G, Fareler ve İnsanlar'ı inceledi.
08 May 22:09 · Kitabı okudu · 9/10 puan

George ve Lennie'nin acıklı hikayesi. Edebiyata aşık olmama neden olan kitaplardan biriydi bu kitap. Yıllar yıllar önce elime aldığımda bir başlayıp kolayca bırakamadığım bir eserdi. Sonunu söylemeyeyim de, sonunda baya baya dağıldığımı hatırlıyorum. Tabii o sıralar minik bir velettim, hayatın kırık hayaller çöplüğü olduğu gerçeğinden bihaberdim. Bugün okusam yine üzülürüm ama o kadar derin ve çarpıcı bir etki yaratmaz herhalde. Bir zamanlar yakın bir arkadaşımın da söylediği gibi:

"Aşağılık insanoğlu her şeye alışır."

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
08 May 17:06 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Anadolu'nun, bu gözyaşı, kan, kül, kemik dolu olan, bu dullar, yetimler, garibler ocağı bulunan memleketin köylerinde, isli çatılarının altlarında yaşayanlar bilirler ve bu elemler diyarının bağırları yanık, boyunları bükük evladlarının yüzlerine bakanlar, onun açlıktan ot yiyen, harabeler ve mezarlar üstünde çırılçıplak ah u figan eden dertli çocuklarının figanını dinleyenler takdir ederler ki Türkler için hayat acı bir ıztırab ve elem ve işkenceli bir can çekişmedir. Ah efendiler, burada öyle kırık gönüller, vardır ki köylerinin yarısını oynaklar götürmüş, kalan yarısının karanlık çatılarını yaslar bürümüş ve yıkık duvarlarına kurt yenikleri sazlar asılmıştır. Siz bunların kulübelerinde korkunç hayaller, canlı cenazeler gibi dolaşan o ak saçlı sefillerle konuştuğunuz zaman onlardan acıklı hikayeler, yanık mersiyeler dinlersiniz. Eğer sizin gözleriniz bu sazlara ilişecek olursa onlar sizin kalplerinizden geçeni anlarlar ve size: "Oraya bakma efendi! Görüyorsun ya, köyümüzü yer aldı götürdü; malımızı el alıp götürüyor; gönül şen değil ki saz çalalım, kerem söyleyelim." derler. Burada öyle solgun çehreler görürsünüz ki renkleri sıtma yatağı bataklıklar içindeki sazlar kadar sarıdır. Siz bunların yanına gider, isimlerini sorarsanız, onlar size titrek ve hazin bir sesle adlarının Yemen olduğunu söylerler. Yemen, bu kelime sizi uzaklara götürür; gözlerinizin önüne kayaları Türk kanıyla kızarmış kırmızı ve baştanbaşa Türk mezarı olmuş kanlı memleket getirir; anlarsınız ki bu delikanlılar köylerine bir daha dönmeyen bu şehidlerin doğduklarını bilmedikleri, yüzlerini görmedikleri yetimleridir. Adları da yine bu şehidlerin birer acı hatırası olmak üzere genç ve dul anaları tarafından konulmuştur. Burada öyle sefil kadınlara rastlarsınız ki koltuklarının altına birer yamalı boş çuval almış, karanlık mağaraların içinde korkunç ateşler gibi melül kalplerinin alevlerini gösteren, yüreklerinin sırlarını ifşa eden gözleriyle gelip geçenleri süzerler. Senelerden beri dağlara, taşlara, ırmaklara, göklere haykırdıkları dertlerini yüzlerinde merhamet sezdikleri yolculara bir kez daha dökmek isterler ve sizin karşınıza dikilerek: "Şehid karısıyız. Dağa ot toplamağa gidiyoruz, yetimlerimize yedireceğiz. Bilemeyiz, İstanbul bize neden böyle sağır? Ah o bizi ne zaman düşünecek? Biz ne zaman arpa unundan ekmek yiyeceğiz ve ne zaman kocalarımızı, oğullarımızı yanımızda bulacağız?" diye haykırırlar.

Fazilet ve Asalet, Mehmet Emin YurdakulFazilet ve Asalet, Mehmet Emin Yurdakul
G, Milena'ya Mektuplar'ı inceledi.
08 May 15:11 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Bu kitabı üç kere okudum. İlk iki seferde müthiş keyif aldığım söylenemez; ilkinde lisenin ilk yıllarındayım ve algım ne yazık ki tam olarak açık değildi. Romantik şeyler fazlasıyla itici geliyor ve ben de buna ek olarak ön yargıyla yaklaşıyordum. İkinci kez okuduğumda ise dönüşümün hemen arkasından tekrar bakayım diye giriştim bu esere. dönüşümden sonra çoook farklı geldi, "Ne diyor bu kerkenez?" dedim. evet, Kafka'ya kerkenez dediğim için beni mahkemelerde süründürmelisiniz. ama yaptım işte, insan zamanla olgunlaşıyormuş.

Üçüncü kez okumam ise bu kırık hayaller çöplüğünde doldurduğum çeyrek yüzyılın birkaç ay sonrasına tekabül etti. Sevdim, çok sevdim. Kafka'nın Milena için hissettiği tutkuyu damarlarımda hissettim. Beynimden kalbime aktı, metrobüste, otobüste, kalabalık yalnızlıklar içerisinde milena'yı ve kafka'yı ve o tüm mektupları sorguladım, ben ne yapardım diye düşündüm. Dediğim gibi sevdim. Çok sevdim.

Öneririm.

Yanlış çizilen yaşam pas tutmuş
Gerçeklikler virane hayaller arasında
Bulunan bir umut parçalanmış kırık
Dökük un ufak olmuş yalnızlıklar...

