• Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
    Acıyı ve insanlığı çocuklar 
    Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
    Onların bilgileri getirdi 
    Elleri önlerine bağlı - duruşları 
    Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
    Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
    Ki şimendifer 
    Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
    Oralarda civarda 
    Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
    Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
    Bir dev gezinir 
    Şimşek düşer

    Ve balık yumurtaları 
    Ki onları balıklar 
    Suyun gencine bırakırlar 
    Ve suları da gezer ölüm 
    Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
    Hem balığı hem yumurtayı 
    Hem yumurtadaki balığı 
    Hem balıktaki yumurtayı.

    Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
    İstese dağlar mı bulmaz 
    Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
    Suları ve karaları uluyor birbirine 
    Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
    Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
    Yakından aynı ve ayrı uluslardan

    Genç bir adamdım 
    Tren uğurladım

    Eski ve yeni efendileri 
    Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
    Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
    Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
    İkiye bölüneceği haberini 
    Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
    Trenlerle ben yolladım

    Parklarım vardı akşamları 
    Kapatırdım 
    Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

    Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
    Akşamsa hemen 
    Korkardım - bir kızeline tutunarak 
    Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
    Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
    Ve çantalı adamım 
    Yaklaşırdı ve sorardı 
    - Oralı mısınız oralıyım 
    - alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
    - misyoner misin değilim 
    - o hah ha
    - Değilim ve okuyun yohannaya göre 
    İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
    Birden bilerek 
    İstasyon bir boşluk 
    Çünkü bir yok bir var 
    Trenler çenreler

    Üçüncü hat koş üçüncü hat 
    Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
    Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
    Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
    Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
    Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
    Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
    Sıtrasburg akşamın karnında 
    Uslu çocuk olarak bekledi 
    Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
    İstersek durduruldu diyelim 
    Çünkü halklar vardı 
    Güvercin halkı 
    Meydan 
    Göz halkı 
    İnce doğranmış fransız halkı 
    ey Anna sen kalkan balığı 
    Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
    Ağzın karnından biraz yukarda 
    Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
    Kan gidişmeleri 
    Açık göğün önünde açık meydan halkları 
    Bianka kıvılcım 
    Ucu kendine kıvrılmış kılınç

    Öpüşümüz gizli olmalı 
    Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
    Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
    Ağzı konuşmaz kılan 
    Ağzımızda 
    Dilimizi şişiren ayrılık bademi

    Senin elin söyler 
    Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
    Anlatır 
    İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
    Aşkın 
    Şişen bir yara gibi gelişi 
    İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

    Venedik birdenbire kavruldu 
    Nedensiz ve niçin 
    Çün korkunç 
    Ve savaşla gidiyorsun 
    Ama ancak sen 
    Vurulduktan sonra ve kurşun 
    Benden ayrıldı 
    Ve gittin 
    Ve dağ çöktü
             

    *

    Artık dayanamam 
    Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
    Yabancıların ter kokusunun içinden 
    yabancının buyruğu ile geçmeye

    Ey toprağım kalkamadığım 
    Üs kimin üssü 
    Kime ait minare

    Ey sen karşımda paylaşılan 
    Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
    Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
    Geceleri sancınla kıvrandığım

    Karanlığı itiyorum yine gelir 
    Sabahı seviyorum özlüyorum 
    Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
    Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
    Ve sancım var

    İnceden ve derinden gözlüyorum 
    Çılgınlık ve inceliyorum 
    Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
    Sen kendime etiplikle eklediğim 
    Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
    Aydınlıktın 
    Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

    Ay gece görününce açar aylığını 
    Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
    Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

    Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
    Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
    Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
    Irmağı kapayan boydan boya 
    Suyu toprağa ilave eden şehirde 
    Gidişini özel olarak 
    Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

    Ayrılık vardı hep

    Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
    Ey güzelce yakalandığım 
    Mutlulukla sunulan 
    Bize bahşedilen armağan kılınan 
    Ayrılık sen ki 
    Aşkın ve sanatın 
    Durmadan doğumlar getiren anası 
    Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
    Doğuma en yakın 
    Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

    *                         

    Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

    *
                               
    Fakat sen 
    Hep karşımda kalan 
    Ağzı ağzımdan alınan 
    Paylaşılmakta olan

    *                           

    Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
    Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
    Hızla akan bir vatan tutular 
    Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

    Karılarımız her asrın insan güzelleri 
    İmkan bekçileri 
    Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
    Ağır tabanlarımız 
    Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
    Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
    Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
    Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

    Irmak ve ırmağı süren yol 
    Biri uzağında kaldığımız 
    Öteki içine daldığımız

    Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
    Sabaha çıkmamız kolay 
    Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
    Yabanı kolundan tutup germemiz 
    Alnına bir mıh 
    Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
    Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
    Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
    Yavuz boğalara benzeyecek 
    Ve sancı değiştiren hayvanlara

    Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
    Bir mısramızdan girer 
    Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
    Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
    Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
    Şimdi salıncakta aynı anda 
    Bir fotoğrafta gibi 
    Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
    Altlarındaki toprağa 
    Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
    Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
    Biz açıyoruz 
    Ekonomik iktisat risaleleri

    Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
    Barut ateşle harmanlandı 
    Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
    Ve nasıl kan göstermedi et 
    Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
    Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
    Güvercin teslimiyeti içinde 
    Bakın istiyorsak

    Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
    Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
    Kuşların yalnız uzanıp pencereden

    Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
    O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
    Sızıları tahta kulübelerin 
    Dağda tahta kulübelerin

    *                           

    Ateş için odun topladık 
    Ben makki ve beşimiz 
    Kısa ama kesin çağırarak 
    İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
    Hey önce alevin sıçrasın 
    Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
    Aynı an ayağa kalkıldı 
    Doğranıldı 
    Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
    Denize atılan bombanın 
    Balıklar delirtiğini 
    En zor sorunun yöneltildiği 
    Bir kadındı 
    Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

    Rensiz bir iz seçiliyor 
    Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
    Saçların değişiyor 
    Karanlık tahta kulübe ve saçların 
    Hepsi bu hepsi bunlar

    özgürlüğü kur 
    Suyu dök yürek etlerimizi 
    Parçalanmalarımızı topla 
    Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
    Gökteki kazan devrildi 
    Ağaçların gece aydınlığı 
    Duygunun canlılığı 
    Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe tutuşu

    Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
    Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
    Taktığım tarafımızdan sevilen 
    Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
    Güzelliğin ellerin alnınla 
    Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
    Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
    Dişlerimin ortasına 
    Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
    Ki suyu geç beni kurula

    Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
    ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
    Orman uğultular kurt ulumaları 
    Aşkın omurgan 
    Yapışkan 
    Yak beni çocuğumsuz

    Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
    Ve gizli su yollarında 
    Sözün ediliyor

    O sen sen 
    Gölgemi bırak beni sürme 
    Ben benimleyim

    İçim büyük sabırla haşlandı 
    İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
    Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

     *                          

    Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
    Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

    Ey ana 
    Parkları çocuğumla eş doğurdun 
    Çimenleri mutlu kıldın

    Bayrakların sularda aktı 
    Pulatın 
    İnce ve yumuşak saçın 
    Yaralı ağzın

    Mutlu kılan çocuk 
    Çimene düşen yaprakları

    Kadın sen tattın 
    Babanıkine benzeyen 
    Çocuğun böbreğindeki katlar 
     
    *                         

    Gün gelişini açıkladı 
    Sen kapanan gözü açıkla 
    Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
    Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
    Yeni bir çocuk planı yapan 
    Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

    Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
    Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
    Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
    Değil vurmaya ve raslantıya 
    Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
    Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
    Değil sarı demire 
    Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

    Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
    Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
    Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
    Hak dünyasında hastalanırım olağandır
    Neden mi şimdi tepilebilirim
    Maden ocaklarına dinamit yerine

    Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
    Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
    Bileklerime aklım aksın 
    Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
    Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
    Nerede olursan ol kim olursam olayım

    Sesimi bir dağ zannet 
    Irmağa ver haberi 
    Yangına doğru sürünen haberi 
    Güneş beni saklar 
    Sen alnındaki dumanı kazı 
    Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

    Sararan örtü cafe müller 
    Gırtlakta sarı halka 
    Esirlik ve kendimden kayma halkası 
    Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
    Çarmıh yaylı ve değişken 
    Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
    Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
    Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
     
    *                      

    Ey gece sen de aldatıldın 
    Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

    Rosemariegirbach 


                             
    Gidip bilmediğin kentlerin 
    Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
    Kartpostal tüccarlarını 
    Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
    Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

    Ve kimseyi göstermeyen aynaları

    Ve bir istasyonda 
    Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
    İçinden asya çıkan bir balya

    Geleceği 
    Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
    Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
    Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
    Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
    Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
    Meleklerin hayatını yaşamaya 
    Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
    Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
    Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
    Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
    Bellemeden 
    Etle bilinçlemeden 
    Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
    Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
    Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

    Görevi bu olarak 
    Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
    Erkeçe sesiz ve erkekçe 
    Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
    Ağırlasın

    Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
    Onun başının önündeydi alevli sancak 
    Elimi ve kalbimi uzattım 
    Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
    Bekliyen güvercine 
    Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
    Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
    Bilesiniz 
    Ona döndürüleceksiniz

    Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
    Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
    Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
    Bir güvercin ki ne gören olmuş 
    Ne işiten

    Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
    Gözleri burçlara 
    Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
    Buyruğundan hızlanarak 
    Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
    Döşü surları geriletmiş 
    Durur gücercinlerin en önünde

    Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
    Soktu Kayser'i

    Zaman bir takla attı 
    Zaman bir takla daha attı

    Zaman altında kalan 
    Çıplak boynu hançer kuşaklı 
    Başı sülük ağızlarında 
    Ayakları boşlukta çırpınan 
    Bir millettik artık

    Güvercin 
    Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

    Camide toplantı var davranın 
    Aşkı denetleyen güvercinler 
    Kılınçlar eskinin habercileri 
    Keskin bekçiler 
    Bildirciler.

