• En içli şiirler yazdırır birden,
    dilimi bağlayan her sihir şimdi;
    bir başına garip, kaldığın yerden
    ya muaftır rûhum, ya tehir şimdi.

    Hatırla sabrımı, sabrını sarmış
    mekân mı tedirgin, zaman mı darmış?
    Aşkın nâsibinde bir bulağ varmış
    bu çağlayan, şu çay, o nehir şimdi.

    Gün vurmuş alnına ziyası malum,
    Hayatı nefsinde,hayası malum,
    Ümidi,hayali,rüyası malum,
    O acemi çoçuk, ne mahir şimdi.

    Bir diyar gibiyim,mevcudu kaçık;
    Göğsü çırılçıplak,çevresi açık.
    İster dinine yan,ister dağa çık.
    Bakışından kalan salt zehir şimdi.

    Eski camlar kırık, o gün bugündür;
    İstersen zamanı geriye döndür,
    Yahut çek perdeyi,ışığı söndür...
    Bahtım, saçlarında bir şehir şimdi.
  • Trendeyiz. Öldüğüm yerden doğduğum yere gidiyoruz. Eve dönüş bir anlamda, yuvaya dönüştür, ana rahmine dönüş...
    Yolculukların en cevvali, en zoru ve en gerçeğidir. Kasırgada paramparça olan serenlerin, kopup giden cıvadranın, delinen karinanın ardından, küpeşteye dayanıp o süt liman koya girmektir eve dönüş. Yaralanmış, zedelenmiş ve kanamışsındır, sığınak olarak evine yelken açmışsındır. Huzurlu kutsal sulardadır yuva. Hiçbir fırtına giremez değil mi?

    tak-tak ..... tak-tak

    Rayların birleşme yerinden geçerken oluşan ritim, vagonlar birbirlerinden bağımsız sallanıyor, hepsi başına buyruk. Kompartımanlar sıcak olur. Hele kışın ondan rahatı var mıdır bilmem.

    tak-tak ..... tak-tak

    Gökyüzü kırık beyaz, etraf ise kar beyaz. Gözlerini kamaştırıyor insanın. Kompartmandan dışarı koridora çıktım. Koridordan iki kişi zar zor geçiyor . Pencereyi aralayıp biraz kar havası almak istedim. Her yerde uzun çamlar var. Gelinliklerini giymişler, beyaz işlemeli püsküllü. Eteklerinden buz gibi bir ırmak akıyor. Irmağı takip ediyorum, ilerideki bir ağaçlıkta kayboluyor. O esnada trenden garip sesler çıkmaya başladı, dumanının rengi değişti, yanık mavi bir duman atıyordu. Teklemeye başladı. Giderek yavaşladı yavaşladı ve ani bir frenle durdu. Artık bir vadinin kuytuğundayız. Sağ yanımızda ırmak, sol yanımızda karlar ile gizlenmiş, saklı bir köy... Bir de tabela, tabelada bir yazı: 23, Rakım : 936.

    Etraf ölüye kesik. Çağlayıp akan ırmak dışında ses yok. Tren hareketsiz. Arıza yaptığını öğrendik, yaklaşık bir saat sürecekmiş tamiri.
    Trenin önünde bir derme çatma durak... Durağın karşısında, biraz yamaçta sımsıcacık bir kahve var dumanı bacasında. Sarp dağların eteğine bağdaş kurmuş. Kompartımanda durmaktansa köye çıkar, kahvede çay içip öykülerim üzerinde çalışırım diye düşündüm. İndim trenden, diz boyu karda, bata çıka köye tırmandım. Garip bir ses... Kuş sesine benziyor lakin diğer kuşlar gibi değil, çok hisli ve duygulu bir ses. Evladını arayan bir ananın feryadı gibi. Durup etrafıma bakındım, sesin geldiği yeri tayin etmek için, etrafımda fırıldak gibi dönüyordum.

    -"Ne o delikanlı, rüzgar mı avlıyon" dedi bir adam yanıma yanaşıp.
    -Bu ses... neyin sesi bu?
    -Neden sordun ki, kuş işte. Akşam kuşlarından birisi.
    -Bu diğerleri gibi değil ama.
    -İshak derler, ufak bir kuş, kukumava da benzer ama İshak ayrıdır.
    -Neymiş ayrı yapan?
    -"Gel", dedi, "kahvede anlatırım, soğukta durmayalım"

    Kahveye girdik. İçerisi su buharından dolayı nemliydi. Camlar, yarısına kadar kara gömülü, üst tarafları ise buğulu. Akşam ezanı için birisi caminin şerefesine çıkmış, boğazını temizliyor. Çok geçmeden ezana başlıyor. Adamın sesi kesik kesik geliyor kahveye.
    İçeride çok insan yok. Zaten ufak bir köy. Cam kenarındaki bir masaya oturduk. Masa koyu yeşil kadife örtü ile kaplı. Belki akşamları kumar oynatılıyordur kim bilir? “İki çay yolla buraya Selim. Çay dedim ama çay mı içersin” dedi adam.