Bazı Geceler
Bazı geceler vardır, insanın konuşma hakkının elinden alındığı. Tek başına ve ne yapacağını bilemez bir haldeyken olur çoğunlukla bu. İçindeki- hayır beynindeki değil içindeki- binlerce şey sınırları parçalayıp çıkmak ister, ama söz vermiştir bir kere doğaya- kendi doğasına. Soğuk ve şekerli bir dünyada kalsaydım keşke diye düşünür, bazı ayrıcalıklara sahip olabilmek için. Temel haklara sadece ya da; "gitme, bırakma, seviyorum" gibi basit kelimeleri söyleyebilme hakkı mesela. Ama her zaman olduğu gibi, hiç bir şey o kadar basit değildir ve dans etmek için bile iki kişi gerekmektedir en az.

Bakar dışarı insan bazen geceleri, ya da her gece bakmaktadır zaten ayı görmek için. En karanlık gecenin dün olduğunu fark etmemiştir daha, ama yenilenmeye başlamıştır ay yeni bir dünya için. İstediği kadar ben yenisini istemiyorum desin, doğanın kanunudur bu- her şey biter- her şey yeniye bırakır kendini. Bağımlılıklar bile bir şey diyemez doğaya, sadece kendisine verilen sözü tanır o çünkü. Sevmiyorum diye düşünür insan bazı gecelerde böyle bir hayatı, istemiyorum ben başka bir geleceği. Ama sessizdir düşünceleri, aslında içinden bile söylemeye cesaret edememiştir bunları, farklı bir evrende farklı olan kendisinin düşünceleridir bunlar. Daha cesur olan kendisinin. O zaman bir iç çekmesi oluşur bu iki evren arasında, sadece doğanın fark edebileceği. Dünya önemsemez bu iç çekmesini, dönmeye devam eder zalimce. Ay yenilenmektedir hala müdahale edemez hiç bir şeye.

Bazı geceler vardır, kimseye bir şey ifade etmez, kadınlar kol gezer her yerde- biz ekrana bakarız sadece. Geçmiş günahlarımızı takip edebileceğimiz, beğenmezsek kanalı değiştireceğimiz başka bir gece istesek de hep o sevdiğimiz kadını görürüz ekranda. Umarız bir gün bir yerde tekrar diye. Tekrarlanacak bir şey yoktur ama, sadece hayaller vardır hızlı tüketilen. Seni seviyorumlar kadar hızlı tüketilen ömürler yaşanmıştır bu ve daha önceki gecelerde. Bedri Rahmi'den Cemal Süreya'ya geçilememiştir henüz- tam tadında yaşanmıştır belki her şey deyip gülümsense de geceye, istenen içerlde bir yerde dörtnala yaşamaktır aslında, sevişmeden ama.

İnsan sorar kendi kendine bazı gecelerde, "Lan ben ne yapıyorum?" diye. Normalde Avrupalı gibi gezinirken kasım kasım diğer gecelerde, Antarktika bile istemez onu o gece. Sözünü tutmamıştır çünkü dolaylı da olsa. Sadece kırık hayaller kalmamıştır ona, aynı zamanda kırık bir gelecek puzzle'ı vardır önünde. Ne yaptığını değil, ne yapacağını da bilememektedir aslında, kafası karışık bir palyaço balığı gibi dolaşmaktadır anlamsızca. Bir yerde okumuştur anemonların kendisini çekeceğini eninde sonunda, ama ümidi kalmamıştır- doğa karşısındadır artık ve doğanın affettiği görülmemiştir aptal bir balığı hiç.

Bazı geceler vardır insan uyumak istemez, göreceği rüyadan korkar, yaşayacağı hayattan korkar, etrafa görünmekten korkar ıslak gözlerle. Her şeyden korkar belki, ama kabullenmez de korktuğunu, yazar da yazar sanki her şey normalmiş gibi. Normal kavramı çok değişmiştir ama o gece dünyada, damarlar taşımıyordur artık kanı, parlamıyordur ay ve daha kısa sürüyordur reklamlar, en izlenen saatlere bile. Aşık mıydım ben diye sorar insan kendine o gece kanlı gözleriyle, o kanlı gözlerden geçmişe doğru bir patika uzanır sonra- bilir o patikayı takip ederse eski ve güzel olana ulaşabilecektir. Ama olmaz hiç- istemez insan güzel olanı hiç bir zaman- her zaman layık olduğu ile yaşar, ne vaad edilirse edilsin kendisine.

Bazı geceler vardır insan yaşar, istemez ama.

Hayat işte Derme çatma Kırık dökük... Hayaller bile Hayal meyal Yalan yanlış Yarım yamalak... Neyse.. İyiyiz iyi Kim ölmüş yalandan Yaşayıp gidiyoruz işte Gidiyoruz yaşayıp...

