İpek Kamuran, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u inceledi.
 27 Mar 11:16 · Kitabı okudu · 44 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabı Batıda aldım elime. Sonra Doğuya doğru yola çıktım. Doğuya giderken Batı Cephesi'ni okudum. Sonra bitmedi Batıya geldim okumaya devam ettim. Değerli hocam Muzaffer Akar önermişti. Sitede bir çok kişinin bu kitabı okumasına vesile olmuştur biri de benim. İkinci el kitap sevdam yüzünden kitabı bulup bana yollaması biraz güç oldu sanırım. Bu güzel hediyesi için ayrıyetten teşekkür ederim. İyi ki var, iyi ki bizlere bir şeyler katıyor.. Orwell'in bahsettiği "ilk baskı züppelerinden" olmak istemem ama bana gelen kitabın ilk baskılardan olduğunu görünce daha da sevindim. İçinde işaretlenmiş yerler, sararmış sayfaları, ilginçtir ama son sayfalarındaki kan mı desem çamur mu desem kırmızı lekeleli ve benden 1 yaş küçük :) olan bu kitabı çok sevdim. Bu kadar uzuuunnn sürede okumamın sebebi ise belli bir süre seyahat halinde olmam, işlerimin yoğunluğu, birazda tembelliğim maalesef.

Kitabı hem pdf den hem de aslından okudum. İki farklı çeviri ve iki farklı yayın evi.. Bu beni biraz zorladı. Birazda huzursuz etti. Pdf kitaplar hep huzursuz eder beni. Ama mecburiyetten okuyorum. İş yerinde kimseye hissettirmeden nasıl kitap okuyabilirim başka :D İlginçtir, insanlar akşama kadar sosyal medyada zaman öldürmenize karışmıyor ama elinizde kitap görünce can sıkan tepkiler verebiliyor. "mesai saatlerinde çaktırmadan kitap okumamın" tek yolu bu :) Pdf olarak okuduğum kitabın ismi bile farklıydı "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" Varlık Yayınlarından çıkmış olan kitap..

Her iki isminden de anlaşılacağı gibi kitap savaşı anlatıyor. Savaşın bütün acımasızlığı, gerçekliği ve savaşta her şeyin mübah olduğunu bu kitapta görüyorsunuz. Savaşın sadece insanlar üzerindeki etkisi değil. Tüm doğaya olan zararlarını, savaşa katılan hayvanların hallerini hepsini buluyorsunuz bu kitapta. Bulmaz olaydım diyorsunuz tabi.
“Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor: “Peki ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.” (syf,85)
Okurken yutkunamadığım zamanlar oldu, gözlerim doldu. Zamanla askerlerde ölüme ve öldürmeye karşı duyarsızlaşmanın olduğunu anlattığı kısımlarda inanmak istemedim. Bu duyarsızlaşmaya karşın yinede aralarında dostluk bağları olanları gözetmeleri, onları önemsemelerini güzel bulduğum kadar acıda verdi. Huzursuz ve mutsuz oldum. Çünkü kayıtsız kalınamayacak kadar gerçek ve kayıtsız kalınamayacak kadar acı bir durum savaş.

Yazarın farklı bir penceresi olduğunu düşünüyorum. Savaşı bu kadar geniş bir bakış açısıyla ele alması inanılmaz etkiledi beni. Askerlerin savaşa katılmadan önceki ve savaşa katıldıktan sonraki halleri.. Savaş psikolojisi ile beraber öncesinde farklı farklı bireyler olan askerlerin nasıl tek tipleşip aynılaştıklarını ele alışı çok etkileyiciydi. İnsanların ölüm karşısında verdiği tepkiler beni çok derinden etkiledi. Bunlar gerçekten yaşanmalı mıydı diye sorgulamadan edemiyorsunuz. Yazarında bunu sorguladığı her satırından belli. Bir avuç insanın çıkarı için bir halkın herşeyine kadar savaşa batması çok büyük delilik. Askerlerin savaştan sonrasını hayal edemiyor olmaları ayrı bir üzüntüye sebep oluyor insanda. “Çok geniş bir kuşak, ateş altında.”(syf,139) diyor kitapta.. Ateş içinde de diyebiliriz buna. Çünkü o kuşakların yarını olması mümkün olmayacaktır. Savaş bittiğinde, tek bildiği savaşmak olanların düşeceği boşluk yaşayacakları hiçlik duygusu..

Paul'un cepheden uzaklaşıp tekrar geri döndüğünde yaşadığı korkular kitabı daha da gerçekçi yaptı benim gözümde. Çünkü hayatta her şey zıttıyla var olur. Eğer cesaret varsa korku da vardır, ölüm varsa yaşama isteği.. Kitabı uzuun bir zaman diliminde okuduğum için toparlamakta da zorlandım haliyle. Son olarak kitabın sonunda üvez ağacı ve meyvesiyle ilgili bir kısım geçiyordu. Yakın zamanda Semih beyin yaptığı incelemede de (#28346170) bununla ilgili bir kısım görmüştüm. Bu da beni gülümsetti açıkçası. İki kirabın bir noktada birbirine temas ettiğini düşündüm. Aynı yoldan geçerken birbirine selam veren iki insan gibi.. Yazar Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok demiş ama savaşa dair benim yeni şeyler öğrenmeme algılamama sebep oldu kitap. Bundan daha geniş bir çerçeveden olaylara bakılabilir mi bilmiyorum.. Keyifli okumalar.

