• Hepimizde kendimizi hoş görme ve kızgınlığımızı yakınlarımıza; söz gelişi, kadına, kulağı düşük memura, uşağa, hatta yere yuvarlanan ve gidip kapıya çarparak kırılan iskemleye yükleme tutkusu vardır!
  • KIZILIRMAK


    Silâh ve şarkı
    ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
    doğacak çocuğumun kanında esen
    emekçi karımın dimdik bakışlarında
    ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu
    silâh ve şark


    benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin
    ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında
    yekinir yürür orman
    yekinir yürür toprak
    yekinir yürür kalabalıklar
    ve der ki kitabın ortayerinde
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmaktan geçer


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


    açtım kırkıncı kapıyı
    gördüm ki atın önünde et
    titrer biryerleri zamanın
    kırdım kırkıncı kapıyı
    gördüm ki itin önünde ot
    ürperip durur hiç olmalardan
    şakıdı kuş
    yarıldı nar
    delirdi ateş
    ve başladı uğul uğul uğuldamağa
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmak
    kızılırmak

    güneşin ortasında insanlar kımıldaşır
    ve der ki şakıyan kuş
    yarılan nar
    deliren ateş:
    zaman akıyor
    omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla
    anasonlu duyarlığında general nargilelerin
    bir damla kankurusu çok eski savaşlardan
    belki silâhların çürümedik biryerlerinde
    belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları
    aşka benzer bir karışık kıtlık direnci
    boyunları kafataslı saray kahramanları
    yığınlara vatan diye kalan yoksunluk



    ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!


    yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda
    kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın
    bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı
    bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens
    vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği
    bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı
    toprakları denizleri insanları ingilizlemek
    silâhlarla beklemek sömürge sofralarını
    vaşington ağalarının pilâtin dişlerine
    taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde
    saklar genişliğini şarapçasına
    altun tepsilerde çok büyük ölür yürek
    çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların


    yanyana
    birsofrada
    sanfransisko ve c.i.a.
    yâni çuval ve mızrak
    notrdam'ın kargalarının güldüğü


    sakalları incili hümanizma satıcıları
    halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi
    kışlalar öğlesonları asurbanipal
    bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği
    tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı
    ikindi parklarında köpek ve kıral
    altun ve brovningin karanlık egemenliği


    konuşun soytarılar
    çalgılar susun
    daha bitmedi açlar
    salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin
    gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara
    şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın
    o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda


    ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi

    kırdım kırkıncı kapıyı
    kandım o pınarlardan
    başladı ugul uğul uğuldamağa
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmak
    kızılırmak


    Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu
    sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın


    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi
    sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu
    duaların çamurluğu ve soyutluğu
    gökyüzüne insanca bakamamak
    yâni hiçbir şey
    yâni utanç ve lavanta
    yâni mum
    çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde
    uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol
    uzatır köleliği âmin âmin
    çeşmelerinden hâlâ şehname akan
    şahlı seccadelerde acem ve anka
    mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği
    keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan
    ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi
    saat tam onikiye beş kala

    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği
    bir dilim ay
    bir lokma arap
    - gölgesini güneşten bile esirgeyen -
    ve şakkulkamer bedeviliği
    yâni utanç ve lavanta
    yâni kirli ve kaçak
    yâni mum
    kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka
    karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka
    general nargilelerin madalya törenleri
    ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka
    ezik ve utangaç
    bilgiç ve yoz
    mum
    yâni demek istiyorum ki
    sadakalı sosyalizm soytarılığı


    konuşun soytarılar
    çalgılar susun
    bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların
    çetelerin o sipsivri uykusuzluğu


    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen
    hergece bir düşük, sam radyosunda
    hersabah bir komik âdem
    bir hacıyatmaz
    ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da

    hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da
    petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı
    bizans ve kirli
    türk ve yoksul
    ve mâcun
    allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek
    biryanı yangın yıkım
    biryanı yoksul yetim
    biryanı dökülür pul pul
    deniz
    altun
    ve kristal karışımı halinde bir istanbul
    uyanır köprüaltı uykularında


    elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
    ve kızıl çağrısı açlığın
    o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu
    sıla çalgını da
    vatan yoksulu
    allaha inanır arapça
    yoksulluk çeker türkçe
    ve denizi sever çocukça
    oraları söyler durmadan
    oralarda yaşar bıkmadan
    oralarda ölür istanbullarda


    kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın
    yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır
    kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu
    insan nerde başlar belli değil ki
    istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u
    vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında
    elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
    develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere
    yanki go hom'lu bir miting alaturka
    betonarme balkonlarında emperyalizmin
    ve kasıklarında maydarling amerika
    yâni bütün devrimcilerin konakladığı
    en çok özlediklerine düşman yaşıyan
    bir gecikmiş kıral ve özgür köle
    sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda
    ana avrat söverek soluna sosyalistine
    ve bir somun ekmek kaldırımlarda
    ve bir garip hamal kaldırımlarda
    ve bir vatanölüsü kaldırımlarda

    Ne bulmak içkilerde intiharlarda
    neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak
    çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere
    ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak
    eski çamaşırları yenilemek dilencilerde
    bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak

    kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
    alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz


    bir kenti geri almak ve davul
    bir kenti geri vermek ve davul
    oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla
    dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak
    bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere
    kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
    alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz
    [kimbilir

    dal uyur daldasında yorgun dalların
    gece büyük büyük anlatır eskimişlerden
    su değil toprak değil
    de ki acımışlıklar
    de ki altun sözcükleri tükenmişliğin
    oturur direk direk
    götürür pazar pazar
    ne ki yaşamak?



    umduğum gel
    sevdiğim gel
    beklediğim gel
    gel benim
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum

    Kırmızböceğini tanır mısınız?

    güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz
    bir, maviye çalar türkülerimiz
    bir, kapkaraya
    kağnı uzaklığını bilir misiniz
    kırmızıbiber ve tuz
    bilir misiniz
    karlı karanlıkta yalnız
    yapayalnız
    ince ince ölmek
    bilir misiniz
    bugün bulgurun sonu
    yarına dur bakalım
    öbürgün allah kerim
    bilir misiniz
    toprağın boynu bükük
    eller umarsız
    ağam sen bilirsin
    bilir misiniz
    hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
    ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız


    işlemeli mendil ve kurşun
    harmanyeriyiz hey bre
    karakol kapısıyız
    imparatorluk kokar sefaletimiz
    soyula soyula çıplak
    güdüle güdüle sürü
    bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili
    biraz kahvefalı
    ve biraz da düş
    hapisâne avlusuyuz hey bre
    cennet kuzularıyız
    helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine
    severiz gülyağını
    ve bir de aynaları
    ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını
    sonra azıcık da sakızı
    azıcık da uçkurhavalarını
    bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda
    uzatırız boynumuzu elkapılarında
    sülünler gibi

    ve işte türkiyeliyiz
    hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
    hamsiyiz karadeniz'de
    çukurova'da pamuk
    uzunyayla'da buğdayız
    ege'de tütün
    sınırboylarında gözükara kaçakçılarız
    istanbul'da kadillaklı karaborsacı
    ve doğu dağlarında koçero'larız
    eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi
    uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde
    çalışkanız
    filozofuz
    dostuz
    bütün sömürülenler gibi ezik
    bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz
    seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız
    'üstü kanköpüklü meşe seliyiz'
    etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında
    gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını
    hey bre
    yoksul - yetime doğrulturuz

    ve işte türkiyeliyiz
    ateşleriz de mandıraları fabrikaları
    topal karıncayı melhemleyip salıveririz
    bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi
    kan sızar yeşillerden ak mendillere
    çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına
    ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi


    saksıda çiçek
    kıraçta ceviz
    örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim


    akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten
    dokutuyorsak eğer sonbahar gibi
    çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi
    ve balıklar gibi çok kalabalık
    seviyorsak silâhı ve yoksulluğu
    susuyorsak kar altında toprakçasına
    bıçak kemiğe değmediği
    güneş ufuktan doğmadığı
    o tozkoparan fırtına
    kapımızı
    kırmadığı
    içindir

    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


    Anasının karnını tekmelediğinde temmuz
    kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda
    proton -1 uydusu sovyetler'in
    ve çelik bir kelebekti mariner-4
    ensekökünde merih'in
    şeftali emzikteydi bursa'da
    pamuk çiçekte
    çukurova'da
    ve yeşil bir buluttu buğday
    konya'da
    sivas'ta
    siverek'te

    ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini
    işçi grevce
    adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir-
    [yerlerinde
    örneğin Singapur'da
    tahran'da belki
    belki de kordoba'da
    karakas'da mı desem katanga'da mı
    yoksa roma'da mı ankara'da mı
    birileri biryerlerde durmadan yontuyordu
    barışı mermer mermer
    öfkeyi demir demir
    sevgiyi tunç tunç
    doyumsuz günler aşkına


    ölmek birşey değil dostlar
    hergün ölmek güç
    açlık
    o başka ölüm
    açlık korkusu
    beter
    ne atom ne hidrojen ne yangın
    dağları dümdüz etmeğe - dostlar
    aç çocukların çığlığı yeter
    proton-1
    mariner-4
    güzel
    akıllı
    büyük
    yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime
    yangından kaçar gibi bölük bölük
    sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin
    göçüyorlardı vatan vatan
    viyana üzerinden
    adenover almanyasına
    'allı turnam bizim ile gidersen
    şeker söyle kaymak söyle bal söyle'
    söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu
    tüyübitmediği soysun tefeci
    eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri
    allı turnam geçersen ırgat pazarlarından
    zincirli topraklardan hacizli kapılardan
    hastane önlerinden geçersen allı turnam


    insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
    birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden

    sabahları yorumlamak güç değil
    yoksulluğu yorumlamak güç değil
    nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları
    esmer ve uzak
    inmeli antenlerin ardında şaşkın
    ve grevler döverken komprador marka demokrasinin
    [duvarlarını
    yedirip yüreklerini korkularına
    bir köledüzenin uşağı efendisi
    cebi dolarlısı da
    sırtı bitlisi
    tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde
    'arefe gününde bayram ayında'
    vurdular emekçilerin kongresini
    kördüler
    karaydılar
    çiçeksizdiler
    ve gelip bir karanlıktan
    gidiyorlardı bir karanlığa

    Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
    içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
    [sarlığım


    kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda
    proton -1 uydusu sovyetler'in
    ve kondukonacakken luna'lar
    tatlı bir öpücük gibi ay'a
    dilenmek benim ülkemde
    işsizlik benim ülkemde
    ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde
    baböf'ü okumak yasak
    paspas yapıldı demirinden giyotinin
    direktuvar bir ölü söz lârus'ta
    oysa bizim buralarda
    kelepçe yapılıyor hâlâ
    pitekantıropüs babanın günahsız baltasından


    kopmuş toprağından kanayarak
    kanayarak
    saçılmış yollara türkü türkü
    ışık ne
    vatan nerde
    ne ki kutsallık!


    kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri
    tanrıya filan değil
    allı morlu ışıklara dönük yüzleri
    konuşur elleri ekmek ekmek
    takırdar çeneleri
    ölüm yakın
    lokman uzak
    anlamak yasak değildi benim ülkemde
    anlatmak yasak
    adına grev diyorlardı
    adına gecekondu
    bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu
    yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek
    yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde
    ölmek yasak değildi yoluna onun
    adını koymak yasak
    tutmuş troya atları subaşlarını
    madalyalı seyisleri emperyalizmin
    ak taşın üzerinde iki damla kan
    biri memet
    öbürü memet
    'arayerde bu kan nedir
    dost dost dost'
    görmek yasak değildi benim ülkemde
    göstermek yasak

    ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda
    nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım
    buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri
    yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda
    mapusâne türküleri söylerdim geceleri
    bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası
    dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş
    en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak
    [yaprak
    yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak
    ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah


    o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda
    hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın
    yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim
    [yok
    gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde


    bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince
    aşk büyütmek
    gecelerce gecelerce özlemeklerden
    bölündüm ayrılıklara parça parça
    dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık
    şimdi patron yüzlü sabahlardayım
    şimdi direk direk direnmek

    gel benim sevdiceğim
    gel benim umducağım
    beklediğim gel
    gel de bitsin
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum

    binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da
    kıtalardan kıtalara el sallıyamadım
    el sallıyamadım
    turnalar bile geçip gitti türkülerimden
    ben kaldım buralarda
    ben işte kaldım buralarda ey dost
    kırmızıkuşlar
    kırmızıkuşlar
    diye diye avuttum
    hırçın çocuklarımı
    em, em
    diye diye ağladıkça
    ağladıkça
    masmavi çocuklarım
    hep işte böyle

    insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
    anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte
    aldanmak ne kolay
    ne temiz
    ne ilkel
    allahım!
    kalabalıklarla sevmek güzel günleri
    ne denli güç
    ne denli güç
    allahım!

    uzay
    o masallaranası yıldızlı karanlığım
    karanlığım benim!
    o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi
    sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin
    bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde
    birşeyleri bulmak ve varamamak
    vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin
    alfa
    beta
    gama
    ve aynştayn
    yâni biraz daha iflası korkularımızın
    insan denilenin karanlık kurtuluşu
    bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel
    karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi


    nezaman kaldırsam başımı geceleyin
    ne denli çok anlamağa çalışsam
    gökyüzü bir yapraktı unutulmuş
    not defterinden aynştayn'ın

    ne sanat sanat için şarlatanlığı
    ne savaş için savaş
    çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu
    taşın taş olmadığı
    ateşin ateş
    şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde
    şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler
    aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile
    geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi
    yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek
    vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin
    yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim
    ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim
    öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış
    insan ve emekten geçer ekvatorum benim
    kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım
    yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım
    yok
    yok
    yok!

    Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın
    bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın
    arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin
    benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın
    lumumba'nın kanının
    kanayan viyetnam'ın .
    kurşunlu duvarlara doğan günlerin
    kalabalık acıların
    bıçakaçmaz ağızların
    bir bildiği vardı elbet
    bir bildiği var
    bir bildiği olacak elbet

    hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun
    hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm
    ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların
    hiç yalan söylemedi

    hiç yalan söylemedi bu ozan
    elbet bir bildiği var bu kayguların
    birikip birikip durmadan biryerlerde
    acıların öfkelerin birikip biryerlerde
    yekinmesi yatanların ve yürümesi
    akması küçüklerin ve katılması
    yıkması birşeylerin
    ve yıkılması
    yıkılıp yapılması
    hiç yalan söylemedi bu ozan
    işte karton kaleleri kapitalizmin
    işte gözün göze düşman olduğu
    işte elin ele düşman
    ve işte benim
    yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim


    kamboçya'da kalkan kamçı
    şaklar çukurova'da belimde benim
    istanbul'da verilmeyen hak
    durdurur dakota'nın volanlarını
    ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek
    - beni böyle yerdenyere çalan şey -
    nevyork'ta bitmişse grev
    ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür

    benim gözlediğim
    gel benim yürekyağım
    gel benim
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum
    gel!


    Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
    cilalar civeleklikler yalancılıklar
    karagünlü saraylı soytarılıklar of!
    soygunların gölgesinde sosyete adaleti
    bre hitlerkırması kurtköpekleri
    il duçe döküntüsü yandançarklılar
    bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh!


    elif lâm mim vav he ye
    direkler arası kubbe
    a be ce de ve ye ze
    kadillak marka bir hecindeve
    saraylardan saraylara aktarılarak
    eldenele ceptencebe aktarılarak
    - yürü bre kahpe devran! -
    kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla
    bir gözünde nevyork
    bir gözünde moskova
    gevişir tespih tespih
    dökülür dua dua
    ayışıklı sularında
    ortadoğu'nun
    of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
    allamalar pullamalar törpülemeler
    karagünlü saraylı soytarılıklar of!