Gümüş çizgiler çekmek istiyorum
Bulutların etrafına
Yeni başlangıçlar istiyorum
Her tökezlediğim hayata
Mavi, mor ya da beyaz değil
Gümüş bir başlangıç vereceksiniz bana
Bir parça da sevgi
İyi başlangıçlarda hep olması gerekiyormuş
Ansiklopedide gördüm
O sevgiyle küçük
Herkesi sevebilirmişim
Eski hataları tekrar etmez
O zamanki çukurlara düşmezmişim
İyi ki toplamışım zamanında kuponları
İlk sevgilimi gazete vermişti
Ama o küçük sevgi yoktu yanında
Bende vardı da - o başkasını istiyordu
Altın günü gibi çizgi çektim ben de
O gün benim günüm demiştim
Yeni sevgilim gökyüzünden düşünce
Bu sefer bendeydi problem onda değil
Elimdeki sevgiyi öncekine vermiştim
Komşudan istedimse de bir fincan
Onlara kadar varmış,
Gitmek zorunda kaldı sevemediğim
Kırık uçlu dolma kalemle çizdim bu kez
Kırık hayaller olmasın diye hayatımda
Üçmüş dedim Allahın hakkı
Camide buldum üçüncü aşkımı
Saçmaymış olayın kendisi gibi
Kırık uçlu her şey gibi o da kırıldı bana
Kaldım ben yine çölün ortasında tek başına
Devam etseydim sonsuza kadar giderdim eminim
Ama durdum duruldum ben
Dört, Beş Altılar
Neyse ki durulmadılar
Yedi sekiz dokuz
Ben en gamsız, en bir domuz
Sonunda onu bekliyorum artık
Gümüş olacak artık çizgilerim bulutların etrafına
O'nu bekliyorum - en baştan başlayacağım her şeye
Küçük sevgi kabı da cebimde
Onunla beraber düşmeye hazırım artık yavaşça
O olacak en sonum, her şeyim, en gümüşüm
O olacak bundan sonra her günüm
Bekliyorum hala seni, en parlak düşüm

Iki Hikâye Iki Kahraman 1. Bölüm
Not: Dört bölüm tek bölüm haline getirildi. Bu uzunlukta daha üç bölüm daha çıkacak diye düşünüyorum ama bilmiyorum, kestiremiyorum nereye varacak, ne olacak.. Bu bölümden sonra şimdiye dek hiçbir yerde kullanılmayan bir yöntem kullanacağım... Bu yeni yönteme güveniyorum şimdilik. Tabi iyi bir teknikle yazabilirsem ve dramayı verebilirsem çok iyi olacak...

Adı Suat Karasaçan, kavurucu bir yaz günü, aydınlık bir evde 1955 yılında İstanbul’da doğdu. Doğarken kahkaha atıyordu. Babası doğarken kahkaha atmasına anlam veremediği için üç beş ay korkudan çocuğu kucağına alamadı. Bir cami önünde bırakmak istiyordu ama annesi sevmişti çocuğu. Annesinin ona ilk öğrettiği kelime ''anne''.. Sokaklarda koşmadı, dışarıda pek gezmedi, dizi kanamadı, toprağı yemedi, kaçak göçek yapılardan nefret etti. Çünkü o evlerden çıkan çocuklar onu hep dövüyordu. Bütün derdi kendine ait bir ev, bir bahçe olsun istiyordu. On altı yaşında babasının tapularını çalıp babasının tapu üzerindeki ismi çizip kendi ismini yazdı.. Bağıranları hiç sevmiyordu, sessiz bir kaplan gibi avını saatlerce bekleyebiliyordu. Mahalledeki çocuklar toplanıp onu dövüyordu o da köşe başlarında gizli gizli saklanıp herkesi tek tek yakalayıp dövüyordu.. Elbebek gülbebek sıcacık evinde büyüdü. Liseyi çok iyi bir dereceyle bitirdi. İlkokuldan üniversiteye kadar aldığı bütün takdirleri ve karnelerini sakladı, özenle korudu. Hukuk kazandı. Aslında anlatılacak pek mühim bir hikâyesi yok. Babası da hâkimdi, oğlunun da hâkim veya savcı olmasını istiyordu. Yemek istedi, önüne koyuldu. Mutfağa gidip hazır yemek bile almadı. Dert yandığı pek bir şey olmayınca, soru da sormazdı. Kahramanımıza gelecek olursak Adı: Ulaş Soysöken. Anlatacak çok şeyi var. Çünkü mutfağa değil çarşıya inip bir şeyler alıyor, mutfağa getiriyor, onları birleştiriyor/karıştırıyor sonra yemek denilen bir şeyi yapıp yiyordu ailece. Bir kış gecesi, yıkık dökük, karanlık; sekiz kişilik bir evde doğdu. O da İstanbulluydu, 1955 yılında İstanbul’a bağlı bir köyde doğdu. Doğarken normal bir insan gibi o da ağlıyordu. Çirkin bir yüzü vardı, hem de fakfakirdi. Babası onu sekiz ay boyunca kucaklamadı, o kadar çirkindi. Köy okuluna giderdi, paltolunun paçaları hep çamurluydu, ayakkabıları yırtık olmasa da yırtılıyordu çarçabuk, annesinin ördüğü eldivenleri giyerdi, haylazın tekiydi. Annesinin ona öğrettiği ilk kelime ‘’yap’’. Kendisinin cevizleri yoktu, ara sıra komşusundan çalıp bakkala götürüyordu. Sadece cevizlerle kalsa iyi, kendisinde olmayan her şeyi çalıyordu. Mesela: Şeftali, can eriği gibi şeyler. Sattığıyla içinde dert olan çikolatalar, şekerler falan alıyordu. Liseyi dışarıda çorap, leblebi, tıraş bıçağı falan satarak okudu. O da hukuk bölümünü okumaya başladı. Tercih etmesinin nedeni de devamsızlık sorunun olmaması. Böylece hem çalışabilir hem de okuyabilirdi.

Yıllardan bir yıl, günlerden bir gün Ulaş İstanbul'a geçirdiği dördüncü yılın sonuna doğru dolandırıldı. Beş parasız ortada kaldı. Hem ağlama tuttu hem de öfke. Ne yapıp edip para kazanması gerekiyordu. Düşündü, çok düşündü ama işin içinden çıkamadı..

Ulaş, yağmurlu bir sabah uyandı yatağından takvimler 29 Nisanı gösteriyordu. Karnı açtı, yavaş yavaş kendine gelmeye çalıştı. Yatağın kenarında duran tütünü aldı önüne, bir sigara sarmaya başladı. Bir an durup düşündü, gece yarı aç uyumuştu. Hala kendisini dolandıran adamı düşünürken buldu kendini. Nasıl bulacağını, bulduğunda ne yapacağını düşünüyordu. Şöyle boş bir arsada bulsam dedi. Arkasından yavaşça, sessizce yanaşsam ve birden omuzlarına ağır bir darbe indirip bütün gücünü, direncini bir anda tüketsem ve üzerinde duran tomar tomar paraları alsam dedi.. Sonra vazgeçti bu düşünceden. Gerçekleşmeyecek hayallerle düşünüp moralimi daha da bozmamalıyım dedi. Açtı, neyi görse saldıracak bir ruh haline giriyordu. Sigarasını ateşleyip ateşlememe arasında kaldı. Açlıktan karnından sesler geliyordu. İçse belki kusar ve daha da kötü olmaktan korkuyordu. Midesi bulanacaktı ama içinde bir şey olmayınca daha da kötü olurdu. Tekrar başını yastığa gömüp hayaller âlemine daldı. Bir lokantadan karnı tok çıkıp bir bisikletle parkları dolaştığını hayal etti önce. Bisiklet belki onun sevincinin bir sembolü olduğundan bisikleti düşündü. Neden bir arabayı düşünmedim diye bir düşünce geçmedi aklından ama bisiklet belki de bir mutluluğunun sembolüydü onun için. Bilmiyordu bunu, düşünmedi sembolleri, anlamları, imgeleri… Bir süre parkları dolaştıktan sonra durup bir kahvehaneye geçmek ve orada konuşulan her şeye kulak kesilip notlar tutmayı düşündü. Notlarına türlü türlü şeyler yazacaktı… Kimisi akşam dövdüğü karısını anlatacaktı, kimisi yeni doğan çocuğunu, kimisi evlenmek istediği kadını, kimisi yeni gireceği işi, kimisi haylazlıklarını, kimisi yalnızlıklarını anlatıp duracaktı. Diğer taraftan ülke sorunlarını dinleyecekti, İstanbul ve ülkede nam salan kabadayıları, kumarhane sahiplerinin raconları da elbette düşecekti muhabbetlere, oradan da kağıtlara.. Gazete köşelerinde iş arayanlar da oturur muydu kahvehanede? Otururlardı elbette. Kendisi de hikayeleri not alacaktı.. Gözlerini odasında tekrar gerçeklere açınca bu düşünceden de vazgeçti. Bir gece kulübesinde olduğunu hayal etti. Sol ya da sağ elini kaldırmayı hayal etti. Fark etmezdi onun için hangi elini kaldırdığı sadece eğlenmek, karnı tok bir şekilde çılgınca eğlenmeyi hayal ediyordu. Bulutları kendine basamak yapıp yarabilirdi bütün yıldızları, gezegenleri. Güneş de yakamazdı o zaman Ulaş’ı, dev göktaşlarını elinin tersiyle de itebilecekti. Gözlerini kapatıp başını omuzlarından geriye doğru çekip çılgınca oynamak, hiç durmadan, hiç nefes almadan kendi başına ritimsiz ve ahenksiz oynamak istiyordu.. Gözlerini tekrar odasında gerçeklere açtı ve ne yapacağını bilemeden yerinden kalktı mutfağa doğru gitti. Yalnızdı ve dolap en soğuk yüzüyle karşıladı...

