• Wagner senfonilerini Kırmızı odalardan başka yerde besteleyemezmiş. Kırmızı ve güzel sözcükleri Rusça’da eş anlamlı olarak kullanılır. Moskova’daki kızıl meydan aslında güzel meydanın yanlış çevrilmiş halidir.
  • Rıfat Ilgaz'ın hastaneye yatışı ile ilgili, Başdan gazetesinin, 28.1.1949 gün ve 25. sayısında şu haber verilmiştir: "... hastaneden çıkan Ilgaz, on gün kadar savcılıkta ifadeler ve muhakemelerle meşgul olmuş ve tekrar hastalığı arttığından yatağa düşmüştür. Rıfat'ı para ile yatıracak bir hastane dahi bulunamamış, nihayet Vali Vekili Haluk Nihat Pepeyi'nin ve Sağlık Müdürü Faik Yargıcı'nın yardımları ile, Heybeli Ada Sanatoryumuna yatırılabilmiştir. Rıfat'ın sıhhi durumu, henüz düzelmiş değildir.




    BAŞDAN - Rıfat Ilgaz'a gösterdikleri iyilikseverlik ve yardımlarından dolayı, Haluk Nihat Pepeyi ve Faik Yargıcı'ya teşekkürlerimizi bildiririz.




    Bu arada " Krallar" yazısından dolayı yargılama da sürmektedir. 12 Ocak 1949 günü Yedinci Asliye Ceza Mahkemesinde ikinci duruşma yapılmıştı. Bu duruşmayla ilgili olarak Başdan gazetesinin 28 Ocak 1949 günlü 2 5 . sayısının 3 . sayfasında şu

    haber yayımlanmıştı:

    Markopaşa'nın muhakemesi

    ( ... ) Gelen müdafaa şahitleri dinlendi. Bu davanın görülebilmesi için davacı kralların memleketlerindeki Ceza kanunlarında da, mezkur yazıların suç olup olmadığı hakkında, Adalet bakanlığına sorulan suallere henüz cevap gelmediğinden ve bu

    cevabın gecikmesi ihtimaline binaen muhakeme 27 Ocak gününe bırakılmıştı. Dünkü celsede, Rıfat Ilgaz'ın dışarı çıkamayacak kadar hasta olduğuna dair Heybeliada Sanatoryumu baştabipliğinin gönderdiği rapor okundu. Rıfat Ilgaz'ın müdafaa şahitlerinin istinabe

    yolile alınan ifadeleri okundu ve:

    "İngiltere, Mısır ve İran Devlet Reislerini tahkirden dolayı dava açılmış bulunduğundan T. C. K. nun 167 inci maddesi gereğince, tahkikatın icrası için, ecnebi Devlet Reisieri hakkında, kanunumuzdaki hükümterin kabul edilip edilmediğini yani İngiliz, Mısır ve İran ceza kanunlarında 164 üncü madde karşılığının

    bulunup bulunmadığının bilinmesine ihtiyaç olduğundan, bu cihetin Bakanlıktan savcılıkça evvelce sorulduğu bildirilmiş olduğundan, işbu soru neticesinin bildirilmesi hususunda, tekrar savcılığa yazılmasına ve beklenen cevabın gecikmesi ihtimali bulunduğundan, duruşmanın 16 şubat Çarşamba saat 14 e

    bırakıldığına karar verildi.

    Markopaşa'nın aynısı olan Hür Markopaşa'nın sahip ve yazı işleri yönetmeni Orhan Erkip de tutuklanmış, Sultanahmet Cezaevine konmuşmr.



    Markopaşa · 14 Ocak 1949 · Sayı: 12 (36)

    Gazetenin bir önceki sayısı ile bu sayı arasındaki sürede Sabahattin Ali'nin ölüm haberi alınmıştır. Bu sayı baskıya verilmeden az bir süre önce haber alınmış olmalı ki yalnızca çerçeve içinde haber konmuştur:

    "Sabahattin Ali:

    Markopaşanın ilk kurucuları arasında bulunan Sabahattin Alinin ölümünden duyduğumuz üzüntü sonsuzdur. 18 Ocak Salı günü çıkacak olan BAŞDAN gazetesinin 24 üncü sayısı, Sabahattin Alinin hatırasına ayrılmıştır. Sabahattin Ali sayısında, en yakın kalem arkadaşlarının hatıra ve intibalarını bulacaksınız..



    Markopaşa'nın bu sayısında birinci sayfadan "Emniyet Müdürlüğü'nün Dikkatine" başlıklı yazı verilmiştir. Yazıda, Markopaşa'nın sık sık toplatılma olayı konu edilmiştir: "Şimdiye kadar 11 sayı çıkabilen gazetemizin dört sayısı, ait olan makamın emirleri ile ve memurlarınız tarafından toplatılmıştır. Toplatılan sayıların adalet huzurunda hesabını vermekten vicdan huzuru ve zevk duyacağız. Biz de hakkını aramasını bilen vatandaşlar sıfatı ile, muhakkak nazar ile baktığımız beraatimizden sonra, polislerin bayilere ve müvezzilere verdikleri makbuzları göstererek gazetelerimizin geriye verilmesini rica edeceğiz. Halbuki aldığımız birçok haber ve mektuplardan öğreniyoruz ki, bir çok yerlerde, bilhassa taşrada memurlar, makbuz vermeden gazetelerimizi toplamakta, hatta toplama emri olmayan sayıları dahi almaktadırlar. Şüphesiz bu hareketler, vazifelerinde pek nazik ve bize karşı çok kibar davranan emniyet teşkilatına atfedilecek bir hareket olmayıp, birkaç memurun kendi işgüzarlığıdır. Fakat neticede mutazarrır olan biziz. Bu gazetenin ne zorluklar ve ne gibi maddi fedakarlıklarla meydana geldiği, herkesten çok, emniyet memurları tarafından bilinmektedir. Son günlerde müvezziler elinden alınan gazetelerin yırtıldığı hakkında şikayetler de çoğalmıştır. Bütün bunları tevsik edebilecek durumda olduğumuzdan ileride menfaatlerimizi korumak hakkımızın baki kalması için dikkatinizi çeker ve bu hususun önlenmesi için malumaten arz ederiz. Markopaşa





    Sık sık yaşanan toplatma olayları yüzünden okuyucuya da bir duyuru yapılmıştır:

    BU GAZETE CUMA GÜNLERİ SAAT SEKİZDE ÇlKAR. SEKİZİ İLE DOKUZ ARASINDA FlRSAT BULURSA SATlLlR. DOKUZDA TOPLATlLIR. SAAT ONDA, MUHARRİRLERİ SORGUYA ÇEKİLEN BASIN HÜRRİYETİNİN .KURBANI FELAKETZEDE BİR GAZETEDİR.



    Yazının ilerisi şöyledir:

    Bu gazetede, haklı ile haksız mücadele etmektedir. Bu gazetede, halk kütlesi ile, halktan olmayan bir avuç insan mücadele etmektedir. Bu gazete, zeka ile hamakatin [ahmaklığın] mücadelesidir. Eskiden matbaaları yıktırırlardı. Bütün dünya matbuatında, kendileri için bunun ne fena propaganda olduğunu anlayınca,

    bu sefer haftada birkaç defa, kasabalara, köylere kadar mitingler yaptırmağa başladılar. Bu da sökmeyince gazetemizi Anadoluya sokmamağa başladılar. Bu da kar eylemeyince Sıkıyönetimin adaletine (!) sığındılar. Bütün bu gayretler bizi susturamadı. Şimdi daha yenisini buldular. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatıyor. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatılıyor.

    Bazıları bize,

    - Çok ağır yazıyorsunuz. diyorlar.

    Böyle söyleyenler, düşünmüyorlar ki, istim arkadan geliyor. Evvela topluyorlar, sonra da mahkemeye veriyorlar. Sen istersen beraat et.

    Onlar; gazeteyi topladılar ya . . . Halka okutmadılar ya . . . Seni zarara soktular ya . . . Şunu bilin, eğer bu gazeteyi bir sayı da, bomboş, bembeyaz

    çıkarırsak, yine toplarlar ve bu sefer de boş çıkarmak sureti ile bilmem kim efendimize hakaret ettiğimizi iddia ederler. Şu aşağıdaki boş bıraktığımız kısımdan, türlü manalar çıkarmak için kim bilir, nasıl uğraşacaklardır.



    Gazetenin sık sık toplatılmasından doğan sıkıntıyı aşmak için tutulacak yollar da okuyucuya mizahsal biçimde sunulmuştur:

    Öteden beri bilindiği üzere, Markopaşa daima muhalif olarak tanınmıştır. Son baskılar o kadar artmıştır ki, artık muhalefete imkan olmadığını anlayan Markopaşa, bundan sonra muvafıklar safında yer almaya karar vermiştir. Markopaşa bundan sonra daima ve daima efendilerimize methiyeler yazacak ve kasideler düzecektir. Bu dahi efendileri tatmin etmezse, büsbütün havadan sudan mevzular yazılacak, mesela hıyar sayısı, şalgam sayısı gibi sayılar çıkarılarak, bu gazetelerde yalnız hıyarlara ve şalgamlara methiyeler tanzim edilecek, bamyanın fazileti, kendini nimetten sayan kuru fasulyenin şerefi, milli nohudun asaleti gibi çok değerli mevzular üzerinde ileri geri fikirler yürütülecektir . . .



    Aziz Nesin'in birinci sayfadaki "Leb . . . Dostlarım Leb!" yazısı Markopaşa üzerindeki kara bulutları konu etmektedir:

    "Affedin beni dostlarım, affedin. Ne söylesem suç, ne yazsam günah, ne desem kabahat oldu. Arife tarif mi lazım. Siz olsun anlayın lisanı Azizden dostlarım.

    Sağ gözümü kırpınca, anlayın ki papazdır, başpapaz ... Siz tanırsınız o başpapazı, hani dün gece yoksul çocukların şerefine şampanya patlatmıştı. Sol gözümü kırpınca, papasın oğlanı. Siz bilirsiniz kimdir, Maçabeyinin oğlanını, gerisinde tırnak izi vardır. Sağa bakarsam, anlayın ki dam, hani dün gece, uyuz itleri

    koruma cemiyetinde kokteyl vermişti, işte o dam. Sola bakarsam, Kozbeyi, onu da tanırsınız., vur Kozhey'ini, vur!

    Anlayın işmardan, anlayın kaş gözden, anlayın kuş dilinden dostlarım.

    Her biri sefir süfera, vezir vüzera olan büyük muharrirlerin, yılda bir bile semtine uğramayan, perili ilham, dün gece misafirlerimdi. Dostlarım, sizin şerefinize hindi yolar gibi yoldum ilham perilerini, saçlarını didik didik, sizin için dostlarım sabaha kadar beyni mi yedim.

    Ne yazsam, ne söylesem?

    "Havada bulut" desem nem kapıyorlar.

    - Vay! diyorlar, sen bize kaz dersin ha!

    O kadar da çok ki kazlar, o kadar da işkilli ki kazlar …

    Bir yazıya başladım sizin için, güneşe karşı mürekkep aktı kalemimden. Sizin için dostlarım, bu gecenin buzlu mehtabını kanımda erittim. Ve işte alacakaranlığında sabahın, kalemim vakitsiz mi öttü yine? Eskiden öküzün altında buzağı ararlardı, şimdi buzağının altında öküz arıyorlar. Esen badısaba [sabah rüzgarı] değil, badi Hasandır, ki eylemiş bizi berbad dostlarım.

    Siz anlayın lisanı Azizden, siz anlayın Leb ... dostlarım Leb!



    Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmamış, ancak adresi değişmiştir:

    Çemberlitaş Cami Sokak No: 59. Gazete yine Osmanbey Matbaasında dizilip basılmıştır.



    Markopaşa• 22 Ocak 1949 • Sayı: 13 (36)

    Bu sayının "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde bir mektuba verilen yanıt Markopaşa yazarları ile ilgilidir:

    "Eyüp Bahariye mensucat fabrikasından Bay Ali Polat'a: Bu kadar mühim bir mesleği sarih adresinizle yazdığınız için teşekkür ederim. Okuyucuları kendi şahsi meselelerimizle meşgul etmeğe kendimde hak bulamıyorum. Fakat size şunu söyleyeyim ki, ben hapishanede iken, yani elim kolum bağlı iken başına o

    müessif hadise gelmiştir. Tahliye edildiğim gün, her namuslu ve vicdanlı erkeğin yapacağı gibi hareket ettim. Benim bu hareketimi, erkek diye yaşayanların pek azı yapabilir. Ne meslek, ne aile, ne hususi hayatımda şahsıma sürülecek bir leke yoktur. Bana karşı "Kızıl dalkavuğu" demeniz kanunen suçtur. Ben

    ne kızıl dalkavuğu, ne de emperyalistlerin dalkavuğuyum. Ne rubleye ne de dolara boyun eğerim. Ne komünistim, ne de kapitalist uşağı. Ben memleketim ve milletim için çalışıyorum.