    Bir iç çığlıkla 
    Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
    Yeni yorum yatırımcıları 
    Ve büyük doğrulma günüyle 
    Bir aliterasyon olan güvercin

    Dansöz kalkışlı güvercin 
    Gel.Sen gelince 
    Azap çıkacak her evden 
    Gidecek kendi evine

    Organlar sizinle benim savaşım 
    Ben ahretim 
    Ahret yere gebedir

    Sizinle hep beraberim 
    Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
    Güzel duydunuz ve durduruldum 
    Atımı atınız büyüledi 
    Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
    Çünkü etin ötesinde 
    Bir şey değildi everest ve okyanus

    Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
    Başkayım sizinle 
    Aynayı eline alan korkuyu bilir 
    Çün korku etin içinden yekinir

    Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
    Tarlayı çok severiz.Yaradan 
    Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
    Karından gelenlere 
    Ve karna gelenlere 
     
    *                          

    Aşkı canbazımız aldı 
    Tokmak kırıldı 
    Kapının çatlağı esner 
    Gözetleyen göz şişer küçülür 
    Et aralığından görmeyi dileyince

    Duyulur iç ses 
    Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
    Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
    Kımıldat kanlarını 
    Koşanın yıldırım gibi duranın 
    Susanın ve dağlarla konuşanın 
    Kendiyle 
    Dağları konuşturan 
    Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
    Kendini sürü için öldürüp 
    Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
    Hep içilmez sulara varan koyunların 
    Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
    İçinden hata edilerek çıkarılanların

    İnsan yüzleri 
    Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
    Yaralar kan akmayan 
    Kanla işi olmayan 
    Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
    İnsan sanatı çığlıkları 
    (bir yerde onlarlayım) 
    Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
    Günah anlatılan karanlıkların 
    'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

    O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
    Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
    Dünya sürü yürüdükçe döner 
    Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
    Yaşamağa bakar 
    Kısa süren bir hatıra değildir toplum

    Mısır taneli çocuk avuçları 
    Fotoğraflarını çek günahların 
    Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

    Esmeri 
    Karayı 
    Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
    Benden aldın

    Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
    Maraşın seferde 
    Fakat İstanbul ve Maraş 
    Fakat Maraşın 
    Her kurban arayışında 
    Fazla davrandım ben 
    Yangına uğradım ben 
    Kara bir moloza uğradım 
    Bazen marsık sanıldım

    Maraşın her kurban arayışında 
    Ve bulup sunuşunda 
    Mutlaka bir işareti vardı 
    Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
    Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
    Harbeder gibi sevişin

    Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

    Üstümüzden aynı katr geçti 
    Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
    Toprağa yayıldık ve büyüdük 
    Çünkü topratan ancak böyle geçtik

    Kızlar burgulu 
    Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
    Alabildiğine açılmış bir organ 
    Bir gramofon 
    Geniş ağızlı

    Her adımlarını bildiğimiz 
    Hangi yörüngeye güttüklerini 
    Hangi suyu geçtiklerini 
    Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
    Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
    Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
    Zenginini ve bulgurlu su içenini 
    Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
    göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
    Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

    Çünkü kara dumunlı ocak 
    Ve sürmeydi

    Sürmeyi niye çekmeli 
    Sürmeyi çekmeli mi

    - Annen ne söyledi 
    - (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
    Kardeşin yesin anne yemesin mi

    Elmayı yemiyorsun bir 
    Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
    Ne sen yiyeceksin 
    Ne kardeşin ne annen

    Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
    Baba ana ve kardeşler 
    Aynı odada soluyorlar 
    Oda şişip iniyor 
    Dışardan bakınca odaya 
    Duvarlar kıvrılan oda 
    Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
    Tehlikenin hayvanları yönünden 
    Boğularak 
    Yılandan gizli işaret alarak 
    Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
    Oda uluyor

    Yılan göz kaş işareti 
    Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

    Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
    Başını yılandan çevir kuyu yakın 
    Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
    Baba dağ ve balata

    Anne 
    Kolundan koynunda karnında çocuklar 
    Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

    Anne ve dönünce 
    Anne eve dönecek

    Ölüm bilinecek küçük ölüm 
    Mahalle daracık bilinecek

    alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
    Ve odun kokusu 
    Kabre akıtılan sabunlu suyu 
    (Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
    Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
    Yaşamın öte yarısı 
    Burçları gezer 
    Kutup yıldızından söz eder

    Gök çoğalınca 
    Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

    Bunlar hep senin ölün 
    Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
    Suçları bir atmacayla alınan çobanların

    Her şey karıştı çünkü öldün 
    Artık kimse bulamaz kendini 
    Eller birbirinin içinde 
    Senin ölmüş elin yapışır 
    Benim tetiğimin üzerine 
     
                               
    *

    Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
    Parmak senin et senin güç senin 
    İrade kimde 
    Benim elim hangi köpeğin içinde 
    Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
    İlk traşını olan gencim 
    Jileti kemiğin iliğinde 
    - Kan seli 
    - Tetik kan seli 
    Hedef nerede kız mı erkek mi 
    Dünya çekirdeği mi 
    Yeryüzü ateş mi 
    Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
    Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
    Çünkü şarttı bir kere 
    Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