Nedense bu kitaptan bahsedince aklıma bu şarkı geliyor:
https://youtu.be/kXQ-PVfomFg

Tuco Herrera, bir alıntı ekledi.
24 Oca 13:28 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

KOKKA KOLA ve Nail Baba =))
“Coca Cola, 1930 Noel’inde, o güne kadar üniforma giymeyen ve genellikle mavi ya da yeşil renkli kıyafetleri tercih eden Aziz Klaus’la kontrat yapacaktı. Habdon Sundblom adındaki çizer ona firmanın renkleri olan beyaz bantlı canlı kırmızı kıyafetleri giydirip bugün hepimizin bildiği özellikleri kazandırdı. Çocukların dostunun beyaz sakalları var, hiç durmadan gülüyor, kızakla seyahat ediyor ve o kadar tombul ki, bir sürü hediyenin yanı sıra iki elinde de birer Coca Cola’yla dünyanın değişik bacalarından geçmeyi nasıl başardığını hiç kimse bilmiyor.
Ayrıca İsa’yla ne ilgisi olduğunu da bilen kimse yok.”

Aynalar, Eduardo Galeano (Sayfa 80 - Sel Yayıncılık 4. basım  Aralık 2013)Aynalar, Eduardo Galeano (Sayfa 80 - Sel Yayıncılık 4. basım Aralık 2013)
Yuceyurt, bir alıntı ekledi.
02 Oca 08:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Aziz Klaus'un Ortaya Çıkışı
Aziz Klaus, 1863 yılında New York’taki Harper’s dergisinde yayınlanan ilk resminde bir bacadan girmeye çalışan şişko bir cüceydi. Bir ölçüde Aziz Nikola efsanelerinden ilham alan çizer Thomas Nast’ın fırçasıyla hayat buldu.
Coca Cola, 1930 Noel’inde, o güne kadar üniforma giymeyen ve genellikle mavi ya da yeşil renkli kıyafetleri tercih eden Aziz Klaus’la kontrat yapacaktı. Habdon Sundblom adındaki çizer ona firmanın renkleri olan beyaz bantlı canlı kırmızı kıyafetleri giydirip bugün hepimizin bildiği özellikleri kazandırdı. Çocukların dostunun beyaz sakalları var, hiç durmadan gülüyor, kızakla seyahat ediyor ve o kadar tombul ki, bir sürü hediyenin yanı sıra iki elinde de birer Coca Cola’yla dünyanın deği6şik bacalarından geçmeyi nasıl başardığını hiç kimse bilmiyor.
Ayrıca İsa’yla ne ilgisi olduğunu da bilen kimse yok.

Aynalar, Eduardo GaleanoAynalar, Eduardo Galeano
Zeynep Can, bir alıntı ekledi.
04 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

...Ayrıca ülke düşüncesi, yani haritada kırmızı veya mavi çizgilerle çevrelenmiş bir toprak parçasında yaşayıp yeşil ve siyahla gösterilen diğer toprak parçalarından nefret etme zorunluluğu bana oldum olası dar görüşlü, at gözlüklü ve gerizekalı bir aklın ürünü gibi görünmüştür. Ben yaşayan her şeyin ruh kardeşiyim, insanın olduğu kadar zürafanın da timsahın da.

Seyahat Sanatı, Alain De Botton (Sayfa 108 - SEL Yayıncılık- Geceyarısı Kitapları)Seyahat Sanatı, Alain De Botton (Sayfa 108 - SEL Yayıncılık- Geceyarısı Kitapları)
fulden ufacık, Mahalle Kahvesi'ni inceledi.
05 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dikkat spoiler içerir!
Sait Faik, benim okurken kendimi mutlu hissettiğim hayatın kendisini ya da şöyle ifade etmem gerekirse hayatta yaşanan çoğu durumun habercisi olarak görüyorum onun kitaplarını.

Sait Faik'tan okuduğum ikinci kitap. Bu kitabında da olduğu gibi Adalarda seyahat edip balıkçılarla birlikte balık tutuyoruz. Bana göre bir yazarı anlamak için ilk başta hayatını daha sonra ise onun eserlerini okumak olduğunu düşünenlerdenim.

Mahalle Kahvesi adlı eserinde, esnaf, işsiz olan dertli insanları, toplumun acı çeken insanlarını anlatıyor. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfetmek ister. Bununda ancak öykü yazarak yapabileceğini keşfettiğinde kalemi ve kağıdıyla yollara düşer. O insanların öyküsünü yazdığında kendini mutlu hissetmeye başlar. Onun da dediği gibi "Bir insanı sevmekle başlar her şey."

Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur.

Mahalle Kahvesi adlı eseri 22 öykü ve en sonunda da Orhan Veli Kanık'ın onun için yazdığı denemeden oluşur. Gelelim birlikte bu öyküleri ve denemeyi inceleyelim.

İlk öykümüz Mahalle Kahvesi. Kış mevsimini yaşandığı bir günde yaz mevsiminde de sık sık uğradığı bahçeli mahalle kahvesine gitmesiyle başlar öykü. Daha sonra da orada yaşanan durumu anlatır. Mahalleli tarafından dışlanan babasının evlatlıktan reddettiği biri gelir kahveye. Üstü başı yırtık. Kız kardeşini de kötü yola düşürmüştür. Babasının öleceğini duyunca gelmiştir kahveye.

İkinci öykümüz Plajdaki Ayna. Yazarın plajdaki aynayı neden kırdığını anlatır bu öyküde. Fakat bazen insanlar da sebepsizce bir şeyler yapabilir değil mi ?

"Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekala bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur."

Üçüncü öykümüz Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal. Sinema kapısının önünde gördüğü uyuz çocukla ilgi hayaller kurar. Ona para verebilirler, uyuz merhemi sürüp tekrardan sokağa atabilirler ya da hiçbir şey yapmadan bakabilirler. Yalnızca hayal.

"Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o ela gözlerin içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev, diyen adamın adeta fikrini okudum. "

"Şu sinemaya akın akın girenlerin içinde eczacılar, doktorlar, iyi insanlar, merhametliler olacağını düşündüm: Bir aralık ben de uyuza tutulduğum için bilirim.
Elli kuruşluk bir kükürtlü ilacın yarısı; tamamdı...
Bir insan o akşam sinemaya gitmemeyi düşünse..."

"-Sen o parayı verebilirdin, diyor.
İşte bütün mesele burada:Ben sinemaya gideceğime ona bu parayı verebilirdim. Şimdi ben de herkes gibi düşünmeye başlıyorum:
"O parayı ben versem, o yerdi. O, uyuzla, yalancı bir saadet dünyası içindeydi. Hiç düşürülmediğini sandığı -sahiden İstanbul sokakları aransa kaç düşmüş çeyrek bulunur?- çeyrekler eline düşüyordu. Uyuzun da zararı yoktu. Yalnız yatabildiği, bir yere sığındığı akşamlar, oh, ne güzel kaşınıyordu!"
Ben bunu yapamazdım. Altmış beş kuruşu çocuğa veremezdim.: Bu sinemaya verdiğim paranın, bir insanı muhakkak surette bu iğrenç hastalıktan kurtarmak pahasına beni eğlendireceğini bildiğim halde...
Ben de mücrimim, herkes gibi..
Ama, uyuzdan kurtulmak için insanın bir kat daha çamaşırı olması lazım! Ama bir evi, bir anası olması lazım! ama bir su dökünecek yeri olması lazım!..
Altmış beş kuruşu vermemek için daha ne bahaneler bulacağım?.. Bu akaşamı kendime zehir etmemek için daha neler bulacağım, yarabbim!.."


"Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyor.."
"Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum; ben yalnız hayal kuruyorum. "

Dördüncü öykümüz Dört Zait. Dört zait kan tahlilinde frengi işaretidir. Sait Faik yolda giderken sigara yakmak istediğinizde çakmak istediğiniz tiplerden biridir.

"Üstü başı muntazam, hali tavrı pek şehirli birinin benden cıgara yakmasını sevmem. Neden derseniz, birçok adamdan cıgara yakmaya cesaret edememiştir bu adam da onun için... Halbuki, hiç de cesaret edilemeyecek şey değildir. Onlardan utanmıştır, benden utanmamıştır. Buna içerlerim doğrusu. Mademki, ayıp olmasa bile, hafifçe garip bir şeydir. Birçok insana yapılamayacak bir harekettir. Ben neden seçileyim? Buna karşılık, hiç düşünmeden, hesap etmeden yol soran köylü, saf, psikoloji ve fizyonomi cahili olanlardan hoşlanırım. Onlar sorsunlar. İçlerinde gizli, hesaplı düşünceler yoktur onların."

"Ama şunu da bilirim ki insanoğlu tanımadığı insanoğluna bir şey sormak için, yirmi kişiden seni seçtiği zaman kendine göre birtakım hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar da psikolojik hesaplardır."

Vapur beklediği sırada ya da vapuru kaçırmak için beklediği sırada karşısında gençken oturan adamın elindeki kağıda anlamaz gözlerle baktığı gördü.

"Ama bir ara aklıma, o kağıttan anlayacak bir mühim adam diye seçilmek ihtimali geldi. Ne yalan söyleyeyim, bu fikir bana gelir gelmez, hayır kendimi mühim gördüm diye değil, ama malum bir şekilde seçilmek hoşuma mı gitti nedir? Adama bir parçacık baktım. Zaten o da beni seçmişti. Burasını istersen sana kendimi beğendirmek için söylediğimi san..."

Adam yeni bir işe girecekmiş bu yüzden kan tahlili yaptırmış. Ancak sonuçların yazıldığı kağıtta neler yazdığını anlamamış. İş yerine götürsün mü götürmesin mi onu soracakmış.

"Ne söyledi o adama gözlerim, bilmem ki.. Kağıda beraberce tekrar daldık. Ne götür dedim, ne götürme..
Bakmak istiyor, gözlerinin içine bakıyordum. Adam bembeyaz kesilmişti.
Gittim. Potinlerimi boyattım. Eve koştum. Tıraş oldum. Temiz bir kravat bağladım. Bugün artık, kimsenin bana yanaşmaması için azametli bir tavır takındım. İşte o gün pardösümü de temizleyiciye verdim, sevgilim."

Beşinci öykümüz Hallaç. Yaşlı bir hallaçıyı anlatıyor hikaye. Bir gün o çevik adam gemide işini yaparken kalp krizi geçiriyor. İki oğlu da babası için tüm paralarını motora verirler.

"Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor."

Altıncı öykümüz Baba-Oğul. Bir gazete müvezziinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu bir türlü okumuyor. Diğeri de doktor olmuş yani büyük adam dediklerinden. Fakat babasını tanımamış. İşte o babaya mahalle çocuğu olan gazeteci oğlu bakıyormuş. Babası da öbür oğlu için "Doktor oldu ama, adam olamadı." demiş.

"Bunu da bahriye mektebine verdim. Durur oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyfendi, insanın bazen abuk sabuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı, diyorum.
-Adam olan bu, beybaba, dedim."

Yedinci öykü ise Karanfiller ve Domates Suyu. İşlenmemiş toprakların olduğu balta girmemiş ormanlık alanın işe yaraması için tırnaklarıyla kazıyan Kör Mustafa'nın hikayesi..

"Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık, öyle taşlıktı ki.. Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak mecburiyetindeydi."

"Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler."

"Gözümde, milyonu olsa da, kalp parayla metelik etmez."

"Onu gördüm mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum."

Sekizinci öykümüz Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?. Kahvede otururken yaşlı bir adam gözüne çarpıyor. Her gün aynı saatlerde geliyor o da o saatlerde gidiyor kahveden. Bir gün tespihini kaybeden yaşlı adam yazarı suçlayan bakışlar atıyor o da suçluymuş gibi davranıyor. Neden yaptığını da bilmeyerek.

"Zavallı ihtiyara hem acıyorum, hem de gözünün içine, tespihini ben çalmışım da hiç utanmazmışım gibi bakıyorum. Çok fena bir hareket biliyorum. Biliyorum ama elimde değil. Bende bu hali uyandıran odur. Bütün bunlardan sonra yaptıklarıma pişman olsam biraz olsun üzülsem ya, hayır!..Kahveyi geçtikten sonra için için, bazen başımı iki tarafa sallayarak açıktan açığa, bir gören olsa deli midir nedir diyecek şekilde gülmeme ne dersiniz?"

Dokuzuncu öykü Bir Sarhoşluk. sarhoşken birisini takip etmesiyle başlıyor yoksa sarhoşluktan mu ? Ama yürüyünce o da yürüyor durunca o da duruyordu.

Onuncu öykü Kınalıada'da Bir Ev. Sevdiği kız Kınalıada'da yaşıyor. Fakat o hiç oraya gitmemiş. Hayalinde sevdiği kızın evini canlandırıyor bu hikayede.

"Bahçede bir de çıkrıklı kuyu olacak. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görür, ben de severim. Böyle bahçeyi, evini, anasını tarif ederken gördüm sanmayın. Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri."

"Evler mi? Diye sormayın. Evet, evler… Bunları bildiğim hâlde eskiden merak ettiğim Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atıyorum. Çünkü orada bayıldığım bir kız oturuyor."

"İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince (…) İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de(…)"

On birinci öykü Süt. Yazar bir sütçü dükkanına girdiğinde o eski hayatına yeni bir hayat ekleyeceğini düşünür. fakat dükkandan dışarı çıktığında onu eski hayatının ruhları beklemektedir.

On ikinci öykü Gramofon ve Yazı Makinesi. Bu öyküde bu iki nesnenin kendisi için önemini anıları ile anlatmıştır.

"Matbaa nedir ki? Yalanların , dolanların , santajların , hırsızlıkların , kötülüklerin, bayağılıkların aleti. İstediği kadar saatte binler , on binler çıkarıyorum desin. İstediği kadar kesip biçip atsın. Kendini bir şey şansın. Her zaman kötülerin , bayağıların eline ve kucağına atılmaya hazır bir histerik kadından başka bir şey değildir."

"Gramafon basli başına ,kendi namına bir medeni adamın zevk aletidır. Kimselere zararı yoktur. İnsanoğlunun küçücük, temiz arzularına baş eğen, onun zevkini düşünen bir alettir."

On üçüncü öykü Barometre. İki gündür sabahları sis değil ancak bulut da olmayan karanlık şehri bastırıyordu. Barometrede de durmadan düşüyordu. işte böyle bir günde biri Çavuş biri de ihtiyar Rum meyhaneci ile karşılaşır. Vitrindeki mankene bakarlar.

On dördüncü öykü İzmir'e. yaşlı kadın tavşanlarını satarak İzmir'e gidecek bilet parası bulmaya çalışır. İzmir'de torunları vardır. Bu da yazarımızın dikkatini çeker. daha sonra yürürken de canlı ve cansız kuzu satan birini görür. Acaba o da mı İzmir'e gidecektir?

"Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!"

"Balonlarına hiç iğne batırılmayan insanlar da yaşıyor.
İşte, bütün balonlarına iğne batırılmış bir baloncu gözüyle sokaklardayım. Dün kendini beğenmiş sevgilimden, gece bir hiç için beni kıran arkadaşımdan, biraz önce evimden, akşamleyin cesareti, nikbinliği, aşkı, sabaha karşı bin türlü olmaz fikir, his, şaçma, delilik nöbetlerini kanımda uyuşuk uyuşuk döndüren içkiden, evin kapısından çıkar çıkmaz kendimden tiksinerek sokaklardayım."

"Balzac: ‘’Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar’’ der."

"Asalet insanlardan çoktan kalktı. Ama o tuhaf kelime ne tüccar evlerine, ne kasap, ne komisyoncu karılarına, ne lokantacı suratlarına, ne büyük apartmanlara, ne de büyük *r*spulara, büyük insanlara geçti. Asalet, ümitlerimize, hüzünlerimize, yalnız fakir insanların ümitlerine, facialarına gelip kondu. Onu ne okumuş suratlarında, ne kitaplarda, ne eşyada, ne de hareketlerde aramamalıyız beyhude."

On beşinci öykü Kış Akşamı, Maşa ve sandalye. Bu hikayede kış akşamı maşa ve insan bekleyen sandalyenin öyküsünü okuyoruz.

"İnsan bekleyen sandalyeyi masanın altına sürdüm. Sonra mangalın üstünde el bekleyen talihsiz maşayı külden çıkardım; mangalın kenarına yatırdım. Kar da, rüzgar da durmuştu. Köyün içinde ses seda yoktu. Gökyüzü kapkaranlıktı. Orada uzun, bitmez tükenmez bir kış gecesi durmuş dinleniyor, yeniden kar topluyordu. Önce pencereyi, sonra ağzımı açtım; kış gecesine sunturlu bir küfür, Kumkapılı bir Ermeni balıkçı küfrü salladım."

On altıncı öykü Bir Bahçe. İstanbul'da kaldığı bir otelin hayran olduğu bahçesini anlatır bu öyküsünde.

"Bir şehirde senelerce oturulur.Bıkılır.Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır.Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğiniz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.Birden kafanızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz."

On yedinci öykü ise Bir İlkbahar Hikayesi. yazar çocukken İç Anadolu Bölgesi'nde bahar aylarında yaşadığı bir anıyı anlatır.

"Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara göre bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir ylancı ilkbahardır. Ben bçyle bir yalanvı ilkbaharın hikayesini yazıyorum."


Yazar, ve ailesi, evin reisi babanın tayini dolayısıyla bir yaz sonu Anadolu'nun bir şehrine gelirler ve burada son derece sert ve uzun bir kış geçirirler. Bir sabah 'kırkikindi yağmurları'yla bütün karlar erir ve 'yalancı ilkbahar' gelir. Hastalanan yazar, kış mevsimi boyunca evin içinden dışarı çıkamadığı gibi neredeyse yatağa bağlıdır.Bir sabah, odasının içinden 'parlak bir kuş' geçtiğini görür. Dikkatle baktığında bunun aslında bir kuş değil, dışarıdan tutulan bir 'aynanın ışığı' olduğunu fark eder. Pencereye koşup baktığında ise; aynayı tutanın 16-17 yaşlarındaki komşularının kızı olduğunu görür. Ertesi gün, kendisi de aynı şekilde cevap verir ve bu durum 'masum bir aşk oyunu' halinde devam eder. Ancak, çok geçmeden babasının tayini başka bir yere çıkar. Eşyalar bir 'yaylı'ya yüklenir ve şehirden ayrılmak zorunda kalırlar. Yolda ağaçların arasından sızan güneşi gören yazar, geride bıraktığı sevgisini/sevgilisini hatırlar ve doyasıya ağlar.

"İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu... Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu... Klasik ilkbaharların içinde hepsinin, hatta sülüğün bile yeri vardır. unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."

On sekizinci öykü Sakarya Balıkçısı. Eskiden Sakarya'da balıkçılık meslek değilmiş. Bir gün Muharrem o köyde balıkçılık yapmaya başlamış. İşte onun hikayesini okuyoruz.

"Oklama, cılpık, hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir. Bu balıkların ince, gözle zor fark edilen kılçıkları vardır. İyi çiğnenirse mesele yok. Yutsan da ehemmiyeti yoktur a! Köylüler bu kılçığı hiç çıkarmadan yerler. o zaman balık pek lezzetlidir. Galiba balıkların lezzetleri de de bu kılçıklarda gizlidir. İnsana öyle gelir. Biz kasabalılarsa, çiğner durur, başparmağımızla şahadet parmağımız dudaklarımıza götürür, bir şeffaf, ince teli almaya çalışırız. Böyle olunca da balığın lezzeti kaybolur."

On dokuzuncu öykü Kestaneci Dostum. Yaşından küçük görünen Ahmet'in anası ölünce Salim Usta'nın yanında çıraklık yapmış. Daha sonra da askere gitmiş fakat ufak tefek ve yaşını da bilmiyormuş. Nüfus cüzdanında 24 yaşında olduğunu duyunca şaşırmış. Salim Usta'yı bulamayınca o da bir gün yolda kestaneci görmüş ve kestaneci olmaya karar vermiş. Tabi kestanelerini yerlere atıp ekmek teknesi mahvolana kadar. Yıllar sonra yazar onu tekrardan gördüğünde tutuklanmış adliyeye doğru gidiyormuş. Eroin işi yüzünden.

Yirminci öykü Söylendim Durdum. Şehrin iğrençliğinden, hayatın adilsizliğinden bahseder durur. yazarak rahatlar.

" Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere. Neredeler?"

Yirmi birinci öykü Ermeni Balıkçı ile Topal Martı. Bu öyküde ise bu iki karakterin arkadaşlığını okuyoruz. Martı öldüğünde Ermeni Balıkçı yakasına siyah matem takar. İnsanlık bazen içimizde var.

Ve son öykü de Sinağrit Baba'dır. Bu seferki kahramanımız bir balık. Kimin ağına takılacağını seçmek ister. Doğru kişinin ağına gitmek ister. Fakat dikkatsizlik onu hiç ummadığı bir ağın içinde bulur kendini.

Orhan Veli Kanık'ın Sait faik için yazdığı yazıyı okurken duygulandım. Bir kişi hakkında yazılarda en sevdiğim yazılar o kişiyi tanıyanların yazdıkları oluyor. tıpkı bu yazı gibi.

"Bence Sait Faik ne genç hikayecidir, ne ihtiyar. bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.
Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden,mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor."

ATA­TÜRK NA­SIL Kİ­TAP OKUR­DU?
Cum­hu­ri­ye­t’­in ku­ru­cu ide­olo­ji­si­nin ki­ta­ba na­sıl bak­tı­ğı­nı, mem­le­ke­tin dört bir ya­nı­na kü­tüp­ha­ne­ler kur­du­ğu­nu sa­nı­rım yaz­ma­ma ge­rek yok.
Ge­çen gün ev­de mi­sa­fir­le­ri­miz­le soh­bet eder­ken ko­nu “na­sıl ki­tap oku­du­ğu­mu­za­” gel­di. Ya­ni; okur­ken ki­tap­la­rı çi­zer mi­si­niz; say­fa­la­rı­na not alır mı­sı­nız ve­ya say­fa­la­rı­nın kö­şe­le­ri­ni bü­ker mi­si­niz?
Ata­tür­k’­ten ör­nek ver­dim:
Ata­türk ki­tap okur­ken, ya­za­rın dü­şün­ce­si­ne ka­tıl­dı­ğı cüm­le­le­rin, pa­rag­raf­la­rın al­tı­nı kır­mı­zı ka­lem­le; ka­tıl­ma­dı­ğı bö­lüm­le­ri ise ma­vi ka­lem­le çiz­di.
Önem­li bul­du­ğu pa­rag­ra­fın ya­nı­na “x­x” önem­li; “xx­x” çok önem­li ve “mü­h” mü­him an­la­mı­na ge­len işa­ret­ler koy­du.
Oku­du­ğu say­fa­la­rın üs­tü­ne kur­şun ka­lem­le not­lar yaz­dı.
Ge­nel­lik­le ki­tap­la­rı ma­sa ba­şın­da oku­du. Ya­nın­da par­ça par­ça kes­tir­di­ği tül­bent bu­lun­dur­du; çok oku­mak­tan göz­le­ri ya­şar­dı­ğın­da bun­lar­la ku­ru­la­dı. İki gün ara­lık­sız oku­du­ğu ol­du. Be­ğen­me­di­ği ki­tap­lar için, “bo­şu­na za­man tü­ket­mi­şi­m” de­di.
Ne­re­ye se­ya­hat et­se, boş cep­ha­ne san­dık­la­rı içi­ne koy­du­ğu ki­tap­la­rıy­la git­ti. “Sa­vaş bit­ti şim­di cep­ha­ne san­dık­la­rın­da­ki ki­tap­lar­la mü­ca­de­le ede­ce­ğiz. Bu da kül­tür-sa­nat sa­va­şı­mı­z” de­di.
Cep­he­de ça­dı­rın­da ki­tap oku­yan bi­rin­den bah­se­di­yo­ruz…
Bü­yük öğ­ren­me aç­lı­ğı var­dı. Fran­sız­ca ki­tap­la­ra me­rak­lıy­dı.
En son oku­du­ğu ki­tap­lar Türk ta­ri­hi ve Türk­çe­’ye ait ça­lış­ma­lar­dı. 1233 ta­rih ki­ta­bı oku­du. Ya­ban­cı ta­rih­çi­ler­den İn­gi­liz Sos­ya­list H.G. Well­s’­i be­ğe­nir­di. Kü­tüp­ha­ne gö­rev­li­si Nu­ri Ulu­su­’ya gö­re Karl Mark­s’­ı da oku­du. Özel Ka­le­mi Züh­ti Ula­y’­dan, sos­ya­list Max Be­er’­in “Sos­ya­lizm ve Sos­yal Mü­ca­de­le­le­rin Ta­ri­hi­” ki­ta­bı­nı çe­vir­me­si­ni is­te­di. Her dü­şün­ce­ye açık­tı.
On­lar ede­bi­yat-sa­na­tı se­ven ku­şak­tı.
Ata­türk, 388 ede­bi­yat ve 212 gü­zel sa­nat­lar ki­ta­bı oku­du.
Arap­ça kö­ken­li ke­li­me­le­re kar­şı müt­hiş aler­ji­si var­dı. Bu­gün çe­şit­li spe­kü­las­yon­lar ya­pıl­sa da din ko­nu­sun­da 161 ki­tap oku­du.
Çok zen­gin bir kü­tüp­ha­ne ku­ran Ata­türk, ya­şa­mı bo­yun­ca 4 bin 289 ki­tap oku­du.
Kuş­ku­suz…
Ya­şa­mı bo­yun­ca bir elin par­ma­ğı­nı bi­le geç­me­ye­cek ka­dar ki­tap oku­yan­lar Kü­tüp­ha­ne­ler Haf­ta­sı­’nın an­la­mı­nı kav­ra­ya­maz­lar…

Soner Yalçın, "Osmanlı cami kütüphaneleri" Sözcü Gazetesi, 3 Nisan 2016

Yazının tamamı için, http://www.sozcu.com.tr/...tuphaneleri-1165693/

Kıvanç Yıldız, Puslu Kıtalar Atlası'ı inceledi.
 24 Oca 2016 · Kitabı okudu · 27 günde · Beğendi · 9/10 puan

İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

"Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı
2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası
3. Koyu, parlak siyah"
Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
Akçe: 1. Küçük gümüş para
Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
Akreb: Akrep burcu
Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
Âlem: Evren
Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
Aleyhillane: Lanet ona
Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
Âlim: Bilgin
Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
Alman Ektileri: ???
Alman Eküleri: ???
Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
Aza: Vücut parçası, organ
Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
Azat: Serbest bırakma,
Azül Taşı: ???
"Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:

“Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah’ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesi’nin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”"
Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
Banlamak: Bağırmak
Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
Barka: Büyük sandal
Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
Beher: Her bir 
Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
Bet: Kötü
Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
Bezen: (Bezek) Süs
Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
Biçare: Çaresiz
Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
Billur: Kesme cam, kristal
Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
Bucurgat: Vinç
Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
Camgöz: Takma gözlü.
Cedi: Oğlak burcu
Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
"Cendere: 1. Pres
2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek."
Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
Ceriha: Yara
Cevza: İkizler burcu
Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
Cühela: Bilgisizler, cahiller
Cümbüş: 1. isim Eğlence
Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
"Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai"
Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
"Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür.
2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)"
Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
"Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi.
2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır."
Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
"Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir."
"Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı
2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse"
Damla: Kalbe inen inme, felç
Damlalı: Felçli
"Daniska: Danimarkalı
Âlâ (İyi, pekiyi)"
Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
"Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü

Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
"Darülfülfül:
Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekteaynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
"Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.

Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
"Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
Keyfçi
Şarap İçen"
Demlenmek: İçki içmek
Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
Devi: Kova burcu
Devletlû: Devletli
Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
Dikke: İğne.
Dirim: Hayat, yaşam
"Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra ""Kesenize bereket"", ""Allah daha çok versin"", ""Ziyade olsun"" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
“Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır."
Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
"Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.

Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır."
Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
Düstur: Genel kural
Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
"Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
"Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir."
Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
Efkâr: Tasa, kaygı
Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
Efsun: Büyü
Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
Ehli işret: İçki içme erbabı
"Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun
2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi"
Ehlikeyf: İçki.
"El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça ""el-kimya""(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, islam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.

Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çağunlukla amacı ""Filozof Taşı"" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
Simya nedir?
Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir."
Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
Envai çeşit: Çeşit Çeşit
Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
Esed: Aslan burcu
Esedi Altınlar: Yabancı altını
Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
"Esrefî: 1. Mısır altını.
2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı."
Esvap: Giysi
Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
Evliya: Ermiş
Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
Fasıl: Bölüm, kısım, devre
Fasıla: Aralık, ara, kesinti
Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
"Ferman: 1. Buyruk, emir
2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık"
Feryad: Bağırıp çağırma
Feryat: Haykırış, çığlık
Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
Filuri: Eski Ceneviz para birimi
Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
Fuzuli: Yersiz, gereksiz
Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
Gaflet: Aymazlık
"Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.

Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir."
Gark olmak: Gömülmek, Batmak
Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
"Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz"
Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Gök Kubbe: Gök
Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
Güden: Kalınbağırsak
Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
"Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz
2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz
3. Kontrolsuz."
"Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur."
Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
"Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları."
Hamel: Koç burcu
Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
"Hasılat: 1. Ürün
2. Gelir, kazanç"
"Hasım: 1. Düşman, yağı
2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf"
Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
"Hınzır: 1. Domuz
2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz
3. Yaramaz, haylaz
4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar
5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan"
"Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi,
parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir.
Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değistirme ustasıdır. Sadece
yakalanmamasının değil, onun meslekteki basarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir."
Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Hışım: Öfke, kızgınlık
Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
Husye:  Er bezi, testis.
Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
Hut: Balık burcu
Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
Hüsnühal: İyi hâl.
Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
İblis: Şeytan
İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
"İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak
2. erişmek, ulaşmak
3. algılamak"
İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
"İhtimam: 1. isim Özen
2. Özenli bakım"
"İkircikli: 1. İşkilli
2. Kararsız, mütereddit
3. Kararsız, mütereddit bir biçimde"
İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
İncitmebeni:  Kanser.
İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
"İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama
2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması"
İptila: Düşkünlük, tiryakilik
İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
İstifrağ: Kusma.
İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
İtalik: Yatık Yazı
İtdirseği: Arpacık
İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
İtimat: Güven, güvenç, emniyet
"İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer)
2. Sapa"
İzzetü İkram: Ağırlama
Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
"Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek
2. iskeleti görünmek"
Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
"Kâfir: 1. Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
"Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse
2. Yahudilerin din reisi"
Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
"Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı
2. Mimar yardımcısı
3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın
4. İptidailerde hoca yardımcısı
5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse"
Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
"Karina: 1. Gemi omurgası
2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü"
Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
"Kasideci: 1. Kaside yazan şair
2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse"
Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
Kasnak: Enli çember
"Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan
2. Çok fazla olan, aşırı"
Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
Kavs: Yay burcu
Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
Kem: Kötü
Kenef: Tuvalet
"Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti
2. Derece, radde"
Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
Keşmekeş: Karışıklık.
Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
"Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.

Nitrik asit patlayıcı madde olacak kimyasalları nitrata çevirdiğinden patlayıcı maddelerin çoğunda kullanılır. Dinamit, gliserin-tri-nitrattır. TNT Tri-Nitro-Toluen."
Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
Kıpti: Eski Mısır halkı
Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
Kıraathane: Kahve, kahvehane
Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
"Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum)
2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu"
Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
"Kötek: 1. Baston, sopa
2. Sopayla atılan dayak, patak"
Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
Kulampara: Oğlancı
"Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur."
Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
"Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu
2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç"
Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
Livata: Oğlancılık 
Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
"Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse
2. Hile yapan kimse"
Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
Mahcup: Utangaç
"Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan
2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan
3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)"
Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
Mapamundi: Dünya haritası
"Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı
2. Hastalık derecesinde olan"
Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
Maval: Yalan, uydurma söz
Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
Mazbata: Tutanak.
Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
"Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı
2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse"
Medet Ummak: Yardım beklemek.
Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
"Melun: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli
2. Lanetlenmiş kimse
3. Nefretle karşılanan, kötü"
"Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet
2. Pres"
Meşum: Uğursuz
Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
Meyus: Kederli; üzgün
Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
Mezat: Açık artırma ile satış
Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
Mıknatısiyet: Mıknatıslık
Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
Mizan: Terazi burcu
Muallim: Öğretmen
Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
Muhteva: İçerik
Mukadderat: Yazgı
Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
Mumhane: Mum üretim yeri
Muntazaman: Düzenli olarak
Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
Mutrip: Çingene
Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
"Müptela: 1. Bağımlı
2. Tutulmuş
3. Âşık, vurgun"
Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
Müreşebbis: Girişimci
Mürmür Kuşu: ???
Mürmürbağa Eti: ???
Müşteri: Jupiter
"Mütalaa: 1. Etüt
2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum"
"Mütevazı: 1. Alçak gönüllü
2. Gösterişsiz, iddiasız"
"Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi
2. Ezgi
3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz"
"Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi
2. Nakışçı"
Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
Neyzen: Ney çalan kimse
"Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek
2. inceliğine varmak, anlamak
3. etkili olmak"
Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
Öküz zar: Cıvalı zar
Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
"Paye: 1. isim Rütbe
2. Derece, aşama"
Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
Pes Perde: Alçak ve kalın ses
"Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma
2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma
3. Başa örtülen dokuma"
"Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak
2. Teselli etmek, avutmak"
"Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi).
2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse"
Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
Pistol: Tabanca şarjörü
Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
"Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir.
2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.
4. Bir çeşit tas."
Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
Sabık: Geçen, önceki, eski
Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
"Sarraf: 1. Kuyumcu
2. Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse"
Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
Sebare: ???
Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
Sefaret: Elçilik
Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
"Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik
2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu
3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
Seratan: Yengeç
Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
Serdengeçti: Fedai
Seretân: Yengeç burcu
Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
Sevr: Boğa burcu
Seyis: At bakıcısı
Seyyare: Gezegen.
Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
"Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse)
2. Rahatsız eden, sıkıntı veren
3. Yapmacık"
Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
"Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça

Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler."
Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
"Simsar: Komisyoncu
Bir iş karşılığında yüzde alan kimse"
Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
"Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
(TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
Suvaç: İsveç
Sübyan: Çocuk
Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
Sümbüle: Başa burcu
Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
Şer: Kötülük, fenalık
Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
"Şive: 1. Söyleyiş özelliği
2. Tarz, tavır, üslup
3. Naz, eda
Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ."
Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
"Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir."
Tahayyül Etmek: hayal etmek
Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
"Talan: 1. Yağma
2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması"
Tamburi: Tambur çalan kimse
"Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh
(TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
Tarraka: Gümbürtü
Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
Taşıllaşmak: Fosilleşmek
Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
Tebaa: Uyruk
Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
"Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi"
Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
"Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek
2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek
3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak"
Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser
Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
"Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim.
2. Bir çeşit darbuka solosu"
Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
"Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup."
Ulak: Haberci
Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
Utarid: Merkür
Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmustur.
Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
Vecd: 1. (Arapça) Sevgi yada heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (O.Ç.)
Velvele: Gereksiz telaş, gürültü ve heyecan
Venedik Dukası: Altın/Gümüş para
Venedik Sekineleri: ???
Virtus Vacui: güç vakum
Vuku bulmak: Olma, meydana gelme.
Yâd Etmek: Anmak, hatırlamak
"Yalım: 1. Alev
2. Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü"
"Yamak: 1. isim Bir işte yardımcı olarak çalışan erkek
2. tarih Yeniçeri Ocağında topçu ve humbaracı gibi askerî kuruluşlarda aday olarak bulunan kimse
3. Birinin etkisinde kalarak onun sözünden çıkmayan kimse"
"Yâren: 1. Arkadaş, yakın dost
2. Dostların oluşturduğu topluluk"
Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı 
Yavuz Dil: Nazar değmesine sebep olacak kötü söz.
"Yazıhane: 1. Yazı ve danışma işlerinin yürütüldüğü iş yeri, büro
2. Yazı masası"
Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
Yegâne: Biricik, tek
Yekün: Toplam
Yeltenmek: Yapamayacağı bir işe g