Hazırlanmaya başladı, üzerine hiç dikkat etmeden bir şeyler aldı. Sokağa fırladı, sokak kalabalıktı, sokak nefes alıp veriyordu, sokak herkesin korkusuzca gezeceği bir yer değildi. Anarşizm ve faşizm kavgası sokaktaydı. Gece sığınak değil bir kaçıştı. Ama öğle vaktiydi ve güvenli olduğunu düşünüyordu. Herhangi bir marketten geçerken dışarıda duran meyve-sebze kasalarına yaklaşıp bir iki domates, biber, salata veya başka bir şeyler de olabilir hemen ellerini uzatıp, kaçırıp bir köşede yemek istiyordu. Bunu canı pahasına yapacaktı ama nasıl? Hırsızlık yapmak hak yemektir diye bir düşünce geçti kafasından. Sonra bu hırsızlık değil adil olmayan durumda adaleti sağlamaktır dedi kendi kendine. Kendini böyle ikna edebildi, etmeliydi. Hırsızlık yapmak için böylece kendini cesaretlendirebilirdi. Ama bunu nasıl dışarıya anlatabilecekti ki.. Anlatsa dahi anlarlar mıydı? Birisi çıkıp her aç olan çalsa memleket ne olacak dese ve onun peşinden binlerce paralı, tam para ümidini taşıyan yarı paralı ve yarı para ümidini taşıyan parasız insan koşmaz mıydı? Etraf dolandırıcılarla, hırsızlarla kaynıyordu. Köylerden şehirlere ekmek peşinden gelen nice insan telef olup gidiyordu. Kimisi para kazanıp köyüne evlenmek için dönmeye niyetliydi, kimisi babasının borçlarını ödemeye niyetliydi, kimisi ailesine para göndermeye niyetliydi, kimisi kendine yeni bir hayat kurmaya niyetliydi, kimisi kan davasından kaçıp şehre sığınmıştı... Herkes bir dertle gelmişti İstanbul'a.. Sokaklar dert yanıyordu, İstanbul bir canavardı, öldürmeye, ağlatmaya hazır bir canavardı. Polisler canavardı, halk canavardı, ama ortada canavar yoktu. Köylüler dolandırılıyor, şehirliler ise en kurnaz rollerine bürünüyordu. Sokaklar bölüşmüş, bölüştürülmüş; caddelerin bir tarafı alınmış diğer taraf savaş yeriydi. Onların dışında duranlar ise dava uğruna her yeri yakıp yıkmaya gönüllü birer nefer-idiler. Duvarlara direniş yazıları yazılıyordu. Köylü-emekçi yazıları, faşizm yazıları, şeriat yazıları, laikçi yazıları... Her türden yazılar vardı. Kim haklı, kim haksız bilemiyordu. Bilmek istemiyordu. Başını bunlarla yoracak ne zamanı ne de kafası vardı. Basit düşünüyordu çünkü basit yaşadı. Karın doyurmak meseleydi ve karnını doyurmak istiyordu. Bir grup insan bir duvarın kenarında oturmuş yemek yiyorlardı. Hallerinden belliydiler, işçilerdi. Yanlarına yanaştı, açım demeden işçiler yemeğe davet etti. Oturdu sofraya birlikte yemek yediler. Yemek yerken işçilerden biri onun lokmalarını sayıyordu. Bir lokma fazladan alsa sanki yemek biter ve aç kalacak gibi bir korku taşıyordu. Gözü onun lokmalarındaydı. Bir başka işçi bunu fark etti ve onu gözleriyle uyardı. Ne de olsa aynı toprağın insanlarıydılar ve birbirlerini anlıyorlardı.. Karnı doyduğu için mutluydu. İşçilerden birine ben de çalışmak istiyorum burada, siz ne iş yapıyorsanız ben de o işi yapmak istiyorum dedi. İşçiler biz bilmeyiz onu patron bilir dediler. Öğle paydosu biter bitmez patron gelecek ona bir sor istersen dedi işçilerden en yaşlısı, hallinden belliydi ki en tecrübelisi de o idi. Beş dakika geçmeden geldi patron. Hızlıydı, takım elbisesi ayna gibi parlıyordu, bakışları sertti. İşçilere baktı sonra duvara baktı, ''duvar bitmemiş siz burda ne halt yiyorsunuz, yevmiyeyi iki katına mı çıkaracaksınız'' diye biraz azarladı. En yaşlı olan patrona karşı eli bağlı bir şekilde durumu izah etti ve patronu gülümsetmeyi de başardı. Yeni gelen genci de söyledi. Patron hiç düşünmeden kabul etti. Ve öğleden sonra çalışmaya başladı. Gün bitiyordu, akşama alacağı üç beş kuruşla iki günlük yeme içme parasını çıkardığını düşünerek mutlu bir yüz ifadesi yerleşti her hücresine..


Akşam işçilerle beraber oturup beklemeye koyuldular patronu. Bir saat önce patron iş sahibine gidip yevmiyeleri alacaktı ama daha gelmedi.. Beklediler gelmedi, beklediler gelmedi... Yatsı oldu, yatsı bitti. Ama patron gelmedi, gelmiyordu bir türlü. İşçiler, ''eve gidelim, yarın sabah yine geliriz buraya, patronun işi çıkmıştır'' diyerek dağıldılar. Karnı acıkmıştı, dükkânlar kapanıyordu tek tek. Karanlığı bir mağara sığınağı gibi gördü. Bir marketin önünden geçerken, marketin içine kasaları taşıyan tek bir işçi vardı. Market işçisi, marketin içindeki kasaları düzenliyordu, dışarıda bir domates kasası duruyordu. Gözüne kestirdi, kaçıracaktı o kasayı. Fazla gecikmeden hızlıca kasaya koştu. Aldığı gibi koşmaya başladı kasayla. Bir yandan kaçırırken diğer yandan bir kasa domatesin ona kaç gün yeteceğini düşünüyordu. Kaç kez somunla domatesi yiyeceğini düşünüyordu. Sabahları tok karnıyla rahat bir sigara da içecekti… Koşarken düşünüyordu bunları. Domatesler de kan kırmızısı gibiydi, belli ki köy domatesleri, belli ki taze domateslerdi. Market işçisi peşine düştü. Olabildiğince hızlı koşuyordu fakat ayağı kaldırımla yolun arasındaki boşluğa denk geldi, bütün hızıyla düştü. Hemen toparlanıp birkaç domatesi eline aldı, tekrar koşmaya başladı. Market işçisi, Ulaş’ın peşinden gitmekten vazgeçip domatesleri karanlıkta toplamaya çalıştı. Küfürler yağdırıyordu hırsıza, bunu patronuna nasıl açıklayabilecekti? Geride marketi açık kalmıştı, patlamamış domatesleri kırık kasaya toplayıp markete doğru hızlı adımlarla yürüdü. Markete vardı ve marketteki eşyaların yerli yerinde olduğundan emin olmak için hemen her yanını dolaşıp her yeri kontrol etti. Şükürler olsun dedi ve hemen orada duran sandalyeye attı kendini. Gece tenhaydı. Sokak aralarında kayboldu. Eve ilk suçuyla döndü. Hukukçu olmakla, hırsız olmak arasında duran o ince çizgide yürüyordu. Belki de böyle daha iyi bir hukukçu olabilirdi. Açlığı görmeyen hukukçu, tam bir hukukçu olabilir miydi? Olmazdı elbette. Kan/ter içinde kalmıştı, hem korku hem de tarif edemediği inanılmaz bir duygu vardı üzerinde. Odasına geçti gaz lambasını yaktı ve domatesleri yemeğe koyuldu. Yedikten sonra yatağının başında oturup birkaç dal sigara içti ard arda. Sabah alacağı paranın ümidiyle uyudu...