    -Olur, çay olur, dedim.
    -Adım Onat , burada yaşıyorum, arada ormana giderim. O senin sorduğun kuşu izlemeye.
    - Zahir benim adım da. Öykü yazıyorum bazen. Aslında öğretmenim. Tren arıza yaptı. Bende kahvede otururum diye çıktım geldim.
    - İyi yapmışsın. Treni gördüm, burası yokuş, sarp. Arada trenler sorun yaşar.
    -O kuş nedir, İshak mıydı?
    - Evet, İshak, büyülü bir kuştur o. Sesinde bir gerçeklik vardır, diğer gerçekleri yalancı çıkaran. Hisli bir çığlık gibi. Bir efsane var buralarda; vakti zamanında bir kadın, genç bir kadın, sevdiğini kaybetmiş. Ne ölüsü varmış ortada ne de dirisi. Günlerce ağlamış, feryat etmiş, sevdiği adamı İshak’ı bulabileyim diye. Tanrı da bu sitemi duymuş ve kadını kuşa çevirmiş. O zamandan beri kuş “İshak, İshak” diye öter, sevdiğini ararmış. Geceleri sesi karanlığı yırtar, yürekte ince bir sızı bırakır.
    - Daha önce duymamıştım bunu.

    İshak tekrar ötmeye başladı. Sesi, kahvedeki çay kaşıklarının, sohbetlerin ve saatin tik taklarının arasına karıştı. İkimiz de sustuk. Çayı yarısına gelmiş olan Onat ayağa kalkıp “ben çıkıyorum, selametler ola” dedi, omzuma hafif dokunarak. Kapıdan çıktı, az evvel başlayan tipiye karıştı gözden kayboldu. Masada bir madalyon vardı, ufak. Üstünde İshak figürü, parlaklığını zaman karşısında yitirmiş, koyulaşmış bir madalyon… Alıp peşi sıra çıktım kahveden. Aradım taradım seslendim ama yoktu. Bulamadım, yok olmuştu. İzleri silinmişti belki tipiden dolayı. Gözümü zor açabiliyordum. Köyün girişinden aşağı hızla indim, trene girdim, güç bela. Her yanım kar olmuştu. Eridiler sıcak kompartmanda, saçlarım ve üstüm ıslandı. Biraz üşüyordum, gözlerim kapanıyordu...

    Trenin acı düdüğünü duyduk. Gözümü açtım, elimde madalyon duruyordu. 23 ise ortalarda yoktu. İyice aradım etrafı, kaybolmuştu sanki. Karlar altına gömülmüştü. Afalladım, alelacele çantamı açtım, fotoğrafları çıkardım. Çektiğim fotoğraflarda neden sadece ağaçlar ve kar vardı? Nereye gitmişti köy, kahve? Yoksa trenin siren sesinden sonra haritadan silinip gitmiş miydi 23 ? Hadi köy yoktu diyelim, İshak’ı anlatan Onat da mı yoktu? O neredeydi, bıraktığı madalyon burada, elimdeyken? Düşünmeyi bıraktım, sessizliğin sesi kulaklarımı dövüyordu.
    Ahh, işte yine o ses… İshak. Geceyi paramparça ediyor sesi ile. Büyülü gerçekliğini veriyor, gözümüzün gördüğü gerçekliğe. Dışarısı karanlık, ağaçlar gizlenmiş, kar çok ince yağıyor. Biraz ilerideki bir çam ağacında bir çift göz var. Bir kapanıyor, bir açılıyor. Gözler fener gibi, karanlıkta parlıyor, treni izliyor, bir yandan da İshak’ı arıyor, “İshak, İshak” diye. Çamın berisinde bir adam, bir siluet, bir taşa oturmuş İshak’ı izliyor. Hayranlıkla bakıyor.
    Tren dumanlarını savurmaya başlıyor yeniden, ağır ağır yamaç tırmanıyoruz. Kulağımda isli sesler, içime doluyor, uykuya dalıyorum, ıslak üstüm.
  • "İsa’nın mezarı, üstünü temizlemek sevabı pay edilemediği için, toz toprak içindedir. İpi kopararak düşen çanı hiç kimse kaldırıp yerine takmaz. Beytüllâhim kilisesi de böyle idi: Enver Paşa, kilise camlarının niçin kırık bırakıldığını sorduğu zaman, masraf etmek sevabını milletlerin paylaşamadıklarını ve her teşebbüsün arkasından kan ve kavga çıktığını söylemişlerdi. Başkumandan kiliseyi bir jandarma müfrezesi ile sardırdı ve kilisenin pencerelerine yeni camlar ancak böyle takılabildi."
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 71 - Pozitif Yayınları, 1. Baskı, Falih Rıfkı Atay 1894-1971
  • Hayatın anlamı mı dedi biri, dur sakın girme içeri
    Arkası yarın, vurdumduymaz günler ve lekeli camlar
    Dilimde heyecanı soyulmuş cümleler, kırık dökük
    Hayat biraz da karşılaşmalar toplamı değil mi
    Şeyhim, aynadaki suretimden çok korkuyorum
  • Her şey ´ bir kırık cam´la başlıyor... Ama aklınıza gelebilecek her şey. Düzen, karmaşa... Bir kırık cam nelere kadir? İşte size cevabı...

