreneceğim. Hocam bunun sözünü verebilirim. Allah senden razı olsun!

Rektör İzzet Gönenç'in sözüyle bitirelim: ''Mustafa İnan Türkiye'de bir bilim ekolü yaratıp, bir devir açmıştı'' Ruhun şad olsun hocam.

Aslıhan Esmer, bir alıntı ekledi.
Dün 04:52 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Bugüne kadar çok sayıda kişinin, ayaküstü veya bay­ram oturmasında gençlerin okul durumunu sorduklarını duymuşumdur. Genelde şöylesine bir konuşma geçer:

Meraklı amca: "Ee, dersler nasıl bakalım?"
Genç: "İyi."
Meraklı amca: "Zayıf var mı?"
Genç: "Var."
Meraklı amca: "Kaç tane?"
Genç: "Üç tane."
Meraklı amca: "Hangileri?"
Genç: "Fizik, kimya, matematik."
Meraklı amca: "Haa!"

Şimdi ben de merak ettim, bu amca genci durup du­rurken niçin bozdu diye. Bu bey, bu gence notlarını so­rarak veri toplamaktadır, ancak bu verileri nerede kulla­nacağı meçhuldür. Belirsiz bir hedefle, öylesine laf olsun diye sormuştur ve genci üzmüştür.

Eğer bu bey bir fizik öğretmeni olsaydı ve gence fizik öğretmeyi teklif etseydi,
sorgulamasının bir amacı olurdu.

Ancak sanırım bu tür sorgulamaların belirgin bir amacı yoktur ve sorgulayan, karşısındakinin duygularını, incinebilirliğini dikkate al­mamaktadır.

Küçük Şeyler 2, Üstün Dökmen (Sayfa 133)Küçük Şeyler 2, Üstün Dökmen (Sayfa 133)
Occipitale, bir alıntı ekledi.
26 May 23:38 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Demokrat, faşist, kapitalist, Bolşevik, sanatkâr, mütefekkir... Ne olursa olsun sıradan bir Avrupalının müspet tek bir dini vardır, o da maddi ilerleme ve refaha tapınmadır
Bu dinin mabed ve tapınakları büyük fabrikalardır, sinemalar, kimya labaratuvarları, dans salonları, elektrik santralleridir. Bu dinin kâhinleri(din adamları) ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, sanat öncüleri ve uzay kahramanlarıdır.

Yolların Ayrılış Noktasında İslam, Muhammed Esed (Sayfa 56)Yolların Ayrılış Noktasında İslam, Muhammed Esed (Sayfa 56)
Büşra, bir alıntı ekledi.
26 May 16:34

" Hayatta kalpleri aynı şeylere çarpan kişiler birbirlerini severler belki, ama yazık ki birbirlerine aşık olmazlar. En azından bir çoğumuz için öyledir. Aşkımızın öznesini harekete geçiren kimya çoğu kez " yabancı " olandır. Öteki'nin çekimine kapılırız , benzerimizinkine değil. Kalp yakıtı. Yabancı madde. Mıknatıs taşı. "

Aşkın Cep Defteri, Murathan MunganAşkın Cep Defteri, Murathan Mungan

Bu incelemem Derya (Bahir) DENİZ 'e ithaftır.



Yazmak zor be! Oh, bir öykü daha bitirdim. Sabah sabah( 6:00) ne yapsam ki? Yazılmaz da artık anasını satim. Bari bir öykü kitabı okuyayım. Yerli bir kitap olsun. Tabii ya, yerli olsun. Şu kuşa bak yahu, nasıl da şakıyor sabah sabah. Deniz bey ne dediydi? Solovey? Solovey’in Türkçesi ne acaba? A, bülbülmüş. Bülbül mü? Daha gün ağarmadan bülbül mü ötermiş aga? Nightingale İngilizcesi gerçi. Olur mu olur.
Du bakim, ne okusam. Bunu okudum. Bunu yarım bıraktım. Bu kim ya, hiç duymadım daha evvel. Zafer Berke, kitabının adı,Yeni Zaman. Zaman ha, zaman. Bunu okuyacağım.

107 sayfada tam 15 öykü. Haydi bismillah.

1) Parça. Güzel öykü. Beğendim. Kim ya bu yazar? Ankara’da doğmuş. Ben Kayseri’de doğdum. O 57’li ben 61’liyim. A, İstanbul’da yaşamış. Ben gibi. İTÜ mü? Hem de maden. Yok artık. Ben de İTÜ’lüyüm. Kimya ama. Aynı yerde, Maçka’daymışız. Aynı yollar, zamanlar farklı. Hüzünlendim bak!

2) Satın Almacı. Teknik öyküydü. Çok teknik terim var. Hepsini anladım ama. Anlamayan da internetten baksın. Zaten bir kurmacanın bir vazifesi de bu değil midir? Çaktırmadan öğretmek. Geçmişte kalan kavramları yeniden canlandırmak zihinlerde. Geçmişle şimdi arasında büyülü bir link kurmak değil mi ki? Bazı terimleri neden tırnak içine almış ki? Okurun gözüne sokmuş. Ne gerek vardı ki? Okura güvenmek lazım gelirdi. Belki de üslubu böyledir.

