• Alçak gönüllüydüm , beni hesaplı olmakla suçluyorlardı; sustum. İyilik ve kötülüğü derinden duyuyordum; beni anlamıyorlardı, hep kırıyorlardı; kinci oldum. Neşesizdim, öteki çocuklar gibi şen ve geveze değildim; kendimi onlardan üstün görüyordum ama herkes beni onlardan aşağı görmekte sözbirliği etmişti; kıskanç oldum. Bütün dünyayı sevebilirdim; beni kimse değerlendirmedi; ben de dünyadan nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğim kendimle ve çevremle savaşmakla geçti. En güzel duygularımı alay ederler diye, kalbimin derinliklerine gömdüm. Onlarda orada öldüler.

    Mihail Yuryeviç Lermontov
  • Alçak gönüllüydüm , beni hesaplı olmakla suçluyorlardı; sustum. İyilik ve kötülüğü derinden duyuyordum; beni anlamıyorlardı, hep kırıyorlardı; kinci oldum. Neşesizdim, öteki çocuklar gibi şen ve geveze değildim; kendimi onlardan üstün görüyordum ama herkes beni onlardan aşağı görmekte sözbirliği etmişti; kıskanç oldum. Bütün dünyayı sevebilirdim; beni kimse değerlendirmedi; ben de dünyadan nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğim kendimle ve çevremle savaşmakla geçti. En güzel duygularımı alay ederler diye, kalbimin derinliklerine gömdüm. Onlarda orada öldüler
  • Profesör bir müzik sosyoloğu değildi ama ülkedeki çürümenin en büyük göstergesinin bu müzik olduğuna emindi. Blues fado tango rebetika gibi bir eziliş feryadı değildi bu müzik türü onlarla arasında içtenlik farkı vardı. Adına arabesk denilen bu kente göç müziği yaralı bir adamın haykırışı değil yaralanmış taklidi yapan bir adamın sahte çığlığıydı. En ünlü arabesk sanatçılar kıllı göğüslerini açıkta bırakan ipek gömleklerle geziyor ve pırlantalı Rolex saat takarak spor Mercedes otomobile biniyor ve Ben ölüyorum bitiyorum diye hıçkırıklara gömülmüş şarkılar hay-kırıyorlardı. Bu müzik sadece bir müzik olarak değerlendirilemezdi. Bu seste Ortadoğu'ya özgü bir kaypaklık bir kandırmaca bir yalan güçsüz olanı ezme güçlünün önünde ise el etek öperek riyakarca eğilme demek olan bir yaşam üslubu vardı
  • Alçak gönüllüydüm , beni hesaplı olmakla suçluyorlardı; sustum. İyilik ve kötülüğü derinden duyuyordum; beni anlamıyorlardı, hep kırıyorlardı; kinci oldum. Neşesizdim, öteki çocuklar gibi şen ve geveze değildim; kendimi onlardan üstün görüyordum ama herkes beni onlardan aşağı görmekte sözbirliği etmişti; kıskanç oldum. Bütün dünyayı sevebilirdim; beni kimse değerlendirmedi; ben de dünyadan nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğim kendimle ve çevremle savaşmakla geçti. En güzel duygularımı alay ederler diye, kalbimin derinliklerine gömdüm. Onlar da orada öldüler
  • Alçak gönüllüydüm , beni hesaplı olmakla suçluyorlardı; sustum. İyilik ve kötülüğü derinden duyuyordum; beni anlamıyorlardı, hep kırıyorlardı; kinci oldum. Neşesizdim, öteki çocuklar gibi şen ve geveze değildim; kendimi onlardan üstün görüyordum ama herkes beni onlardan aşağı görmekte sözbirliği etmişti; kıskanç oldum. Bütün dünyayı sevebilirdim; beni kimse değerlendirmedi; ben de dünyadan nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğim kendimle ve çevremle savaşmakla geçti. En güzel duygularımı alay ederler diye, kalbimin derinliklerine gömdüm. Onlar da orada öldüler
  • Abdulkadir Turan