    Son günlerde Philip Zimbardo´nun çalışmalarını okuyorum. Kendisinin araştırmalarıyla tanışmam üniversite yıllarındaydı. Zimbardo suç ve suç eğilimleri üzerine çalışan Stanford´lu bir psikolog. Sıradan insanların bazı çevre koşulların değişmesiyle nasıl canavara dönüşebildiklerini araştıran ve bu durumu araştırmalarıyla ispatlamış biri. Çalışmalarında, özellikle çevre - suç ilişkisini araştırıyor. İçinde bulunulan ortamın, insanları nasıl suça teşvik edebileceğini herkesin anlayabileceği şekilde gözler önüne seriyor.

    Birçok önemli araştırması var. Kanımca en ünlülerinden biri, 1969´da yaptığı ve ´kırık cam teorisi´ni ispatlayan araştırması... Daha sonraları New York´un efsanevi Belediye Başkanı Rudolph Giuliani´nin, şehrin yaşam kalitesini arttırmak ve suçlulardan temizlemek için ilham aldığı çalışma bu. Bu araştırmanın da kullanılmasıyla New York, daha güvenli bir şehir haline gelmiş, adeta suçtan arınıp büyük bir transformasyon yaşamıştı. O döneme bizzat ben de şahit olmuştum buna.

    Yıllar sonra Giuliani´ye bunu nasıl başardığını sorduklarında ise şöyle diyordu: "Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından sadece biri kırık olsa bile, o camı hemen tamir ettirmezseniz, yoldan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırmaya başlar. Ben, ´ilk´ cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da binanın önüne biri, çöp bıraksın mesela. O çöpü hemen kaldırmazsanız herkes çöpünü oraya bırakır ve kıza zamanda çöplük haline dönüşür bu bölge. İlk çöp torbasını hemen kaldırttım..."

    Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci de, önce ´tek´ bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırmaya başlıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor. Bir süre sonra o sokak, polisin bile giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

    Bunu anlayan New York polisi önce küçük suçların peşine düşmüş. Toplu taşama araçlarına bilet almadan kaçak binenlerin, apartman girişlerini veya metroları tuvalet olarak kullananların, kamu malına zarar verenlerin, içki şişelerini yola atanların peşine düşüp yakalamış ve cezalandırmış. Polis bu kararlılığıyla "küçük büyük fark etmez, bir sokağın, bir istasyonunun veya mahallenin suç üreten yere dönüşmesine izin vermeyeceğiz" dediğini göstermiş. Sonunda da şehri suçtan arındırmayı başarmışlar.

    ´Kırık Cam Teorisi´ ABD´li suç psikologu Philip Zimbardo´nun 1969´da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmişti.

    Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri gizli kamerayla izledi.

    Bronx´taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.

    Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ´sağ kalan´ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti.

    "Demek ki" diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz."

    Kıssadan hisse...

    Her şey o ´ilk´ masum(!) yanlışla başlıyor. Buna tedbir alınmadığı, kayıtsız kalındığında ise ´büyük suç´a davetiye çıkmış oluyor. İlk söylenen yalan, ilk atılan tokat, ilk aldatma, ilk hırsızlık... Her şey böyle başlıyor.

    Gerek şehir yaşamımızda gerek sosyal ve özel hayatımızda Zimbardo´nun ´Kırık Cam Teorisi´nden öğreneceğimiz çok şey yok mu sizce? Üstelik New York gibi bir şehir, bizim için denemesini yapıp başarmışken...


    (Pembe CANDANER - 29.03.09 - İşte İnsan)