Asıl verdiği ne kadar da güzeldi. Bu sehpa, bu uzaktan kumanda, önüme gelene kadar, hey yavrum hey, kimlerin elinden geçmiş meğer. Emek gelince akla, derya olur her şey. İşte bu deryayı anlatmış Zafer Berke.

“Nasıl bir yer olursa olsun, yeter ki insan eli değmemiş olsun.” Var mı yahu böyle bir yer Metto? Yok tabii, güzel metafor. Çaresizlik böyle dilleniyor işte güzel bir kalemde.

3) Yorgun Buluşma. <<<<<Kapıya doğru yürümeye devam ederken onun sormayı başaramadığı soruyu cevapladım:

"Belli bir yaştan sonra yalnızlık hissedince insan korkuya kapılıp, eski dostluklara sığınmaya çalışıyor." Ben çıkarken Hüseyin içeri girdi.>>>>>

Artık uzakta kalan eski dostlukları tahlil etmiş.

4) Dere. Merak duygumu hep canlı tutmayı başardı Allah için. Ah be ihtiyar, helikopter arayacak seni he mi? İlahi moruk, güneşlenmelerine bile ara verdiremedi yokluğun. Sense…Töbe töbe.

5) Kalabalıklar. "Orta yaşın üzerinde kibar bir adam (bazıları kısaca yaşlı diyor olabilir) şu anda yemek yiyor." Ben de öyle hissediyorum bazen. Orhan Pamuk olsa, bazan, derdi burada. Cins herif.

Öykünün hikayesinde geçen aynı duyguları ben de yaşamasam! Benim içine düştüğüm grup Taksim'de, LGTB idi. Bayrakları ne acayipti be. Kırmızı, kavuniçi, sarı, yeşil, mavi, mor. Kırmızıyla sarıyı karıştırınca kavuniçi oluyor. İstanbul’da turuncu diyorlar. Kilisliler mişmişi diyordu. Mor için kırmızıyla yeşili mi karıştırmak gerekiyor ki? Garip! Sanki bana siyah lazım kırmızıya gibi geldi. Neyse. Mor, eflatun değil mi? Eh işte. Öyküdeki kahramanımız sol bir gösteriye denk gelmiş. Gerçekten de insan kendini işe yarar hissediyor. İlla da bir gösteriye rastlamak lazım. Sağ-sol fark etmez.

6) Balıkçının Dönüşü. Galiba en çok insani bulup en çok güldüğüm öykü bu. “Vasati 40 çöp var” gibi bir şey. Ortak olunmaya çalışılan duygular o kadar sahici ki, hem çok güldüm, hem finalinde hüzünlendim çok.

<<<<<Varsayımla da olsa sonunda suçlunun bulunması, en azından kendi söylediklerinin ciddiye alınıp değerlendirilmesi balıkçıyı sevindiriyor. Çaresizlik içinde bocalamaktan sıyrılıp, kaybolan itibarını yeniden kazanmak amacıyla duyduğu son cümleyi tekrarlıyor: "Doğru, hayvan işte ne yapceksin!" Çevredekilerin yüzlerinde bakışlarını tekrar dolaştırdıktan sonra, sepetleri motoruna yerleştirirken kendini tutamayıp gülümsüyor: "Boşuna çekivedim iki sepet balığı; ancak motorun tamir parası çıkacak." >>>>>

7) Yeni Zaman. Kitaba adını veren öykü. Bir şey yazmayacağım. En iyisi okumak. Okuyunuz.

8) Ayak İzleri. Kahramanın arzu ve kaygıları billahi çok sahici. Sizin şimdi anlayamayacağınız kadar hem de. Çamurlu ayaklar vardı metropolde bir zamanlar. Lastik tabandan temizlenmez, temiz halıda iz bırakırdı. Ve sekreterler güzel bulunurdu hep. Tüm öykü boyunca çamurlu ayakkabıların sebep olduğu şeylerle boğuşma var.

<<<<<"Siz de benim gibi kapının önündeki çamura saplanmışsınız galiba" diyor, gülümsüyor. Utanç içinde, gözlerimi kısa bir süre için Ziya Bey'in hakiki kauçuk tabanlı ayakkabılarına değdiriyorum: Kenarlarında çamur var. Ziya Bey'le aramızda aynı çamura basmaktan kaynaklanan bir dostluk başladığını hissediyorum ...>>>>>

