• 824 syf.
    ·8 günde·5/10
    linç yemeyeceksem başlayayım. (yazım hataları varsa şimdiden özürler)
    ciddi sopiler bulunmakta olduğunu söyleyeyim önce ve ömrümü yiyen iki karakter ile, elbette aleksandr ve tatyana kişileri başta olmak üzere bodoslama anlatmaya başlıyorum ona göre.
    aleksandr hem tatyanayı sevdiğini söylüyor, ama onun "iyiliği" için ablasıyla evlenmeye kadar işi götürüyor, tatyana desen külkedisi hikayesi ve enteresan tarafı buna gönüllü olması ve öyle davranması, tatyananın aleksandırın yardımları ile büyükkannesinin yanına transferinden sonra vardığı köyünde ise sonraları aleksandır köye geldiğinde, herkesin kendini yerlere atarak ağlayarak ölümdenden döndüğünü verem atlattığını komada kaldığını anlattıkları tatyanayı hizmetçi gibi kullanmaları da ayrı bir olay, herkes ilacını tatya versin, yemeği yapsın diye bekliyor, hatta "bu sabah kahve kokusu duymadım ben de kalkayım dedim" diyen bile var. zahmet oldu ablacım. aynı zamanda tatyananın ikinci bir dimitri vakası olarak vovaya asla hayır diyememesi ve ne hikmetse o köydeki herkese aleksandırın ablası ile evlenmek üzere olan kişi olduğunu anlatması ve köydeki herkesin de doğal olarak aleksandıra "enişte" muamelesi yapması, daha önce ablasının yanında yaşadığı gizli saklı durumların hala devam etmesi. halbuki köye geldiklerinde yolda ablasını da kaybetmiş olması sebebiyle hah diyorsunuz artık önlerinde bir engel kalmadı. savaşın acımasızlığı çok derinden değil bence yüzeksel anlatılmış, ya da tatyana aleksandr, dimitri ve daşa arasındaki saçma ilişki o kadar fazla uzatılmış ki savaş ikinci hatta üçüncü planda kalmış. aleksandrın ikinci kez tatyana ile buluşmalarında ise dimitri hakkında (daha doğrusu tatyananın hiç bir şey hakkında) doğru düzgün konuşmaması ve konuşmaktan kaçması hakikaten bir süre sonra bayıltma noktasına geliyor.
    aşk çıkmazlarını da en güzel özetleyenlerden bir replik ise aleksandr'ın tatyanaya verdiği cevap ile ağzından çıkıyor zaten.
    bkz: Kafana takma. Onun duygularını incitmemek için böyle davrandığımı çok iyi biliyorsun," dedi. "Evet," dedi Aleksandr. "Benim dışımda herkesin duygularını düşünüyorsun."
    aleksandr'ın 6 ay boyunca haber alamayıp ölü mü diri mi olduğunu bilmediği tatyanayı yine de aramak için köyüne gitmesi ve tatyananın benden mektup beklediğini bilmiyordum diyerek vovayı tercih edebileceğini ima etmesi ve daha bir sürü saçma sapan kapris yaptığı yerde ciddi ciddi kitabı bırakmayı da düşündüm açıkçası çünkü daşa hayattayken ve dimitri kendisinden uzak dursun diye aleksandr'ı kendisine ilgisiz kalması ve daşa ile çok daha fazla yakınlaşması için kırk dereden su getirmiş olan tatyana şimdi aleksandr'a kendisinden uzak durduğu ve ablasıyla evlenme boyutuna geldiği için köpürüyordu. la havle... velhasıl neylersin ki öyle bir adetim yok. bu yerden sonra okumaya devam etmiş olmam sadece mecburiyettendi. belki ileriki sayfalarda durum değişir diyerek devam ettim.
    örnek verecek olursak şu diyaloğu okuyun da siz söyleyin haksız mıyım a dostlar ?