    Karnından geçmek 
    Bir lambayı bekleyen makkinin 
    Öpüşünü kanla bekleyen 
    En küçük kilisede çarmıha çekilen 
    Dom'un üç asrın 
    Kana kan koyup 
    Yücelttiği abesin 
    Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

    At gözü oyuk 
    Heykel atın içinde 
    Çünkü at büyük heykel 
    Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

    Yüz bin haç 
    Atın ayağında bir nalbant heykeli 
    Nalın içinde bir at benzeri 
    Karşılıklı uyuşan iki arslan 
    Biri dişi diğeri dişi 
    Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
    Ki karpuz yenmiş gibi 
    Goldah karpuz 
    Anna karpuzun çekirdeği 
    Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

    *                           

    Düşman kim onu anlat 
    Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
    Kalbine planlı ve 
    Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
    Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
    Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
    Boy tüfeği patlatsan 
    Tuzaklı 
    Hatırlat mişeli mişeli 
    İçinden hep bir kuşku tankeri 
    Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
    Pergel petrol 
    Borusu motorun icadı 
    Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
    Boyuna hatırlat 
    Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

    Telefon 
    - Görüşünüz nasıl 
    - Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

    Tanımadığım kentin 
    Ağırlık merkezine alındım 
    Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
    alış verişler 
    Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
    Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
    Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
    Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

    *                           

    Her doğan çocukla orda 
    Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
    Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
    Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

    Her doğan çocuk 
    Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
    (Artık sigara içmeyeceğim artık 
    Koyun gütmiyeceğim) 
    Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
    Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
    Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
    Bir gün önceki bedenini 
    Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

    Her doğdu 
    Bir ölendi

    Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
    Hani şu hep 
    Selamlaşıp geçerdik 
    Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
    Aklımı anlat gönlümü kazandır 
    Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
    Üstüme beni koy bir de 
    Gözle dayana bilecek miyim 
    Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
    özümü kullan 
    Çünkü aşktır 
    Beyaz bir sanat 
     
    *                         

    Evlerin dışında 
    Çünkü böyle oldu

    Pencereden uzanan başın dışında 
    Günahın ve sevabın

    Merkezinde hem tanımadığım 
    Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
    Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
    Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
    Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
    Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
    Her an biraz daha soyunarak 
    Yatağında 
    Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

    Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
    Ölümün 
    Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
    avcısına göründüğünü 
    Ah anlıyorum 
    Çünkü annanın 
    Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
    İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

    Unutmadı 
    Yanlışlıkla 
    Onlara: 
    Beni unutmayacaksınız  

    *                           

    Anlat kızın ekmek tutuşunu 
    İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
    Annayı tutarken balık tutuyorum 
    Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
    Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
    Arada bir kanla uslayıp 
    Seni anıyorum 
    - eyeski sevdiklerim - 
    Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
    Fakat ben korkutuldum 
     
    *

    Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
    Ağırlaşmış dalmışım 
    Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
    Neredeyse belleğinden kan ürperten 
    Birsipahi sureti

    Aşka ne zaman veda 
    Demiş ki bu topraklar 
    Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
    Ve Baden Baden'de kaçtım 
    Başka bir kiliseye 
    gittim.Hafifçe. 
    Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

    Dost için yani dosto için 
    Dönerken 
    Kule yerine 
    Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

    Dosto Badende 
    Ve kumar da oynardı 
    Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
    Atışı gibi.Dikine.

    Kapa perdeyi kapa köprüyü 
    Ve şatonun ta kendisini 
    İnce bedenin mühürlenişini 
    Tüfek mahzenini 
    Sevginin tiklerini aort deliklerini 
    Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
    Dört işkence resminin

    Takip tutuklanma işkence 
    Ve tahta kurulan işkenceli etin 
    Bin dokuz yüz 77 yıl 
    Yenilen içilen kan ve etin 
    Yarı açılan mor pelerinin 
    Çizgi - kan 
    Çizgiler ve kanın 
    Başta yer yer kemiğe batan tacın 
    Dört resmin dört korkunç dakikanın 
    İri jestlerini anlıyorum

    Makkiyi hayır 
    Sigridi tren getirdi 
    tren götürdü 
    Yedi 
     

    *

    Duruşu kımıldanışı 
    Mağrur tavırları olan 
    Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

    Göllerin beşiği toprak eğrisi 
    At yiyen ejderdi 
    Tılsım 
    Karıncanın kölesi

    At köpeğin kuruyan ölüsünü 
    Minderi düzelt 
    Baklava kırıntılarını 
    Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
    Mutfak ve yüznumara korolarını 
    Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
    An binlerce yıl olan et kabartmalarını

    Pervaz ve şimdi 
    Büyük terasalarda doğuruyorlar 
    Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
    Gebelik ve sancı limonlukları 
    Sıcağa karşı ay ışığı 
    Yelpaze atkı palan 
    Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
    Kutlu sevinç giysileri yalayan 
    Ve yağmur suyunu 
    Havuza koyan ırgat olarak

    Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
    Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
    Güzün hazırladığı insan yavrularını 
    Kışın insan yeteneklerini 
    Anlat durmadan

    Hurmayı anlat hala uzanan 
    Tüylü kalın dudağı anlat 
    Yaban elmayla eriği 
    Aşıyı 
    Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
    Atlı karıncayı 
    Lunaparkta bir hayvan olan

    Atlı karınca bir hayvansa 
    'İsa ağladı' 
    Kuzeyde ses kalmadı 
    Alnımız buz kondu gece 
    Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
    Ah sade bir gün yaşasak 
    Dal dal - Kitap bil 
    Lord kimin lordu hangi mabadin 
    Sinonimi 
    İkisi duman tütsü su rengi 
    Perde kıllı el korku 
    Bölüşmek kekelemek 
    Donup kal - Aklımı al

    Durmak bilmez yaşamakla 
    Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
    Can kamaram 
    Yalnız göğsüm değil 
    Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
    Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
    Soluğunu yatıştırarak 
    Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
    Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
    Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
    Kızartılmış bir keklik 
    Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
    Tatlılıkla ololki 
    Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
    Etin devinme sanatını 
    Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
    Yuvarlak akşam akşam 
    Serçenin girdiği dolap

    Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
    Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
    Süzül.Kanatlar arasından 
    Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
    Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
    Sür yeryüzünü hamuruna 
    Ki orda 
    Bir yılan renkli başını onarır 
    Kuyruğunu ağrı dağında yakala

    Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
    Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
    Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
    Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
    Yanından dikene toprağa iniyor 
    Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
    Tutulmuş ve öyle güzelken 
    Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
     

    Sen misin-Ama içim Eyiçim

    Kara başımı tutup kara başımı

    Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
    Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
    Hem barışmak ne demek kendimle 
    'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
    Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
    Çün bu çamur 
    Şu yaşamı bulandıran su 
    Donyüzlü rahibe şu 
    Şu ev ki ev 
    Ve o karanlıkta cin 
    Ve ormandaki dev

    Oysa melodim 
    Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

    Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
    Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
    Avucumuzla buz gibi içer 
    Bileğimizden akan toprağa düşerdi



    Ve şimdi 
    anlat bana ey can tatlısı kız ki 
    Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
    Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
    Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
    Hep şarkı sancıyan dizelerini 
    Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
    Arasından destanlara sarkan yılanı 
    Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
    Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
    Anlat durmadan

    Oğlu teketek öldüren babanın 
    Oğula mızrağın ucuyla 
    Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
    Anlat bize içinde koşan atların 
    Hangi koşudan kaçtıklarını 
    Yani ilkel 
    Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
    Anlat durmadan anlat oğlum 
    Gençliğin 
    Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
    Genç ve geniş bir yaradan 
    Hem babanın elinden mızrakla 
    Ve baltayla açılmış yara'dan 
    Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
    Ve müthiş bir hayranlıkla 
    Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
    - Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

    Anlat ki ey can tatlısı kız 
    Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
    Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
    Anlat 
    Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
    Aydınlığa sun 
    Toprağa sözü olan kanın 
    Neden sonunadek akmadığını

    Karşılık verir 
    Can tatlısı kızlar korosu:

    - OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
    oğul genç mızrak keskin 
    BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
    oğul baba 
    MIZRAK BABA 
    ÖLÜM baba 
    Ölün Oğul Mızrak 
    Ölüm Baba Mızrak 
    OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

    Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

    Genç cesedin ölüm gölünün başında 
    Diz çökmüş olan baba 
    Hınç ayırdı 
    Hayret ve üzgünlük şerbeti 
    Ve abes ayırdı 
    Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
    Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
    Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

    Babanın yüreği ordu yüreği 
    / Zırhını kırdı / 
    Narası göğe vurdu 
    Daha gür bir ses duyuldu 
    Belki bir melek gülümsedi 
    Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
    Belki ayağının dibine vuran sesten

    Eybaba 
    Kılıcı toprağa gizle 
    kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
    Yüzünü saratıp karatmak için 
    Kavurması geldikçe

    Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
    Beyaz güvercinin 
    Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
    Taşı heykelleştiren eğlimin 
    Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
    Erkeği kadında koşturan geleneğin 
    Kızlıkta açan çiçekleri 
    Sevişen fillerin 
    Uyuyan çocuk ellerinin 
    Karaya vuran geminin 
    Yemeği hazır eden annenin 
    ... yalvaran dilin diliyle 
    Gelmiyordu düşünce 
    Geliyordu düşünce 
    Ateş kuşunun gagasında

    Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
    Bir'din orda oldun 
    Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
    Son dünya savaşının eşiğine serildim 
    Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
    Beşiğine

    Baba çocuk 
    Azap sancak

    Baba genişledi nalbantı bildi 
    Toprağın içinde oğlun ölümü 
    Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini 
    Çünkü ölüm artık canlı oldu 
    Nasıl kuduran boğa canlıysa 
    Ve bir şeye koşarsa