    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Hımııık, Hicabi!" başlıklı yazı gazetenin bir önceki sayısının toplatılmamasma ayrılmıştır:

    Hayret, hayret oğlu hayret! Yüz milyon kere hayret. Bu hafta Markopaşayı toplatmadılar. Rıfat öksürerek içeri giriyor:

    - Toplamağa başladılar mı?

    - Hayır.

    - Hayret.

    Sandalyeye oturuyor,

    - Yahu toplamadılar gazeteyi.

    Odanın içinde bir aşağı, bir yukarı geziniyor:

    - Aziz gazeteyi toplamadılar ha ...

    - Toplamadılar yahu, ne yapalım?

    Biraz sonra,

    - Vay anasını toplamadılar be!

    Rodos'ta, Ahmet isminde bir adam varmış. Bütün Rodos Türkleri bu adamla Hımık Ahmet hımıık! diye alay ederlermiş. Sokağa çıkacak olsa, çocuklar arkasına takılır, kahveye gitse arkadaşları:

    - Hımııık! diye bağırırlar, adama bir dakika rahat vermezlermiş.

    Zavallı o kadar bizar olmuş, o kadar canına tak etmiş ki, senelerce süren bu hımıklıktan bir türlü yakasını kurtaramayınca, nihayet valiye gidip derdini anlatmış. Vali, kati bir emir vermiş.

    - Bundan sonra Ahmet'e kimse hımık demeyecek!

    Ahmet sokağa çıkıyor, hrmık diye bağıran çocuklarda ses yok, kahvede aldıran yok. Ahmet bu hali o kadar yadırgamış ki adeta şaşkına dönmüş. Bu sefer o, bakkalın kapısını açıp başını uzatmış.

    - Hımııık!

    Tütüncünün camından uzanıp:

    - Hımııık!

    Yolda gördüklerine "Hımık!" diye seslenir, sonra kaçarmış.

    Şimdi Rıfat da yerinde duramıyor.

    - Toplamadılar gazeteyi.

    - Toplamadılar ha ...

    - Vay anasını toplamadılar be. ..

    Zavallı Rıfat, gazetenin toplatılmasına, günde birkaç kere savcılı ta ifade vermeye o kadar alışmış ki, artık duramıyor, rahatı kaçıyor. Nerde ise basın savcısı Hicabinin kapısından başını uzatıp,

    - Hımıık Hicabi! diye seslenip kaçacak.



    Markopaşa · 30 Ocak 1949 · Sayı: 14 (36)

    Önceki sayılarda başlığın üstünde yer alan "Toplanmadığı zamanlarda . . ." yazısı, "Fırsat bulabildiği zamanlarda ..." şeklinde değiştirilmiş. Bu da baskıların çeşitlendiğinin ve ağırlaştığının bir göstergesi olsa gerektir. Manşetten verilen haber "Markopaşa'nın Armağanı Şiir, Piyes, Tıp ve Fen Armağanları Dağıtıldı" başlıklı. Haber şöyle: "Markopaşa memlekette ilim, sanat ve fenni himaye maksadı ile, layık olanlara verilmek üzere bir armağan tesis etmiştir. Layık olanlara dağıtılan bu armağanların listesini ve kazananları bildiriyoruz:

    Şiir mükafatını, (Allaha Ismarladık, güle güle) isimli şiiri ile milli şair Behçet Kemal Çağlar kazanmış ve kendisine bir baş milli sarımsak armağan edilmiştir.

    Piyes mükafatını, (Namı diğer Kafasız Ahmet) isimli eserle Necip Fazıl kazanmış, kendisine helalından bir adet Maşallah armağan edilmiştir.

    Tıp mükafatını (Bir yatakta on sekiz hastayı üst üste yatırmak), (Yüz bin veremliyi nutukla tedavi) eserlerinin muharriri Sağlık Bakanı Fazıl Şerafettin Bürge kazanmış ve kendisine vefalı bir vatandaşın iskeleti armağan edilmişse de, mikrop geçer diye Bakan hediyesini almamıştır.

    Fen mükafatını, Topkapı'da oturan Abdüssamet efendi isminde bir emekli memur kazanmıştır. Mükafatı kazanmasını temin eden eser (Bir düzlemde eşit gerilmeli, üçgen sınırlı olan bir Tıngırnnın denge durumunun, belirtili zıngıntısının dik dörtgeninin üç buçuğa çarpayı) isimli kitaptır. Bu mühim eserinden

    ötürü, Abdüssamet efendiye, ivedilikle iki kıvanç, üç güvenç ve bir Bilinç armağan edilmiştir.

    Armağanları kazanacakları seçmek için, bakkal Bogos; Sırık hammalı Memiş; Balatta Mişon ve Langa Bostanında uzman Mişon ağadan mürekkep edebi ve ilmi heyet kurulmuştu.



    Birinci sayfada "inanılmayan Şeyler" başlığıyla değinilen konulardan bazıları da şunlar:

    • Bu ay içinde Amerika ve İsviçre bankalarına büyük adamlardan hiçbiri para yatırmamıştır.

    • Hükümetimiz Amerika'ya, İngiltere'ye ve sarraf Artin efendiye olan bütün borçlarını ödemiş ve meclise denk bütçe getirmiştir.

    • Türkiye'de seçimler yenilenmiş, seçim sırasında jandarmalar hiçbir vatandaşın sırtına binmemişler ve hiçbir vatandaşı dövmemişlerdir. Vazifelerini suistimal eden jandarmalar hakkında kanuni takibata geçilmiştir.

    • Kasımpaşa'da oturan bir vatandaşımızın, Bitpazarından dün çocuğuna bir çift eski papuç almağa muvaffak olduğu Anadolu Ajansı tarafından tebliğ olunmuştur.

    • İnönü stadında yapılan maçta, hakem dayak yemediğinden, maçın tekrarı için, Beden Terbiyesizliği Genel Müdürü tarafından kulüplere emir verilmiştir.

    • Ticaret Bakanı Cemil Sait Barlas dün Bakanlık dairesine beş dakika uğrayarak, bir cigara içmiş ve ciddi memleket meseleler ile meşgul olmuştur.

    * Dün Avrupa seferinden limanımıza gelen İstanbul vapurunda gelen kıymetli yolcuların hiç birinde kaçak eşya, kürk, mücevher bulunamamış, yolcuların gümrük memurlarına karşı gösterdikleri bu muvaffakiyet takdirle karşılanmıştır.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen iki mektup ve verilen yanıtlar da şöyledir:

    Kasımpaşa'da Bay Bedri yazıyor: "Geçenler Amerika'dan Patrik getirttiğimizi yazdınız. Acaba bu Amerikalı Patrik Atinagoras benim günahlarımı çıkarabilir mi?

    Markopaşa: Siz günahı, döviz mi zannettiniz? Bu millerin günahını yirmi beş senedir, iktidar bile çıkaramadı. Vakti ile bir papaz varmış. Kilisenin mahzeninde yıllanmış şaraplarını saklarmış. Bir gün mahzendeki şarapların aşırıldığının farkına varmış. Bunu yapsa yapsa Zangoç yapar, diye, çağırmış. Zangoç'u, günah çıkarma odasına sokmuş. Ve sormaya başlamış: - Ey Zangoç efendi! Papasın mahzenindeki şaraplarını kim aşırdı?

    Zangoç'ta hiç ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Bu sefer Zangoç'u dürtüp:

    - Neye cevap vermiyorsun? diye sormuş.

    Zongoç da:

    - Efendim, demiş, sesiniz duyulmuyor. İsterseniz siz buraya gelin, ben size sorayım. Papaz, günah çıkarma odasına girmiş, bu sefer Zangoç sormuş:

    - Papaz efendi! Zangoç'un karısı ile aşna fişna olan kimdiiir?

    Papazda ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Papaz perdeden başını çıkarıp:

    - Sahiden duyulmuyormuş Zangoç efendi, demiş.

    Bilmem ki, şimdi de kim kimin günahını çıkaracak? Günah bini aşmış.





    Beyoğlu'nda S. O. yazıyor:

    Kısa boylu, takma saçlı, takma dişli, çilli, hafif kamburu olan karımı kaybettim, yenisini alacağımdan, eskisinin hükmü yoktur.

    Markopaşa:

    İki adam ölmüş. Çok günah işledikleri için, cehennemin kapısına gelmişler. Sual meleği öndeki ne sormuş:

    - Sen dünyada evli mi idin?

    - Evet, kırk sene bir kadınla evli idim.

    - Eh, sen dünyada çekeceğin azıabı çekmişsin, haydi ... [okunamadı]

    Sıra arkadaki adama gelmiş. O kendi kendine:

    - Bir kere evlenen cennete giderse, ben dört kere evlendiğime göre, haydi haydi cennete gittim diye düşünmüş.

    Melek sormuş:

    - Sen?

    - Ben dört defa evlendim, der demez

    Melek:

    - Haydi, yürü, cehennemi esfeli safiline, diye bağırmış.

    Azizim, sen de hadi bir kere evlendin. Şansın varmış, karıyı kaybetmişsin. Peki, başımızda böyle hükümet varken, insan bir kere daha evlenir mi? Sen karını değil, galiba aklını kaybetmişsin...





    Markoşa'nın bu sayısı, çıkışından "iki saat sonra" toplatılmıştır. Toplatma olayıyla ilgili 8.2.1949 gün ve 15 (36) sayılı Markopaşa'da şu haber-yorum verilmiştir:

    Markopaşa toplarıldı

    Markopaşanın geçen sayısı yine toplatıldı. Türkiye'deki Demokrasi icabı olarak hangi makamın emri ile ve hangi sebeple toplandığını henüz bilmiyoruz.

    14 sayı çıkabilen Markopaşanın beş sayısı toplatılmış oldu ki bu suretle Markopaşa yeni bir rekor daha kırmış bulunuyor demektir. Türkiye'de böyle bir şerefi ilk defa. Markopaşa kazandı:

    Gazete satışa çıktıktan iki saat sonra tamamen satıldığı için, gazeteyi toplayan emniyet memurları adeta bizim iade memurluğumuzu yapıyorlar. Emniyet müdürlüğü de iade depomuz haline gelmiştir. Esas en iadeleri koyacak yerimiz de yoktu. Bize resmi makbuzlar vermek sureti ile iade hesaplarımızı gayet iyi tutan emniyet teşkilatına alenen teşekkürü bir borç biliriz.





    Markopaşa · 8 Şubat 1949 · Sayı: 15 (36)

    Bu sayıdan seçeceğimiz ilk yazı "Yan Yan Kiteysun!" başlığını taşıyor. Okuyalım:

    Hasan Saka düştü. Biz onun düşeceğini, haddimiz olmayarak çok evvel söylemiştik. Siz şimdi dersiniz ki: - Hasan Sakanın düşeceğini söyleme de bir keramet mi? Nasıl olsa bir gün düşecek değil mi idi? Doğru, haklısınız, düşmez kalkmaz bir Allah var, nasıl olsa düşecekti ama, düşmeden düşmeye fark var. Hasan Saka palas pandıras düştü. Karadeniz köylerinden birine, dağdan değirmen taşı indirmek lazım gelir. Hasan isminde birini köylüler bu işe memur ederler.

    Hasan dağa çıkar. Değirmen taşını nasıl köye indireceğim diye düşünür, düşünür, nihayet değirmen taşının ortasındaki deliğe girerek yuvarlanmaya karar verir. Köylüler Hasan'ı taşın deliğine sokarlar ve yukardan aşağıya salıverirler. Taş yuvarlana yuvarlana giderken, tabii Hasan'ın da pestili çıkar. Bunun farkına varmayan köylüler, yuvarlanan taş köy yolundan çıktığı için, ha babam bağırırlarmış:

    - Uy Hasan! Yan kideysun. Hasan yan yan kideysun.

    Hükümer bir değirmendir, döner. Hasan Saka bu değirmenin taşını dağdan indirmek için, taşın deliğine girip yuvarlanmaya başladığı zaman, biz ona seslenmiştik:

    - Uy Hasan, yan yan kideysun.

    O aldırmadı, nihayet yuvarlandı ve düştü.

    Yeni Başbakan Şemseddin Efendi hazretleri için geçen de yazdığım yazıdan dolayı bana çattılar:

    - Dur bakalım, dediler. Adam daha koltuğa yeni çıktı. İyi ama, körlempeden çıktı. Zamanın şartlarını bir az anlayanlar, onun Hasan Sakadan beter yuvarlanacağını söylüyorlar. Görünen köy kılavuz mu ister. Başbakan olduğunun haftası benzine zam yaptı. Günah bizden gitsin. Biz bağırıyoruz: "Uy

    Şemsettun, yan yan kiteysun! .. "



    Üçüncü sayfada yayımlanan "Komünizmle Mücadele" başlıklı yazı da şöyle:

    Bana anlattılar, ben de size anlamıyorum: İsmi lazım değil, bir arkadaş bir tanıdığa borç vermiş. Vadesi dolunca gidip parasını istemiş. Öbürü inkar ermiş. Derken aralarında bir haraza çıkmış. Gırtlağına sarılacak değil ya ... Bir iki ileri geri söylenmiş, dönmüş evine. Bizim arkadaşın lafları, borcunu inkar eden namuslu vatandaşı müteessir etmiş. Polise koşup, filanca komünisttir, komünistlik propagandası yapıyor, diye haber vermiş. Bizim arkadaşın, ne propagandadan, ne polisten haberi var. Dünyadan bile haberi yok. Bir sabah erkenden evlerinin kapusu çat çalınmış. İrili ufaklı dört polis, paldır küldür içeri girmişler. Ara tara; yatakların altını, döşeklerin arasını, oturağın içini, fare kapanını ... yok yok.