    Yorul ey gayrı
    akma ey su!
    ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen
    [sızım ey!
    çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa
    yorul ey gayrı
    akma ey su!



    durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla
    [akıp gitmelerimiz
    sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz
    çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları
    ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum
    orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı
    bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey
    kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey
    bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey
    oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi
    düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız?
    devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde
    demek ki önce devrim - ne anladınız?
    ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa
    yorul ey gayrı
    akma ey su!

    çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini
    resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde
    eski bir türkü gibi bakışlarından belli
    bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli
    kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde
    bir akşam saatinde günbatımında
    gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde
    bülbüllerin öte öte bitiremedikleri
    kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık
    kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda
    belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında

    ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa

    gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek
    gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek

    bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde
    ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek
    kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda

    böcekti karanfildi kemandı bonaparttı
    anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi
    yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı
    soğuktu sıcaktı ılımandı of
    değil işte bu değil
    topunun sülâlesini!

    adamı tutup götürüyorlar
    geceyi burnundan getiriyorlar
    bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları
    adamı vurup öldürüyorlar

    geceyi bir daha yaşamak kolay
    adamı bir daha öldürmek zor
    siz bu tutanaktan ne anladınız
    öldürmek diye birşey - ne anladınız
    suçsuzdu diyorum - ne anladınız
    sefaleti yok etmek adamın düşü
    güzel günler düşünmek işi
    diyorlar bu kokan balığın başı
    tevfik fikret diyor devenin başı
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu


    Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
    içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
    [sarlığım


    biz ki
    petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla
    ve kastro'su zapata'sı amado'suyla
    sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz
    atlantikaşırı bağımsızlığı
    biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa
    kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan
    ve bazan
    öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz
    sivaslı bir bağlamadan
    afrikalı bir tamtamdan
    daha ilkel ve yalınkat kalır
    o ipek öfkesiyle leonid kogan

    beni ısırdı
    - bilirim -
    18'lerdemondros'larda
    demokrat suratlıydı
    bilirim
    bezirgan dişli
    hâlâ damlıyor kanım
    viyetnam'da kırılan dişlerinden
    ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde
    kurtuluş savaşı kahramanlarım
    çoğunun çoktan söndü ödü ocağı
    kalmadı çoğundan bir nişan bile
    işte bundandır ki benim
    birtürlü gülemiyor
    gülemiyor
    gülemiyor işte türkülerim




    of ooofff
    ne de çok seviyorum harita okumayı!
    sakarya sivas erzurum
    madrid seul havana
    hepsini hepsini anlıyorum
    alev alev budistleriyle saygon
    linkoln'ün mezartaşı vaşington
    ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu


    anlamak hem kolay
    hem kolay değil

    ne ölüm
    ne aşk
    ne de işsizlik
    ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin
    ne içki
    ne çiçek
    ne dostluk
    ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin
    insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor
    kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına

    Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini -
    tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını -
    çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi-
    miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak-
    tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini
    oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa-
    lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını -
    bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza
    bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle-
    rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana-
    rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını
    seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı-
    raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son-
    ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş-
    meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış-
    ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan
    baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla-
    rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de-
    nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini -
    piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain-
    lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip
    bıraktılar-
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde


    acılar ey acılar
    işsizlik acısı
    özgürlük acısı
    bağımsızlık acısı ey
    ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı
    ey hergün ölüm
    ey hergün ölüm
    toplanın
    birleşin
    bir olun
    acıların şâhı gibi gelin üstüme
    gelin
    ve bitsin şu iş



    seninle gelecek - çâre yok
    seninle bu tatlılık ey büyük acı
    gök incir nasıl ballanırsa acılardan
    acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu
    o işte o!
    gel benim darmadağın direncim
    gücüm
    emeğim
    çilem gel
    gel benim büyük acım
    gel ve bitir şu işi!
    kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan
    rio'nun favelalarmdan mı
    ispanya'dan mı viyetnam'dan mı
    zonguldak kömürlerinden mi gelirsin
    çukurova'lardan mı
    yellerle mi gelirsin ateşlerle mi
    uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı
    gel işte gel gayrı
    gel
    gel
    gel de bitir şu işi

    elbet bir bildiği var bu çocukların
    kolay değil öyle genç ölmek
    yeşil bir yaprak gibi yüreği
    koparıp ateşe atmak
    pek öyle kolay değil
    hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey
    her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da
    yalnız bir bahar çiçeklenir
    a benim gülüm!


    elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
    [yüzümün

    yaşamak
    bir köpek gibi tekmelenerek
    yaşamak
    öpülüp okşanıp kaldırılarak



    ne donkarlosun domuz ahırı
    ne senatör makdoların oda uşağı
    ne de hacıfışfışın kurban etidir
    demokrasi
    demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm
    lordlar kamarasına açılmaz kapısı
    beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık
    biliyor ve unutmuyorlar
    insan kanıyla işlediğini
    o teksas tipi demokrasinin

    elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
    [yüzümün
    elbet kolay değil öyle genç ölmek


    kore bir kan lekesidir
    akşamlarımızda sızlayan
    bir kopuk koldur hiroşima
    uçaklar geçtikçe çırpınan
    orda
    uzakdoğu'da
    gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar
    barış güvercinleri hiroşima çocuklarının
    burda
    benim ülkemde
    titreşip durur yeni barış güvercinleri

    insan karıştırıyor bazan
    ölmek mi yaşamak
    yoksa yaşamak mı ölmek


    bir karanfil takmak yakaya
    belki de bir orkide
    bir baloya gitmek
    gitmemek
    bir kumar partisi belki de
    onlarca hep birdir a benim gülüm
    onlarca hep aynı değerde
    afrika'da kaplan ve zenci avıyla
    bir atom savaşı ve toptan ölüm


    çocuklar büyümesin
    büyümesin
    tomurcuklar açmasın
    açmasın
    ve sularca akmasın o en güzel şey
    yaşlılar yaşamasın
    yaşamasın
    ocaklar tütmesin
    tütmesin
    ve yuvalar, gülüm benim
    gülmesin gülmesin
    çapraz iki çizgi ak bulutlara
    gâvur gözlü kargaları emperyalizmin
    amerikan bitpazarlarında

    dünya bir genişleyip alabildiğine
    daralıyor birden eliçi kadar
    ve dolar
    madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına
    ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri
    ne karakarıncanın güneşe günaydınını
    ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini
    kongo bir açık bonodur
    belçikalı banker brodel'in kasasında
    ve mister gülbenkyan'ın purosunda
    enfes bir tütündür havana
    duymazlar çeliğin mavi kahkahasını
    tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm
    satarlar bir akşam içkisine
    o cânım ülkelerin
    narçiçeği yarınlarını

    satarlar gülüm
    memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında
    memedin karahaberini satarlar memedin memedine
    ve karagün
    - hangi karagün? -
    gelip çatınca davul davul
    yavruyu memeden koparır gibi
    koparırlar işleyen elleri işlerinden
    sokarlar ateşten ateşe gülüm
    soygun düzeninde göbek atarlar
    ne sevinç
    ne kıvanç
    ne güven
    bize onlardan kalan
    bir avuç yorgun umut
    zincirde bir vatan
    ve kanrevan türkülerdir

    İncecik boyunlu kıraç karpuzu
    dışı yeşil yeşil
    içi kırmızı
    yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar
    meler yanık yanık bağlı bir kuzu
    nah şuramda koskocaman dağ benim
    nah şuramda ipincecik bir sızı
    ceylanları ceylan gibi çizmem ben
    çizersem hilâl boyunlu
    çiçekleri çiçek gibi çizmem ben
    çizersem nakış nakış
    akarım ince ince de olurum nehir nehir
    kavgaları kavga gibi çizmem ben
    çizersem türkü türkü
    yazmışlar benim için kocaman kitaplara
    dışı yeşil yeşil de
    içi kırmızı


    neylerim ben kitapları kocaman kitapları
    efendim okusun benim, canım efendim
    o kuştüyü salonlarda, canım efendim
    okusun da büyüsün benim efendim
    okusun da biliversin aklımdan geçenleri
    ben işte hep böyle azgelişmişim
    yâni ben çünkü evet azgelişmişim
    evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim
    çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
    cephelerde mapuslarda aslanım aman
    kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman
    seçimlerde sayımlarda ben varım aman
    kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman
    şenliklerde şölenlerde ben yokum aman

    ben işte hernedense azgelişmişim
    çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
    demiri de kömürü de sökerim aman
    buğdayı da pirinci de ekerim aman
    çilem budur benim işte çekerim aman
    evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim
    yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim
    ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman
    bayramlarda seyranlarda ben yokum aman
    soygunlara vurgunlara hayranım aman
    vatan millet allah patron kurbanım aman
    kalabalık ve karanlık türküyüm aman

    benim için demişler ki kocaman kitaplarda
    dışı yeşil yeşil de
    içi kırmızı
    neylerim ben kitapları kocaman kitapları
    efendim okusun benim, cânım efendim
    okusun da biliversin aklımdan geçenleri
    okusun da açıversin gözünün şafağını
    turnalar çizeyim gurbetlerime
    ağıtlar düzeyim yiğitlerime
    kelepçeler vurulsun bileklerime
    okusun da büyüsün benim efendim
    yumuşacık salonlarda cânım efendim

    ve der ki şakıyan kuş
    yarılan nar
    deliren ateş
    bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
    uşak matti seyretmez de breht'i
    efendisi puntila'sı seyreder
    bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
    volga mahkûmları'na mahkûmlar değil
    aristokrat salonlarda efendiler içlenir


    damarı pir sultan damarı
    damarı robson damarı
    gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden
    gelir ve bulur yüreğimizi
    damarı kavga damarı
    bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
    öfkesi sesinden büyük
    sesi ününden kocaman ruhi su'yu
    şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde
    şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil
    istanbul
    sosyetesi
    alkışlar
    'gelin canlar bir olalım
    tevekkel tu taalâllah'


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım

    Ay doğar bedir bedir
    yel eser ılgıt ılgıt
    sırıtır sıram sıram elkapıları
    elkapıları da kölelik kapıları
    kul olur yiğit

    ay doğar hilâl hilâl
    gün doğar devrim devrim
    sırıtır sıram sıram elkapıları
    elkapıları da kölelik kapıları
    kurtulur yiğit


    yeşili çin'den gelir bu kahkahanın
    kırmızısı afrika'lardan
    ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu
    yaşamak yaşamak
    gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların
    gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu
    yaşamak gibi güzel
    süzüp süzüp güneşi bereketlerden
    çin'den hindistan'dan amerika'dan
    taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü


    vatan topraksa eğer
    ormansa nehirse mâdense vatan
    işçiyse köylüyse aydınsa vatan
    yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan
    sevmeyi yenibaştan
    alkışı yenibaştan
    bir hesabı vardır bunun sorulur
    bu hesabı soracaklar bulunur
    akgün karagünden öcünü alır birgün
    ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen
    ürker bu yağma saltanatın
    o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin
    güneş renkli ilk çığlığından
    lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu
    marks'lar mao'lar mevlâna'lar
    mustafa kemaller olur hey bekleroğlu
    galile'ler gagarin'ler adsız ustalar
    ve sen olursun işte hey bekleroğlu
    kıtlıklarda
    kıranlarda
    kurtuluşlarda

    uyan ey köşem bucağım
    kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim
    vaktidir direnmenin
    vaktidir şimdi
    karalasın göbeğinde güzel gün
    karalasın göbeğinde mutluluk
    karataş çatladıçatlıyacak

    proton -1
    mariner - 4
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    aynı kafadan doğma
    aynı ellerden çıkmadır
    ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    bir mariner işçisi de özlemektedir
    [barışı
    en az bir proton işçisinin sevdiği
    [kadar
    Silâh ve şarkı
    ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
    sesimde benim
    iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar
    spartaküslerle viyetkonglar
    yüreğimde benim
    ette bıçak gibi yatıyor
    yarım kalan şarkıları yiğitlerimin
    öfkemde benim
    çok dallı bir ağaçtır özlemek
    doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden

    yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl
    geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir

    tavında demir
    tavında toprak
    ve tavında yürek gibi kabarık
    ve alıngan
    dokundum ateşli kabuğuna güzelin
    iyinin
    gerçeğin
    soyundum kötülüklerden çırçıplak


    dünyanın tepesinde bir avuç hışır
    karga kanat çırpsa uykuları karışır
    yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları
    yağmalanmış özgürlüklerden
    dinleri imanları vurgun kelepir
    toprağın memeleri
    altun ışıltılı kumları kıyıların
    emeğin çiçekleri
    hep onlar için
    hep onlar için takvimlerin mutlu günleri
    içimizin karanlığı
    soframızın öksüzlüğü
    hiç gülmemesi yüzlerimizin
    hep onlar için
    adları morgan da osman da filân da olsa
    isacı da olsalar muhammetçi de
    iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine
    karagünler için kaldırırlar kadehlerini
    adanalı bir toprak ağasıyla
    detroit'li bir otomobil fabrikatörü

    dünyanın tepesinde bir avuç hışır
    dinleri imanları vurgun kelepir
    şarkılarda bile istemezler güzel günleri
    ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin
    öter faşizm düdücükleri
    yanki go hom çaçaca
    maydarling amerika
    maydarling amerika

    Bir oğlum olacak adı temmuz
    uykusuz
    korkusuz
    beter mi beter
    ben beynimi satarak yaşıyorum
    o benden proleter

    bir oğlum olacak adı temmuz
    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladıçatlıyacak
    bende bitmeyen kavga
    onda yeniden başlıyacak


    bir oğlum olacak adı temmuz
    öfkede benden fırtına
    sevgide deniz
    ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
    ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
    temmuz gibi sıcak ve bereketli
    temmuz gibi uçsuzbucaksız



    bir oğlum olacak adı temmuz
    dilinde en güzel sesi türkçemin
    kulağı en yiğit şarkılarla delik
    korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
    vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak
    ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef-
    [talisine
    ay'dan kendi sesini dinliyecek
    vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle

    ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
    iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm
    dağlarda silâh atmayı sevdim
    ben ki silâh taşıdım gizli gizli
    dünyanın bütün devrimlerine
    boşuna dönmüyor bu rotatifler
    boşuna bağırmıyor bu kara
    boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    doyumsuz günlere doğacak temmuz
    doyumsuz günler görecek
    hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
    hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
    beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
    ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler
    [gibi günler
    ama mutlaka


    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladıçatlıyacak
    ben direndim yorulmadım
    o yorulup yıkılmıyacak