    Hayat Namazla Güzeldir

    31 Ağustos Cumartesi günü Kur’an Nesli Platformu’nun “Hayat Namazla Güzeldir” başlıklı Namaz Çalıştayı için Batman’daydık. Çalıştayın amacı, namazın önemine, toplumsal yaşamdaki güncel durumuna dikkat çekmek ve bu durumu düzeltmek üzere harekete geçmekti. Bu amaç doğrultusunda, seçkin ve büyük bir heyetin huzurunda kıymetli sunumlar yapıldı. Bugünkü analizimi orada yaptığım “Namazın Değersizleştirilmesi” başlıklı sunuma ayırmak istiyorum:
    NAMAZIN DEĞERSİZLEŞTİRİLMESİ
    Namazın değersizleştirilmesi, genel anlamda, namazın gereken önemi görmemesi ve namazın işlevinden uzaklaşmasını ifade eder.
    Meselenin planlanan dünyaya bakan bir yönü gibi tabii dünyaya bakan bir yönü de vardır. Planlanan dünyadan kastım, dünya hükmeden uluslar arası iktidar dünyasıdır. Tabii dünyadan kastım ise ne yazık ki geleneksel Müslüman dünyadır. Bu tarifi yapmaktan eziyet duyuyorum. Ama ne yazık ki gerçekliğimiz budur: Dünyaya hükmeden yapı ne kadar planlı yol alıyor ise geleneksel Müslüman dünyamız da o kadar plandan uzak, tabii bir yol alış içindedir.  
    ULUSLARARASI SİSTEMİN NAMAZ KARŞITLIĞI
    İslam’ı kendisine düşman belleyen uluslararası sistemin Müslümanları tahakküm altına almak için hedefine koyduğu iki İslamî şiar vardır: Kadınlar için tesettür ve bütün Müslümanlar için namaz. Bu iki şiar, birbiriyle ilgisiz de değildir. Yüce Allah buyuruyor: “Muhakkak ki namaz, fuhuşat ve münkerattan alıkoyar”. ( Ankebût 45)   
    Örtüsüzlük, kadını cevaz verilmeyen bir sosyalleşmeye açtığı gibi namazsızlık da mü’mini cevaz verilmeyen hallere açar. Örtüsüzlük, kadını namahreme açtığı gibi, namazsızlık da mü’mini harama açar.  
    Uluslararası sistem, bunun farkında olarak tesettürle mücadele ettiği gibi namazla da mücadele etmiş; namazın kılınmasını zorlaştırmış, namazın farziyetini sorgulatmış ve namazı özünden koparmaya çalışmıştır. Ki aslında tesettürde olduğu gibi namazı da Müslümanları tahakküm altına alabilmek için bir simge olarak görmüştür. Öte yandan namazdan kopmak, camiden kopmayı, cemaatten, dolayısıyla ümmetten kopmayı da ifade ettiği için dünya küfrü, özellikle namazla uğraşmıştır. Unutmayalım ki günde beş kez kıbleye dönen bir Müslümanı uluslar arası sistemin dayattığı Paris, Londra, Moskova veya Washington “kıble”lerine yöneltmek kolay değildir.  
    Bunun için İslam’ın hakim olduğu bir dünyada namaz kılmamak ne kadar zor ise ve hatta münafıklar dahi namaz kılıyorlarsa bugünün dünyasında namaz kılmak o kadar zorlaştırılmıştır. Bir öğrenci, bir memur için beş vakit namazı kılmak, başlı başına bir kıyamdır, bir direniştir. Zira günlük hayatta namazın önünde pek çok engel vardır. Toplu taşıma ile yolculuk sırasında ise namaz kılmak neredeyse imkânsız hâle getirilmiştir. Çoğu zaman, namaz için durmayı talep eden tek kişi kalırsınız.
    Öte yandan namaza karşı pek çok yapı geliştirilmiş, “namazsız bir İslam” tasavvuru ya da “namazı saptırılmış bir İslam tasavvuru” ihdas edilmiştir.
    Bunun için;

    İslam dünyasında gizli deizm ile ifade edebileceğimiz oldukça yaygın bir “Vicdanım Temiz” iddiacıları akımı türetilmiştir. Bu akım, ibadetlerle arınmayı reddetmiş, başta namaz olmak üzere bütün ibadetleri gereksiz görmüştür.

    Mealcilik hareketi: Kur’an’ı kirli niyetine alet eden bu yapı, namaz duadır, diyerek Müslümanları namazı terk etmeye çağırmıştır.

    Değişik Mehdilik hareketleri, bazı mezhepsel yapılar içinde ibadeti önemsizleştirecek söylemlerde bulunmuşlardır.

    Sözde antikapitalist Müslümanlar, her nasılsa kapitalizme karşı çıkarken insanları saflarda “abdullah” olarak eşitleyen namaza karşı çıkıyorlar. Bu, bu tür yapıların uluslar arası sistemin İslam karşıtı planlarının bir parçası olduğunun açık kanıtı değil midir?

    Zaman zaman ortaya atılan ilahiyatçı tipler. Bu bağlamda laik kesimin eğlenceleri ile zevklenme rüşveti karşılığında İslam’ın şiarlarına savaş açan bir ilahiyat profesörü (Yaşar Nuri Öztürk) Namaz bu ümmetin başına bela edildi, diyecek kadar haddini aşmıştır.

    Kadın imamlar meselesi: Önce Amerika’da, sonra Almanya’da hem erkek hem kadınların önünde ve başı açık bir şekilde ortaya atılan “kadın imam”lar meselesi, uluslar arası sistemin tesettür konusunda olduğu gibi namaz üzerinden de İslam’ı kendi çıkarları doğrultusunda reforme etme niyetinde olduğunu göstermiştir.

    Entelektüel Müslümanlık: Ne yazık ki fikri yoğunluğun getirdiği ameli tembelliği, sonradan fikre dönüştürenler oldu. Sabahlara kadar İslam devleti nasıl kurulur, diye tartışırken sabah namazını kaçıranlar zamanla diğer namazları da terk ettiler ve “Namaza ne gerek var!” diyen akımlara meylettiler. Bizim geleneksel dünyamızda eksik olan fikirdi. Okumuşlarımız bu eksikliğimiz gidereceklerine fikrimizi karmaşıklaştırdıkları gibi bizi zikirsiz de bıraktılar.

    (Sözünü ettiğimiz bu altı sınıfa her tür ibadetten uzak tarihselcileri da katmak mümkündür.)
    TABİİ (GELENEKSEL) DÜNYAMIZDA NAMAZIN SEYRİ
    Müslümanların siyasi iktidarı erken dönemde çökmüşse de sosyal iktidarı (toplum içi etkinliği) uzun süre devam etmiştir. Bunun için vaizlerimiz, “tarikü’s-selat”ın hükmünü anlattıklarında toplum bundan etkilenmiştir. Çocukluğumdan hatırlarım. Namaz kılmayan kadının yoğurduğu hamurun ekmeği yenilmezdi. Hocalarımız, namaz kılmadığından şüphe ettikleri birinin nikahını kıymadan ona tövbe ettirir ve beş vakit namazı ona kaza ettirirlerdi. Namaz kılmayanlara zekat vermemek de ciddi bir yaptırımdı. Cuma namazına herkes bilfiil zorlanırdı. Namaz kılmayanın toplum içinde itibarı da olmazdı. Nihayetinde namaz kılmamak, her şahıs için büyük bir sorundu.
    Aileler bağlamında ise, pek çok baba namaz kılmayan çocuklarına karşı en sert yöntemlere başvururdu. Zamanla geleneksel bağlar çözüldü, göç ve benzeri durumlar toplumu ayrıştırdı, gençler arasında sosyalizm gibi akımlar yayıldı. Müslümanların sosyal iktidarı da tükenme noktasına geldi, nesiller namazı bıraktı. Bunun için geleneksel dünyamızda adeta “sopalı namaz devrinden namazsızlık devrine” geçildi.  
    Nedir buradaki sorun: Her şeyden önce Müslümanlar, hikmeti ihmal etmişlerdir. Vaizlerimiz, “Namaz kılın!” diyorlardı ama neden namaz kılmamız gerektiğini anlatmıyorlardı. Babalar, namaz kılmıyorlar diye çocuklarının kafalarını duvara vurup kırıyorlardı ama namazın hikmetini anlatarak onların inatlarını kırmaya çalışmıyorlardı.
    Bu hususta  “Çocuklarınıza, onlar yedi yaşında iken namazı emredin. On yaşına gelince namaz(da ki ihmalleri) sebebiyle onları dövün, yataklarını da ayırın.” hadis-i şerifi de yanlış anlaşılmıştır. Sanki hadis, on yaşına kadar nasihat etmeyi, ondan sonra ise nasihati tamamen terk edip sopalı namaza ikna etmeyi emrediyor gibi anlaşılmıştır, oysa öyle olmamalıdır. Kişinin çocukken de sert bir bakışla da olsa sertliğe ihtiyacı vardır, nasihate ihtiyacı ise ömrü boyunca son bulmaz.
    Son dönemde ise buna tam zıt bir akım gelişti. Ekranlara psikolog, sosyolog diye çıkarılan birileri, bize Yahudilerin Hıristiyanları dinlerinden uzaklaştırmak için ortaya attıkları düşünceleri bilim diye anlatıyorlar. Aman ha, diyorlar, çocuğunuza ters bile bakmayın! Yahudilerin dünyayı tahakküm altına almak için geliştirdikleri bu söylem, ne yazık ki samimi Müslümanları dahi etkiliyor. Çocuk hangi hatayı yaparsa yapsın “sen anlıyorum ve arkandayım” diyen baba, çocuğunu aslında “babasız” bıraktığının farkında bile değildir. Babanın veya onun yerini tutan kayyumun, çocuk üzerinde tahakküm hakkı vardır ve bu hak, değişik yaptırımlarla birlikte ölçülü bir güç kullanmayı da kapsar. Ki bazen sert bir söz dahi güçtür aslında…
    NE YAPILMALI?

    Öncelikle, yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu kabul ederek iyi bir toplum tahlili yapmalı; tembellikten namaz kılmayan ile inançsızlıktan namaz kılmayanlara ayrı ayrı hitap etmeliyiz. Tembellikten namaz kılmayanlara tarikü’s-selatın hükmünü anlatmak fayda verebilir ama Allah’a inanmayan birine anlatımımız, Allah’ın varlık ve birliğinden başlamalıdır.

    Namazın önündeki bütün engellerle mücadele etmeliyiz. Eğitim kurumları ve resmi kurumlar gibi toplu taşıma yolculuklarında da namazı kolaylaştıracak çalışmalar yapmalıyız.

    Safhaları çok net programlar geliştirmeliyiz. Neyi ne zaman yapacağımızı önceden bilmeliyiz.

    Seküler ahlak karşısında namazı nasıl anlatacağımız hususu önemlidir. Temizliğin zayıf olduğu toplumlarda biz namazı maddi temizlikle ilişkilendirerek anlatabiliyorduk ve bu etkili oluyordu. Oysa bugünün hijyen dünyasında o anlatım etkili olmayabilir. Bu sorunu aşacak bir dil oluşturmalıyız.

    Görsel araçlardan da yararlanmayı kapsayan yeni bir namaz anlatımı geliştirmeliyiz.

    Bizim namaz anlatım dilimiz, İslam’ın dünya iktidarı olduğu günlere aittir. Galip bir toplum anlatımından zayıf bir toplum anlatımına geçtiğimizi kabul ederek namazı anlatmalıyız. Yalvaralım, demiyorum ama dilimizi düzeltmemiz gerektiği de kesindir. Ateizme meyletmiş gençlere hocalarımız, tarikü’s-selatın hükmünü anlattıklarında anlatımları, dinin zorla topluma kabul ettirildiğine dair zihinlerine yerleştirilen görüşleri pekiştirmekten başka bir işe yaramayabiliyor. Buna bir alternatifimiz olmalıdır.

    Şikayet eden dilden teşvik eden dile yönelmeliyiz. Kötü misal, misal değildir. Geleneksel dünyamızda biz İslam’ı bilir, küfrü bilmezdik. Yeni dünyamızda ise özellikle şuur ehli Müslümanlar, küfrün önderlerini anlatmaktan çocuklarına İslam’ın önderlerini anlatamıyorlar. Oysa kötü misal kötülüğe teşvik edebiliyor. Bunun için çocuklarımıza namaz konusunda olumlu örnekleri anlatmalı, onların yanında sürekli, toplumun namazdan uzaklaştığına dair şikayetleri dillendirmekten uzak durmalıyız.
  • Birbirlerini çok kırıyorlardı