    - Nereye sakladın?

    - Neyi

    - Komünist propagandasını.

    Arkadaş, hık! diye bir gülmüş.

    - Çabuk çıkar.

    İşin şakaya gelir tarafı yok. Memurların en büyüğü hangisi ise o:

    - Biz, demiş, bu evde komünistliği bulmadan bir yere gitmeyiz. Hem biz adama çıkartmasını biliriz. O sırada arkadaşın kitaplarını aramakla meşgul memurlardan biri elinde bir kitapla gelmiş.

    - Buldum beyim, demiş.

    - Ne buldun?

    - Kırmızı kaplı bir kitap.

    Kitabı açıp bakmışlar ki, üstünde Fransızca bir şeyler var.

    Nihayet kafa kafaya verip söktürmüşler. Lam yukarı la, "rı"yı sine vur, rus .. Urus! Tamam demişler. U Frenkçede harfi tariftir. Malumatı daha geniş olanı, "hayır, harfi tarif değil article'dir" demiş.

    - İyi ya, la article, Rus da Rus, demek bu Rus kitabı. Ve böylece ciltlerle Larousse'u almışlar.

    Urusun arasından bir fotoğraf çıkmış.

    - Bu sakallı herif kim? diye sormuşlar.

    - Şekspir, demiş.

    - Bu herif gavur mu? Nerelidir bu kafir?

    - İngilizdir efendim.

    - Demek yabancılarla da münasebetin var. Söyle şu sakallı gavurun adresini.

    Bizim arkadaş Şekspir'in adresini verdikten sonra palas pandıras götürülmesi lazım gelen yere götürülmüş. Cümlece malum olan fizik ve metafizik muameleye tabi tutulmuş ve komünistler arasında Şekspir nam kefere için de bir dosya açılmış. Kulağınızda bulunsun diye bu fıkrayı yazdım. Benden söylemesi. Zira bu günlerde komünistlikle mücadele var da .. Hani evinizde Larousse bulunur; Şekspir bulunur, sonra karışmam!



    Son sayfadan da iki ilan seçelim. İkincisi Markopaşa ile ilgili: Türkiye Zira-i Donatım, Ticari Batırım, sina-i yutum, Umum müdürlüğünden.....



    Markopaşa ilanından da anlaşılacağı gibi işler karışmış görü1üyor. Nitekim gazetenin bu sayısı da toplatıldı. Son hafta içinde Markopaşa ve Markopaşacıların başlarına gelenleri, 11.02.1949 gün ve 27 sayılı Başdan gazetesinde yayımlanan "Bir Hafta İçinde" başlıklı bir haberden okuyalım:



    Son hafta içinde BAŞDAN gazetesinin bir sayısı ile Markopaşa'nın 14 ve 15. sayıları toplatıldı. (Azizname) isimli küçük kitap toplatıldı. Ve kitabın muharriri Aziz Nesin'in Basın Savcılığında sorgusu yapıldı.

    ( ... ) Bütün bu faaliyetin bir hafta içinde olduğunu görenlerin umumiyede kanaatleri şudur:

    "Bu devrede yazı yazmak, gazete çıkarmak, kitap yayınlamak imkanı yoktur. Biz. hala bu iddianın aksini ispata çalışıyoruz.. Bizim bu ısrarımız, memleketimizde gerçek demokrasinin olduğunu bilmekten ziyade, olmasını arzu ettiğimiz içindir. Fevkalade maddi ve manevi sıkıntı içinde olduğumuz için,

    elinizde tuttuğunuz şu küçük gazetenin kaç sayı daha çıkabileceğini biz de bilemiyoruz..



    Son tümcenin altını çizmek gerekir. Parasal sıkımılar vardır, ama asıl sıkıntı, toplatma ve soruşturmalardır. Burada "neden" gizlenmiş, "sonuç" kestirilerek vurgulanmak istenmiştir. Gerçekten de Markopaja iki sayı daha çıkabilmiş, sonra gazetenin çıkışı yine başka adla sürdürülebilmıştır.



    Markopaşa · 14 Şubat 1949 · Sayı: 16 (36)

    Markopaşa'nın bu sayısı "Özel Hıyar sayısı" olarak düzenlenmiştir. Bunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır:

    "Ne yazsak Markopaşa'yı toplatıyorlar. Onbeş sayı çıkabilen gazetemizin yedi sayısını topladılar. Biz de zülfiyare dokunmasın, güneşe karşı desturun su döküp de çarpılmayalım, evliyayı umuru incitip fincancı katırlarını ürkütmeyelim diye, suya sabuna dokunmadan, havadan sudan yazılar yazmaya karar verdik. Bundan sonra gazetemizin her sayısını, meyve ve sebzelerin methine tahsis edeceğiz. Şimdiye kadar gazetemizi İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı. Bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı Hıyar sayısıdır. Baştan aşağıya kadar hıyarın ve hıyarların methiyesini bulacaksınız. Hatta memleketimizin hıyarlarını rencide etmemek için, onların aleyhinde bile bulunmayacağız. Gelecek sayımız da muşmula sayısı olacaktır.

    Markopaşa'nın "Özel Hıyar" sayısında hıyarla ilgili şu haber de yer almış: "Hıyar pek lezzetli bir meyve mıdır, sebze midir? Orası malum olmamakla beraber çok lezzetlidir. Sözüne güvenilir kaynaklardan, yani, büyük adamın karısının berberinden aldığımız malumata göre, Hıyarın meyve mı, yoksa sebze mi olduğunu

    tayin için uzmanlardan mürekkep bir komisyon toplanacaktır. Ekseriyetle muhalifler ve bilhassa Demokratlar, hıyarın meyve olduğunu iddia ederek havayı bulandırmaktadırlar. Halk Partililer ise, yirmi beş senelik tecrübelerine dayanarak, hıyarın sebze olduğunda direniyorlar. Bu ehemmiyetli mesele memleketimizde halledilmesi lazım olan ilk, esaslı ve belli başlı mesele olarak ele alınmış ve iki parti arasında sıkı demokrasi gösterilerine sebebiyet vermiştir. Hatta hıyara ait bu demokrasi münakaşaları sırasında, iki Demokrat dayak yemiş, bir Halkçı da ağır surette yaralanmıştır.Buna rağmen hıyarın ne olduğu henüz anlaşılamadığından dört tane mütehassıs heyetin celbine, Langa bostanında inceleme yapmasına ve ayrıca beş yüz heyetin de yabancı memleketlere

    gönderilmesine karar verilmiştir.

    Hıyar işi ile Milli Eğitim Bakanlığı da ilgilenmektedir. Bir kısım bilginler bu sebze veya meyveye hıyar, bir kısmı Salatalık denilmesini istemektedir. Henüz bu ilmi mesele de halledilmediğinden, bir ilmi komisyon çalışmalara başlamıştır. Dış memleketlerden ithal edilen hıyarları, Ticaret Bakanı Cemil Sait Köküiçerde eğri olduğu için beğenmemiştir. Bu suretle Cemil Sait Köküiçerde'ye hıyar beğendirmenin çok zor bir iş olduğu anlaşılmıştır.



    Birinci sayfadaki Başbakan'a hitaben "Sansür istiyoruz!" başlıklı yazıda da Markopaşa'nın başına gelenler anlatılmış:

    Sayın Başbakan:

    Bu sayısıyla 16 sayı çıkabilen Markopaşanın yedi sayısı toplatılmış bulunuyor. Başdan gazetesinin de üç sayısı toplatıldı. Bir de Azizname isimli kitabımız toplatıldı. Öyle görüyoruz ki, Türkiye'de "var" diye iddia edilen basın hürriyeti, tamamı ile bir tuzaktan ibarettir. Biz devri saltanatın sansürüne çoktan razı

    olduk. Biz sansür istiyoruz, sansür ... Anladınız mı efendim? Mahkemelerde sürünmek, sorgu suallerle üzülmek, hapislerde çürümek istemiyoruz. Sansür istiyoruz, sansür istiyoruz, yine de sansür istiyoruz. Türkiye'de demokrasi olduğunu dünyaya ispat için göstermelik bir Basın hürriyeti değil, bir tuzak değil, sansür istiyoruz. Anti demokratik kanunların değiştirilmesi gibi aslı olmayan işlerle uğraşacağınıza sansür koyun. Millerin hayrına yapacağınız en müspet iş budur. Sansür, sansür … Saygılar …



    Sayfanın alt sağ köşesinde de "Hıyara Methiye" yazılmıştır.

    Methiyenin son dört dizesi şöyledir:



    Kadrini takdir ederler cümle şaklaban bile,

    Bezmi meyi nuşana cilvekarsın ey hıyar!

    Her sözüm olmuş günah, her ne desem vebali var,

    Neylesem netsem de azdır, ey hıyar oğlu hıyar!



    Üçüncü sayfada " Demokrasiye, Hıyara, Muşmulaya ve Turpa Dair" başlıklı yazıda Markopaşa konu edilmiş:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halk'a verdi huzur

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur!





    Markopaşa'nın (5.6.10. 11. 14 . l5 . 16 .) sayılarını topladılar. Esasen Markopaşa şimdiye kadar on beş sayı çıkabilmişti. (. .. ) Elbette biz bütün bunları toplansın diye çıkarmıyoruz. O halde ne yapalım, ne edelim ki, nasıl yazalım ki, toplamasınlar.Bence bunun imkanı yoktur. Ne yapsak, neylesek toplayacaklar.

    Siz, buluttan nem kapma tabirini bilirsiniz. Vay sen bana kaz dedin, hikayesini de bilirsiniz. Bizim halimize uygun daha bir çok hikayeler vardır. Bir öğretmen, senelerce Doğu kasabalarında çalışarak, birkaç kuruş toplamış. Evlenmek üzere, İsranbul'a dönüyormuş. Yolda bir adamla arkadaş olmuş. Bu adam, öğretmenin parasına göz dikmiş alacak ama, beraber yiyip içtikleri, yol arkadaşlığı ettikleri için hor be hor, gırtlağına sarılıp alamıyormuş.

    Bir bahane icadı için uğraşır dururmuş. Öğretmene sormuş:

    - İstanbul'da ne yapacaksın?

    - Evleneceğim.

    - Ben de evleneceğim. Bir oğlum olursa adını Hasso koyacağım.

    Sen Hasso'yu okutursun değil mi bay öğretmen?

    - Ne demek, elbette okuturum.

    - Tembellik ederse döğersin değil mi?

    - Yok canım, ne münasebet, hiç çocuk döğülür mü?

    - Yaramazlık ederse elbet döğersin.

    - Yine döğmem.

    - Canım haşarılık ederse, haylazlık ederse, yine döğmez misin?

    - Döğmem yahu ...

    - Başa çıkamazsan ne yaparsın?

    - Eh, belki şöyle hafif hafif okşar korkuturum.

    Bunu fırsat bilen adam öğretmenin gırtlağına sarılmış:

    - Vayy, demek ki sen Hassoyu döğersin ha ...

    Böylece öğretmenin paracıklarını gırtlağına basa basa basa almış.

    Maksat gazeteyi toplamak olduktan sonra, daima, ileride doğması melhuz Hasso'nun dayak yemesi ihtimaline binaen mühim (!) sebepler bulunabilir.



    Bir de kurt kuzu hikayesi vardır hani. Kuzuyu gözüne kestiren kurt, kendisine göre bir bahane icat etmek vehmine kapılmış. Beraber dereden su içerlerken kuzu derenin alt başından ve suyun akış istikametine göre kurttan daha alt tarafta su içtiği halde, (vay suyu bulandırdın) diye kuzuyu parçalamış. Biz lisanı hal ile diyoruz ki, siz bize şöyle söyleyin:

    - Efendiler, biz size yazı yazdırmayacağız. Siz gazete çıkarmayın. Biz buna eyvallah deriz, demeye mecburuz. Yahut gazetelerimizi toptan kapatın. Siz de kurtulun, biz de. O da olmazsa, yazılarımızı çıkmadan evvel, piyeslerde, film senaryolarında olduğu gibi sansürden geçirin. Onlar da bize yine lisanı hal ile

    diyorlar ki :

    - Hayır. Türkiye'de matbuat hürriyeti olduğu için biz sizin gazetenizi kapatmayız. Türkiye'de basın hürriyeti olduğu için sizin yazılarını sansür de etmeyiz. Böyle bir şey yaparsak, dünyaya karşı ayıp olmaz mı? Biz ancak siz her gazete çıktıkça toplatırız. Ama sen mahkemede beraat etmişsin, et ... Kimin umurunda.

    Ben senin ananı ağlatırım ya ... Nasıl olsa sen bizimle başa çıkamazsın, top atarsın. Tarihe ters taraftan şöhret veren meşhur Halet efendiyi bilirsiniz.

    O kadar adam, o kadar genci astırmış, boğdurmuş ki, birgün birisi:

    - Efendi hazretleri, bu gençlere yazık oluyor, demiş.

    Halet efendi şu cevabı vermiş:

    - A canım, ihtiyarlara günah oluyor, gençlere yazık oluyor diyorsunuz. Ben her zaman asılacak orta yaşlı adamı nereden bulayım?

    İşte bu Halet efendi bir gece rüya görür. Rüyasında, kethüdası Halet efendinin gırtlağına sarılır, boğmaya çalışır. Can havli ile uyanan Halet efendi hemen emir verir: -Tiz Kethüdanın canı cehenneme boynunu uçurup yerine bir başka kethüda gele. Kendisinden evvelki kethüdanın başına gelenleri duyunca adam pılısını pırtısını toplar gider. Kapıdan çıkarken hüdamdan biri:

    - Nereye böyle? diye sorar.

    Kethüda:

    -Vallahi ben gidiyorum azizim, der, zira efendi hazretlerinin rüyasına girmemek de benim elimde değil ya...

    Bu Halet efendinin arkasından şair Figani şu beyti yazmış:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur.

    Yarının şair Figanilerine böyle bir şaheser yazdırmak için müthiş bir gayret var. Fakat efendilerimizin rüyalarına girmemek, onları tatlı uykularından can havli ille bam tellerine basılmış gibi zıplatmamak için ne halt edelim? İşte bu elimizde değil!

    Ne yapalım ki, kalemimizin ucu efendilere dokunmasın. Bir kolayını bulduk. Bakalım bu sefer ne bahane bulacaklar? Gazetemizin bu sayısı "Hıyar sayısı" olacaktır. Ondan sonra da şalgam ve bayır turpu fevkalade sayılarını çıkaracağız. Bu kısımları sen bomboş kağıt da çıkarsan demokrasiye bu kadar

    iftira etmeyin. Benim böyle zerzevada, bamya ve hıyarla uğraştığımı görünce artık ıslahı hal ettiğimi anlarlar ve gazeteyi toplamazlar. Bakalım kim haklı çıkacak, bakalım ayinci devran ne gösterecek. Ve minallahunevfik…



    Üçüncü sayfada "Hazreti Hıyara Mektup" başlığıyla, " İstanbul hıyarlarının ağzından, Ankara hıyarlarına" şeklinde hitap edilerek kaleme alınan bir mektup yayımlanmış: İstanbul hıyarlarından Ankara hıyarlarına mektup:

    Hıyar cenapları:

    ANKARA

    Azizim, Ankaralı hıyar cenapları;

    Dün Langa bostanında yapılan hıyarlar kongresinin üçüncü dönüm, ikinci oturumunda, Çengelköy hıyarları ile, Langa hıyarları arasında, kongre başkanlığı sebebi ile, gürültülü tartışmalar olmuştur. Malumu alileri olduğu üzere, Çengelköy hıyarları turşuluk küçük hıyarlar olduklarından, neticede pek iri yarı

    olan Langa hıyarları, bu demokratik münakaşayı kazanmışlardır. Reis olan hıyar efendi kürsüye çıktığı zaman, Çengelköylü hıyarlar yapraklarını ve diplerini yere vurarak gürültü ediyorlardı. Reis ilk söze başlar başlamaz, bütün hıyarlar ayağa kalkmak için dikilmişler ve yapraklarını birbirine vurarak alkışlamışlardı. .

    Pek hararetli geçen kongrede, Ankaralı hıyarlara tazim telgrafı çekilmesine karar verilmiş ve kifayeti müzakere kararı ile, oruruma nihayet verilmiştir.

    Zarı haşmet hıyarinize, İstanbul hıyarlarının tazim hislerini sunar ve bostanınızda daim olmanızı, bostan korkuluğundan niyaz eyleriz efendim.

    İstanbul hıyarları namına

    Tarafız bir hıyar

    Son sayfada bir ilan yer almış:



    Gazete sayıları toplatılıyor ama sahibi ve sorumlu yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz neden tutuklanmıyordu? Bu sayının çıktığı günlerden birinde, Rıfat Ilgaz Heybeliada Sanatoryumundaki odasında günlük gazeteleri eline almış, göz gezdiriyordu. İşte tam o sırada okuduğu bir haberle irkildi. Kendisinin tutuklanıp

    cezaevine yatırıldığını yazıyordu . . .

    ... Nasıl olurdu? Krallara hakaretten yargılanmam sonuçlansa bile daha Yargıtay'ı vardı işin. Meclis'e hakaret dosyası Ağır Cezaya verildiği gün tutuklanmam gerekirdi. Sanatoryumda yatan mikroplu bir hastayı tutuklayıp cezaevine götürebilirler miydi? Bunları benden çok daha derin, inceden inceye düşünen

    Başsavcılık, Sanatoryuma hemen Adliye hekimini göndermişti. Durumumu olduğu gibi bütün açıklığıyla inceleyecekti. Ne değişirdi? Tevfik İsmail gereken raporu vermişti önceden. Durumum cezaevinde kalmaya elverişli değildi. Başsavcılık, Sultanahmet Cezaevi Başhekimliğine sormuştu:

    "Bu durumda bir hastayı kabul eder misiniz?" diye. Niçin kabul etmesinlerdi! Tam kuruluşlu bir hastaneydi. Burada gerekirse "Sadır Ameliyatı" bile yapılabilirdi! Böyle bir yetkili, yetenekli Başhekimliğin raporu üzerine Başsavcılık ne yapsındı? İster istemez hastayı, Heybeli Sanatoryumundan

    kaldırıp, Sultanahmet Cezaevinin tam kuruluşlu Hastanesine gönderecekti!



    Bir gün yatağımın çevresinde, görmeye alıştığım Hereke kumaşından yapılmış kırçıl paltoluları görünce hiç yadırgamadım. Nöbetçi doktorumuzu da almışlardı aralarına. Her şey yönetmeliğe uygun olarak oluşturulup geliştirilmişti. Böyle anlarımda, nerden geldiğini bilmediğim bir güçle, yatağımdan çıkmıştım: "Peki!" dedim. "Götürün beni!" Onlar da işlerinin adamıydı doğrusu: Nerdeyse pijamalarımla götüreceklerdi, omuzlayıp! Daha pabuçlarımı bile bağlamadan:

    "Yürü!" dediler.

    " Doktorlar yürüyemeyeceğimi bildirdiler sanıyorum, size!" dedim.

    "Bir araba tutun yürüyemezseniz!"

    "Siz" dedim. "Şu kadar yıllık memursunuz ... Böyle kendi isteğiyle, kendi parasıyla, kendini zindana attırmak isteyen suçluya rastladınız mı?"

    Durdular ... Çok bilmiş bir gülüşle beni güzel hemşirelerin, aydın asistanların ve ücretli hastaların önünde bozum etmeden tepeden tırnağa bir süzdüler. Sözlerimin bir şaka olduğunu belirtmek için gülüştüler. İçlerinden birisi, ne düşündüyse düşündü:

    "Rıfat Bey!" dedi, "Kapıya kadar bir davransanız ... Araba hazır! .. "

    "Buyurun gidelim!" dedim, "Araba hazırsa!"

    Üzerimde (hep böyle söylenir, ama benim ki doğruydu.) beş kuruş para yoktu. Hastanede tanıştığım Karacabeyli Nuri:

    "Sanıyorum, paran yok," dedi. "Eğer olsaydı, sen bu adamlara bu lafları da söyletmezdin! Al şu, sağ kalırsam ödersin, sonra bana!

    … Sultanahmet Cezaevinin kapısından içeri girdiğimde hava kararmıştı.



    Markopaşa'nın bu sayısı Bakanlar Kurulu'nun 17.2.1949 tarih ve 3/8814 , 3/8822, 3/8823 karar sayılı kararlarıyla toplatılıyordu. Gazetenin kovuşturmaya uğraması ve Rıfat Ilgaz'ın tutuklanmasıyla Markopaşa'nın ikinci dönemi de kapanmış oluyordu. Ilgaz bu olayı şöyle anlatıyor:



    "... Ali Karcı'yı erkenden göndermişti Aziz Nesin. ( . . . ) Bir dilekçeyle başka bir arkadaşa aktarmalıydım Markopaşa'yı. Hesabı görülecek beş altı dosya daha vardı geride. Nasıl olsa içerdeydik, kapatırdık bu dosyaları da. Her biri için teker teker tutuklama kağıdı kesilmesi bile gerekmezdi artık..."



    Birinci dönemde çeşitli adlarla 36 sayı çıkabilen Markopaşa, ikinci dönemde ancak 16 sayı çıkabilmişti.







    MARKOPAŞA'NIN III. DÖNEMİ

    Markopaşa · 1 Nisan 1949 · Sayı: (36 +16) - 1



    Rıfat Ilgaz içerideydi. Aziz Nesin'i rahat bırakmıyorlardı. Markopaşa'yı çıkaramıyordu. Bir buçuk ay sessizlik içinde böyle geçmişti. Derken 1 Nisan 1949 tarihinde bir Markopaşa sayısı çıktı. Sayısını gözlere sokarcasına açık seçik verdi. Üstelik yılını da ilk çıkışından başlatarak "3" diyecek kadar açık: "Yıl: 3 - Sayı: (36+ 16) - 1" . Matematik işlemi gibi de olsa öncelikle geçmişini toparlamış oldu. Markopaşa'nın bu sayısında "sahip ve yazı işlerini" Mahmut

    Kayman üstlendi. Adresi: Ankara Caddesi, No: 59; dizildiği ve basıldığı yer Seyhan Matbaası'ydı.

    İlk sayfada "Üçüncü Doğuş" olayı anlatılmıştı: Markopaşa 16 sayı çıkabilen ikinci devre neşriyatından sonra, şimdi üçüncü defa tekrar çıkmaya başlamıştı.

    Aynı fikir ve inançlarla yeniden çıkarken, bütün kuvvetimizi okuyucularımızdan aldığımızı tekrarlamak lüzumunu duyuyoruz. İftira çamurları ve tezvirat zifoslar ile üstümüze saldıracaklar yine bulunacaktır. Düşmanlarımızdan tek ricamız, bizi dikkatle okumak zahmetini göstermeleridir. Bize bedava düşmanlık edenlerin, ya aklı ya vicdanı olmadığına inandık. Kimlerin memleket ve millet aleyhinde çalıştığını zaman gösterecektir. Bugünkü ölçü ve kararda acele ermek yanlış netice verir. Halk aleyhinde çalışan halk düşmanları kahrolsun! ..



    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Çoban Köpekleri" başlıklı yazıda, Markopaşa'daki eski havanın bulunamama nedeni anlatılıyor, söz okuyucuya bırakılıyordu:

    Sevgili okuyucularım:

    İhtimal Markopaşa'da alıştığınız eski havayı bulamayacaksınız. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi bir bad-ı meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eee mevsim mevsimdir bu hayat … Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsun?" diye soracaklar da bulunabilir. Onlara bir hikaye ile cevap vereyim: "Adamın biri bir köy evine gece yarısına misafirliğe gider. Malum, köy evlerinin helası dışardadır. Gece dışarı çıkmak ister. Bir de bakar ki, kapının önünde koca bir çoban köpeği yatıyor. Daha kapıyı açarken, iri köpek hırlar. Korkudan dışarıya çıkamayan misafir, sıkışık durumda da kaldığı için kundaktaki çocuğun bezlerini kullanır. Sabahleyin uyanan ev sahipleri çocuğun yiyemiyeceği haltı görünce şaşarlar. O zaman misafir:

    - Koca köpek kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar der.

    Biz yazmasına yazarız, yazarız ama...



    Son sayfadan seçeceğimiz yazıda Markopaşa ile ilgili. "Gazetemizi Niçin Toplarlar?" başlığını taşıyan yazıda Markopaşa'nın yaşamöyküsü özetleniyor:

    Markopaşa şimdiye kadar 53 sayı çıktı. Muntazam çıkabilseydi bu tam bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu 53 sayı ancak iki buçuk senede çıkabilmiştir.

    Markopaşa şimdiye kadar beş ayrı isim altında çıkmıştır: Markopaşa, Malum paşa, Merhum paşa, Alibaba ve Hür Markopaşa. Markopaşa, şimdiye kadar altı neşriyat müdürü değiştirmiştir: Sabahattin Ali, Mücap Nedim Ofluoğlu, Mustafa Uykusuz, Orhan Erkip, Rıfat Ilgaz, Mahmut Kayman.