Evin sessizliği, sabahın şerri, ruhun sıkıntısı, bedenin zayıflığı, zamanın uzunluğu, kalbin sabırsızlığı, kabusların işkencesi doluşmuştu odaya.. Bütün korkuların, arzuların, özlemlerin, isteklerin içinde gözlerini tekrar hayata yani gerçeklere açan Ulaş. Ulaş, neredeydi? Kimdeydi? Ulaş, dünyanın neresindeydi? Ulaş'ın varlığı ile yokluğu insanlara anlam veriyor muydu? Verse dahi ne zaman ve nasıl verecekti? Ulaş, elbette bunları düşünmüyordu, elbette bu soruların farkında değildi ama yaşıyordu, içindeydi. İçinde olduğundan dolayı nerede olduğunu da bilmiyordu ya... Birisi Ulaş'ın hem içini hem de dışını görerek gözetleseydi dışarıdan, Ulaş'a söyleseydi bütün olup bitenleri.. Ulaş inanır mıydı? Tanrı hangi eliyle dokunmuştu Ulaş'ın hayatına? Ulaş, sadece sabah gözlerini açtı yatağında, aylardır yıkanmamış kirli yatağından, haftalardır yıkanmamış elbiselerini giymeye çalışıyordu. Aklından geçen tek düşünce yarım yevmiyesini almak ve bir güzel karnını doyurmaktı. Manayı aramıyordu, zira kendisi manaydı.


Suat Karasaçan ise derslerine yetişme heyecanıyla yataktan çıktı. Gece boyu ders çalışmıştı. Yorulmuştu ve şimdi de derse yetişmeye çabalıyordu... Bütün gece ders çalışıp sokakları kirletenlere karşı mücadele vermek istiyordu. Sokakları savaş alanına çeviren anarşistlerden nefret ediyordu. Ülkede var olan en büyük tehdit önce anarşizmdi sonra hırsızlık sonra gettoya dönmüş mahalleleri medenileştirmek, iyileştirmek bunlara yönelik önlem niteliğinde kanunlara ya da mahkeme kararlarına imza atmaktı. Haklıydı, sokaklardan geçilmiyordu. Her yerde ölümler, cesetler, öldürmeler, intiharlar, çılgınlıklar, cinnetler, haraç kesenler, kabadayılar, mafyalar, çeteler, askerler, polisler... Bu sokakların bir an önce temizlenmesi gerekiyordu. Suat, geçmişte tokat yediği sokaklardan intikam almak istiyordu. Artık intikamını kişisellikten çıkarıp memleket meselesine dayandırmıştı. Medeni duruşu, üslubundaki naziklik, efendi tavırları, ağır başlılığı ile hocaların ve arkadaşlarının gözdesiydi. Her türlü örgüt Suat'ı kendi safına çekmek istiyordu ama o hepsini geri çeviriyordu. Hiç şüphesiz korkusuzdu, cesareti ile de ön plandaydı. Memleketin en gözde kurumuna girecek, en hızlı yükselecek olan ender adaylardan biriydi. O nedenle derse geç kalmamıştı hiçbir zaman ve hiçbir zaman notsuz, hazırlıksız gelmemişti derslere. Askeri düzen Suat'ta tezahür ediyordu. Üzerini hızlıca giydi, pijamalarını özenle düzenli bir şekilde dolaba yerleştirdi. Kalemlerini aldı, notlarını çantasına sıkıştırdı, anahtarları her zaman çantasındaydı. Giyinip çıkması on dakikadan az sürdü. Bu da olağan-dışı bir durumdu Suat için ve yeterli bir şekilde hazırlanıp hazırlanmadığı sorusu kafasını meşgul etse de çıktı evden.