gcccghjbvfxdf, Mektubat'ı inceledi.
23 Eyl 2015 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Birinci mektub mektubat 1. mektub

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

Birinci Mektub

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Dört sualin muhtasar cevabıdır

Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?

Elcevap: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ulema hayatında şüphe etmişler.

Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.

İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm'ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.

(Orjinal Sayfa: 6)

Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm'ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.

Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur.

İşte Âlem-i Berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç

(Orjinal Sayfa: 7)

aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sadıkada, taht-el Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus'un istilasından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rü'ya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.

Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delail-i kat'iye ile isbat etmiştir.

İKİNCİ SUAL: Furkan-ı Hakîm'de اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً gibi âyetlerde "Mevt dahi, hayat gibi mahluktur, hem bir nimettir." diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt; inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimüllezzattır.. nasıl mahluk ve nimet olabilir?

Elcevap: "Birinci Sual"in cevabının âhirinde denildiği gibi: Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır.



(Orjinal Sayfa: 8)

Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe' olduğundan; "o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilir.

İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzah'ta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.

Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz.

Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip, yüzde doksandokuz ahbabına kavuşmak için, Âlem-i Berzah'ta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs'atli, sürurlu, ızdırabsız, bâki bir hayata mazhariyetle.. Mahbub-u Bâki'nin daire-i rahmetine girmektir.

Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran bir çok esbab vardır ki; mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ: Sana ızdırab veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ: Güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

Dördüncüsü: Nevm nasılki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.. öyle de: Nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belalarla mübtela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat'î isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azab içinde azabdır. O, bahisten hariçtir.

ÜÇÜNCÜ SUAL: Cehennem nerededir?

Elcevap: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ { لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Cehennemin yeri, bazı rivayatla "Taht-el Arz" denilmiştir. Başka

(Orjinal Sayfa: 9)

yerlerde beyan ettiğimiz gibi; Küre-i Arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, Arzın o medar-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.

Cehennem ikidir: Biri suğra, biri kübradır. İleride suğra, kübraya inkılab edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğra yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül Arzca malûmdur ki: Ekseriya her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altıbin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin derece-i harareti câmi', yani ikiyüz defa ateş-i dünyevîden şedid ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğra, Cehennem-i Kübra'ya ait çok vezaifi, dünyada ve Âlem-i Berzah'ta görmüş ve ehadîslerle işaret edilmiştir. Âlem-i Âhiret'te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra'yı dahi Cehennem-i Kübra'ya emr-i İlahî ile teslim eder. Ehl-i İtizal'in bazı imamları "Cehennem sonradan halkedilecektir" demeleri, hâl-i hazırda tamamıyla inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasib bir tarzda inkişaf etmediğinden, galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın işaratıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz'ın şiddet-i hararetine مِنْفَيْحِجَهَنَّمَ denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle, o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm'in nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki:

Arzın medar-ı senevîsi altında bulunan Cehennem-i Kübra,

(Orjinal Sayfa: 10)

yerin merkezindeki Cehennem-i Suğra'yı güya tevkil ederek bazı vezaifini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelal'in mülkü pek çok geniştir. Hikmet-i İlahiye nereyi göstermiş ise Cehennem-i Kübra oraya yerleşir. Evet bir Kadîr-i Zülcelal ve emr-i كُنْفَيَكُونُ e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal, gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile Kamer'i Arz'a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz'ı Güneş'e rabtetmiş ve Güneş'i seyyaratıyla beraber Arz'ın sür'at-i seneviyesine yakın bir sür'at ile ve haşmet-i Rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı Rububiyetine nuranî şahidler yapmış; onunla saltanat-ı Rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelal'in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı Rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübra'yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş'al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennet'ten yıldızlara nur verip, Cehennem'den nâr ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem'in bir kısmını ehl-i azaba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki; dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelal'in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki; Küre-i Arz'ın kalbindeki Cehennem-i Suğra çekirdeğinde Cehennem-i Kübra'yı saklasın.

Elhasıl: Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulat-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev'ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu' ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a'lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecelligâhını açar.

Amma Cennet ve Cehennem'in vücudları ise, Onuncu ve Yir

(Orjinal Sayfa: 11)

misekizinci ve Yirmidokuzuncu Sözler'de gayet kat'î bir surette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat'î ve yakîndir.

DÖRDÜNCÜ SUAL: Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab ettiği gibi, acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılab edebilir mi?

Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit, aşk-ı hakikîye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi kendini unutup âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:

Şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hakeza.. âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.

İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a'malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine

(Orjinal Sayfa:12)

olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esmâ-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder. Yoksa

نَسُوااللَّهَفَاَنْسَيهُمْاَنْفُسَهُمْاُولئِكَهُمُالْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azabdır. Çünki o muhabbetten yetîmâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevale maruz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedid şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâkî esmâsının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâkî görür; şefkati, bir sürura inkılab eder. Hem zeval ve fenaya maruz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenayı tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî