• Unutmayalım ki. Bilimin her armağanı, kötülüğü artırmak için kullanılabilir....Bizleri ıstıraptan kurtaran mucizevi ilaçlar armağan eden kimya, aynı zamanda bir insanı ömrü boyunca tutsak edecek uyuşturucuyu da sağlayabilmektedir... Kuşatma altındaki bir kente gıda ve antibiyotik yetiştiren uçak, vebadan beter bir dehşet saçmak için de gidebilir bu kente. Bilim hem iyiliğin hem de kötülüğün araçlarını, bunların kullanılacağı amaçların niteliğini belirlemeden, sunuyor bizlere.
    Fritz Pappenheim
    Sayfa 98 - Phoenix, Gerald Ensley
  • ' ...ateş bilmem falanı yakmıyor, nasıl olurmuş, olur. gel sana da göstereyim, hem de öğreteyim... yakmadığını gör, fakat aklın sarsılmasın... sen, bütün şüunu 300 sahifelik fizik, 400 sahifelik kimya, 70 sahifelik mantık kitabının içinde mi zannediyorsun?

    kâinat orkestrasında aklın, ruhun tellerini akort edecek insani bul, akordunu yaptır da nâmütenâhî ebedî konserin içinde gaşyol. ''
    Op. Dr. Münir derman
  • 340 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yine beni derinden etkileyen bir kitap daha. Cennet Koridoru'nu çok severek okumuştum. Bu kitabı da ayrı bir güzelmiş gerçekten. Yazarın kalemini çok sevdim. Kitabı okurken hissettiriyor o duyguları. Biraz da sürse idi, bitmese idi dedim.
    .
    .
    Bu kitabında da eşinden boşanıp baba evine gelen Mahnuş'un hikâyesi var. Ne kadar zor bir durumdur değil mi? Evlenip gidiyorsun ama sonrasında boşanıp geri gelmek durumunda kalıyorsun. Hele de Iran'da iseniz bu daha da zordur. Çevrenin size bakışı, lafları ve daha birçok şey. Mahnuş, Kimya sayesinde hayata tekrardan bağlanıyor. Kimya'yı çok sevdim.
    .
    .
    Kadın olmanın zor olduğunu vurgulamış yazar. Doğu batı fark etmiyor, kadın olmak dünyanın her yerinde zor maalesef. Kesinlikle tavsiye ediyorum bu kitabı.
    #parlakmeltemkitapligi
  • "Devir değişti" dedi. "Osmanlılık bu devrin ihtiyaçlarına cevap veremez. Ok yaydan çıktı bir kere enişte. Artık geri dönüş yok bunun."
    Halil safaya göre devlet-i Aliye'nin unsurlarının yol ayrımında o kadar ileri gidilmişti ki artık geri dönmek için vakit çok geçti. "Ermeni Ermeniliğini, Rum Rumluğunu fark ederken Türk de Türklüğünü fark etti. Bundan sonra tek çare bu yol üzerinde yürümek. Türk artık ne gazellerdeki güzelin sıfatıne de idraksizliğin zamiri. Bu yangından artık Osmanlılar olarak çıkamayız. Çıkarsak ancak Türkler olarak çıkacağız.

    Hacıbey alçak hasır sandalyesinde doğruldu. Sağlam bacağı sancımıştı. "Bu devlet" dedi, devlet derken içinden derin bir saygı geçti "Türk'ü, Kürd'ü, Ermeni'si, Rum'u, Arnavut'u, Arap'ı, Yahudi'si daha bilmem kimiyle, yetmiş iki milletiyle asırlarca gül gibi geçinip gitti. Milleti bilirdi Osmanlı ama milliyetçiliği bilmezdi. Farklı milletler bir arada fakat birbirine dönüşmeden yaşardı onda. Benzeyecekleri değilse de bütünleşecekleri tek şey Osmanlı kimliğiydi. Kendileri olarak dillerini, dillerini ve kültürlerini muhafaza ederek Osmanlı olmuşlardı. Ama Osmanlılık söz konusu olduğunda bu farklılıkların da bir anlamı kalmazdı. Bu devlet Rum ile Ermeni arasında bir fark gözetmez, onları Türk'ten ayırmayı da aklına getirmezdi. O zamanlar Osmanlı olmak Rum olmaktan önce gelirdi ve Rum olmak Arnavut olmaktan o da Türk olmaktan farklı değildi. Devlete hizmet ettikleri müddetçe kim olduklarının önemi yoktu. İslam bile devlet kademelerinde yükselmek için gerekli şart değildi. Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan liyakatli kullar olmak menzile varmak için birlikte yola çıkanların gerekli tek azığıydı. Ermeni de, Yahudi de, Rum da şansı kabiliyeti ama en fazla aklı yaver giderse paşa olabilir, elçi olarak Osmanlı Devleti'ni temsil edebilir, nazır olabilirdi. Ama ne zaman ki Rum'un Rumluğu, Ermeni'nin Ermeniliğini, Yunan'ın Yunanlılığı Osmanlı olmanın önüne geçti o zaman bütün dengeler bozuldu."

    Gözleri Rum'un Türk'ün Ermeni'nin aynı toprak üzerinde aynı değerlerle yaşadığı o saadet günlerinin rüyası ile dolu" Geçti o devirler" diye mırıldandı Hacıbey. Belli ki hayat artık eski hacıbeylerin anlamayacağı kadar değişmişti. Devir, şimdi başka bir devirdi. İskeleti tutan bağların kopmasıyla bütün kemikler dağılmış, bünyeyi birbirine bağlayan kimya uçmuş, binayı ayakta tutan çimento ermişti. Her şey diğerinden ayrılıp başkalaşmış, alfabenin harfleri dağılınca ortada anlamlı bir cümle kalmamıştı. Alacalı resmin ahengindeki koca dünyada artık her renk diğerinden ayrılmak istiyordu. Bunun için zemin korkunç sarsıntılarla yerinden oynuyor, her şeyi birbirinden kopuyordu.

    "Geçti o devirler" diye tekrarladı Halil Sefa. İlk kez aynı fikirde birleşmişlerdi. "Siz" dedi Hacıbey. "İnsanları Türk, Kürt, Ermeni, Sırp, Yunan, Rum... Nasıl birbirinden ayırıyorsunuz? Takvaca üstün olanın en hayırlı olduğunu, Yaradan nezdinde Arap'ın Arnavut'a Türk'ün Acem'e üstünlüğü olmadığını bilmiyor musunuz?

    Zannınca artık bu soruya da verecek bir cevabı olamaz da Halil Sefa'nın. Ama yanılmıştı. "Semavi bir dinin mensuplarıyız biz elhamdülillah" diye başladı genç adam, "Alemleri yaratan Allah'a hamd olsun. O bir kavmin değil alemlerin Rabbidir elbet. Hiçbir kavmin diğerine bir üstünlüğü olmadığını da biliriz. Ama insanlık ağacının değerli bir dalı olmakla da onurlanırız. Ve işe önce kendi bahçemizi süpürmekten başlarız."

    Hacıbey sustu, içinden bir tebessüm, hatta bir ümit geçti. Haklı mıydı acaba? Bu yol eğer böyle giderse. Fena değildi bile. Üstelemedi. Ama şu ittihatçıların aymazlıkları var ya. İşte onlara güvenmiyordu ve Osmanlılardan Türkler olarak bir ağaç yeşertecek kumandan henüz görünürlerde yoktu.

    O günkü meşveret gazetesinin Balkanlar'daki kaynaşmayı haber veren manşetini gösterdi, Hacıbey. Böyle giderse Savaş alacaktı.

    "Olsun" dedi Halil Safa heyecanla, "Olsun"
    Derin bir Bir sessizlik oldu. İçi sıkıldı Hacı beyin; bu toy çocuklar savaşın, hele de hazırlıksız yakalanılmış bir savaşın ne demek olduğunu bilmiyorlardı galiba. Her konuda bugünün gençlerine açık bir kapı, onların fikirlerine bir haklılık payı bırakabilir, eskilerin eskide kaldığını hesaba katabilirdi ama savaş var ya, işte bunu hiç kimse Hacıbey'den daha iyi bilemezdi ve bu konuda sonuna kadar diretebilirdi. Şunun şurasında Rumeli'de yeni terhis edilmiş bir ordu nasıl toparlanacaktı? Hele de alaylısı, mekteplisi, nizamisi redifi, zadeganıı kurmayı ile birbirine düşmüş; ittihatçısı itilafçısı ile boğazına kadar siyasete bulaşmış, siyaseti vatanından daha büyük bir ülküye dönüştürmüş, savaş mitinglerini bile ayrı ayrı tertip eden subayların sevk ettiği bir ordu ile bu savaş nasıl kazanılırdı. Ölmeyi bayılmak zannediyordu şimdiki ateşli gençler ve resimdeki yangına bakarak yanmayı yanmak zannediyorlardı . Şairin hülyaları hakikate dayanacaktı ha! Ah bu çocuk şarkıları.