Evin altında işlek bir market vardı. Marketten meyve suyunu, peynirini aldı, hemen diğer yanında duran pastaneden simidini aldı ve otobüs durağına geçti. Otobüs durağında beklerken kahvaltısını yaptı. Otobüs geldi, bindi ve otobüste eksik bir şeyler var mı endişesi ile korkusunu bir anda yaşayarak çantasını kontrol etti. Unuttuğu veyahut eksik bir şey yoktu. Dersin olduğu sınıfa girince sınıfı boş buldu. Kantine indi, bir çay içmek istiyordu canı. Sabah kahvaltısını çaysız yaptığından midesini iyi hissetmiyordu. Kantinde çayını alıp oturacak bir yere aradı. Köşede boş bir yeri bulur bulmaz oraya yöneldi. Tam oturacakken yanından geçen birisi ona omuz atarak geçti. Çayı yere döküldü, hiç ses etmeden geriye dönüp baktı. Baktığı yerde kendisini korkunç bir şekilde kestiren uzun saçlı, top sakallı, esmer yüzlü bir gençle göz göze geldi. Suat ''abi biraz daha dikkat etseydin, az daha sıcak çay üzerime dökülecekti'' der demez karşıdaki hazırlamıştı lafını. Kalın ve gür bir sesle ''etmezsem ne olacak lan''.. Suat, üzerine gitmek istedi fakat ideallerini düşündü ve geri çekildi hiçbir şey demeden. Türkçesinden belliydi ki adam Kürt'tü, bu da potansiyel bir tehdit anlamına geliyordu. Suat'ın kaybedecekleri vardı. Hiç şüphesiz ki orada bakan kişinin de idealleri vardı ama önem derecesi değişiyor. Suat, şahıslarla muhatap olup ideallerinin gerisine düşmek istemiyordu.. Onun ideali ülkenin en üst makamlarında oturanları muhatap alıp, onları yenmekti, yıkmaktı ve kendi düşüncesine göre toplumu biçimlendirmekti. Bütün bunları düşündü, biraz bekledi sonra tekrar bir çay daha aldı. Oturdu boş bulduğu ilk yere çayını yudumlarken ağzı biraz yandı. Elleri ve parmakları hala titriyordu, içi öfkeyle, kızgınlıkla doldu bir an.. Onu orada boğazlasaydı hiç pişman olmazdı ama yapmadı, yapamadı. Zayıftı, kaybedeceği çok şey vardı. İdealler bazen insanı çok zayıflatıyor diye düşündü.. Bir kalem ve defter çıkarıp karalamaya başladı.. Başlığı atmıştı çoktan: ''İdeallerin Büyüklüğü ve İnsanın Zafiyetleri'' başını kaldırmadan yazmaya koyuldu. Öfkeyle, hırçın bir şekilde yazıyordu. Yazmak ona kuvvet veriyordu, avunacak en büyük tesellisiydi. Omuzuna dokunan bir elle kendine geldi. Sınıf arkadaşı Resul idi. Resul'le merhabalaştıktan sonra sınıfın neden boş olduğunu sordu. Resul de hocanın 1 Mayıs etkinliğine katıldığını söyledi. Suat, hocanın dersleri boş verip böyle bir etkinliğe katıldığı bilgisi karşısında apışıp kaldı. Ki, hoca derslerinde bir dakikayı bile boş geçirmiyordu. Derslerini sıkı sıkı işliyordu, hocanın bir felsefesi vardı kendine şiar edindiği: ‘’Ülkesini en çok seven, işini en iyi yapandır’’ sözü onun için her şeyi özetliyordu… Böyle bir hocanın gün süresince bütün derslerini bırakıp alana gitmesine önce inanmadı sonra bilginin kaynağını sordu. Resul de ''ocakta toplantıdaydım, ocaktakiler söyledi, onların eli uzun oğlum, biliyorlar''.. Resul'un söyledikleri karşısında ve biraz önce yaşadığı olay karşısında daha da öfkelendi, daha da kızgınlıkla doldu... Kendi kendine ''hoca da dersleri bırakıp alana gidiyorsa ya bunlar çok güçsüzleştiler ya da çok güçlüler ki kendilerini korumaya bile ihtiyaç duymuyorlar'' dedi. Resul bunu duyunca ''öyle, bizimkiler çalışmıyor, okumuyor abi'' diye sitem etti. Bir anda sessizlik oluştu aralarında. Resul, Suat’a bakarak neler yazdığını sordu. Suat, hiçbir şey demeden devam etti yazmaya. Resul, biraz daha sessiz kaldıktan sonra tekrar Suat’a bakarak ‘’Suat senin aramızda olmaman, ocakta bulunmaman büyük bir kayıp, gel bize katıl. Bizim senin gibi okuyan, çalışan, uğraşan kişilere çok ihtiyacımız var’’ dedi, kendinden emin bir dille… Resul, böyle amaçları peşinden koşan, didinen bir arkadaşla arkadaş olmaktan gurur duyuyordu. Bir de kendi davasına çekebilseydi ömür boyu onunla dost olup asla bırakmamaya kararlıydı. Böyle insanlarla kolay kolay tanışılmıyor olduğunun farkındaydı ve bu şansını kullanmak için çırpınıyordu. Dört yıl boyunca hiç bıkmadan, usanmadan davet ediyordu. Suat, biraz durup bekledikten sonra Resul’e baktı ‘’abi, ben böyle iyiyim sizi anlıyorum hatta iyi işler yaptığınızı da biliyorum ama ben tek kalmak istiyorum’’ dedi. Suat’ta kendinden emin bir şekilde konuştu ve kesin bir yüz ifadesiyle dile getirdi. Resul, tekrar selam verip yerinden kalktı ve çıktı kantinden. Suat, ardından uzun uzun baktı, düşündü, tekrar yazıya gömüldü daha hızlı düşünüyor, daha hızlı yazıyor, daha hızlı öfkeleniyordu... Okumak, çok okumak; düşünmek, çok düşünmek; çalışmak, çok çalışmak... Bütün hayatını bu doğrultuda çiziyordu.


Ulaş, evden hızlıca çıktı… Güzel yapılmış bir kahvaltının hemen arkasında iyi sarılmış bir sigara içmek onu gün içinde iyi hissettirmesine yetecekti. Evden çıkınca kalabalığa karıştı. Hızlı adımlarla dün çalıştığı yere gitti. Vardığında diğer işçilerin çoktan bekliyor olduklarını gördü. Kimisi simit yiyor, kimisi çayını yudumluyor, kimisi sigara sarıyor, kimisi sigara içiyor, kimisi başını iki avucunun arasına yerleştirmiş caddeye bakıyor, kimisi duvarın kenarında oturmuş aralarında konuşuyorlar.. Vardı ve selam verdi. İşçilerden birkaçı başını sallayarak karşılık verdi. O da bir köşeye geçti beklemeye koyuldu. İşçilerin halini süzdü, kimsede neşeli bir yüz görmedi. Ulaş da oturup okulunu düşündü, son senesiydi. Mayıs ayının sonunda finalleri vardı ve finallerden sonra rahatına bakabilecekti. Öyle ümid ediyordu. Köyüne döndüğünde belki de bir avukat olarak dönebilecekti. Dersleri iyi olmasa da sınıfı geçmesi ve mezun olması ona yetiyordu şimdilik. Bütün hayatı boyunca duvarda, inşaatta, fırında, bahçede çalışmayacaktı ya. Babasına da yardım ederdi böylece, edebilirdi. Böylece önce kendi karnını doyuracak, sonra aileninkini sonra da varsa bir düşüncesi gezebilecekti istediği yerleri. Başka derdi yoktu, olmaması gerekiyordu. Çünkü gözlerini açtığından beri yoksulluk vardı, bir ekmeği kazanmanın derdi vardı. Bütün derdi bu olunca herhangi bir düşünce ve fikir peşinden de koşamadı. Düşünceler ve fikirler karın tokluğundan sonra başlayan bir şey. Bekliyor, okulun biteceğini düşündükçe ara-sıra gülümsüyor kendi kendine. İstanbul’un güzel bir yerinde bir daire tutacağım dedi, daireyi bürom olarak kullanacağım, ayda on dava alırsam bu işi götürürüm diye düşündü. Belki de Ankara’da kurulmuş olan barolar birliğine üye olacaktı, baronun amaçları ve faaliyetleri hoşuna gidiyordu. Genç bir baroydu altı yedi yıllık ya vardı ya da yoktu. Genç olduğu için şimdiden orada yer almak istiyordu. Hızlı yükselirdi, daha çok para alabilecekti. Düşünüyordu bütün her şeyi. Ama şu iki ayın geçmesini bekliyordu. Mayıs-Haziran bir geçseydi. Bir an önce kavuşsaydı sonuna..