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım
  • Bir gün çocuklarımız elbet yeniden şarkılarını söyleyerek baştan yola koyulacaklar, bunu biliyorum...
    İyi ama...
    Bu sönen yaşamlar, bu çürüyen hayatlar, bu kırılan gururlar, bu yanan canlar, bu kaybolan zaman?..
    Bu gözyaşları?..
  • kırılan, yorulan yanımıza inşirah gerek cânlar🍃
    .
    https://youtu.be/wiiGRDH7dR0
    "Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır "🌸🍃
  • I
    Bu ağaçlar katlanamaz daha basık bir göğe
    Bu taşlar katlanamaz yabancı çizmelere.
    Yalnız güneşe boyun eğer bu yüzler,
    Yalnız doğruluğa boyun eğer bu yürekler.
    Sessizlik gibi katı bu toprak
    korlaşan taşları basar bağrına,
    güneşte yetim kalmış zeytinliklerle
    bağları kucaklar.
    Dişleri kenetli.
    Su yok. Yalnız güneş.
    Güneşte yitip gidiyor yol,
    ve demirden bir gölge köyün duvarları.
    Ağaçlar, dereler ve sesler
    mermere dönüşüyor güneşin kirecinde.
    Kök, mermerin üzerinde sürçüyor.
    Tozlu fundalıklar, katırlar, kayalar. Hepsi
    soluk soluğa.
    Su yok. Hep susuzluk çekmişler yıllarca.
    Hep çiğneyip durmuşlar bir lokma gökyüzünü
    duydukları acıyı boğabilmek için.
    Gözleri kan çanağına dönmüş uykusuzluktan
    Gün batarken dağların arasında bir servi gibi
    derin bir çizgi belirmiş kaşları arasında.
    Tüfeğin bir parçası olmuş elleri.
    Tüfek ellerinin bir uzantısı.
    Elleri ruhlarının bir uzantısı.
    Dudaklarında öfke
    ve gözlerinin derinliklerinde
    tuzdan bir aylada yansıyan yıldız gibi
    dinmeyen acıları,
    Onlar el sıkıştıklarında, bütün insanlık için
    parlar güneş.
    Onlar gülümsediklerinde, küçük bir kırlangıç fırlar
    gür sakallarından.
    Onlar uyuduklarında, on iki yıldız düşer boş ceplerinden.
    Onlar öldüklerinde, onların bayrakları ve davullarıyla
    yokuşu tırmanır hayat.
    Bunca yıl hep aç kalmışlar, hep susuz kalmışlar,
    hep öldürülmüşler amansızca, karadan ve denizden kuşatılarak.
    Ateş kavurmuş tarlalarını. Tuzlu suya
    kanıksamış evleri.
    Rüzgâr kapılarını devirmiş, köklerinden sökmüş
    meydandaki leylâkları.
    Paltolarının deliklerinden gelip geçmiş ölüm.
    Servi kozalağı gibi gittikçe acılaşmış dilleri.
    Sahiplerinin gölgelerine sarınıp yok olmuş köpekleri.
    Şimdi yağmurlar dövüyor kemiklerini.
    Kalelerinde, sessiz birer kaya gibiydiler, nöbette,
    içlerine çekiyorlardı dumanı tüten at gübreleriyle geceyi,
    ayın kırılan direklerini yutan azgın denizi gözlerken.
    Artık ne ekmekleri vardı, ne cephaneleri.
    Artık toplara yalnız yüreklerini sürebilirlerdi.
    Bunca yıl kuşatılıp karadan ve denizden,
    aç kalıp kırılmışlar, gene de dayanmışlar yılmadan.
    Korudukları tepelerde bugün bile parlıyor gözleri
    ( koca bir bayrak, göz alan bir ateş)
    ve ufkun dört kapısına kanat çırparak
    binlerce güvercin havalanıyor ellerinden her şafak.
    II
    Her gün bitiminde kayanın bağrından tüten kekikle
    yalnız bir damla su vardır, çağların ötesinden sızıp
    sessizliğin iliğine işleyen;
    ve geçen yılları çağırır
    kocamış çınarın dallarına asılı bir çan.
    Çölün külleri içinde uyuklar kıvılcımlar
    ve çiftçinin üst dudağındaki altın tüyü kara kara
    düşünür damlar,
    mısır püskülü kadar sarı, akşamın özlemiyle kavrulmuş
    bir tüyü.
    Meryem Ana mersinler üzerine uzanmış,
    yayılmış eteklerinde üzüm lekeleri.
    Bir çocuk ağlar dağ yolunda ve kırlardan
    ses verir kuzuları yitiren koyun.
    Gölge vurur gözenin çevresine. Fıçı buz gibidir.
    Nalbantın kızı ıslak ayaklarıyla.
    Masada kabuk ekmek ve zeytin.
    Tırmanan asmaya takılı duran akşam yıldızı.
    Ve çok yükseklerde, bir şişe geçirilmiş gibi dönen,
    sarmısak, biber ve yanık yağ kokan samanyolu.
    Daha nice yıldız dokulu ibrişim gerek çam pürlerinin
    “Bu da geçer, yahu!” sözlerini işleyebilmesi için
    yazın kavrulmuş ağılına.
    Daha nice germeli yüreğinin tellerini
    yedi oğlu boğazlanmış bu ana mezarları başında,
    daha kaç gün geçmeli ki, yeniden aydınlık ulaşsın
    ruhunun sarp yamacına?
    Bu kemik, toprağın altından çıkan bu kemik,
    bir uçtan bir uca ölçer bu toprağı.
    Ve gün battıktan gün doğana dek bu klarnet ve keman
    seslerinin yankıları
    anlatır otlara ve çamlara onların özlemleriyle
    acılarını.
    Ve lir gibi türkü çağırır kayıkların halatları.
    Ve Odysseus’un şarap kupasından acı denizi yudumlar
    denizci.
    Kim tutacak şimdi bu yolları, hangi kılıç
    yaratacak korkusuzluğu,
    ve hangi anahtar zincire vuracak yüreğini,
    ruh, iki kanadı ardına kadar açık, seyrederken
    göğün yıldız serpilmiş bahçelerini?
    Mayıs’ta, Cumartesi geceleri, gemici meyhanelerindeki gibi
    civcivli bir saat bu.
    Gece, kalaycının duvarına asılı bir tepsi gibi kocaman.
    Süngercinin masasındaki somun gibi iri söylenen türkü.
    Bak, nasıl yuvarlıyor çakılları şu Giritli ay —
    Rap! Rap! Rap! Yirmi dizi koç boynuzu çizmelerini çekmiş
    Ve işte onlar Nauplion limanının merdivenlerinden inip çıkıyorlar
    Karanlığın kaba kıyılmış tütünüyle doldurarak çubuklarını.
    Ve Rumeli’nin yıldızlara bulanmış kekiği gibi kalın bıyıkları.
    Ve çam kökleri gibi Ege’nin kayasına ve tuzuna iyice
    geçmiş dişleri.
    Onlar alevlerin ve demirin içinden geçmişler.
    Onlar oturup taşlarla söyleşmişler.
    Onlar atalarının kafataslarıyla sunmuşlar
    Ölüme ısmarladıkları rakıyı.
    Digenis’le karşılaştıkları harman yerlerinde
    yemeğe oturduklarında,
    bir zamanlar dizlerinde kırarak nasıl
    bölüşmüşlerse kara somunlarını
    onunla öyle bölüşmüşler acılarını.
    Gel kadınım, tuza bulanmış kirpiklerin,
    yılların çilesiyle tunçlaşmış elin
    ve yoksulların yakasını bırakmayan kederinle.
    Sevgi, yolunu bekliyor fundalıkta.
    Martı, mağarasına asıyor senin kararmış, azizleşmiş
    suretini
    ve saygıyla ayaklarını öpüyor küskün deniz kirpisi.
    Kara üzüm tanesinin şırası yanıyor kıpkızıl,
    yaprağını dökmeyen meşenin filizi kaynıyor.
    Ve toprakta suyu arıyor bir ölünün kökü bir çamı
    coşturmak için.
    Ve çatık kaşları arasında gizlediği bıçağını kavrıyor bir ana.
    Gel, gök gürültüsünün altın yumurtaları üstünde
    kuluçkaya yatan kadınım.
    Ne zaman gelecek o deniz mavisi gün, peçeni indirip
    yeniden silahlanacağın,
    Mayısta yağan doluların alnına çarpacağı,
    güneşin bir nar gibi alacalı urbanın kucağında
    parçalanacağı.
    ve o nar tanelerini birer birer on iki yetimine dağıtacağın,
    ve denizin nisanda yağmış kar gibi, öç almaya susamış
    bir kılıç gibi, donuk donuk parlayacağı,
    ve kaya yengecinin gizlendiği delikten çıkıp
    kıskaçlarını kavuşturarak güneşleneceği.
    III
    Burada gözümüzün yağını azaltmaz hiç gökyüzü.
    Bu ülkede, sırtımızda taşıdığımız kayanın
    yarı ağırlığını, yüklenir güneş.
    Damlar sessizce çatlar öğle sıcağının dizinde
    ve gölgeleri önünde sıçrayıp gider insanlar
    Skiaothos kayıklarıyla yarışan yunuslar gibi.
    Sonra bir kartala dönüşür gölgeleri
    kanatlarını batan güneşin rengine bulayan
    ve onlar kızıl-kara salkımlar arasında uzanırlarken
    güneşli yamaçta
    yıldızları düşünmek için başlarına tüneyen.
    Bu ülkede, üç bin yıllık bir ad yazılıdır her kapıda
    Bir ermişin kızgın gözleri ve keçeleşmiş saçları
    bir resim çizer her kayada.
    Her erkek kırmızı bir denizkızı döğdürmüştür koluna
    ve her genç kız, eteğinin altında bir avuç tuzlanmış
    ışık taşır.
    (Ve çocukların yüreklerinden acılarının küçük haçları
    sarkar
    martıların ikindi üzeri kumsalda bıraktıkları izler gibi).
    Hatırlamak gerekmez. Biliyoruz bunları.
    Yukarı Harman Yerine çıkıyor bütün yollar.
    Orada daha sert eser rüzgâr.
    Güneşin Minos’tan kalma duvar resimleri solunca
    ve kıyıdaki tınazın alevi söndüğü zaman,
    kayaya oyulmuş basamaklardan ta buraya kadar
    tırmanır yaşlı kadınlar
    ve oturup Koca Kayaya yün eğirirler gözleri
    denize dönük.
    Oturur yıldızları sayarlar, atalarından kalma
    gümüş takımları sayarcasına,
    sonra ağır ağır inerler
    torunlarını Missolongi’den gelme barutla doyurmaya.
    Gerçekten, ne kadar hüzünlü elleri, zincirler içinde,
    bu Yazgılı Prens’in,
    gene de, uçurumun ucunda sallanan bir kaya gibi,
    acılı gözünün üstündeki kaşı.
    Denizin derinliklerinden geliyor yalvarmalara
    aldırmayan bu dalga
    ve göğün en yüksek tavanından gelen bu rüzgâr
    sakızlı damarı çalılı ciğeriyle güdüyor.
    Bırak bir kere essin rüzgâr anıların portakallarını
    unutturmak için.
    Bırak iki kere essin dinamit kapsülü gibi kıvılcım
    çıkarmak için demir kayadan.
    Bırak üç kere uğuldasın Liakura’nın sedir ormanlarını
    çıldırtmak için
    ve yumruğuyla paramparça etsin her türlü zulmü.
    Gökte bir tef gibi duran ayı çalarak
    boynundan sürüklesin geceyi, köy meydanında ayı
    oynatır gibi
    uykularından uyanan çocuklar ve Sulili analar
    adanın balkonlarına koşuşurken.
    Büyük Koyaktan bir haberci gelir her sabah.
    Terleyen güneş parlar yüzünde.
    Kolunun altında Yunanlıların Destanını tutar
    sımsıkı
    kilisede kasketini kavrayan işçi gibi.
    “Vakit geldi,” der, “Hazır ol.
    Artık bizim yaşanacak her saat.”
    IV
    Açlığı bilen insanların gururuyla
    şafağa yöneldiler.
    Bir yıldız billûrlaştı kararlı bakışlarında.
    Yaralı yazı taşıdılar omuzlarında.
    Buradan geçti birlikler, bayrakları gövdelerine yapışmış,
    kararları buruk bir ahlat gibi dişleri arasında.
    Ayın kumları dolmuş çizmelerine,
    gecenin kömürü tıkamış kulaklarıyla burunlarını.
    Ağaçtan ağaca, taştan taşa dünyadan geçtiler.
    Dikenden yastıklarda uykudan geçtiler.
    Kavrulmuş elleriyle hayat ırmağını getirmekteydiler.
    Attıkları her adımda gökten pay kazanıyorlardı —
    dağıtmak için,
    Nöbet yerlerinde yanık ağaçlar gibi dimdiktiler
    ve köy alanında horona durduklarında,
    tavanlar titrer, fincanlar şangırdardı raflarda.
    Nasıl bir türküydü o dorukları titreten!
    Dizleri arasına alıp ayı bir tepsi gibi yemek yerlerdi.
    Yüreklerinin kerpeteniyle bükerlerdi acının belini
    Kalın tırnaklarıyla bit kırar gibi.
    Kim getirecek şimdi size yumuşak körpe yaprağı
    düşlerinizi beslemek için gecede?
    Kim bekleyecek zeytinlerin gölgesinde susmasın diye
    ağustosböceği, ona eşlik ederek?
    Öğle saatinin yanan kireci ufkun ağılını dört yandan
    lekeleyip
    onların yiğit adlarını sildiğine göre?
    Bu toprak ki kokular içindeydi şafakta,
    bu toprak ki onlarındı, bizimdi.
    Kanları- nasıl kokular içindeydi toprak!
    Nasıl oldu da kapandı kapıları bağlarımızın?
    Nasıl karardı damların, ağaçların üstündeki aydınlık?
    Kimin dili varır demeye? Neden toprak altında yarısı?
    Yarısı prangaya vurulu?
    Bak nasıl iyi günler diliyor güneş sayısız yapraklarla
    ve uçuşan bayraklarla dolu gökyüzü,
    gene de prangaya vurulu kimi, kimi toprakta.
    Dinleyin! çanlar çaldı çalacak.
    Bu toprak hem onların, hem bizim.
    Toprağın altında çapraz elleri
    kavramış çanların iplerini.
    “Bekliyorlar saati”, uyumuyorlar.
    Diriliş çanlarını çalmayı bekliyorlar.
    Bu toprak hem onların, hem bizim.
    Hiç kimse alamaz elimizden!
    V
    Oturup zeytinlerin altına ikindi saatlerinde
    külrengi ışığı elediler nasırlı parmaklarından.
    Yüklerini yıkıp düşündüler
    nice ter döküldüğünü gecenin yolunu yürümek için,
    ebegümeci saplarında nice acılık,
    bayraklarını dalgalandıran yalınayak çocuğun gözlerinde
    nice yiğitlik olduğunu.
    Koyaktaki son kırlangıç da süzüldü
    güzün kolunda kara bir şerit gibi havada kendini
    tartarak.
    Hiç bir şey kalmadı bunun dışında.
    Sadece yakılan evlerin dumanları tütüyor.
    Taşların altındakiler, sırtlarında yırtık gömlekleri
    ve yıkılan kapıya asılı duayla, az önce ayrıldılar
    yanımızdan.
    Kimse ağlamadı. Vaktimiz yoktu. Yalnız sessizlik
    koyulaştı gitgide.
    Tam yerli yerindeydi kıyıdaki ışık, öldürülen kadının
    hamaratlığı gibi.
    Şimdi ne olacak onlara, yağmur boşanınca toprağa
    ve çürüyen çınar yapraklarına?
    Ne olacak onlara, bir köylünün çarşafında ezilmiş
    tahtabitini andıran güneş kururken bulutlarda,
    ya da kar, mumyadan bir leylek gibi,
    yerleşince gecenin bacasına?
    Ateşe tuz serpiyor yaşlı analar. Saçlarına toprak
    serpiyorlar.
    Bir kara üzümün bile tadına bakamasın diye düşmanlar
    söküp bozmuşlar Monovazya’nın bağlarını.
    Sofra takımlarıyla aynı torbaya koyup kaldırmışlar
    dedelerinin kemiklerini.
    Ve yurtlarının dışındaki kalelerde kök salacak bir yer
    arıyorlar gecede.
    Zor olacak şimdi tatlı sözler bulmak,
    daha az güçlü, daha az sert sözler.
    Unutmaz tarlalardan, dağlardan, denizin diplerinden
    arta kalan bu eller,
    zor olacak bizim için onların ellerini unutmak,
    zor olacak tetiklerde nasırlaşan o ellerin
    bir papatyayı incitmeden diz çökmeleri
    ya da soru sormaları kitap üzerinde yemin ederek yıldız
    aydınlığında
    gönül borcu ödemeleri.
    Buna zamanla alışılacak. Ve bizim susmamız gerek
    onlar ekmeğe ve haklarına kavuşuncaya dek.
    Kumlara çakılı iki kürek, şafakta, kıyı döven fırtınada.
    Tekne nerede?
    Toprağa saplanmış bir saban ve esen rüzgâr. Toprak
    kavrulmuş.
    Çiftçi nerede?
    Zeytin ağacı, asma ve ev küller içinde.
    Bir köylünün çorabındaki paralar gibi yıldız
    biriktiriyor gece.
    Kuru defne dalları ve bir parça kekik duvardaki
    orta sürgüde -ateş nasılsa oraya erişememiş.
    Ocakta isli bir tencere -ve hâlâ kaynıyor içindeki su,
    kapısı sürgülü evde.
    Yemeğe oturacak vakitleri olmamış.
    Ormanın damarları eşiklerinin tüten yıkıntısı üzerinde.
    Damarlarda dolaşan kan.
    Dinleyin! Yabancı değil bu ayak sesi. Kim var orda?
    Yamaçta yankılanan o bildik kabaralı adımlar.
    Köklerin belirmesi taşların arasından. Yaklaşan biri var.
    Parola. Geç. Bizden biri. İyi akşamlar!
    Işık böyle bulacak ağacını,
    ağaç böyle bulacak meyvesini.
    Hâlâ su ve ışık var ölünün matarasında.
    İyi akşamlar, kardeş. İyi akşamlar!
    Batan gün, o yaşlı nine, iplik ve baharat satıyor
    kulübesinde
    Ama alacak hali yok kimsenin. Dağlara çıkmış herkes.
    Kolay olmayacak bir daha inmeleri.
    Kolay olmayacak anlatmak tırmandıkları yükseklikleri.
    Yiğitlerin bir gece yemek yedikleri harman yerlerinde
    zeytin çekirdekleri kalmış,
    ayın kurumuş kanı ve tabancalarının
    dillere destan on beş hecesi.
    Ertesi gün serçeler yemiş yerde kalan kara ekmeğin
    kırıntılarını.
    Çocuklar oyuncak yapmış cıgaralarını ve yıldızların
    çalılarını yaktıkları kibrit çöplerinden.
    Ve ikindiüstü zeytinlerin altında oturup
    denize baktıkları bu taş –
    bu taş yarın kirece dönüşecek fırında.
    Öbür gün evlerimizi ve manastırın merdivenlerini
    badana edeceğiz o kireçle.
    Ve ondan sonraki gün tohum ekeceğiz uyudukları yere.
    Ve çocukların ilk gülüşü gibi bir nar fışkıracak
    gün ışığının göğsünden.
    Ve sonunda yüreklerini okumak için o taşın üstüne
    oturacağız
    bütün insanlığın tarihini o yüreklerde okurcasına.
    VI
    Güneş denize vurduğu zaman günün karşı kıyısını
    beyaza boyayıp,
    yeniden çekilir kuşatmaların acısı, susuzluğun sancısı.
    Yeniden kanar eski yara.
    Ve kapı önüne serilmiş soğanlar gibi kavrulur yürek.
    Zamanla daha çok toprağa benzer elleri.
    Zamanla daha çok göğe benzer gözleri.
    Küpteki yağ tükenmiş. Tortusu kalmış yalnız. Bir de fare
    ölüsü.
    Ananın sabrı tükenmiş, testiyle sarnıçtaki su gibi.
    Kekremsi bir tat kalmış çölün damağında barut
    dumanından.
    Nereden bulacaksın şimdi ermişlerin kandilinde yakacak
    yağı?
    Nerede ikindinin yaldızlı suretine
    buhurdanla sunacağın nane?
    Nerede yıldızdan çalgısını kapında çalacak
    dilenci kadına akşam vereceğin bir lokma ekmek?
    Adanın tepesindeki kalede birer hortlağa dönmüş
    incir ağaçlarıyla çiriş otları.
    Topçu ateşi ve mezarcılar sürmüş toprağı.
    Ağzı açık bakıyor yağmalanmış hükümet konağı
    gökyüzüyle yamalı.
    Ölüleri gömecek yer kalmamış artık.
    Acının durup saçını öreceği yer kalmamış.
    Mermer bir denize çevirmiş fersiz gözlerini
    yağmaya uğramış evler.
    Kurşunlar saçılmış her duvara
    serviye bağlı ermişin kaburgalarındaki bıçaklar gibi.
    Bütün gün güneşte yatıyor ölüler.
    Ancak gün kavuşunca sürünerek ilerliyor askerler
    isli taşların üzerinde
    ölümün üzerine çöken havayı koklayıp
    ayın bir yana atılmış kunduralarını arayarak,
    bir kösele parçası çiğneyip
    biriken suyu çıkarmak için bir kayanın yüzünde
    yumruklarını paralayarak.
    Oysa kof, kayanın öbür yanı
    ve bir kez daha duyuyorlar denizde patlayan
    mermilerin gümbürtüsünü
    ve bir kez daha duyuyorlar kapıların önünde
    haykıran ölüleri.
    Hangi yola sapacaksın şimdi? Çağırıyor yoldaşın.
    Gece yabancı gemilerin gölgeleriyle kuşatılmış.
    Yollar yıkılan duvarlarla tıkanmış.
    Bir yol var, o da dağlara çıkıyor.
    Bu yüzden gemilere sövüp dillerini ısırıyorlar
    daha kemiğe dönmemiş sancıyı duyabilmek için.
    Siperlerde ölü komutanlar koruyor kaleleri.
    Etleri kaputları içinde çürüyor
    Daha yorulmadın mı kardeş?
    Çiçek açtı yüreğine saplanan kurşun.
    Beş sümbül filizlendi kayanın koltukaltından.
    Her solukta bu masalı anlatıyor kokusu. Hatırlamıyor
    musun?
    Sana hayatı anlatıyor yaraya saplanan her bıçak.
    Ve sana anlatmak için dünyanın güzelliğini
    şifalı bir ot yeşeriyor tırnağının kirinde.
    Tut elimden. Bu el senin. Deniz suyuyla beslenmiş.
    Bu deniz senin. Acı özsuyu damlıyor incir dalından,
    nerede olursan ol, gökyüzü seni görüyor, sen bir tel saç
    koparırken sessizliğin başından.
    Akşam bir cıgara sarar gibi sarıyor ruhunu parmaklarıyla.
    Sen de böyle tüttürmelisin ruhunu orada uzanıp yatarken
    sol elin yıldızların ışltısına batmış,
    sağ elin yavukluna sarılır gibi tüfeğini kavramış.
    Ve sakın unutma göğün de seni unutmadığını
    onun buruşuk mektubunu cebinden çıkarıp
    yaralı ellerinle ayışığının yapraklarını açarak
    erkekliği ve zaferi okuduğun zaman.
    Tırmanacaksın adanın tepesindeki ileri karakola
    ve bir yıldızı dinamit gibi ateşleyerek surların
    ve direklerin üstünden,
    vurulmuş bir asker gibi eğilen dağbaşlarından
    bir el silâh sıkacaksın havaya
    kovup kaçırmak için hortlakları gölgelerin
    karanlık örtüsüne.
    Bir kurşun sıkacaksın göklerin merkezine, arayarak
    gökmavisi hedefi
    yarın senin çocuğunu emzirecek kadının gömleği içindeki
    memeyi ararcasına,
    yıllarca sonra, baba evinin kapısındaki
    mandalı ararcasına.
    VII
    Ev, yol, atlasçiçeği, avluda güneşin kabuklarını
    gagalayan tavuklar-
    Bunları tanıyoruz.
    Onlar da bizi tanıyor.
    Burada yaban gülleri arasında sarı derisini
    dökmüş yılan.
    Karıncanın yuvasını, eşekarısının burçlu kalesini
    bulacaksın burada.
    Aynı zeytin ağacında, geçen yılki cırcır böceğinin
    kabuğu ile
    bu yılki cırcır böceğinin sesi.
    Sonra katırtırnaklarına vuran gölgen, nicedir yaralı,
    sadık bir köpek gibi seni izleyen.
    Öğle üzeri, topraksı uykunun yanıbaşına oturup
    acı defneleri koklayan,
    geceleri, ayakucuna kıvrılıp bir yıldızı gözetleyen
    gölgen.
    Yazın oyluklarında beliren bir armut sessizliği var,
    keçiboynuzlarının köklerinde bir durgun su uyuşukluğu-
    İlkyazın kucağıda uyuyan yedi öksüz
    ve gözlerinde can çekişen bir kartal.
    Tâ yukarılarda, çam ormanından ötede,
    geniş dut yaprağında toza dönüşen serçe pisliği gibi
    güneşte kuruyor Ayi Yannis kilisesi.
    Çapraz değneklerle arşınladım tarlalarımızı
    toprağın iliğine ve yüreklerimize işleyen çok eski
    bir yağmurla
    ve yaralarla dolu güneşin derisi.
    Gocuğuna sarınmış bu çobanın
    kurumuş bir ırmak var her bir kılında.
    Kavalının her deliğinde, fışkıran meşe ormanları
    ve Hellespont’un sularına değen ilk küreğin
    budaklarıyla pürüzlü değneği.
    Hatırlaman gerekmez. Çınarın damarları
    senin kanını paylaşıyor çirişotlarının, gebrelerin
    damarlarıyla.
    Dilsiz kuyunun bağrı kara cam ve ak rüzgârdan
    yuvarlak bir ses yankılıyor öğle üzeri,
    eski şarap küpleri gibi yuvarlak, onlar kadar eski-
    yarın maviye ve kızıla dönüşen o sesle sesleneceksin
    dağlara.
    Ve gökyüzü çivit rengiyle duruluyor kayaları ve
    gözlerimizi.
    Her gece, kırlarda, ay sırtüstü çevirip ölüleri
    donmuş parmaklarını gezdiriyor yüzlerinde
    ve çenesindeki yara izinden, çatık kaşından
    bulmaya çalışıyor oğlunu.
    Ceplerini arıyor. Her zaman bir şeyler bulur o ceplerde.
    Her zaman bir şey buluruz aradığımızda.
    Kutsal Haçtan bir parçaya bağlanmış bir muska.
    Ezik bir cıgara. Bir anahtar. Bir mektup. Yedide durmuş
    bir saat.
    Yeniden kurarız saati. Ve ilerlemeye başlar zaman
    Üst üste yığılmış kunduraları daha ad vermediğimiz
    bir dağ gibi.
    Üstlerinde ne varsa çürüyüp yok olduğu zaman,
    göğün yaz yıldızları arasında kalan parçaları
    ve defneler arasında kalan dereler
    ve ilkyazda limon ağaçları arasındaki dağ yolları gibi,
    kaputlarının düğmeleri arasında serilmiş yatarlarken
    çırılçıplak,
    belki de bulacağız künyelerini,
    belki de, “Seviyorum!” diye bağıracağız o zaman.
    Hem sonra, belki biraz fazla uzak, biraz fazla yakın
    olabilir bunlar,
    nasıl ki, karanlıkta selamlaşmak için birinin elini
    tuttuğun zaman,
    baba evine dönen sürgünün o acı sezgisini duyarsın.
    Nasıl ki, en yakınları bile, tanıyamamışlardır onu-
    çünkü o hayattan önce ve ölümden sonra gelen hayatla
    karşılaştığı gibi,
    yüz yüze gelmiştir ölümle.
    Ama o tanır onları. Kırgın değildir kimseye. Yarın, der
    ve Tanrının gönlüne varan en kısa yolun
    en uzun yol olduğuna kesindir inancı.
    Ve ay onu hüzünle yanağından öptüğü zaman,
    deniz yosunu, saksı, hasır iskemle, taş merdiven
    iyi akşamlar dilerler ona,
    dağlar, şehirler ve gökyüzü ona iyi akşamlar
    dilerler
    ve işte o zaman silkerek cıgarasının külünü
    balkonun korkuluğundan,
    ağlayabilir duyduğu bu güvenlik içinde.
    Ağlayabilir ağaçların, yıldızların ve kardeşlerinin
    verdiği bu güvenlik içinde
    Yannis Ritsos
    Atina, 1945-1947
    Çeviri :Cevat Çapan
  • Geceniz,güzel olsun canlar!
    Uçurumdan düşenin bile parçası bulunurda,
    Gözden ve gönülden düşenin zerresi dâhi bulunmaz...

    Güven tek kullanımlık bir kere yıkılmaya görsün o güvenin geri gelmiyor !
    Artık cevren de kim varsa aynı gözle bakıyorsun güvensiz ilgisiz vurdum duymaz oluyorsun...

    Kafanda binlerce sorular kendin sorup kendin cevaplıyorsun biliyorsun ki sorsan,
    Hep aynı cevapları alacaksın baştan savma avuntulu sözler duyacaksın ...

    Susmayı soru sormamayı öğreniyorsun sadece gözlemliyorsun yüreğin hep tetikte ne zaman sırtımdan vurulcam diye bekliyorsun...

    Yüreğinin sesi klavuzun oluyor dosttun arkadaşın oluyor ...

    İçinle konuşup içinde dertleşiyorsun ben bunları hak edecek ne yaptım diye sorular soruyorsun cevaplarını bulamadığın sorular !

    Yaşarken güvenmeden diri diri ölmenin ne demek olduğunu anlıyorsun...
    Kapatıyorsun kendini dış dünyaya etrafında kim varsa görmüyorsun güvenmiyorsun !

    Onlar değilmiy di senin güvenini lime lime eden bin parcaya bölüp tuzla buz eden?

    Değilmiydi ? dost arkadas sevgili dediklerin seni acımadan tek celsede infaz eden ?

    Ekmeğini bölüştüğün sırlarını sevincini üzüntünü kardesim dediğin dosttum dediğinle paylaştığın değilmiydi ? onlar seni hiç uğruna harcayan acımadan !

    Zaman her şeyin ilacı zamana bırakmayı öğreniyorsun ...
    Sana yapılan sağır taklitlerini acımasızlığı unutmamayı öğreniyorsun ..

    Onlar kadar zalim olmaktansa uzak durmayı umursamaz olmayı tercıh ediyorsun.

    Dilinden tek bir cümle dökülüyor 'Allahım sen nerdesin görmüyormusun ' demeyi dua ediyorsun diline ..

    Öyle gün oluyor ki ne yüzlerini görmek ne seslerini duymak istemiyor sovuyorsun
    Kahretsen de umursamasanda onlar gibi olamıyorsun sadece görmemeyi umursamaz tavır almayı reva görüyorsun kırılan kalbine içine kapanıp 'Allaha havale ediyorsun...

    İyi niyetlerinden vurulunlar iyileşir bel ki ama güveninden vurulanlar iyileşmiyor ...

    Sitemler bazen yürekten dile dökülüyor dilden kaleme İnsan sandıklarımın maskelerini görmektir biriken icimde ki sitemler hatalarını yalanlarını bildiğim halde susmam rencide etmememden dir bu sitemler ... Kötülüğe kötülükle karşılık vermediğimdendir ...

    03/01/2019 Sonyemin
  • Kırılan Canlar...