    Bu plansızlığın bu hazırlıksızlığın bu toyluğun ve macera tutkusunun neye mal olacağını adı gibi biliyordu Hacıbey. Çok çok kötü günler bekliyordu bu ülkeyi. Ağzından yel alsın da ama aha şu Yoroz'un arkasında bekleyen Fırtınalar bile yanında hiç kalacaktı.
    Hacıbey'in sağlam bacağı bir daha sancıdı. Sıcak bir rüzgar esti. Güneş ufkun arkasına henüz inmişti ki müezzinin sesi duyuldu. Bu her türlü emrin üzerindeydi. İçeri geçtiler Sultan Hamid'i de çil yavrusu gibi dört bir yana dağılan unsurları da onların arasında kendi kimliğini kuşanmaya çalışan asli unsuru da şimdilik bir kenara bıraktılar. Zaman çok şeye gebeydi ve bu doğumdan herkesin beklediği farklı bir şeydi.
  • Günümüze ulaşan en eski periyodik tablo, St Andrews Üniversitesi kimya laboratuvarının altındaki depoda ortaya çıktı. Çizelgenin, Dmitriy Mendeleyev’in hazırladığı ilk periyodik tablodan 20 seneden az süre sonra hazırlandığı keşfedildi. İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nde araştırmalarını sürdüren bilim insanı Alan Aitken, kimya sınıfının altındaki depoda bilim tarihi için eşsiz bir eseri keşfetti.

    Kimyasallar ve laboratuvar ekipmanlarının arasına sıkışmış olan eğitici posterlerin arasında son derece nadide bir eser vardı: Günümüze ulaşan en eski periyodik tablo. Periyodik tabloyu inceleyen uzmanlar, Almanca açıklamalarla elementleri tanıtan bu çizelgenin 1879 ve 1886 yılları arasında Kaliforniya Üniversitesi’nde hazırlanmış olduğunu keşfetti.

    Sonradan Keşfedilen Bazı Elementler Yok
    Tabloda 1886 yılında keşfedilen Germanyum elementi yer almıyor. Aynı şekilde 1875 yılında keşfedilen Galyum ve 1879 yılında keşfedilen Skandiyum da belirtilmemiş. Çizelgenin, Viyana’da kurulmuş bir matbaada 1885 yılında basıldığı ortaya çıktı. Periyodik Kanun’u keşfeden efsanevi kimyager Dmitri Mendeleev’in periyodik tablosundan 20 yıldan az süre sonra oluşturulan bu çizelgenin, günümüze ulaşmış olan en eski periyodik tablo olduğu biliniyor.

    Çizelgenin muhafaza edilen orijinal nüshasının restorasyonu tamamlandı. Çizelge temizlendi, kağıdın pH dengesini sağlamak adına kimyasal bir banyoya tabi tutuldu, Japon yapımı kozo kağıtları ve buğday nişastası macunu kullanılarak onarıldı. Orijinal nüsha, St Andrews Üniversitesi’nde hava şartları kontrol edilen bir ortamda saklanıyor. Ancak çizelgenin birebir kopyası, üniversitenin kimya departmanında sergileniyor.

    Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ

    Kaynak: https://www.bbc.com/...h-east-fife-46904926
  • Materyalist bilim adamları, bu bağlantıyı daha baştan keserler. Bizi 'normal şartlar altında' ve 'diğer şartları sabit sayarak' düşünmeye davet ederler. Ve, hep birşeyleri 'baz' alırlar. Meselâ, biyoloji hücreyi, kimya molekülu, fizik partikülleri baz alir. Oysa, baz alınacak sabit ve ezeli bir madde yoktur. 'Sair şartlar' sabit de değildir. Bilakis, her bir sey, zerreden galaksilere kadar, her an değişen ve yenilenen bir kainat içinde ve tüm bu şeylerle bağlı biçimde vücuda gelmektedir. Materyalıstlerin niyeti, böylesi bir tabloda varlığı kaçınılmaz bir gerçek olarak beliren Allah'a imana giden yolu kapamaktır. Ve bilime onların hakim olduğu bir çağda kainata bakıp Allah tanımanin ilk şartı, onların hazır cevabını sorgulamaktır. Sözgelimi, "Diğer şartları sabit sayalım" mı diyorlar ? İşte bu hazır cevaba soru: Sabit olmayan şartları sabit sayarak, daha baştan asılsız bir varsayıma dayanarak mı hakikat bulunacak?
  • 547 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10·
    Bab-ı Esrar polisiye/fantastik bir roman. Zaman kronojik olarak değilde döngüsel olarak alınmış yani hem tarihi hem bugünü paralel olarak işlemiş. Bir yanda madde bir yanda mana,hakikati arayış,sırlar,kurban ve katil,Karen Kimya'nın kişisel yaşamı,tasavvufi aşk gibi konuları bir arada başarıyla akıcı bir dille anlatmış. Bab-ı Esrar yazarın sürükleyici ve okunmaya değer romanlarından biri,başarılı bir eser.