9) Leydi Angela. Bir ganyan kupon sahibinin, koşuyu dinleyip kuponun yattığı(kaybettiği) sürede Galata’da o kısa sürede geçen insancıkların hayatlarından kesitler var. Tanıdık mekanlar, en çok da oralardan uzak olma hali hüzünlendiriyor. Sibel Can feat Halil Sezai – Galata, parçasını dinlemek istiyorum. Aklıma Kemal abi geliyor. Bir öykümde kullanmıştım Halil Sezai’nin bir parçasını. Metinciğim sağ olasın, benim oğlana da gönderme yapmışsın, demişti. Kemal Paracıkoğlu, Halil Sezai’nin babası. Bir öyküsünden dolayı onu intihalle suçlamış, kalbini kırmıştım. Bir mesaj atmıştı bana. Sen en büyüksün. Senin okumadığın kitap yoktur. Sen postmodern kurmaca bilmez misin ey be Metin, demişti. Nasıl da tırmalamıştı yüreğimi o mesaj. Sustum, cevap vermedim bir süre. Sonraki mesajlarıma da o cevap vermedi. Sonra eşine yazdım. Abla, dedim, bu saçma şey için kaybetmek istemem Kemal abiyi. Söyle ona, yazsın bana. Hem yanınıza geldiğimde çimdiklesin beni. Yok be Metin, gücenmedi sana. Böyle basit şey için kızmazdı sana o. Ama Metin be, biz Kemal’i kaybettik. Kemal öldü.

O dakikada terk ettim siteyi. Girmedim, öykü paylaşmadım bir daha. Sen nasıl adamsın yahu, adam gibi becerdiğin bir iş var mı, olacak mı bu dünyada? Üzücüydü çok.

10) Kaplumbağa. Kafka’nın Değişim’inin yeniden yazılımıydı. İlham verici bir postmodern öyküydü.

11) Topal. Benzeri düşünceler aklımdan geçtiği hatta bir iki kez yaptığım bir şeydi. Okumanız gerekir.

12) Pırlanta Yüzüklü Kadın. En zayıf bulduğum öyküydü. Elbette bu sübjektif bir yargıdır.

13) Mesut. Harala gürele geçen hayatımızda hep bizim kaygılarımız baş roldedir. Ne kadar az dinleriz birbirimizi. Ama Allah’tan düşünürüz sonradan. Bir öyküye dönüşür kafamızda Mesutlar.

14) Sihirli Sabah. Orwell-Huxley arası bir distopya denemesiydi. Finali oldukça başarılı buldum. <<<<<"Ne olmuş?" Adam kafasını çevirmeksizin cevapladı: "Birisi taş atıp mağazanın camını kırmış." İçimde korkunç bir şüphe oluştu. Tükürüğümü yutup, tekrar sordum: "Bir şey almış mı?" Adam umursamazca başını iki yana sallayıp: "Neredeyse hiç eksik yokmuş, bir tek pilli radyo çalınmış galiba" dedi.>>>>>

15) Hamdi Bey Uykuya Daldığında. İstanbul’da bir mekanda bir şey cereyan ederken, aynı anda dünyanın değişik yerlerinde nelerin cereyan ettiğini gayet güzel işlemiş. Toplumsal gerçekçi buldum bu öyküyü. Sevdim.

Bitirdim kitabı, aklımda binbir düşünce siteye girdim, aradım yazarı. Yok! Nasıl yani? Yahu adam ta 2004’de bastırmış kitabı. Nice eften püften (bu deyim çok ayıp kaçtı) kitabın isminin ilk kelimesinde yüzlerce sayfa geliyor da, bu güzel eserin suçu ne?

Ne yani, illa Can yayınları, Bilişim, YKY mi olmalıydı? Olmadıysa, yok mu demektir bu güzel eser? Vicdanınızaydı bu sorum. Baş başa bırakıyorum sizi vicdanınızla.

Benim kimya feci halde bozuldu... Anlamsız geliyor bana dünya...
Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmam. Bu matematik bizi kandırıyor hocam!

Abdullah SAFİDEMİR, bir alıntı ekledi.
26 May 01:16

Cüz: 20 Sûre: 28 Kasas 76
Hakîkaten Kâr'un, Müsâ’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Ve ona öyle hazînelerden vermiştik ki, gerçekten onun (hazinelerinin) anahtarlan(nı taşımak) güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. O zaman kavmi ona şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünki Allah, böbürlenenleri sevmez!"

[Kârım’un Hz. Mûsâ (as)’ın amcazâdesi olduğu beyân edilmektedir. Kârun, başlangıçta Hz. Mûsâ (as)’a îmân ettiği hâlde, dünya malına olan hırsı ve hasedi dolayısıyla, haddi aşan kimselerden olmuştu. Hz. Mûsâ ve Hârûn (as)’dan sonra Tevrât’ı en iyi bilen ve okuyanlardan biri idi. Serveti ve ilmiyle dâimâ insanların teveccühünü kazanmaya çalışır, karşılarında nutuklar çekerek şımarıklık ederdi. Bazı kaynaklarda onun kimyâ ilminde ve ticârî sâhada da derin bir vukuf sâhibi olduğu bildirilmektedir. Kalbinde gizlediği nifâkı yüzünden Fir'avun tarafından İsrâîloğullarının başında bir reis olarak vazîfelendirilmiş ve kendi halkına zulümlerde bulunmuştu. (Celâleyn Şerhi, c. 6, 46; Beyzâvî, c. 2, 199) ]

Kur-ân’ı Kerîm Muhtasar Meâli (Açıklamalı), Kolektif (Sayfa 393 - Hayrât Neşriyat)Kur-ân’ı Kerîm Muhtasar Meâli (Açıklamalı), Kolektif (Sayfa 393 - Hayrât Neşriyat)