    53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açılmıştır. 4 muharrir hapse girmiş 24 ay hapis yatmıştır. Halen biri Mısır, İngiliz ve İran kralları ile olmak üzere dört tane açılmış davası vardır. 53 sayı çıkan gazetenin 11 sayısı toplatılmıştır. Şimdiye kadar11 matbaa değiştirmek zorunda kalmıştır: Emek Basımevi, Tan matbaası, Berksoy Basımevi, Işık Basımevi, Stad matbaası, Gütenberg matbaası, Çelik Cilt Basımevi, Büyük Doğu matbaası, Babıali matbaası, Osmanbey matbaası, Seyhan Basımevi.

    Markopaşa Türk mizah edebiyatında ileri bir hamledir. Bu hususu, müteaddit defalar Avrupa gazeteleri de belirtmiştir. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhinde söylenmedik laf kalmamıştır. Fakat bütün bunlar hiçbir vesika ve delile dayanmayan dedikodulardan ileriye geçmemiştir. 53 sayı çıkan Markopaşada Türk milletinin menfaatine uymayan tek satır, tek kelime bulanın alnı karışlanır.





    Son paragrafta gazetenin çıkmama olasılığı kokuyor. Gerçekten de Markopaşa'nın bu sayısı daha basılırken toplatılmıştır. Sonradan alınan 14.4. 1949 tarih ve 3/9149 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla bu sayının dağıtımı yasaklanmış ve toplattırılmıştır. Olayla ilgili olarak, 29 Nisan 1949 günü çıkarılan Yedi-Sekiz Paşa'nın ilk sayısının birinci sayfasına şu haber geçilmiştir:

    İki Kamçı Bir Kuyruk

    Herkes Başına Uyruk

    Kim diyebilir ki, bu memlekette demokrasi yok?

    Kim diyebilir ki bu memlekette hürriyet yok?

    Bu muhakkak satılmıştır!

    Kim diyebilir ki bu memlekette gayri kanuni işler yapılıyor.

    Bu muhakkak ajandır.

    Öyle ya senelerden beri tonlarca demokrasi, kilometrelerce, hürriyet, karış karış yeni zihniyet boşuna mı ithal edildi? Bütün bu demokrasi davası güden gazetelerimize, ajansa, C.H.P. D.P. M.P. Başkanlıklarına ve bütün milletvekillerimize gayri kanuni bir hadiseyi ihbar ediyoruz. 1 Nisan Cuma günü çıkacak olan Markopaşa gazetesinin 17. sayısı henüz matbaada iken 31 Mart perşembe günü akşamı saat 17'de gazetenin basıldığı Ankara caddesindeki Seyhan matbaası emniyet memurları tarafından basılarak makbuz bile vermeden 20.000 gazete müsadere edilmiştir. Bilahare bu müsaderenin İçişleri bakanlığı emri ile yapıldığı memurlar tarafından ifade edilmiştir. Anayasanın mahsus hükümlerine göre (hiçbir matbu'a neşrinden evvel denetlemez ve yoklanamaz). Neşir fiili ise Basın Kanununun 2 inci maddesinde sarih olarak anlatılmaktadır. Basın kanununun 5. maddesi her ne kadar İç İşleri Bakanlığına gazete toplatma yetkisi veriyorsa da bu yetki neşrinden sonraya aittir. Bu itibarla Markopaşa'nın neşrinden evvel müsadere edilmiş olması polislerin çıkış gününü şaşırmış olmasından değil hadisenin apaçık meydanda oluşu da gösteriyor ki bir gayretkeşlik eseridir. Fiil hem Matbuat Kanununa, hem de Anayasaya aykırıdır.

    Sayın milletvekilleri!

    Ve satılmamış halk gazeteleri! Ortada muazzam bir komedya var. Kanunlar hiçe sayılmıştır. Bugün bizim ise yarın da başkalarına

    niçin susuyorsunuz? Niçin bağırmıyorsunuz? Yoksa, yoksa demokrasi dedikleri şey bu mu? Markopaşa'nın bu adla üçüncü dönemi yalnızca bu sayı ile başlayıp yine bu sayıyla son bulacaktır. İlerisi ancak değişik adlardaki Paşalarla sürdürülebilecektir.





    Yedi-Sekiz Paşa · 29 Nisan 1949 · Sayı: 1

    Yedi-Sekiz Paşa'nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Orhan Müstecaplı'dır. Adresi, baskı yeri Markopaşa'nın son sayısı ile aynı. Gazetenin birinci sayfası ile iki ve dördüncü sayfasındaki birer yazı dışında tüm yazı ve karikatürler Markopaşa'nın son sayısındakiler. Yani Markopaşa'nın son sayısının tıpkıçekimi gibi. Bu aynılık yazı yokluğundan değil, paşalı paşasız bir sürü gazete arasında Markopaşa'nın devamı olduğunu kanıtlama zorunluluğundan kaynaklanmış olmalıdır. Gazetenin çıkış öyküsünü Rıfat

    Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Çıktığımı öğrenen Ali Karcı, Yedi-Sekiz Hasanpaşa için Aziz'den yazı geldiğini söylüyor, benden de yazı istiyordu. Ben harıl harıl yazı hazırladım otelde, ilk sayı için ... ( ... ) Yazdığım yazılarla otelin parasını çıkarıyordum. Satış parlak değildi. Aziz Nesin'in Aydın'da bir çiftlikte olduğunu söylüyordu Ali Karcı. Gazete satsa bile geçindirecek gibi değildi bizi. Belli bir idare yeri de yoktu. Basımevi işleri Ali'nin üzerindeydi. Aziz, politik havanın dışında kalmıştı. Bense işi benimseyip havasına girememiştim henüz. Sorumluluğun başkasında olması beni ölçülü olmaya zorluyordu. Cezaevi nedir biliyordum, yazılarım yüzünden başka birinin içeri düşmesine gönlüm razı olmadığından ürkek

    davranıyordum..."



    Yedi-Sekiz Paşa'nın birinci sayfasında, Markopaşa'nın son sayısının toplatılmasına ilişkin haber ve yorum manşetten verilmiştir (Bir önceki sayıda verildi). İkinci geniş alan kaplayan yazıda da Markopaşa'ların ve Markopaşacıların neden başarılı oldukları anlatılmaktadır:

    Neden muvaffak oluyoruz.?

    Bütün gazeteler şanssızlıktan şikayetçi. Bütün kitapçılar krizden bahsediyorlar. Hepsi birbirinin ağzına tükürmüş: "Efendim, halk okumuyor" diyorlar. Biz aksini iddia ediyoruz ve iddiamıza delil vererek ispat ediyoruz.. Şimdiye kadar çıkardığımız. gazetelerden hangisi okunmadı?

    Hangisi satılmadığı için kapandı? Hangisi hesabını zararla kapattı? Oysaki gazetelerimiz polisin ve İrtica kuvvetlerinin daimi baskısı karşısındaydı. Oh olsun, çatlasınlar, patlasınlar işte ... Ne çıkarırsak en az 10.000 satıyoruz., 63.000 satarak Markopaşa'da Türkiye rekorunu kırdık. Hem de, her çıkardığımız. gazete için parasızlıktan esaslı afiş bile yaptıramadığımız. halde. Gazeteciler arasında, gazetenin tirajı bir sırdır, söylenmez.. Biz söylüyoruz.. Ayrıca, fazla satışın reçetesini de veriyoruz.. Başarımızın amilleri şunlardır:

    1 - Bağlı olduğumuz. fikirler, dünyaya hesabını vermiş kuvvetli fikirlerdir; geniş halk kütlesinin menfaatini gütmektedir.

    2- Fikirlerimizi başkalarının yani halktan olmayan ukala dümbeleklerinin beceremediği şekilde söylüyoruz.. Bu gazeteyi halk çocukları çıkarıyor ve halkın dilini yani kendi dilini konuşuyor.

    3- Fikirlerimizi eveleyip gevelemeden, apaçık ve dosdoğru söylüyoruz... San'atımızı halkın benimseyeceği, hoşuna gideceği cazip ve

    yepyeni şekillerde kullanıyoruz..

    4- Gerçeklere inandığımız. için, halkın aleyhine olan her falsoyu yüzlerine vurmaktan ve bu uğurda başımıza geleceklerden korkmuyoruz. Kaybedecek artık hiçbir şeyimiz yok. Yalnız kalan namusumuz ve cesaretimiz en büyük sermayemizdir.

    5- Ve nihayet, gazetecilikte gayemiz para kazanmak değildir. Bu yolda para kazanmak, gayemize varabilmek için çok lazım olan bir vasıtamızdır. Şimdi anladınız mı, bizim gazetelerimiz niçin çok satılır ve okunur. Haydi güzelim, siz de böyle yapın. Çünkü halk böyle istiyor



    Gazetenin birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki yazıda her yeni adla çıkışta verilen yazıdır: "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" Son sayfada "Markopaşayı Niçin Toplarlar" başlığıyla geçmişin özeti yapılmış; Markopşa'nın (36+ 16)-1 sayısında yazılanlardan değişik yanları da var:

    1946 yılında Markopaşa nam bir gazete çıktı. Ve 1949 nisanına kadar ancak 53 sayı çıkabildi. Bu muntazam bir çıkış olsaydı bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu bir senelik neşriyat tam 2.5 senede çıkabildi. Bu gazete muhtelif zamanlarda ayrı ayrı 6 isim, 8 neşriyat müdürü ve on bir matbaa değiştirdi. 53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açıldı. Dört muharrir hapse girdi ve ceman [toplam olarak] 21 ay hapis yattılar. Halen karara bağlanmamış üç davası vardır. 53 sayı çıkabilen bu gazetenin ı2 sayısı toplatılmıştır. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhine söylenmedik laf kalmamıştır. Bu 53 sayı dahil bütün neşriyatında Türk milletinin menfaatlerine uymayan, onu baltalayan tek satır; tek cümle hatta tek kelime bulanına kırk bir buçuk kere maşallah...





    Yedi-Sekiz Paşa· 6 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    Manşetten verilen haber "Fareli Köyde Asayiş Berkemal" başlığını taşıyor. Bu yazıdaki olay için gazetenin soruşturmaya uğrayacağı

    düşünülerek yazının sonuna öncelikle bir not düşülmüştür: "Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir." Markopaşa mizahını

    yansıtması açısından da seçtiğimiz bu yazıyı okuyalım:



    "Devriye gezen otomatik fare kapanları üç buçuk atarak, üç buçuk attırıyor. 1 Mayıs (Yedi-Sekiz Paşa Radyosu - "Resmi surette göndermediğimiz arkadaşımız sinekten korkmaz yeşil bıyık bildiriyor" (İşbu Bıyık bayram münasebeti ile komünizmle mücadele cemiyeti tarafından yeni boyatılmıştır.) 1 Mayısta Sıçanlıköyde yeni bir şey yok. Büyük bir bayram sessizliği büküm ferma . .. 78 hanelik köyün bütün delikleri dört taraftan ellerinde kaş dökücü, kuyruk yakıcı, bıyık kesici bombalamada mücehhez zemberekli tanklar tarafından sarılmış. Tanklar üzerinde bıyık büken, göz süzen uzun kuyruklu siyah kediler kol gezmekte ve etrafı dikkatle kolaçan etmektedirler. Köy halkı deliklerden olsun başını uzatıp etrafı seyredememekredir. Havada uçan, karada sıçan gören kediler de Nuh Nebiden kalma harp

    artığı tekli tüfeklerle ve 61 76 cm. çaplı çakar almaz toplarla zevkli dakikalar yaşatmaktadırlar. Köyde sıkıyönetim yok ama, sıkı yönetime sık sık rahmet okutan sıkıcı yönetim var. Ben, köyün sokaklarını tek başıma dolaşırken çan üzerinden düşen rakıya bartmış bir Ateşböceği, birdenbire ortalığın karışmasına sebep oldu. Devriye gezen otomatik fare kapanları kuru sıkı atan hafif sahra topları ile hücuma geçmiş, tahta kurşun sıkan mitralyözler bu hücumu desteklemiş, devriyeler üç buçuk atarak, üç buçuk attıran bombalarla etrafı allak bullak etmiş, tozu dumana katmıştır. Tozlar dumanlar çekilince Ateşböceğinin kaçtığı, fakat 78 hanelik köyden 66 evin yıkılarak sakinleriyle birlikte öldükleri tespit edilmiştir. Ateşböceğinin bulunamamış olması kolcubaşını kızdırmış geriye kalan 12 hanelik köye aşağıdaki müthiş notayı vermiştir: "Kaybolan Ateşböceğinin bütün köy halkı tarafından gece fenerlerle aranması, bulunmadığı takdirde erkeklerin bıyıklarının kesileceği kadınlarının kirpiklerinin rimelle boyatılacağı tebliğ olunur."

    Ben size bu teli zımbırtıladığım şu anda bayram bütün haşmeti ile devam ediyor!

    Son dakika:

    Köy halkı Ateşböceğini yakalayamadığı ve kolcubaşı da makas ve rimel bulamadığı için köyü yer ile yeksan etmiştir. Son saniye: Muhabirimiz de topu atmıştır. Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "Naylon Demokrasi" başlığıyla Yedi-Sekiz Paıa'nın birinci sayısının toplatılmadığı duyurulmakta

    ve Markopaşa yazarlarının neler yaşadıkları anlatılmaktadır:

    Çok şükür ... Geçen sayımızı toplamadılar ... Toplamadılar, toplamadılar amma, bizi dokuz değil; 99 doğurttular. Ha geldiler

    ha gelecekler diye heyecan içinde bekleyip durduk. Matbaanın zili çalar çalmaz makiniste:

    - Durdur makineyi kardeşim durdur. Gene geldiler. Kağıda yazık fazla basmayalım, diye beş dakikada bir üç dakikada bir adamın beynini bulandırdık durduk. Bu heyecan, gazetenin basılmasından sonra keserken, ayırırken, bayiye teslim ederken son haddini buldu. Kapı, "çat" diye açılmaya görsün, bizim ödümüz "pat" diyordu. Bir adam, bir köy evine misafirliğe gider. O gece aksilik bu ya esaslı bir fırtına olur. Rüzgar kapıyı zorladıkça (yıldırım korkusu ile) yerinden fırlar, uyumadan korku içinde sabahın olmasını beklermiş... Bizim halimiz de böyle işte. Kocaman kocaman adamlar demokrasinin dört şiarından birisi: KORKUDAN KURTULMA HÜRRİYETİdir diye bağır bağır bağırırlar, diğer taraftan polisleri gölgemiz gibi arkamıza takarlar. Ne oluyor, dışarıya para mı kaçırıyoruz, afyon kaçakçılığı mı

    ediyoruz, zimmetimize milyonlar mı geçiriyoruz, yoksa karaborsacılık yapıp milleti mi soyuyoruz? Halkı sülük gibi emen karaborsacıların, ellerini kollarını sallayarak dolaşabildiği bu memlekette halk menfaatinin bahis mevzuu olduğu zamanlarda gözünü budaktan, lafını dudaktan

    esirgemeyen bizleri onuncu köyden de kovmağa alışıyorlar. İşte bizim naylon demokrasimiz!



    Son sayfadaki "Geçmişte Bu Hafta" köşesinde yazılanlar bu korkunun temelini anlatmaktadır:

    2,5 sene evvel bugün: Markopaşa nam bir gazete çıktı.

    2,5 sene evvel bugünden bir gün sonra bu gazete toplatıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 2 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri tevkif edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 3 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri sorguya çekildi.

    2,5 sene evvel bugünden 4 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkemeye verildi.

    2,5 sene evvel bugünden 5 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkum edildi, hapse atıldı ve sürgün edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 365 gün sonra: Bu muharrirler delikten çıkarıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 366 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri, gazeteyi tekrar çıkarmayı düşündükleri için beyinlerine

    baskı yapıldı.

    Gazetenin üçüncü sayfasında, 11.sayııdaki "Al Sözünü Geriye başlıklı yazıdan dolayı tutuklu olarak yargılanan Rıfat Ilgaz'ın

    beraat ettiği haberi verilmiştir. Gerek Markopaşa'nın başına gelenler ve gerekse Rıfat Ilgaz'ın beraat etmesi, üçüncü sayfadaki şu

    benzetmede işlenmiştir:
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA! II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor. Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor. Sessizce. Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 KIŞI Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i... Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. ÇİNİ SOBALI EV 3 ay sürüyor yazması... 1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek. Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" "ÇOK PİŞMAN OLURSUN!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor. 1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. VARLIK ROMAN ARMAĞANI "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." BRAILLE ALFABESİNDE... "İnce Memed" yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor. Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor. BAKANLIKTAN ÜLTÜMATOM Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i... Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanının okurla buluşmasının 50. yıldönümü kutlamaları sürüyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla yeniden yayımlanan "İnce Memed"in ölümsüz karakteri, kağıtla buluştuğu ilk satırlardan hesaplarsak 60 yaşına bastı.Biz de Milliyet Kitap olarak bu çifte doğum gününü kutlamak istedik.Türk edebiyatının dev kalemi Yaşar Kemal, "İnce Memed"in babası olarak sorularımızı yanıtladı. Filme çekilme ihtimalini, Türkan Şoray ve Zülfü Livaneli değerlendirdiler. Kitabın ilk yayımcısı Refik Erduran, yayımlanma sürecini anlattı.Özetle 'sevincin türküsü'nü söyleyen ozanın "İnce Memed" bestesini en baştan dinledik. 34 YILDA TAMAMLANDI İnce Memed"in 1955'te basılması esas alınarak 50. yaş kutlamaları devam ediyor ama onun tevellütü daha eski sanırım."İnce Memed" ile "Ortadirek" romanlarına 1947 yılında Kadirli 'de başlamıştım. Önce "İnce Memed"e, sonra da "Ortadirek"e. "İnce Memed"i epeyce yazdım ama hiç beğenmedim, vazgeçtim. Kırk - elli sayfa yazdıktan sonra "Ortadirek"ten de vazgeçtim. Bu romanları gözüm yemeyince bir başka romana geçtim. Bu durumda ana rahmine düşüşünden hesaplarsak İnce Memed'in 60'ına girdiğini söyleyebiliriz... Doğru... Bir akarsuyun macerasıydı. "Güneyi Savrun Gözesi". Ondan da vazgeçtim ve hikâyelere başladım. Daha önce "Pis Hikâye"yi yazmıştım. Onu bir daha, bir daha, bir daha yazdım. Sonradan da "Sarı Sıcak " hikâyeleri ortaya çıktı. Bu hikâyeleri hiç kimse yayımlamadı Varlık Yayınları'nın sahibi Yaşar Nabi bile. Yalnız Yaşar Nabi'ye gönderdiğim hikâyeleri Yaşar Nabi ile birlikte Ziya Osman Saba da okumuştu. İkisi de ayrı ayrı yazdıkları mektuplarıyla hikâyeleri çok övüyorlardı. Bu mektuplar beni mutlu etti. Bu mektuplardan sonra Yaşar Nabi, bana bir mektup daha yazdı. Beni güneyli öteki yazarın uydurma adı sanıyordu. Peki diğer roman neydi? YAŞAR NABİ'YE KÜSTÜM Evet. Yaşar Nabi'ye sert bir mektup yazdım, "Benim adım, benim öz kendi adımdır" dedim. "Orhan Kemal ile benim yazış biçimim hiç benziyor mu ?" dedim. Ona küsmüştüm. Ama sonra barışmış olmalısınız...Barıştık. Cumhuriyet'te hikâyelerim çıkıyordu o sırada. "Bebek" hikâyem yayımlanmıştı. Birgün Yaşar Nabi Cumhuriyet'e telefon etti, benimle konuşmak istiyordu . Varlık, Cumhuriyet'e yakındı hemen gittim, Ziya Osman Saba da ordaydı, çok sevindim. Yaşar Nabi, Cumhuriyet'te çıkan hikâyeleri kesmişti. "Bunları yayımlayacağım, bir ad koy " dedi. "Sarı Sıcak " dedim. Sonra Ziya Osman Saba'nın şiirlerinden okumaya başladım, ikisi de şaşkın şaşkın beni dinledi. Onları böyle görünce ben daha çok şaşırdım. Ancak beş şiir okumuştum ki Ziya Osman'dan kestim, hemencecik de ayağa kalktım, onların ellerini sıktım. Onlar daha şaşkındılar, oradan ayrıldım. Sonra da Varlık, "Sarı Sıcak"ı bastı...1952 yılında ben Manisa'dayken çıktı "Sarı Sıcak". Bu sırada İsmet Paşa'yı izliyordum. On bir lira vererek on tane aldım kitaptan. Gazeteci arkadaşlara verdim. O gece sabaha kadar da "Sarı Sıcak"ı okudum. Orhan Kemal'in mi? Bu arada "İnce Memed" yazılmayı bekliyor hâlâ..."Sarı Sıcak"ın çıkması, Cumhuriyet için yaptığım röportajların sevilmesi, sanırsam beni yüreklendirdi. 1953'de "İnce Memed"e başladım. "İnce Memed " türküsünü çok seviyordum. O türküden iki mısrayı alıp romanın başına koydum. "Duvarın dibinde resmim aldılarAk kağıt üstünde tanıyın beni..." İNCE MEMED TÜRKÜSÜ Doğrudur. Bu açıdan "İnce Memed" beni çok da mutlu etti. Arkadaşım hikâyeci, romancı Osman Şahin teybini alıp Çukurova köylüklerini dolaşıp, köylüler İnce Memed'i biliyorlar mı, biliyorlarsa ne düşünüyorlar diye araştırmış. Şahin topladıklarını yayımladı. Birçok köylü İnce Memed'in yaşadığını, kimi köylüler de evlerine geldiğini, uzun boylu, yakışıklı, güzel gözlü bir delikanlı olduğunu söylüyorlar. Siz bir kez yazdınız "İnce Memed"i ama halk defalarca... Siz de rastlamış olmalısınız İnce Memed'i tanıdığını söyleyenlere... İstanbul'da biri bana uzun uzun anlattı... Beni tanımıyor ama... İşte İnce Memed ile Toros Dağları'nda gençliğinde birlikte dolaştığını, bir çarpışmada yaralanıp İstanbul'a hastaneye geldiğini, iyileşince çoluk çocuğa karıştığını, İnce Memed'i bir daha göremediğini, onun da yitiklere kavuştuğunu... Adam gürlüyor: "Yaşar Kemal namussuz herifin biridir. Niye yazmadı beni, halbuki ben İnce Memed'in yanındaydım". Ona hangi zamanlarda İnce Memed'in yanındaydın diye sordum, o da bana "Hatçe'nin vurulup öldüğü yerde İnce Memed'le birlikteydik" dedi.Adanalı Kebapçı Deli Mehmet bu. "NAMUSSUZUN BİRİDİR!" "İnce Memed" anlatıcısı bir destancıyla karşılaştım. Köy köy dolaşıp İnce Memed'i anlatıyormuş halka. Bir gece bir köy kahvesinde destancıyı ben de dinledim. Anlata anlata öyle bir İnce Memed yaratmış ki, bir şaheser. Acaba ben bu İnce Memed'i daha güzel yazabilir miydim? Suyun altında binlerce yıl kalmış çakıltaşı gibi destanlar böyle yaratılır işte. O destancıya göre de Toroslar'dan öte bir yerde İnce Memed hâlâ yaşıyordu. Nasıl bir karakter ki, insanlar yazarın kurgusuna kendini dahil edecek kadar tanıyor onu... Ya da yakın hissediyor... Ama bazıları ölmesini uygun buldu...Bizim Kadirli'deki tarihçi vatandaşı söylüyorsun. Kadirli'ye yakın bir köyde bir eşkıya mezarı bulmuş, bu mezar olsa olsa İnce Memed'in mezarı olur, demiş. Sağcı gazeteler de bunu yazmışlar, benim İnce Memed'in mezarını yaptırmadığımı başıma kakıyorlar. ONU ÖLDÜREMEZDİM Ben İnce Memed'i öldüremedim. Eğer o ölmeyi isteseydi, yine öldüremezdim; yazmaktan vazgeçerdim. Bunlar bilmiyorlar ki bir yazar için yarattığı bir tipin halka karışması, halkın arasında yaşaması en büyük mutluluktur. İnce Memed'i ben yaratmadım. O kendini yarattı. İnce Memed'in mezarı yok. Osmaniye'nin Gökçedam köyünde çok güzel, gepegenç bir heykeli var. O dönemlerde "Ben İnce Memed'i dört romanda öldüremedim, kıyamadım, o nasıl öldürüyor? Beni böyle şeylerle uğraştırmak ayıptır" şeklinde bir açıklama yapmıştınız... İnce Memed'i öldürmek benim elimde değildi. Ben bir konuyu yıllarca kafamda saklarım, roman kafamda oluşunca başlarım. Böyle yapmayan yazarlar da var. Romanı yazarken bir süre gelir ki roman artık seni dinlemez. Dinleseydi bile şimdi düşünüyorum da ben Memed'i öldüremezdim dediğim gibi. Niye öldürmediniz İnce Memed'i? GEZMİŞ İLE ŞAKALAŞTIM Öyle diyorum. Edebiyatın yaşamı müzedekilere benzemez. Edebiyat yaratır, özellikle romanın yaşamı onu her okuyanın yeniden yaratmasıdır. En çok yaratılanlar da baş eserlerdir. Örneğin "İlyada"dır, "Savaş ve Barış"tır, "Parma Manastırı " ve "Moby Dick"tir.Başeserler insanlığın macerasıdır. Bir gün Melih Cevdet Anday durup dururken, "Sen " dedi "İnsanları ve romanı nasıl düşünürsün?" Ben hazırmışım gibi hemen karşılık verdim: "Bir insan kim olursa olsun, ister bir katil, ister bir acımasız diktatör, ister bir ırkçı; derinine inilirse o insanla bir yerde bir buluşmanız olur. "İşte bu klasikleri yaratanların vardıkları o insanlardaki o derinliklerdir. Cervantes , "Donkişot"da işte bu derinliğe varmıştır. Ben gençliğimde "Donkişot"u okuyuşumda, vay ben kimmişim, neymişim diyor, kendimden insanlık adına utanıyor gibi oluyordum. "Savaş ve Barış"ı bitirdikten sonra da gene vay ben neymişim, kimmişim diyor, bu kez de sevinç içinde kalıyordum. Büyük klasikler insanların kendini bulduğu yerdir. Halkın İnce Memed'i tekrar tekrar yazması konusuna geri dönersek, aslında siz diyorsunuz ki, romanı her okur yeniden yaratır. Klasiklerin yaşamı da bu yaratıma bağlıdır... Deniz Gezmiş, "Ben 'Teneke' romanından dolayı komünist oldum" diyordu. Ben de Deniz ile şakalaştım: "Ben o 'Teneke'nin içine... Senin gibi bir adam çıkarmışsa..." '68 kuşağının da idolü kabul edilir İnce Memed... Deniz Gezmiş'i onunla özdeşleştirirler... Gezmiş de kendini bulmuş olmalı "İnce Memed" gibi bir klasikte... Sizin 'mecbur adam' tanımınızın romanlarınızla, özellikle de "İnce Memed" ile ilişkisi önemli... Deniz Gezmiş, Nâzım Hikmet, Che Guevara...Mecbur insan üstüne çok konuştum, çok düşündüm. Dünya öküzün boynuzlarının üstünde durmuyor, mecbur insanların sırtında duruyordu. Bu dünyayı yaratanlar, dünyayı dünya yapanlar mecbur insanlardı. Ölmüşler, öldürmüşlerdi. İnce Memedler gibi çok da yitenler var. Bir gün Nâzım Hikmet ile bir Paris kahvesindeydik. İstanbul'u konuşuyorduk. Nâzım Hikmet sözümü kesti; "İnce Memed'i neden beş cilt yapıyorsun?" diye sordu. O vakitler beş cilt olmasını düşünüyordum. Biraz şaşırdım ya, "İnsanlık tarihini yapanlar onlar değil mi ?" dedim. Mecbur adamları dilim döndüğünce anlattım Nâzım'a: "Siz bir mecbursunuz, hem de koyu bir Marksistsiniz. Türkiye'de işçi sınıfı yokken, bir sebep yokken niçin kurdunuz komünist partisini? Birçok gariban hapishanelere düştü, işkence gördü, öldürüldü, süründürüldü. " Nâzım Hikmet gülerek '' Partiyi kurmaya mecburduk,'' dedi. Ben de "Bu kadar mecbura beş cilt İnce Memed az bile" dedim. NÂZIM İLE PARİS'TE ÖLÜMÜ GÖZE ALAMAZDIM Hayır. Yazı yazanları mecbur insan sınıfına almıyorum; sadece kelleyi koyanları alıyorum. Ben hapishaneyi göze aldım ama ölümü göze alamazdım. Çünkü yazacağım şeyler vardı. Peki sizi de 'mecbur insan' olarak değerlendirebilir miyiz? Başarı falan düşünmüyorum. Hiç de düşünmediğimi sanıyorum. Benim için başarı eve giren ekmeğe bağlı. Evdekileri rahat ettirmek benim işimdir. Çok sıkıştığımda bana Thilda yardım etti. Şimdi de Ayşe bana bu dostluğu gösteriyor. Ülkemizde ölümler, yargılamalar, haksızlıklar bir yazarın mecburiyetidir. İnsanlar öldürülürken, aç bırakılırken, işkence görürken, ormanlar yakılırken, ülkenin dili, kültürü yok sayılırken bu çağın onuru olan demokrasiye varılmak istenirken devlet eliyle demokrasinin önüne geçilirken, insanca yaşamak için çırpınırken susturulmasına razı olması bir yazar için değil, herhangi bir vatandaş için bile insanlık suçudur. Bu çağda halkı sömürmek insanlık suçudur. Bizim ülkemizde insanlık suçu şu koca dünyanın gözleri önünde işleniyor. "İnce Memed" yazılmasaydı, ölseydi ya da ölmeseydi zulme karşı savaşım yapılacaktı. Yarım asrı aşkın edebiyat hayatınızda, insanın birkaç ömürde bile yaşayamayacağı kadar çok başarı var. Bir o kadar da acı. Ölümler, yargılanmalar, haksızlıklar... Ama hiç yazmaktan ve mücadeleden vazgeçmediniz. Yaşar Kemal için "Türk edebiyatının İnce Memed"i metaforunu kullanabilir miyiz? İyi ki bu dünyaya geldik, bu güzelliği gördük. İnsanoğlu bu dünyayı bu hale getirmiş. Hiçbir insan zulüm görmese, aç kalmasa, sevgisiz olmasa, yalnızlık hastalığına, savaş belasına uğramasaydı... İnsanlar savaş yerine, hastalıkları yok etmek için çalışsaydı. Bütün sayamadığım öbür kötülüklerin yerini sevgi ve güzellik tutsaydı... Her şeye rağmen sevincin türküsünü söylediğinizi yinelersiniz sık sık.Yaşar Kemal'in içindeki bu sevinç ne? Bu zulümleri, öldürmeleri, aşağılamaları bildikçe, bütün kötülere karşı savaşanlar beni mutlu ediyor, yüreğimdeki umut her gün biraz daha artıyor. Güzelliklere, sevgilere doymuş dünyanın insanları kimbilir nasıl insanlar olurlardı? Bu bela, kötülük, zulüm, sömürü, aşağılanma, savaş içinde insanlar böyleyseler, hayal bile edemediğimiz bir dünyada yaşasaydılar kimbilir dünya nasıl bir dünya olurdu? ONU ANLAMADILAR Yalnız "İnce Memed"i değil, Türkiye'de çok insan 'roman'ı anlamıyor. Roman, insan psikolojisiyle başlar. Cervantes'ten söz ettim ya az önce... Onu okursun sözgelimi; insan psikolojisi vardır anlattıklarında. İnsan, o saflığın, güzelliğin karşısında insanlığından utanır. Bunu anlamak zordur bizim Türkiye'mizde. Türk aydınları "İnce Memed"i anladılar mı? Hâlâ evet. Ama birtakım insanlar da var tabii... Gençlerin romanlarım üzerine yaptığı incelemeleri biliyorum mesela. Onlara sözüm yok. Cumhuriyet'te Nami Bey diye bir adam vardı, musahhih. Çok kültürlü bir adamdı. Ben İnce Memed'in adını "İnce Memet" olarak 't' harfiyle yazmıştım. "Yaşarcım gel kavga çıkaralım seninle" dedi bir gün Nami Bey. Sonra "İnce Memet ismi nerden geliyor?" diye sordu. "Muhammed'ten" dedim. "Arapçada 't' harfi yok, Türkçede var" dedi. Sonra 't'yi 'd' yaptım. Sağcılar, yıllarca "Nasıl komünistlik etti de Yaşar Kemal, 't'yi 'd' yaptı" dediler. Müslüman üstelik. Farkında değil ki, 'd' Muhammed'den alınmış. Türkiye devleti vaktiyle bu sağcı çocukları yarattı. Gençleri birbirlerine öldürttü. Ondan sonra da askeri darbe yaptı. Şimdi de Kürt meselesi var. Nedir ki? Hiçbir şey değil. Ama Türkiye'nin en büyük problemi oldu. Ver adamın dilini niye vermiyorsun? En başta 'dağ Türkleri' dediler, dilleri yok, dişleri yok diye... Sonra çok lehçeleri var dediler. Yalnız büyük dillerin çok lehçeleri vardır. Aslında Kürtlerin dillerinin büyük bir dil olduğunu söylüyor ama farkında değil. Yani onların benim romanımı anlamaları mümkün değildi. Yalnız "İnce Memed"in dili sürükleyiciydi. Rahat okudular ama anlamadılar. Ben o romanda ağzımla kuş tutsam o sürükleyicilik olmasaydı satılmazdı Türkiye'de... Hâlâ mı? Anlaşılsaydı eğer, hayatımda hakaretler, mahkemeler olmazdı o kadar çok... Anlaşılmasının ölçüsü ne peki? Bugün bir 5. cilt yazacak olsaydınız "İnce Memed" üzerine... Nasıl yazardınız?Gene aynı şekilde yazardım. "İnce Memed"i İstanbul'a getirmezdim bir kere...Neden?