Arda Çolakoğlu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ü inceledi.
20 May 21:46 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ahmet Hamdi belirli bir dönem önyargıyla yaklaştığım, kendi tabirimle ''ambargo uyguladığım'' yazarlardan olmuştu. Lakin gerek edebiyat hocasının gerekse de çeşitli çevrelerden arkadaşların girişimleriyle ''buzları çözerek'' ilk Tanpınar kitabına başlamış oldum. Peyami Safa gibi sağ cenah yazarlardan edindiğim kötü tecrübelerin hiçbirini Tanpınar'ın kitabında yaşamadım ve hatta sağ cenah kitaplardaki tecrübelerin tam tersi bir tesirle karşılaştığımı söyleyebilirim. Çünkü bir defa kitap, üslup olarak sizi kendisine bağlıyor. Böylece edebiyatseverler açısından vazgeçilmez bir eser olduğu kanısına vardım (ki bu özellik benim için de çok önemlidir). Sonra kitapta insanı çok düşündüren, derin fikirlere kaptıran sözler var, çok ince espriler ve anlamlar var. Bu da size alelade bir roman okumadığınızı, bir başyapıt okuduğunuzu hissettiriyor. Bu düşüncelerle hemen gittim ve ''Huzur'' kitabını da aldım. Şimdi biraz içeriğinden söz etmek isterim.

Tabi herkesin kanaati başka ama bence kitapta Doğu-Batı çatışmasından ziyade YANLIŞ BATILILAŞMA konusu daha ön planda. Kitapta birçok olay ve kahraman olmasına karşın ana eksen Halit Ayarcı ve olayları ağzından dinlediğimiz Hayri İrdal arasında geçiyor. Hayri İrdal kötü hayat tecrübeleriyle, yoksul hayatıyla, yorgun düşmüşlüğüyle, pasifliğiyle Osmanlı'nın son dönemindeki halkımızı temsil ediyor. Halit Ayarcı ise yenilikleriyle, maceraperestliğiyle Batı insanını temsil ediyor. Bu iki isim, zaman ve saat metaforu kullanılarak ortak bir zeminde buluşuyor ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kuruyorlar. Kitabın esas anlatılmak istenen kısmının enstitünün kurulmasından sonraki olaylar olduğunu düşünüyorum. Hayri İrdal o zamana kadar fakir düşmüş hayatından birdenbire sıyrılıyor ve tanıştığı Halit Ayarcı'nın sayesinde kendisini şöhretin içinde buluyor. Giriştikleri iş çok yeni, çok rağbet gören bir iş ve bu iş kendilerini bir noktaya kadar ulaştırıyor fakat sonra hızlı bir çöküş oluyor. Enstitünün bütün işlerini yürüten Halit Ayarcı, enstitüyü ayağa kaldıracak olan yeniliklerin fikirlerini de Hayri İrdal'a veriyor. Hatta öyle bir noktaya geliyor ki, bu işlerin ana fikrini Halit Ayarcı'dan alan Hayri İrdal, basında tüm işleri kendisi yapıyor gözükmesine karşın, Halit'in gölgesinde kalarak şahsiyetini kaybettiğini hissediyor. Gerçekten de maddi anlamda refaha kavuşmasına karşın, yaptığı tüm işlerde Halit Ayarcı'ya danışması, söylediği tüm sözlerin Halit Ayarcı'dan alınması kitapta bariz bir şekilde ZATEN AZ OLAN İRADESİNİ İYİCE SİLİKLEŞTİRİYOR. İşte benim anladığıma göre yanlış batılılaşma fikri de burada ortaya çıkıyor. Her şeyi batıdan kopyalayalım, her işimizi hiç düşünmeden onlara özenerek yapalım anlayışı, hem de çok alaycı ve ustalık isteyen edebi bir üslupla eleştiriliyor. İlginç bulduğum ve olayların kırılma noktası olarak addettiğim bir başka olay da, enstitünün yeni tarzda yapılan binasının alkışlarla karşılanması ama buna karşılık insanların evlerinin bu yeni tarzda düzenlenmesine tepki gösterilmesidir. Burada da (yazar zaten kitapta açıkça söylemiş bunu) yenileşmenin, ucu insana değmediği zaman hoş karşılanması fakat insanın kendisini ilgilendirdiği zaman dirençle karşılaşması anlatılıyor. Böylece yapılan tüm bu yenilik hareketlerinin beyhude çabalar olduğu, karşılıklı insanları kandıran veya insanların kandırdığı girişimler olduğu fikri Halit Ayarcı'da oluşuyor ve tüm bunlar, enstitünün hızlı çöküşünün sebebi oluyor. Yani yapılan BU İŞTE AKIL VE SAMİMİYET YOKSA, OLDUĞU GİBİ KOPYALAMA, ÖZENME, TAKLİT VARSA YENİLEŞMENİN DE ENSTİTÜNÜN ÇÖKÜŞÜ GİBİ ÇÖZÜLECEĞİ anlatılıyor. Aslında kullanılan saat metaforu da bu ana fikri desteklemek için kullanılıyor. Herkeste farklı bir izlenim bırakan bir kitap olduğu için elbette farklı yorumlar da var ama benim izlenimlerim bu şekilde diyerek noktalıyorum.

Şeyma Öztürk, Kadından Kentler'i inceledi.
 10 May 20:42 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Bugün farklı bir yolculuk yapacağız sizlerle Sevgili Okur. On altı kenti gezeceğiz hep birlikte. Kentleri gezeceğiz dediysem tarihi mekânlarını, doğal güzelliklerini sanmayın sakın; bir farklılık yapıp bu kentlerde yaşayan pek çok kadının dünyalarını ziyaret edeceğiz. On altı farklı kent, farklı kadınlar ve bambaşka hayatlar... Hoşgeldiniz Kadından Kentler’e...

İlk durağımız hafif esen rüzgârıyla, Kordon’u, Alsancak İskelesi, vapuru, gevreği ve boyozuyla güzel İzmir. Tüm bu güzelliklerin içinde bir güzelle karşılaşıyoruz: Nurhayat. Yaşadığı on yedi yıl boyunca benliğinin farkında olmayan ve farkında olmadığından dahi bîhaber olan Nurhayat... Ama herbirimizin hayatında bir kırılma noktası vardır hani, hiçbir şey o noktadan sonra eskisi gibi olmaz. İşte Nurhayat da, ‘Emin olmak ne demekti? Bir kadın ne zaman emin olurdu? Zaman en çok ne zaman bilinirdi?’ diyerek kendini keşfetme öyküsünü sunuyor bizlere.

Bu uzun yolculukta otobüs ağır ağır ilerlerken cama başımızı yaslamış geçen zamana rağmen bir insanın kendini keşfedememesinin verdiği acıyı düşündüğümüz sırada Adana tabelası çarptı gözümüze. İş seyahati için kısa bir süreliğine İstanbul’dan Adana’ya gelen Emine ve Adana’da yaşayan arkadaşı Gülsüm giriyor kadrajımıza. Geçen zamanın herkesi farklı yöne sürüklediği, farklı insanlar hâline getirdiği ve hiçbir şeyin geçmişteki gibi kalmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz Adana sıcağında. ‘İnsanlar aynı biçimde, aynı yönlere doğru değişmiyorlardı. Çoğu kez mazi ortaklıkları şimdiki zaman arkadaşlıklarını diri tutmaya yetmiyor ama insanlar bu gerçeği kabullenmeyip her şey eskisi gibi sürsün istiyorlardı. Sanki bir şeyler hiç değişmeden olduğu gibi sürerse, hayat daha gerçek, dünya daha inandırıcı bir yer olacaktı.’ diyerek bu gerçeği bir kez daha vurguluyordu Emine.

Adana’dan sonra Trabzon’daydık artık. O sırada umutsuzluğun başkenti olan Trabzon... Kendi memleketinde doktorluk yapan Sevgi’yle tanışıyoruz. Umutsuzluğun, tükenmişliğin, yarı yolda bırakılmanın bir insana neler yaptırabileceğini seyrediyoruz. ‘Umut demek, bir hayat demek...’ diye tekrar ederek Bursa’ya doğru yola koyuluyoruz.

Esme, İrem, Engin ve Tülin var sahnede. Sürekli kendi isteklerini ön plâna alan ve önceliklerini gerektiği gibi ayarlayamayan bir kadının evlilik hayatını kendi elleriyle nasıl sarstığını dinliyoruz. Tüm olumsuz sonuçlara rağmen günün birinde bir eşyanın, bir şarkının, bir kokunun, bir kıyafetin insanı hangi hatıralara götürebileceğine tanık oluyoruz. Kimi zaman güzel, kimi zaman da kötü hatıralar...

Sıra Samsun’a geldi tabii. Samsun’a gelin giden Songül ve onu ziyarete gelen ablası Şengül’le eski bir Rum evindeyiz. Songül’ün eşi Hüseyin ve kayınpederi Eşref Bey’i de unutmayalım. Tüm bu manzara, ne de çok şey çağrıştırdı zihnimizde. İnsan kendinde var olan bir yarayı bir başkasında var olan aynı yarayla onarmaya çalışır dedik kimi zaman. Onarılır mı gerçekten, orası muamma. Kimi zaman da tanıdığımızı düşündüğümüz insanları gerçekten tanıyor muyuz?, diye geçirdik içimizden. Sahi bütünüyle tanıdığımızı sandığımız kaç insan günün birinde beklenmedik şeyler yapan insanlar arasına katıldı? diye düşünürken Amasya’ya gitme vaktinin geldiğini öğrendik.

Güzel, Nihal, Melek ve Zuhal’le kesişiyor yollarımız. Kimi doyumsuzluğun, kıskançlığın, kimi de fedakârlığın simgesi oluyor gözümüzde. Her ne kadar geçmişte de kalsa, bazı olaylar peşimizi, zihnimizi bırakmıyor ne yazık ki. Hatırlamak istemediğimiz pek çok anı gelip yerleşiyor belleğimizin merkezine. İşte bu dört kadın bu anılarla yüzleşiyor bir anlamda.

İşte yolculuğun en sevdiğim kısmına geldik Sevgili Okur. Ankara’dayız, mütevazı bir evde... İsmini bilmediğimiz her konuda mükemmel bir kadın ev sahipliği yapıyor bize. Hani bazen insanın canı sıkılır, birileriyle dertleşmek, birilerine danışmak ister. Bazen de mutluluktan içi içine sığmaz, biriyle paylaşmalıdır bunu. İşte tüm bu anlarda muhatabınızın sizi anlayacak, sizinle üzülüp sevinecek biri olması çok önemlidir. Hatta sessizliğinizi bile paylaşabilmelidir yeri geldiğinde. Kaçımızın etrafında böyle bir insan vardır ki? İşte isimsiz karakterimiz tam da böyle biri. Kaliteli ve samimi bir insanın dokunduğu bir hayat var satırlarda. Böyle insanlar bulsun hepimizi diyelim ve Sinop’a geçelim.

Pek çok şehirde olduğu gibi Sinop’ta da Seher ile birlikte hatıralar çıkıyor karşımıza. Bir insanı, bir anı anımsatan maddi-manevi hatıralar... Ve bu hatıralara fazlaca bağlanmanın ardından gelen hayal kırıklığı... Bir şeylerin eksilmesine rağmen hiçbir şeyin değişmediğine, her şeyin aynı şekilde sürüp gittiğine inanma isteği...

Pek çok hikayeyle akıp giden yolculukta kısa bir mola: Afyon İkbal Dinlenme Tesisleri’ndeyiz. Kanat Turizm’le yolculuk eden Meltem var masalardan birinde. Bir mola yerinde eski dostu Serap’la buluşturuyor kader Meltem’i. Arzu edilmeyen bir rastlantının hatıra getirdiği kocaman bir geçmiş çıkıyor gün yüzüne. Hiçbir hayatın karşılaştırılmayacağını, yarıştırılamayacağını öğretiyor bizlere Meltem.

Meltem ve Serap’ı o masada bırakıp Neşet Ertaş’ın memleketi Kırşehir’e geçiyoruz. Birbirini hiç tanımayan ama aynı hikâyede buluşan iki kadın: Hayat Hanım ve Tülay. ‘Belki eşyaların da kalbi vardı.’ diyerek, bir insanın bir diğerine eşyaların diliyle bıraktığı hayat dersini okuyoruz.

Eşyaların sözsüz dilini çözmeye çalışırken Erzurum’da bu kez bir yığın fotoğraf yayılıyor önümüze. Yıllarca yakınımızda olan bir insanı tanıyamamış olmanın acısıyla fotoğraflardan medet ummak... Fotoğrafların dili olsa da annemi bana anlatsa, demek... Aslında en başta kendini tanıyamamak... Bir insan kendini tanıyamadan bir başkasını nasıl anlayabilirdi ki? Suna bunu hiç düşünmemişti anlaşılan.

Suna’yı kendiyle başbaşa bırakıp Diyarbakır’a seğirtiyoruz. Diyarbakır deyince şehirde yıllardır bitip tükenmeyen olaylar hücum ediyor zihnimize. Gazetecilik yapan Aslı karakteriyle birlikte şehirde var olan siyasi meselelerin yıllardır değişmediğini ve kimi zaman da birbirini yıllar evvelinden tanıyan insanların arasını açtığını görüyoruz.

Diyarbakır’daki manzara içimize hüzün ekmişken Kayseri’deki insanların sıcaklığı içimizi ısıtıyor. Lüks Terzi’nin kızlarıyla müşerref oluyoruz. Her şeyin, özellikle de duyguların bir kıymetinin olduğu günlere gidiyoruz. Pek çok kadın figürü var karşımızda ama sözünü sakınmayan, şen şakrak Nebahat Abla bir başka. Yine geçmişin değerli günlerine bir özlem havası esiyor derinden. Hani insan bazı anlarda kalmak ister bazen, işte öyle bir zaman dilimi var satırlarda. Sımsıcak, içten ve katıksız...

Bu denli güzel duygular hissederken Gümüşhane’deki nefrete, bencilliğe dahil olmak ağır geliyor. Vicdanı rahatlatmak için yapılan davranışlar, alelade sözler ve hiçbir şey olmamışçasına hayata devam etmeler... Hepsini Füsun bizzat gösteriyor bizlere.

Gümüşhane’de şahit olduğumuz bu olumsuz anların ardından Mersin’e uzanıyoruz, tantunicinin karısıyla tanışmaya. Bir hayal uğruna darmadağın olmuş hayatın insana ne bedeller ödettiğini görmek acı veriyor insana. Tanımadığımız halde çok çabuk yargıladığımız insanların ileride bize neye mal olacağını görmek ise daha da acı verici olsa gerek... Bilmediğimize düşman olmaktansa tanımayı, anlamayı tercih etmek gerek diyoruz bir kez daha.

Yolculuğun sonuna gelmişiz meğer. Son durak İstanbul, Esenler Otogarı Sevgili Okuyucu. Her birimiz şahit olduğumuz hayatların, tanıdığımız kadınların etkisinden henüz çıkamamışken ağır ağır terkediyoruz koltukları. Otobüsten inip zemine adımımızı attığımız anda inanılmaz bir sürprizle karşılaşıyoruz. Yorgunluğun verdiği etkiyle, gözlerimizi ovuşturup diğer yandan karşımızdaki manzarayı idrak etmeye çalışıyoruz. Hepimizin dilinden bir cümle dökülüyor; ‘Ne sürprizdi ama!’ :)

İşte böyle bol sürprizli, akıcı mı akıcı, her satırda düşündüren, duygulandıran enfes bir yolculuktu bizimki. Bu yolculukta bana eşlik eden, kitabı birlikte okuduğum arkadaşım Selman Ç.
ye de yolculuğuma renk kattığı için
teşekkür ediyorum. :)

S. Ali, Vahşi Abd Emperyalizmi'yi inceledi.
 06 May 11:58 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 7/10 puan

Küçük boyutu, teknik ayrıntıya girmeyen yapısı ve kolay okunabilirliği sayesinde dünden bugüne bazı konularda zihin açmayı hedefleyen aperitif (atıştırmalık, mini, küçük) bir kitap. Chomsky, ABD yayılmacılığını dünden başlatıp bugünlere getiriyor.
Vahşi Abd Emperyalizmi, adından da anlaşılacağı üzere ABD'nin yaptığı veya planladığı yayılmacılığın kısa tarihini anlatmaya çalışıyor. Amerikan yerlilerinin yurtlarından kovulmasından başlayıp daha sonra genel strateji olarak dünyaya
yayılma tarihine bakıyor.

Tabii ki, ince hacimli kitapta çok derin analizler ve kıyaslamalar bulamazsınız. Ama, bazı karşılaştırmalar yapması anlamında yine de yol gösterici niteliğe sahip.

Eski dönem Amerikan tarihçilerinin öne sürdüğü doktrinler, daha sonraki yıllarda Amerikan yönetimleri tarafından baş tacı edilmiş ve gününüze kadar kadar gelen o 'yayılmacı', 'dünyaya hakim olma' düşüncesini etkilemiştir. Eğer 'yayılmazlarsa',
'güçlü olmazlarsa' yok olmaya mahkum olacakları düşüncesini devam ettiren o yapıya kısaca bakıyor. Bu yayılmacılığı da gerçekleştirmek için, tabii ki, güçlü ekonomi, siyaset ve askeriyeye sahip olunması gerektiğini anlatıyor.

Kırılma noktası 2.Dünya Savaşı ve sonrası dönem diyor Chomsky. ABD emperyalizmin İngiltere ve Fransa'nın kaybettiği yerde, bayrak yere düşmeden sadece isim değiştirerek sömürgeciliğini devam ettirdiğini ifade ediyor.

Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, ABD ve Rusya arasında yaşanan o 'soğuk savaş' iki tarafın kendi çıkarlarını en üst seviyeye çıkarmak için yaptığı bir oyunmuş. İki tarafından da kendi halklarını diğeriyle korkutup dünyayı istedikleri şekilde ele geçirmeyi istemişler.

Chomsky kısaca bunlara değiniyor. Ve şunu soruyor: İran tehdidi tam olarak nedir? Nükleer tehdit ve komşu ülkelere doğru yayılma tehdit mi? Peki, o zaman şunu sormak gerekir diyor Chomsky, biz ABD olarak 'bir ülkeyi işgal ettiğimizde neden orada istikrar sağlamak için oradayız diyoruz.' Biz yaparsak 'demokrasi' onlar yaparsa 'işgalci' mi?

Terörizm nedir? diye başlık altında ise Ortadoğu'da özellikle Lübnan, İsrail, Filistin üçgeninde yaşanan bir takım acıların bakılan açılara göre terör veya değil şeklinde açıklamaları yer alıyor.

İsrail, Filistin sorunu ve çözüm yolları hakkında ortaya atılan çeşitli düşüncelerin seslendirilmesi ve bu doğrultuda taraf olanların düşünceleri. ABD, İsrail'in Filistinlilere bakışı, istenen şeyler, verilen şeyler buna karşı Filistinlilerin bölünmesi
verilen tepkiler yakın zaman içinde yapılan tartışmalar kitabın içinde yer alıyor.

Kitabın soru-cevap kısmında ise öğrencilerin sorduğu soru ve cevapları okuyacaksınız. Yine burada israil'in Gazze olayı, Gazze'ye yaptırımları, Türkiye tarafından gönderilen insani yardım gemilerine uluslararası sularda yapılan saldırıyı Chomsky İsrail'in yaptığı hata olarak nitelendirmektedir.

Nato'nun genişlemesi ile ilgili ilginç tespitleri de var Chomsky'in. Örneğin, Rus tehdidine karşı kurulmuş NATO'nun bu tehdidin ortadan kalkmasından sonra bile dağılmadan devam etmesine ve hatta daha da genişlemesine ayrıca değiniyor ve 'NATO'nun şu anki resmi görevi küresel enerji sistemi, deniz yolları ve boru hatlarını kontrol etmektir.'diyerek esas üzerinden konuya bakılması gerektiğini açıklamaya
çalışıyor.

Soru-cevap kısmında ayrıca çevre, yenilebilir enerji kaynağı, fosil yakıtlarla ilgili düşüncelerini de açıklıyor. Örneğin, 'Los Angeles'da eskiden çok verimli bir elektrikli raylı sistem bulunmaktaydı. Bütün bunlar, bilinçli bir şekilde ekonomiyi fosil yakıtları verimsiz bir biçimde harcamaya itmek için devlet-şirket programlarıyla yok edilmiştir.' diyerek de küresel gücü elinde bulunduranların enerjiyi nasıl istediği şekilde kullanabileceğini de göstermiş oluyor.

Noam Chomsky'in daha hacimli, ayrıntılı kitaplarını okuyanlar bu kitabı biraz yadırgayabilir ama hiç bu yazarı okumayanlar için başlangıç sayılabilecek bir kitap diyebiliriz. Derin analizler içermese de dönem için yapılan görüşmeler ve yazışmalar hakkında okuyucuyu bilgilendirmesi anlamında yine de değerli bir kitaptır. Amerikan yayılmacılığına içerden sert eleştiri yapan Noam Chomsky, durmadan düşüncelerini
ifade etmeye, paylaşmaya devam ediyor.

Ezcümle: Tavsiye edilir.

Notlar: Kitabın kapak tasarımı çok güzel. Aynı şekilde arka kapak yazısı da rahat okunabilecek şekilde kararında tutulmuş. Yazı tipi de
yerinde.
+ Okuduğum kitap Ocak 2014 tarihli, Aylak Adam yayınevine ait. Fakat şu an baskısı yok gibi. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
+ Kitabı Türkçeye çeviren Özgün Dede.

Melayê Cizîrî Divanı ve Kürt Tasavvufu :
Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.

Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.

Yazarı: Mela Ahmedê Cizîrî
Yayınevi: Nubihar Yayınları
Kürtçeden Çeviri: Osman Tunç
Sahife: 584

Dua Kader Değiştirir
İnsanın kaderinde öyle bir kırılma noktası vardır ki tam isyan edeceğin an, evet, işte o an ufacık bir dua ile kaderinin yönünü avuçlarındaki gözükmeyen tılsımla değiştirebilirsin. Her gecenin nasıl bir sabahı varsa her derdin de bir sonu var. Düştükten sonra kalkacak ve üstünü silkeleyip tekrar devam edeceksin koşmaya...

Ve unutmayacaksın ki Allah yanında, seninle birlikte...

Eğer yüreğinde Rabb' in varsa, bu hayatta kimseye ihtiyacın yok demektir. Her şer denilen şeyin içinde kocaman bir hayır var, sakın unutma.

Hz. Mevlana'nın şu dizesi ne de hoştur aslında:

"İyi değilim demek ne haddimize?
Şükürler olsun her halimize!"

Bir dönüm noktası oluyor insanın, hayatının bir kırılma anı oluyor, öyle büyük bir manevi desteğe ihtiyacın oluyor ki o günlerde omuzunda hissetmediğin şefkatli el iş işten geçtikten sonra bin yıl seni tutsa fayda etmiyor.

"Bir dönüm noktası oluyor insanın, hayatının bir kırılma anı oluyor, öyle büyük bir manevi desteğe ihtiyacın oluyor ki o günlerde omzunda hissetmediğin şefkatli el, iş işten geçtikten sonra bin yıl seni tutsa fayda etmiyor."

kevs, 26 inceledi.
12 Nis 21:11 · Kitabı okudu · 1 günde · 8/10 puan

26, yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi akıcılığıyla, kelime oyunlarıyla beni kendine bağladı ve tek seferde bitirdiğim bir kitap oldu.

Kurgu 26 yaşına kadar sorumluluk almamış, gününü gün ederek geçiren, daha sonra kendini birden iş dünyasında bulan İdil ve omuzlarında tonlarca sorumluluk olan 35 yaşındaki Ateş Kemal'in etrafında geçiyor.

Kitabı ilk okumaya başladığımda daha çok sadece İdil odaklıydı. İdil'in sorumluluk almayı öğrenişi, yeni hayatına adım atışı ve bir yandan Ateş'e karşı hisleriyle tanışmasından ibaretti. Daha sonra kurgudaki bir kırılma noktası kitabın havasını anında değiştirdi. Kitap artık İdil ve Ateş'ten birlikte söz eder oldu. Kırılma noktası benim kalbimi de bir miktar kırdı ama hayat işte, kırılıyor bazı şeyler.

Daha sonrasıyla tatlı topuklu ayakkabılar, ceketler, dünya mutfağından yemekler ve bir ton duygulu diyalogtan ibaretti. Kitabı bitirdiğimde harikalar diyarı yolculuğumda sona ermiş oldu.

Kitap tam yerindeydi bence. Ne kısa ne de uzun. Yazar çok güzel bir yerde, tadında bırakmıştı. Kitabın bölümlerinin adlandırılma şekliyse kitabı bitirdiğinizde farkına varacağınız bir şekilde adlandırılmıştı ve bu da hoş bir ayrıntıydı.

SihirliFlut, bir alıntı ekledi.
12 Nis 07:52 · Kitabı okudu · İnceledi

"Eğer öldürdüğünüzü yiyemiyorsanız, her zaman başkasının masasındaki kırıntılara muhtaç olursunuz."

Kırılma Noktası, Barry Eisler (Sayfa 13)Kırılma Noktası, Barry Eisler (Sayfa 13)