Bekliyorlar, bekliyorlar… Hemen duvarın dibinde oturan bir işçi içlerinden en tecrübeli ve yaşça en büyük olan işçiye seslenerek ‘’Ali abi bunlar gelmedi, bunların yerini yurdunu da bilmiyoruz, daha ne kadar bekleyeceğiz böyle’’.. Soru Ali abiyi sıksa da ümitli olmaya çalıştı, biraz gülümsedi, geriye dönüp soruyu soran zayıf, esmer işçiye baktı ‘’gelecekler, gelmez olurlar mı, patronumuz iyi adamdır, disiplinlidir. Patron gelmemezlik etmez, gelip en azından bizi bilgilendirir’’ dedi. Buna kendisi inanıyor muydu hiç bilmiyorum ama bu sözleri ettikten sonra işçi derin bir nefes çekti ya.. Yaşlı işçi bir sigara daha yaktı. Ayakta bekliyordu, patronun gittiği yöne bakıyordu. Belki tekrar oradan döner, bilmiyoruz. Dakikada yüzlerce insan oradan görünüyor, geliyor ve geçiyor.. Sanki herhangi bir surat kaçırırsa patronu kaybedecek gibi bakıyordu. O gelen insanlardan biri de patron ve patronun yüzünü ilk o görmek istiyordu. Belki de patron oradan görünür de duvara bakarsa bizim burada olduğumuzu da görsün gibi bakıyordu. Bir süre sonra korkmaya başlamış olmalı ki yerinde duramaz oldu ve gidip gelmeye, etrafımızda volta atmaya başladı. Bir sigara daha yaktı. Orada bulunan yirmi işçinin gözü yaşlıdaydı, çünkü o bu işi bulmuştu ve onları yaşlı işçi çağırmıştı. Bekliyoruz, sigaralar yanıyor, son paralarla son çaylar alınıyor, ağaçların gölgeleri kısalıyor, herkesten sesler yükselmeye başladı. İşçilerden biri yaşlı işçiye doğru yanaşarak, yaşlı adamın ellerinden tuttu ve yüzüne zavallı bir ifadeyle baktı, ağlamaklı konuşmaya başladı ‘’abi yemin billah üzerimde beş kuruş yok, on gündür bu işte çalışıyoruz, bütün biriken paramı de bu on günde yediğimize, içtiğimize harcadım, şimdi bir çay yok ki içeyim’’ diye sitem etti. İki dizinin üzerine çömelip ağlamaya başladı. Diğer işçilerden bazıları kızmaya başladı, bazıları bağırmaya, bazıları da izlemekle yetindi. Gücü kuvveti yerinde olduğu görünümünü dışarıya veren heybetli duruşuyla insanları etkileyen işçilerden biri yaşlı işçinin üzerine yürüyerek ‘’ulan bu işi alırken yerini yurdu hiç mi sormadın, dolandırıcı mı değil mi hiç mi bakmadın. Sen nasıl bir işçisin sen nasıl bir iş buldun bizi de kendini de yıprattın, öldürdün be’’ yaşlı işçi ile diğer işçinin arasına diğer işçiler girdi. Sinirler gerginleşti, öfke kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Artık yaşlı işçiye yaşından ve tecrübesinden dolayı bir güven kalmadığı gibi bir bağlılık da kalmadı. Saygınlığını da hepten kaybetti. İşçilerden biri on dokuz yaşındaydı, yerinden kalkıp Ali abinin karşısına geçti ve yüzüne bakarak ‘’Ali bizi mahvettin’’ diye bağırdı. Kimse ne yapacağını bilemedi, tartışmaya başladılar aralarında… Kim ne diyor, neyi konuşuyor anlaşılamıyordu.

Ulaş, baktı ve tekrar dolandırıldığını iyiden iyiye anladı ve terk etmek için yerinden kalktı, ardına bile bakmadı. Biraz uzaklaşınca işçilerin daha şiddetli tartıştıklarını duydu ve seslerden biri kulağına geldi ‘’Ali bizimle oyun oynadı, o da bu dolandırma işinin içinde’’ dedi. Ulaş bunu duyunca tekrar döndü. Bu defa kim tarafından dolandırıldığını biliyordu ya.. Peşini bırakmamaya kararlıydı. Gerçekten dolandıran kişi belli miydi…

Hicran, bir alıntı ekledi.
19 Mar 11:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kırık bir pusulam var ummanın ortasında,
Dalgalar acımasız devam edemiyorum Hayaller vurmuş beni hakikat limanında, Ağlanacak halime artık gülemiyorum...

Gün Solar Akşamın Mateminden, Ahmed Günbay Yıldız (Sayfa 11)Gün Solar Akşamın Mateminden, Ahmed Günbay Yıldız (Sayfa 11)