İstanbul'da eşkıya, hırsız çok... Başka tür ama. İNCE'YE SORU SORULMAZ! İnce Memed'e soru sorulamaz. O söyleyeceği her şeyi söylemiştir. Şöyle düşünün. Röportaj duayeni gazeteci Yaşar Kemal ile İnce Memed oturmuş sohbet ediyorlar. Yıl 2007. İki üç soru soracak olsa Yaşar Kemal İnce Memed'e ne sorardı? Ve ne cevap verirdi İnce Memed ona? Ben onu yazdığıma pişman oldum. Hâlâ da pişmanım. Yazarlığıma da pişman ettiler beni. Ama gene de helal olsun. "İnce Memed"in okur üzerinde, edebiyatının dünyaya açılması anlamında Türkiye'nin üzerinde çok hakkı var. Helal ediyor musunuz? "İNCE MEMED BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİ VE GÖRECEKSİNİZ KİTAP ÇOK SATACAK!" "Yedek subay eğitimim sırasında Ertem Eğilmez ile tanıştım. Askerlik sonrası bir iş kurmak istediğini söylüyordu. Popüler dergi çıkarmak vardı aklında. Benim de niyetim önce o günlerin yarı-faşist ortamında hiç kuşku çekmeyecek şeyler yayımlamak, sonra ciddi kitaplara yönelmekti. 'İnce Memed' işte o uygulamanın ilk ürünüdür. Çağlayan Yayınevi yaşasaydı bilimsel sol kitaplar da çıkaracaktı. 'Ciddi seri' için yapıt ararken elime 'İnce Memed' metni geçince çarpıldım. Yepyeni, dipdiri, 'tam bu topraktan fışkırmış' dedirten bir üslûbu vardı. Ertem Eğilmez ile birlikte kurduğumuz yayınevine sonradan dahil olan Haldun Sel 'Komünizm propagandası sayarlar' diye ertelenmesini istedi. Ertem de 'Serinin başlangıcında başımızı belaya sokmayalım, sonra basarız' diyerek ona uydu. Kemal Tahir çok yakınımdı; 'gizli' yazarımız ve yayın danışmanımız gibi de katkılarda bulunuyordu. O bambaşka bir açıdan karşı çıktı kitaba. Eşkıyalık övgüsü olduğunu söylüyor, şimdi adını anımsamadığım bir yabancı yazarın sözünü yineleyip duruyordu: 'İnsanlar kendi içlerindeki vahşet kalıntısının etkisiyle eşkıyaya hayranlık duyarlar.'Ben de alınmış görünerek takılıyordum ona: 'Yani Kemal Ağabey, bu kitaba hayranlık duyduğuma göre ben de vahşinin tekiyim, öyle mi?' Sonunda görüş ayrılıkları gerçek gerginliğe yol açmaya başladı. Dostum ve baş ressamımız Firuz Aşkın'ın katılımıyla sırf o konuda toplantı yapıldı. Başbayii Fazıl Ünverdi de vardı odada.Firuz 'İnce Memed' i okumuş, çok beğenmişti. Kitabı ısrarla savundu. Fazıl ona katıldı. Ben herkesi bir kere daha dinledikten sonra 'Arkadaşlar,' dedim: 'Bu kitap ne komünizm propagandası ne de eşkıya övgüsü. Bir başkaldırı şiiri. Göreceksiniz, çok satacak. Yaşar Kemal de en önemli yazarlarımızdan biri olacak.'Kemal Tahir çok sinirlendi, çıkıp gitti. Haldun ve Ertem direnmediler.Kitabın hemen ve yanılmıyorsam 10 bin basılması kararı alındı. Kapağını Firuz hazırladı." "İnce Memed"in ilk yayıncısı Refik Erduran, kitabın, kurucusu olduğu Çağlayan Yayınları'ndaki basılış sürecini anlattı. "İNCE MEMED"İN SİNEMA MACERASI "İnce Memed"in filme çekilme süreci çok sancılı... "İnce Memed"i yazarken hem Cumhuriyet'e çalışıyor hem de senaryo yazıyordum. Elimdeki senaryoyu on beş günde bitirdim, Türkiye'nin ilk film şirketi olan Kemal Film'e götürdüm. Şirketin sahibi Şakir Bey "İki gün sonra gel paranı al " dedi. Paramı verdiler. Senaryoya adımı koymayacaktı. Çünkü sansürden benim adımla bir senaryo çıkması kolay değildi, kabul ettim. Bu filmlerde adım olmaması daha iyiydi. Senaryonun filmi yapıldı. Film tuttu. Şakir Bey ve yeğeni Osman, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen "İnce Memed"i okumuşlardı. Benden "İnce Memed"in film haklarını istediler. Bana inanılamayacak bir para teklif ettiler, anlaşma yaptık. Paranın bütününü hemen verdiler. "SANSÜRÜMÜZ BU TUHAF ROMANA HİÇBİR ZAMAN İZİN VERMEDİ!" O sıralar Serencebey'de meşhur çini sobalı evde oturuyorsunuz ve maddi sıkıntınız var tabii...Öyle. Ama Kemal Film'den aldığım parayla Serencebey'deki evden ayrıldık. Kurtuluş'ta küçük, kaloriferli bir daire tuttuk, soğukta titremekten kurtulduk. Dünya varmış. Sonra "İnce Memed" İngilizceye çevrildi, bestseller oldu. Oradan bana inanılmayacak kadar bir para geldi. Param tükenince gene senaryolara başladım. Yazdığım hiçbir senaryoda adım yoktu ya, senaryo başına çok para almaya başladım. Bu sefer Mecidiyeköy'de bir gül bahçesi içindeki Kilimli Villa'nın alt katına taşındım. Eve buzdolabı aldım. Plaklar aldım. Terziye elbise bile yaptırdım. Anam Kadirli'den İstanbul'a geldi. İstanbul'a ancak bir yıl dayanabildi. Bizim gelin Fatma ona bizden çok iyi bakıyordu. Hiçbirimiz Bozdoğan Türkmen'in kızı Fatma olamazdık. Anam bir daha hiç İstanbul'a gelmedi. Kadirli'de canı sıkılırsa Van'a yeğenlerine gidiyordu. ANAM 1 YIL DAYANDI GÜNAH HÜKÜMETTE Kemal Film, "İnce Memed"in senaryosunu her yıl birkaç kere sansüre götürüyor ama sansür reddediyordu. Benim adımdan ürküyorlardı. Sanki babalarını öldürmüştüm. Böylece beş yıl geçti; Kemal Film sansüre senaryo göndermekten vazgeçmiyordu. O günlerde İngiliz kitapçımdan bir haber geldi "Amerikan şirketi Twentieth Century Fox 'İnce Memed'i istiyor. Londra'ya gel, " diye... "İnce Memed" beşinci yılında da sansürce onaylanmamıştı. Kemal Film'in durumu sarsılmıştı. Paraya da çok gereksinimi vardı. Bir yakınımdan Kemal Film'den aldığım para kadar borç istedim. Şakir Bey'e gitmeye, ona parayı verip Memed'i geri almaya utanıyordum. Sonunda bir çaresini bulup Şakir Bey'e gittim, "İnce Memed için bana verdiğiniz parayı getirdim, bunlar İnce Memed'i onaylamayacaklar" dedim. Şakir Bey sapsarı kesildi, konuşmak istedi, konuşamadı. Bu sırada çarem imdadıma ulaştı: "Bak Şakir Bey bu işte ne benim ne de senin günahın var. Günah o hükümete benzer hükümette. Verdiğin parayı getirdim. Sana bir de çok iş yapacak senaryo yazacağım ve beş kuruş bile istemeyeceğim.''Şakir Bey çekmeceden anlaşmayı çıkardı bana verdi. Ben de parayı ona verdim. Derinden bir ah çekip "İnce Memed benim yaptığım en güzel film olacaktı. Ben de bu dünyadan gözü açık gitmeyecektim. İmansızlar izin vermediler" dedi. "İnce Memed"in senaryosunun Kemal Film'den Twentieth Century Fox'a geçmesi nasıl oldu? Sonra Fox'un yolunu tuttunuz...Londra'ya uçakla gidecek kadar param yoktu. Cumhuriyet'te yıllarca birlikte çalıştığım Feyyaz Tokar bir otobüs şirketi kurmuştu. Onun otobüsüyle Londra'ya kadar gittim, yayınevinin avukatı ve Türkçe çevirmeni hazırdı. "İnce Memed"in anlaşmasını imzaladık. İmzadan iki gün sonra Fox beni geri çağırdı, bana beş yönetmen adı verdi. Fox'un Londra'daki sorumlusunu iyi biliyordum. Birçok büyük filmde adı vardı. Bu beş kişinin hepsi de çağımızın büyük rejisörleriydiler. İçlerinde Elia Kazan ve Kurosawa da vardı. Ben Joseph Losey'i seçtim. Elia Kazan'dan bir mektup aldım, "Losey büyük bir rejisördür. Talihin yaver gitmiş " diyordu. OTOBÜSLE LONDRA'YA Film daha çok Toroslar'da çekilecekti. Artistlerin çoğunluğu da Türkiye'den alınacaktı. Her şey iyiydi. Filmin senaryosunu Stanley Mann yazdı. Senaryo Türkiye'ye gönderildi. Mann dünyada çok ünlüydü. Foks 'un adamları neredeyse sevinçlerinden zil takıp oynayacaklardı. Film Türkiye'de çevrilecekti ama ona da izin çıkmadı, değil mi? Tabii bu kez dünya çapında isimler sözkonusu ve aklınıza sansür gelmiyor hiç...Nasıl gelsin, roman İngiltere'de bestseller olmuş. İngiltere'den sonra birçok dile çevrilmiş. Hiçbir ülkede, Türkiye'de bile toplatılmamış. Joseph Losey gibi bir adam da filmin rejisörlüğünü yapacak. Bizim 'vatansever, sanatsever sansür ' Stanley Mann'in senaryosunu yasakladı. ROMANA İZİN VERMEDİ Aslında hiç kimse aldırmadı. Ben de bunda bir acayiplik görmedim. Hepimiz Türkiye'de demokrasi dediğimiz böyledir dedik. Başka türlü bir demokrasi var diyemedik. Başka demokrasiler olduğunu söyleyenleri hapsettik, aç bıraktık, onlara zilli kurt muamelesi yaptık. Bundan sonra sansüre başka başka senaryolar geldi Foks'tan. Sansürümüz Nuh dedi de peygamber demedi. Bundan sonra "İnce Memed" elden ele geçti. Hiçbir zaman da çok şükür (!) sansürümüz bu tuhaf romana izin vermedi. Sizin tepkiniz ne oldu? Artık "İnce Memed" 50'sini hatta 60'ını doldurmuşken, ister misiniz film olmasını? Benim için sinema zor bir iş. Ağzı sütten yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Bir İngiliz hanım "Deniz Küstü " için bir İngiliz sinemacıyla geldi. Romanın bir senaryosu ellerindeydi. Senaryo güzeldi. İkinci geldiklerinde onlara "Deniz Küstü"yü çevirecekleri mekânları gösterdim. Önerdikleri para benim isteyeceğimden de çok fazlaydı. Başka ne istediğimi sordular. Ben de Terrence Mallick'i istedim. Çok sevindiler, hemen buluruz dediler ve gittiler. Uzun bir süre onlardan ses soluk çıkmadı. Dokuz ay sonra "Aradık aradık ses çıkmadı, her yere haber gönderdik. Adam kayıp...'' dediler. Buna üzüldüm ama bu adamı bekleyeceğim dedim.Yıllar sonra bir baktım ki Terrence Mallick'in bir filmi oynuyor sinemalarda: "İnce Kırmızı Hat". "Cennetin Günleri" gibi değildi ama usta işi bir savaş filmiydi. "Deniz Küstü" filmi bu sefer de benim yüzümden güme gitti. Ama artık üzülmüyorum. Kitaplarımdan yaşayacak para geliyor. Sinema bir yazar için koşul değil. SİNEMA KOŞUL DEĞİL ŞORAY: "İNCE MEMED FİLMİNDE OYUNCU OLMAYI ÇOK İSTERİM!" LİVANELİ: "İNCE MEMED TÜRK SİNEMASI İÇİN OLUMLU BİR ADIM OLUR!" Türkan Şoray: Peter Ustinov bu filmi yıllar önce çekti ama keşke "İnce Memed"in çıktığı topraklarda bu film tekrar çekilebilse. Anadolu insanının, Anadolu toprağının o sıradışı, o içsel yapısı anlatılabilse. Ben "İnce Memed"in şu an çekilse yurt içinde ve yurt dışında çok büyük iş yapacağına, çok büyük sükse yaratacağına ve büyük alkış alacağına inanıyorum. Zülfü Livaneli: Tamamlanabilir elbette. Ama bu çok kapsamlı ve maliyetli bir proje olur. Yetersiz kaynaklarla böyle bir projeye girişilmemeli bence; çünkü o zaman pek de içimize sinmeyen işler çıkıyor ortaya... Türk sinemasının yükselişe geçtiği bu dönemde, "İnce Memed"in yarım kalmış sinema macerası tamamlanamaz mı? Türkan Şoray: Bu beni çok heyecanlandırıyor. Hatta keşke o bölgeden yetişmiş yönetmenlerimizden biri yapsa bu işi. Doğal yapı korunarak, Çukurova ve lehçe kullanılarak o dönemin töreleri, geleneksel yapısı, bizim o kendi dünyamıza has yaşanmışlıklar, Anadolu gerçeği ve Yaşar Kemal'in o destansı dili film karelerine akıtılarak sinemalaştırılsa... Kitapta anlatıldığı gibi aynen yapılsa.Zülfü Livaneli: Çok hoş geliyor tabii. Mesele yönetmenin nereli olduğu, milliyeti değil elbette; ancak İnce Memed'in başarıyla sinemaya uyarlanabilmesi için yönetmenin o coğrafyanın kültürünü yakından tanıması, o coğrafyanın insanlarının duyarlıklarını derinden hissedebilmesi çok önemli. Kendi topraklarında kendi yönetmenlerinden biriyle yapılmış bir "İnce Memed" uyarlaması fikri kulağınıza nasıl geliyor? Türkan Şoray: Elbette. Hatta bütün festivallerde bu tür etnik filmlerin çok daha fazla iş yaptığını, ilgi çektiğini ve alkış aldığını görüyoruz. "İnce Memed" hikâyesi de bana göre bu konuda tüm dünyanın hayranlığını ve ilgisini çekecek, bütün gözleri ülkemiz üzerine çevirtebilecek içeriğe sahip. Düşünsenize o Çukurova'nın doğasını, iklimini, efsane ile iç içe geçmiş hikayelerini ve Yaşar Kemal'in efsaneyi günlük yaşam içine katışındaki lezzeti. Bir de bütün bu hassas noktaları gözardı etmeden kitabı olduğu gibi yansıtacak, o lezzeti olduğu gibi insanların içine akıtacak oyuncu ve yönetmenler olursa müthiş bir şey olur. Hem ülkemiz adına hem de sinemamız adına...Zülfü Livaneli: Elbette, eğer ortaya başarılı bir uyarlama çıkarsa bu Türk sineması için çok olumlu bir adım olur. Bu film, romanın dünyaca bilindiğini de düşünürsek, Türk sinemasının dünya sinemasındaki yeri açısından da bir fırsat sayılmaz mı? Türkan Şoray: Böyle bir projeye sinemayla ilgili biri olarak zaten çok heyecan duyarak bakarım, içinde olsam da olmasam da... Yönetmek fikrine gelince; çok heyecanlı fakat o bölgeyi benden çok daha iyi tanıyan, yönetmenlikte benden çok daha önemli başarılar kazanmış bir arkadaşımın, bir sinema emekçisinin, bir yönetmenin yapması daha doğru geliyor bana. Oyuncu olarak içinde olmayı elbette isterim. Kim böyle bir projede olmak istemez ki... Keşke Anadolu'yu en güzel anlatan romanlardan biri olan "İnce Memed" beyazperdede de ölümsüzleşse. Bu hem Anadolu insanını dünyaya tanıtmak hem Türk sinemasını dünyaya açmak hem de kendi gerçeklerimizle yüzleşmek adına çok önemli bir adım olur.Zülfü Livaneli: Yaşar Kemal uyarlaması "Yer Demir Gök Bakır", çok severek çalıştığım, başarılı bir film olmuştu. "İnce Memed" gibi bir başyapıtı sinemaya uyarlamanın ne kadar heyacan verici, harika bir deneyim olabileceğini biliyorum. Ancak hayatımın bu döneminde edebiyata ağırlık vermek, zaman ve enerjimi mümkün olduğunca yazmaya ayırmak istiyorum. O yüzden böyle bir uyarlamanın yönetmenliğini üstlenmeyi düşünmem sanıyorum; ama yine de eğer böyle bir proje gerçekleştirilebilirse çorbada benim de tuzum olsun isterim. Ufak da olsa bir katkım olması beni çok mutlu eder. Böyle bir projeye siz nasıl bakarsınız? İçinde olmak ister misiniz?

    Milliyet Gazetesi