    "Tatyana!" diye bağırdı Aleksandr. "Sen neden bahsediyorsun? Benden son ana kadar yalan söylememi isteyen sen değil misin? Bana söz verdirdin. Kasım ayında bile hâlâ doğruyu söyleyelim diyordum. Ama sen! 'Yalan söyle Şura. Ablamla evlen. Onun kalbini kırmayacağına söz ver,' deyip durdun. Hatırlıyor musun?" "Evet. Sen de bu isteğimi çok başarılı bir şekilde yerine getirdin. Ama bu kadar inandırıcı olmak zorunda mıydın?"
    buyur burdan yak.
    okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır, aleksandr savaş dolayısıyla veya açlıktan ölmek derecesine gelmek pahasına tatyananın bütün ailesine yemek yardımı yaptı ve savaş hakkında bilgi verdi. fakat bu kızcağızımız şimdi onları acıdığı için yaptığını söylüyor mesela. ikili arasındaki diyaloglar hem çok uzatılmış hem de saçma oluşuyla saç baş yolduruyor. sizlerin bütün sevdiklerini gömmüş, ölümden birden fazla kez dönmüş insanlar olarak cidden bu kadar saçma davranmaya hakkınız var mı. üç günlük dünya deyimini tamamen deneyimliyor olduğunuz halde hemde.
    neyse bunlar evlendi. evlenmez olaydı bitmedi sevişmeleri erotizmi. bu kitapta herşey bıktırana kadar işleniyor onu farkettim. detaylıca işleniyor gerekli gereksiz detay deryası. bir kere daha dedim ki işte bu yüzden aşk romanı okumuyorum ama ben 2.dünya savaşı konusu hakim olduğunu düşünerek başladım ama arkadaşlar bana sorarsanız ne savaş romanı ne aşk. gereksiz detay ve kaprislerden aşkın tadına varamadım, aynı sebepten savaşın yıkıcılığına yoğunlaşıp duygusal olarak etkilenemedim.
  • Hiç yoktu/m… Giz’liydim, Adem’in peşinden geldim dünyaya… Adem’den var oldum, Havva’dan doğdum… Korkuyla ümit arası hikâyemin derinliklerinde, kırk yıl kayboldum; kırk yola vardım da, çıkmaz sokaklarda kendimi buldum…
  • Seni ilk sevdiğimde on altı yaşımdaydım; şimdi kırk yaşımla seviyorum son dem’imde… On altı yaşın rahminde döl tutup, kırk yaşımla doğurdum sevgimi… On altı yaşımı kundakladım da, kırkı çıkana kadar, her gün yıkadım güz yağmurlarıyla…
  • Kamburum, ölü bir sevda doğurdu… Ayrılığa lohusayım şimdi, bir ayağım çukurda. Kırk gün, dediler… Kırk günü atlatırsam, iki çizgi arasında yaşayacağım. Gök mavi, deniz mavi… Ben o iki çizgi arasında, tam da vuslata erilen yerde kaybettim Sevdiğimi…
  • Merhaba Rima, ben’im…

    Hayatın benden çalamadığı sağır ve lal düşler biriktirdim, Saklı Bahçe’mde…Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, nereden başlayacağımı bilemedim…Kırk yıllık bir ömür, kırk yıllık anılar, kırk yıllık bir öykü…

    Bir ömrü nasıl anlatabilirim diye düşünürken, bir mektup yazmak düştü aklıma. Bir filmde görmüştüm; sararmış kâğıtların üzerinde yüzlerce aşk nağmesi ve titreyen elleriyle güzel bir kadın… Bereketli gözyaşları, solmuş anıların üzerine yağmur gibi yağarken, yeniden dirilip ölümsüzleşen bir aşk belgesi… Bir mektup ! Şimdi yazdığımı okurken yüzünde beliren tebessümü görüyorum. Bu devirde mektup mu kaldı diyorsun; gülme ne olursun!!

    Yalnızca, oku…

    Okuyacağın bil ki sıradan bir aşk mektubu değil. Kırk yıllık bir ömür, kırk yıl süren bir yolculuk zamanda… İşte bu benim hikâyem… İçinde biraz ben, biraz sen. Mavi bilyelerimle başlayan ve Sende son bulan; yakıp har’layan bir serüven…

    Dinle Rima, başlıyorum hikâyemi anlatmaya…

    Haa unutmadan;

    Mektubuma başlamadan evvel, gözlerinden öperim…

    // Yusef Masadow //
  • Albay kırk yıldır paylaşılan yaşamın, paylaşılan açlığın ve acının karısını tanımaya yetmemiş olduğunu gördü.
    Gabriel Garcia Marquez
    Sayfa 51 - Can Yayınları
  • Ama diyeceğim o değil Karadayı
    Sene bin dokuz yüz kırk altıydı
    Aylardan Ağustos ayı
    Senin bende asıl şu sözün kaldı:

    Bana öyle bir öğretmen gönder ki
    Hem ölü yıkasın
    Hem teravi kıldırsın
    Hem eski yazıyı söktürsün
    Hem yenisini belletsin
    Bizim köy otuz beş hane
    Birden fazla hocayı neylesin netsin?