    Baba açığa çıkan kandan yedi 
    Gezdi yeryüzünü 
    Hayvan alım satım yerlerini 
    Annenin ayak diplerini 
    Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
    Hayvanları şartlayıp 
    Şatoları kefenleyip 
    Ahırları koyunları 
    Gördü baba gezdi baba 
    Oğulun taş benzerlerini 
    Nasıl ki oğulun ölümü 
    / Eli babanın derisinde / 
    Bir gerisinde bir ilerisinde 
    Artıkça ve gezdikçe suların dibini

    Baba devşirdi bir ana 
    Ki yüreğinin altında 
    Bir et kordonla tutan 
    Oğlu delmeyecek olan babayı
  • Kırmızı Toprak Çelik Olur

    bizim oralarda,
    demir biçerler,
    kırmızı topraklardan,
    dağ dağ.
    patlar, paramparça dağlar,
    dinamit gibi yüreğimde çocuk.
    bilemezsin sen gülüm
    kızaran terin tendeki çamurunu,
    ekmek arası yediğimiz
    ve sayılı lokmaları kursağımızda hâlâ,
    riya yok.
    sahipsiz, kimsesiz,
    umursanmayan toprakların,
    umursanmayan yetim çocuklarıdır ırgatları,
    umursanmayan kentimin garipleridir.
    dillerinde “kara tren” hüznün türküsüdür bu mütemadiyen,
    bıyıkları buz,
    elleri paramparça,
    elleri kırmızı,
    yüzleri kırmızı,
    yürekleri mangal mı mangal, ama çaresiz.

    çelik biçerler
    başka diyarlarda
    büyük derin sulara,
    büyük mavi sulara.
    Karadeniz olur bu
    Fatma, Zeynep, Ülkü, Ayşe ya da Zübeyde,
    hırçın ve azgın dalgalarına direnen.
    Akdeniz olur
    Cemile, Ayfer, Gönül, Dilek,
    hararetini dindirmeyen,
    kucakladığı sıcak sularında.
    ne fark eder, ötesi yok.
    mahsulün hasadı,
    toprağı.
    yetim kalmışlığa ağıtları
    umurumda mı,
    payitahtımın
    ve gelmiş
    ve geçmişleri
    ve gelecekleri.

    bizim oralarda
    demir biçerler.


    dostamisc
    27.02.2016 - İstanbul
  • İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
    İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
    Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

    Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

    • Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı 2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası 3. Koyu, parlak siyah
    • Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
    • Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    • Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
    • Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    • Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    • Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
    • Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
    • Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
    • Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    • Akçe: 1. Küçük gümüş para
    • Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
    • Akreb: Akrep burcu
    • Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
    • Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
    • Âlem: Evren
    • Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
    • Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
    • Aleyhillane: Lanet ona
    • Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
    • Âlim: Bilgin
    • Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
    Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
    • Alman Ektileri: ???
    • Alman Eküleri: ???
    • Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
    • Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
    • Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
    • Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
    • Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
    • Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
    • Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
    • Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
    • Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
    • Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
    • Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
    • Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
    • Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
    • Aza: Vücut parçası, organ
    • Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
    • Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
    • Azat: Serbest bırakma,
    • Azül Taşı: ???
    • "Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:
    “Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah'ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesinin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”
    • Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    • Balyos: Osmanlı Devlet'inde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    • Banlamak: Bağırmak
    • Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
    • Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    • Barka: Büyük sandal
    • Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
    • Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    • Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
    • Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
    • Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
    • Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
    • Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
    • Beher: Her bir 
    • Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
    • Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    • Bet: Kötü
    • Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
    • Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
    • Bezen: (Bezek) Süs
    • Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    • Biçare: Çaresiz
    • Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
    • Billur: Kesme cam, kristal
    • Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
    Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
    • Bistüri: Neşter.
    • Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    • Bucurgat: Vinç
    • Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    • Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
    • Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
    • Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
    • Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
    Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
    • Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
    • Camgöz: Takma gözlü.
    • Cedi: Oğlak burcu
    • Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
    • Cendere: 1. Pres 2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek.
    • Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
    • Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
    • Ceriha: Yara
    • Cevza: İkizler burcu
    • Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    • Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
    • Cühela: Bilgisizler, cahiller
    • Cümbüş: 1. isim Eğlence
    • Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
    • Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
    • Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
    • Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması 2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai
    • Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
    • Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    • Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
    • Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    • Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür. 2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)
    • Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    • Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
    • Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi. 2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır.
    • Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
    • Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    • Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    • Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
    • Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
    • Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
    Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir.
    • Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı 2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse
    • Damla: Kalbe inen inme, felç
    • Damlalı: Felçli
    • Daniska: Danimarkalı Âlâ (İyi, pekiyi)
    • Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    • Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü
    Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
    • Darülfülfül: Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekte aynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
    • Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.
    Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
    • Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
    • Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
    • Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    • Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
    • Keyfçi, Şarap İçen
    • Demlenmek: İçki içmek
    • Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    • Devi: Kova burcu
    • Devletlû: Devletli
    • Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
    • Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
    • Dikke: İğne.
    • Dirim: Hayat, yaşam
    • Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra "Kesenize bereket", "Allah daha çok versin", "Ziyade olsun" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
    “Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır.
    • Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
    • Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.
    Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır.
    • Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
    • Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
    • Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
    • Düstur: Genel kural
    • Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
    • Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    • Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
    Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
    Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
    "Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

    Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir.
    • Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
    • Efkâr: Tasa, kaygı
    • Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
    • Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
    • Efsun: Büyü
    • Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    • Ehli işret: İçki içme erbabı
    • Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun 2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi
    • Ehlikeyf: İçki.
    • El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça "el-kimya"(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, İslam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.
    Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çoğunlukla amacı "Filozof Taşı" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
    Simya nedir?
    Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir.
    • Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
    • Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    • Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
    • Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
    • Envai çeşit: Çeşit Çeşit
    • Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
    • Esed: Aslan burcu
    • Esedi Altınlar: Yabancı altını
    • Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
    • Esrefî: 1. Mısır altını. 2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı.
    • Esvap: Giysi
    • Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    • Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
    • Evliya: Ermiş
    • Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    • Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
    • Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
    • Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
    • Fasıl: Bölüm, kısım, devre
    • Fasıla: Aralık, ara, kesinti
    • Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
    • Ferman: 1. Buyruk, emir 2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık
    • Feryad: Bağırıp çağırma
    • Feryat: Haykırış, çığlık
    • Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
    • Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
    • Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    • Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    • Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
    • Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    • Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    • Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
    • Fuzuli: Yersiz, gereksiz
    • Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    • Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
    • Gaflet: Aymazlık
    • Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.
    Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir.
    • Gark olmak: Gömülmek, Batmak
    • Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
    • Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
    Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz
    • Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
    • Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
    • Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    • Gök Kubbe: Gök
    • Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
    • Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
    • Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
    • Güden: Kalınbağırsak
    • Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    • Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
    • Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    • Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
    • Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
    • Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz 2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz 3. Kontrolsüz.
    • Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
    Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
    İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur.
    • Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    • Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
    • Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
    2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
    • Hamel: Koç burcu
    • Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    • Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    • Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    • Hasılat: 1. Ürün 2. Gelir, kazanç
    • Hasım: 1. Düşman, yağı 2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf
    • Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
    • Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    • Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    • Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
    • Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    • Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
    • Hınzır: 1. Domuz 2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz 3. Yaramaz, haylaz 4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar 5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan
    Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
    kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi, parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir. Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değiştirme ustasıdır. Sadece yakalanmamasının değil, onun meslekteki başarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir.
    • Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Hışım: Öfke, kızgınlık
    • Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    • Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
    • Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
    • Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    • Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
    • Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
    • Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
    • Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    • Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
    • Husye:  Er bezi, testis.
    • Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
    • Hut: Balık burcu
    • Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
    • Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    • Hüsnühal: İyi hâl.
    • Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
    • Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    • Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
    • Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
    • Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
    • İblis: Şeytan
    • İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
    • İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
    • İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak 2. erişmek, ulaşmak 3. algılamak
    • İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
    • İhtimam: 1. isim Özen 2. Özenli bakım
    • İkircikli: 1. İşkilli 2. Kararsız, mütereddit 3. Kararsız, mütereddit bir biçimde
    • İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
    • İncitmebeni:  Kanser.
    • İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
    • İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
    • İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama 2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması
    • İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    • İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
    • İstifrağ: Kusma.
    • İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
    İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
    • İtalik: Yatık Yazı
    • İtdirseği: Arpacık
    • İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    • İtimat: Güven, güvenç, emniyet
    • İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer) 2. Sapa
    • İzzetü İkram: Ağırlama
    • Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    • Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna • gelmek 2. iskeleti görünmek
    • Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
    • Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    • Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
    • Kâfir: 1. Tanrının varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
    2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
    • Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
    • Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
    • Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse 2. Yahudilerin din reisi
    • Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
    • Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
    • Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
    • Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı 2. Mimar yardımcısı 3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın 4. İptidailerde hoca yardımcısı 5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse
    • Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
    Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
    • Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    Karina: 1. Gemi omurgası 2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
    • Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
    • Kasideci: 1. Kaside yazan şair 2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse
    • Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
    • Kasnak: Enli çember
    • Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan 2. Çok fazla olan, aşırı
    • Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
    • Kavs: Yay burcu
    • Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
    • Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
    • Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    • Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
    • Kem: Kötü
    • Kenef: Tuvalet
    • Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti 2. Derece, radde
    • Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
    • Keşmekeş: Karışıklık.
    • Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    • Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.
    • Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    • Kıpti: Eski Mısır halkı
    • Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
    • Kıraathane: Kahve, kahvehane
    • Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    • Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
    • Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
    Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum) 2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu
    • Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
    • Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    • Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
    • Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
    • Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
    • Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
    • Kötek: 1. Baston, sopa 2. Sopayla atılan dayak, patak
    Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
    • Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    • Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
    • Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
    • Kulampara: Oğlancı
    • Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
    Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur.
    Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
    • Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
    • Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
    • Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    • Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
    • Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
    • Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
    • Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
    • Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu 2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç
    • Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    • Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    • Livata: Oğlancılık 
    • Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
    • Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
    • Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse 2. Hile yapan kimse
    • Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
    • Mahcup: Utangaç
    • Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan 2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan 3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)
    • Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
    • Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
    • Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    • Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
    • Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    • Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    • Mapamundi: Dünya haritası
    • Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı 2. Hastalık derecesinde olan
    • Martaloz: 1. Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2. Çift cinsiyetli
    • Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
    • Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
    • Maval: Yalan, uydurma söz
    • Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    • Mazbata: Tutanak.
    • Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
    • Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
    • Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı 2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse
    • Medet Ummak: Yardım beklemek.
    • Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
    • Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
    • Mel'un: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli 2. Lanetlenmiş kimse 3. Nefretle karşılanan, kötü
    • Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet 2. Pres
    • Meşum: Uğursuz
    • Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
    • Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    • Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
    • Meyus: Kederli; üzgün
    • Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
    • Mezat: Açık artırma ile satış
    • Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
    • Mıknatısiyet: Mıknatıslık
    • Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
    • Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    • Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    • Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
    • Mizan: Terazi burcu
    • Muallim: Öğretmen
    • Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
    • Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    • Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    • Muhteva: İçerik
    • Mukadderat: Yazgı
    • Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    • Mumhane: Mum üretim yeri
    • Muntazaman: Düzenli olarak
    • Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
    • Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    • Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
    • Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    • Mutrip: Çingene
    • Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
    • Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
    • Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
    • Müptela: 1. Bağımlı 2. Tutulmuş 3. Âşık, vurgun
    • Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
    • Müreşebbis: Girişimci
    • Mürmür Kuşu: ???
    • Mürmürbağa Eti: ???
    • Müstehzi: Alay eden, alaycı.
    • Müşteri: Jupiter
    • Mütalaa: 1. Etüt 2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
    • Mütevazı: 1. Alçak gönüllü 2. Gösterişsiz, iddiasız
    • Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi 2. Ezgi 3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz
    • Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi 2. Nakışçı
    • Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
    • Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
    • Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
    • Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    • Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
    • Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
    • Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
    • Neyzen: Ney çalan kimse
    • Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek 2. inceliğine varmak, anlamak 3. etkili olmak
    • Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
    • Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
    • Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
    • Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
    • Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    • Öküz zar: Cıvalı zar
    • Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
    • Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
    • Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    • Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    • Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
    • Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
    • Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    • Paye: 1. isim Rütbe 2. Derece, aşama
    • Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
    • Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    • Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
    • Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
    • Pes Perde: Alçak ve kalın ses
    • Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma 2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma 3. Başa örtülen dokuma
    • Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak 2. Teselli etmek, avutmak
    • Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi). 2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse
    • Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
    • Pistol: Tabanca şarjörü
    • Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    • Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. 2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur. 3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap. 4. Bir çeşit tas.
    • Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
    • Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    • Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
    • Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
    • Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    • Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    • Sabık: Geçen, önceki, eski
    • Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
    • Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
    • Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
    • Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
    • Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    • Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    • Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    • Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
    • Sarraf: 1. Kuyumcu 2. Mesleği, değerli kağıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse
    • Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
    • Sebare: ???
    • Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    • Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    • Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
    • Sefaret: Elçilik
    • Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
    • Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik 2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu 3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
    • Seratan: Yengeç
    • Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    • Serdengeçti: Fedai
    • Seretân: Yengeç burcu
    • Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
    • Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
    • Sevr: Boğa burcu
    • Seyis: At bakıcısı
    • Seyyare: Gezegen.
    • Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
    • Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse) 2. Rahatsız eden, sıkıntı veren 3. Yapmacık
    • Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
    • Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
    • Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
    • Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça
    Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler.
    • Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
    • Simsar: Komisyoncu
    Bir iş karşılığında yüzde alan kimse
    • Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
    • Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    • Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
    • Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
    • Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
    • Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    • Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    • Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
    • Suvaç: İsveç
    • Sübyan: Çocuk
    • Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
    • Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyar madde
    • Sümbüle: Başa burcu
    • Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    • Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    • Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
    • Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
    Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
    • Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
    • Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    • Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
    • Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    • Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    • Şer: Kötülük, fenalık
    • Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
    • Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
    • Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    • Şive: 1. Söyleyiş özelliği 2. Tarz, tavır, üslup 3. Naz, eda
    Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi.
    Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
    • Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
    Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
    Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir.
    • Tahayyül Etmek: hayal etmek
    • Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    • Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
    • Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
    • Talan: 1. Yağma 2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması
    • Tamburi: Tambur çalan kimse
    • Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Tarraka: Gümbürtü
    • Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
    • Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
    • Taşıllaşmak: Fosilleşmek
    • Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
    • Tebaa: Uyruk
    • Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
    • Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    • Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
    • Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama 2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi
    • Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
    • Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
    • Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    • Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek 2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek 3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak
    • Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    • Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
    • Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    • Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
    • Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser.
    •Tevekkeli: Boşuna, boş yere, amaçsız, nedensiz.
    • Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    • Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
    • Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
    • Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
    • Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
    • Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim. 2. Bir çeşit darbuka solosu
    • Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
    • Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
    • Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
    • Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad 2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup.
    • Ulak: Haberci
    • Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    • Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    • Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    • Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
    • Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
    • Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    • Utarid: Merkür
    • Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmuştur.
    • Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
    • Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
    • Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    • Vecd: 1. (Arapça) Sevgi ya da heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
    Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
    • Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (