• Bu eser gerçek bir şaheser ! Ben filmini seyretmiştim zaten demeyin lütfen. Filmi güzeldi, doğru. Ancak romanı okumadan geçmek bir eksiklik olur hakikaten. Yazarın Paris'i anlattığı döneme ilişkin aşağıdaki satırlar daha ilk sayfalardan alıntılandı. Bu satırları okuduğunuzda burnunuz adeta o kokularla doluyormuş gibi hissedersiniz:
    "Bacalardan kükürt, tabakhanelerden yakıcı soda, mezbahalardan pıhtılaşmış kan kokusu gelirdi. İnsanlar ter ve yıkanmamış elbise kokardı; ağızları çürük diş, mideleri soğan suyu, gövdeleri, artık pek genç de değillerse, bayat peynir, ekşi süt, urlu hastalık kokuları yayardı. Irmaklar kokar, meydanlar kokar, kiliseler kokar, köprü altları ve saray içleri kokardı. Çiftçi de, rahip de, zanaatçı kalfası da, ustanın karısı da kokar, bütün soylu tabaka, hatta kral bile, yırtıcı bir hayvan gibi kokar, kraliçeyse ihtiyar bir domuz gibi kokardı, yaz olsun kış olsun. Çünkü bakterilerin çürütücü etkinliğine daha dur diyen olmamıştı on sekizinci yüzyılda; bu yüzden gerek serpilmekte, gerekse sönmekte olan hayatta, pis kokuların eşlik etmediği bir görünüm, yapıcı veya yıkıcı bir insan eylemi yoktu. Ve tabii Paris’teydi ...."
  • Benim de yaralarım var biliyor musun?
    Kabuk bağlayan, izi kalan, ta derinlerde acıyan.
    Alıştım diyemem bu yaralara ama öğrendim yaşamayı;
    kış da olsa, küf de tutsa, bahar kokusu almayı,
    bütün yaralara ve acılara rağmen yaşamayı.
  • Ey gözlerindeki sevda yağmurları ile beni sırılsıklam ıslatan !
    ’Sadece sanadır seslenişim ’
    Parmaklarımda
    baharımsı bir heyecan
    ve
    kış günü gülüşünle tomurcuklanan
    ışıldayan gözleriyle uyku tutmayan
    bir papatyanın hasreti...

    Seni özlemek bile ,
    fırından yeni çıkmış bir ekmeğin
    içime çektiğim kokusu gibi bir şey ise ;
    Kimbilir sevdanla yaşamak
    şiir yüzlü kaç yetimin karın tokluğu olacak..


    elysa
  • Herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes
    Bana bakıyor —bana öyle geliyor—
    Bacaklarım —işte!— güzeldir çok
    Aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye
    Ürperdim —işte!— omuzlarım da güzeldir
    Ama ben
    Kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
    Uzaktan uzağa gözgözeyim
    Uzaktan uzağa öpüşüyorum
    Uzaklarda biriyle sevişiyorum
    Erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben
    Evet evet öyleyim
    Hiç değilse öyle olmalıyım
    Her neyse..
    Edip Cansever
    Sayfa 28 - E Kitap - 1. Sürüm, Temmuz 2014
  • Babam o zamanlar 73 yaşındaydı. Tarlayı tapanı satıp bir traktör aldı. Beraber yaşıyorduk. Ben yemek yapıyordum, o da bulaşıkları idare ediyordu. Koğuş arkadaşımdı. Ben oturma odasında yatardım, ders çalışırdım, o mutfakta takılırdı. Sigara dumanı etkilemesin diye belki. Belki de hüznünü kendi içinde yaşamak veya kendi kendine atlatmak istiyordu, bilmiyorum.

    Traktöre atlayıp şehirde gezer, köye giderdik. O yaşına rağmen gayet güzel kullanırdı. Kafam kabin tavanına vururdu.

    Bir gün akrabalarına gitmek istedi. Gideceği yer yaklaşık 30 km. Engebeli, virajlı bir dağ yolu.

    -Köprü'ye gidiyom ben.
    -Gidebilcen mi baba oraya kadar?
    -Ne biçim gonuşuyon lan! giderim tabi

    Neticesinde gitti. Gece de gelmedi üstelik.

    Azmine hayran kaldım. İçinde hala bir çocuk vardı. Yaşı daha genç olsa tutamazdık sanırım. Onun yaşına gelir miyim acaba? Gelsem bile o kadar hayat dolu olabilir miyim? Nice ölüm görmüş, olay atlatmış, darbeler ihtilaller yaşamış. Ölen çocukları olmuş, anası, baba, arkadaşları ve eşleri. Bilemiyorum, onun kadar da yaşama sevincim olmazdı sanırım.

    Eski bir defteri var, ara sıra çekyatın altından çıkarıp gözlüğünü takar, sayfaları ağır ağır incelerdi. Defterde ilkokuldaki arkadaşlarının resimleri, isimleri, doğum tarihleri var. Resimler siyah beyaz. Deftere bakınca babamı hemen bulurum. Kocaman kafası var. Alnı geniş, çenesi daha dar. Armut gibi desem ayıp mı olur ki?

    Defterdeki çoğu resmin üzerine kırmızı kurşun kalemle tek çizik atılmış, çapraz. Bunlara anlam veremedim. Babama sordum. "Ölen arkadaşlarım onlar" dedi. O an boğazım düğümlendi. Ufacık çocukların üzeri çizilmiş ve ölmüşler. Kim bilir ne hayatlar yaşadılar. Benim hiç arkadaşım ölmedi, o duyguyu bilmiyorum. Okulda bir alt dönemde bir kız intihar etmişti. O gün onu tanıyan tanımayan kim varsa yas tutmuştu. Günlerce çenemizi bıçak açmadı. Ben de üzülmüştüm, ağlamıştım. Adı hala aklımda ve ölüm tarihi. Nedense ara sıra aklıma gelir, bir garip olurum. Üstelik 15 yaşındaydı. Çok sarsılmıştım. Defterdeki çizili resimler gözümde canlanmıştı o kız ölünce. Tanımadığım bir arkadaşım ölmüştü. Nereden nereye geldik. Demek istediğim, babamın yaşıtı arkadaşı çok çok az kalmıştı.

    En sevdiği dostu Muzaffer amca, bir temmuz günü kalp krizi geçirip göçmüştü mahallemizden. Çatıya çıkmış aktarmak için, oracıkta kalakalmış. Bunu babam duyunca ağlamaklı olmuştu, "lan ne işin var çatıda" diyebilmişti sadece. Sonra ağlamaya başlamıştı. İnsanın arkadaşını gömmesi kim bilir ne zordur. Neyse...

    Ertesi gün ikindiye doğru geldi. Yüzünde çocuksu bir tebessüm, haklı çıkmasının gururunu yaşıyor elbet. Akşam oldu.

    -Hadi gidiyoz
    -Nereye baba?
    -Hacı arkadaşıma gidelim, semaver yapmış bizi çağırdı.

    Atladık traktöre. Garip bir kış havası. Etraf sis ve duman. Akşam ezanından biraz sonraydı. Tangır tungur gidiyoruz. Babamla geziyoruz, kırk yıl düşünsem onunla gezeceğim aklıma gelmezdi.

    Kafam kabine çarpıyor, başımı tutuyorum. İçimden gülümsüyorum. Traktörün sıcak motor kokusu genzime doluyor, kafamı sakınıyorum, sevincimi gocuğumun içine sokuyorum.
  • Babam…
    Bu sana ilk yazışım, işci ellerini saçlarıma sürdüğün ilk andan başlamak üzere içimi saran bu dünya saadeti, şimdi de parmak uçlarımın titreyen heyecanını kirlenmiş diger bütün kalp çarpıntılarımdan ayıklar gibi…
    Şimdi içeride uyuyorsun, belki sabah nöbete geç kalmasın diye saati kısa aralıklarla uyanıp,süzüyorsun… Merve’nin okulu için telaş ediyor ,Salih’in öğlen tatillerini heyecanla bekliyorsun.Bizim gece yarılarımıza denk gelen o saatlerde dünyanın öbür ucundan sana coşkulu bir sesle verdiği havadisleri gururla dinliyorsun...

    Ne çok bekliyorsun baba, ne çok sabrediyorsun. Ben daha kendi boşluklarımı hayatın girdaplarından kurtaramamışken, sen bunca hayatın başında nasıl böyle huzurla bekliyorsun.Günün her saatinde başka bir kırılışa nasıl dallarında yer buluyorsun?..
    Şükrün öylesine sadık ki kendine, hayranlığımı anlatacak kelimeleri ziyan etmekten korkuyorum. Bundan yıllar önce bizden beklediklerin bundan çok farklıydı ya da tam düşündüğün gibi bir hayatın baş kahramanı olmana cok az bir zaman kaldı. Çalıstığın uzak diyarlardan geldiğin zamanları anımsarken, bulduğum şeyleri böylesine sarıp sarmalama güdüsünü bana aşılayanın bu olduğunu düşünmeden edemiyorum. Yorgun omuzlarından okulda aldığım ilk simitin bile nasiplendigini, tadının başkalarının yediği nefis kahvaltılardan çok daha lezzetli ve unutulmaz olduğunu anımsıyorum.Demek ki insan yıllar sonra kalemi eline aldığında ilk anlatacağı şey acılarından ziyade özlemleri oluyormuş...
    Cok özlüyordum seni... Bana armağan ettiğin iki oda bir salon sonsuzluğu içime bugün bile sığdıramayışım bundan belki. Ferah salonlarda ve şık koltuklarda, o dolu dizgin yılların yaşanılası buğusu yok artık. Ne de mükellef sofralarda, eski kış gecelerinde, fırından yeni çıkmış papateslerin o nefis kokusu duyulmakta. Sanki simdi yeni konuşmaya çıktığımda omuzlarında taşırken beni, aramızda geçen konuşma canlanıyor gözümde...
    Sen bana dermişsin hani ;
    ‘Sen benim başımın belası mısın?’
    Ben de cevap verirmişim...
    ‘Sen de benim başımın babası mısın?'
    Seni düşündükçe hüznün kirpiklerime baskıladığı bu seri yaşlardan kurtulamıyorum nedense... Bundan bir kaç ay önce seni cihazlara bağladıklarında ruhumda dinmeyecek bir yangın başlamış olmalı...Hâlâ dumanı genzimi yakmaya yetiyor. Şimdi gözlerinde buldugum sevinç hayata döndüğün andan kalmıştır bana. Her baktığımda uzun uzun dalışım ve sonrasında yüzümde beliren o anlamsız tebessüm de anlamını buluyor şimdi... Elimin ayağımın, kolumun kanadımın kırılıp döküldüğünü kumdan bir bedenmiş gibi zamana değen bütün parçalarımın unufak olduğunu hissetmiştim anestezi koridorunda doktorla gözgöze geldigim an. Bana kendi dilinde artık beklemenin gereğinden bahsediyordu. Tıp terimlerinin kafama birer balyoz gibi an an indiği dakikaları yaşamsal hücrelerimden silmeyi ve emboli denen şeyin ne oldugunu bilmemeyi o an ne çok isterdim. Dokunduğum herşey dağılıyor boyutsuz bir labirent gibi en keskin virajlarda önüme dikilen duvarları görmezden gelerek var gücümle doktorlardan doktorlara koşuyordum.Çarelerim benimle gözgöze gelmek istemeyen dostlarımın kirpiklerinden süzülüp akıyordu...
    Sınav buydu işte, ömrümün geçilen yerlerinde, acı diye dilime dolanmış ne varsa her biri sade birer an gibi tesirsiz kalıyordu.
    Allah’ım yardım et!..
    Yüksek sesle söylediğim tek duanın bu olduğunu anımsıyorum. Solmuş yüzüne camın öteki tarafından bakarken sana var gücümle yüklendiğim, anlamadığını ve anlamadığımı yükses sesle tekrar ettiğim tartışmalar elimden düşüp bin parçaya bölünüyor ve her parçası kalbimi ayrı bir yerinden yağmalıyordu.
    Ne olacaktı simdi?.. Bana verdikleri yatıştırıcıyla, hareketlerimin azaldığını, düsüncelerimin yavaşladığını, sanki yakınımda ki seslerin uzayıp kısaldığını hissediyordum.Yine de o iki saat boyunca kimsenin beni oradan koparamadığını anımsıyorum.
    Sonra hani nefsin karanlık ve dar sokaklara çagırdığı bir anda bir ezan sesi duyulurda billur bir el çicek kokularından mahrum olmanı istemez ya… Öyle bir ışık, yaşadığım fanusun camlarına çarpıp umudu getiriverdi. Mesai arkadaşım geldi ve bana babanı extube ediyoruz,nefes almaya basladı dedi!..O an Mevlaya duyduğum yakınlığın bütün bir ömrüme dağılmasını ne çok isterdim baba.O an ki şükrümü ve fakrimi, bana sarılan meleklerin, '’tamam senin sabrın yetmediyse de,Mevla Magfiretiyle sakladı kalbini’’ fısıltılarını yeniden duyup hissedebilmeyi ve dahi kalan zamanımı onlarla sarmaşdolaş geçirebilmeyi ne cok isterdim…
    Baba hatırlıyor musun dünyaya bir kez daha gözlerini açtığın dakikalarda bana ilk yaptığın espiriyi?..
    ‘’Acından öldürürsünüz adamı, cihazlar karın doyurmuyor’’ demiştin de, getirdiğim çorbayı beğenmemiştin, bitirdikten sonra..
    Meger ben ne bitmiş, ne ölgün bir hayat sürmekteymişim de bunu farkedebilmek için böyle büyük fırtınalara ihtiyaç içindeymişim. Sonrası benim için herşeye yetebilecek bir sabırla doğrulma zamanıydı, yeniden doğarak bizlere de tarifsiz bir yeniden varoluş hediye etmiştin.O geceyi kimseyi almadıkları anestezi ünitesinde aramızda bir camla geçirmistik ve bize sabaha kadar herşeyin gelişebileceğini söylemişlerdi.Yani baba,başında ki hemşireyle sohbet ederek güle oynaya geçirdigin gece de, edilen bütün dualar senin içindi…

    Aylar sonra bugün, çok sevdiğim dostumun babasının rahatsızlığıyla üzülmekteyim baba. Mevla’dan onun için de ikinci bir doğum niyaz edip, beklemekteyim..Neolur baba sende onun için dua et ve yakınlarının sabah olmadan aydınlık bir haberle doğrulması için desteğini esirgeme..
    Seni seviyorum baba.
    Beni sevdiğin gibi değil belki ama ne kadar sevebilirse bir çocuk babasını öyle..
  • Allah`ın Çocuklarının Mal Varlığı

    -Yaz kış giydiğimiz tek örnek bir pijama üstü ve bir kot pantolon. “Bu iyiliğimi unutmayın “ diyen bir müteahhit tarafından hediye edildi. Çocuklarının eskileriymiş. Başka eskiler de veriliyor, saklıyoruz onları üzerimizdekiler giyilmez hale gelene kadar.

    -Kemerimiz yok ama ipimiz var. İpleri kaldırım kenarında bulduk. Kemer de bulabilirdik gerçi; ah, birkaç kez kemerle dövülmüşlüğümüz olmasa. Bizi dövenler midyeci, simitçi ve kokoreççi. “Uğursuzsunuz” dediler bize, “ sizin geldiğinizi görünce müşteriler uzaklaşıyor." Bilmezler ki, gözümüzde biriken yaşlar, ruhumuza akıyor…

    - Bir çift kırk üç numara, bir çift de kırk bir numara yırtık ayakkabı. Onları giyeceğimiz güne kadar birer çift terlik. Terlikler yeni değil elbette. Oğlan çocuk doğurmak isteyen bir ablanın sadakası. ”Dua etmeyi unutmayın ha” diye sıkı sıkı tembihlendik.Bir dilek tuttuk içimizden,dedik , “oğlan değil, kız değil, bir can katılsın aramıza.” Sonra yolumuza yürüyüp gittik…

    -Birkaç kilo soğan ve patates. “Bayatlamaya yüz tuttu, aman yiyin hemen” diye nasihat edilerek verildi manav tarafından.Canımız kiraz çekmişti bizim. “Haydi çocuklar” dedi manav, “ kiraz tartmamı istiyor bir beyefendi, çekilin tezgahın başından!”

    --Her gün topladığımız altmış yetmiş tane pet şişe, yirmi otuz tane de cam şişe. Bize konulan kota bu kadar. Daha fazla da toplayabiliriz, ama dövülme riskimiz var. Büyüdüğümüzde kota koymayacağız hiçbir çocuğa. .Keşke hiç çalışmak zorunda kalmasa çocuklar. Ah çocuklar! Sömürülmedikleri , işkence görmedikleri ve taciz edilmedikleri gün , işte o gün mutlu olacaklar…

    -Fırından aldığımız taze ekmeğin kokusu. Paramız varsa fırına gidip sıcacık bir ekmek alıyoruz. Ekmeğimizi kendi aramızda değil sadece, yanı başımıza sokulan sokak köpeğine de pay ediyoruz…

    -Eskici arkadaşlarımızın arada bir bize verdiği anarşik romanlar. Onların “anarşik” dediği romanlarda, biz barışı, özgürlüğü, ve eşitliği öğrendik…

    -Kalitesinden memnun kalınmamış ruj, oje, rimel. Bir gün sevgilimiz olursa, bir gün, belki, ola ki sevdiceğimiz memnun kalabilir. Sevdiceğimiz de biz gibidir; biz nasıl onun elinden avucumuza konulacak ucu kırık bir tarakla tararken saçımızı mutlu olacaksak, onun da bizim elimizin değdiği bir makyaj malzemesiyle, gözleri ışıl ışıl parlayıverir…

    -Bizi her gün kovalayan zabıtanın, “ulan bugün sizi kovalayasım yok, hatta size küfredesim bile yok” deyip sırıtıvermesi…Biz hiçbir zabıtanın annesine küfretmeyiz. Ama onlar hiç görmediğimiz ve çok özlediğimiz annemize küfrediyorlar. Mal varlığımıza bunu da ekleyelim, bir günlüğüne de olsa, annemize küfredilmemesi…

    - Yeni doğum yapan sokak kedilerinin, yavrularına daha güvenli bir yer aramaya gitmeden önce, o güzellikleri bize emanet etmelerinin huzuru…

    -Evet, anamız babamız yok yanmızda.” Ne mutlu size ki, siz Allah`ın çocuklarısınız” diyen dindarlar bir yanda, “sen istemezsen kimse seni ezemez koçum” diyen ağır abiler bir yanda, “herkes yaşam çizgisini kendi belirler” diyen kişisel gelişimciler bir yanda, “senin kurtuluşun devrimde” diyen devrimciler bir yanda… Bir serçenin derdi bizim derdimizdir oysa. Biz ki bir serçeyi düşüneniz bu garipliğimizle, acep biz ne yanda…

    -“Şu önde giden iki dilenci çocuk var ya, Fazıl Say`ı dinleyemeyecekler ömürleri boyunca” diyerek ardımızdan gelen kibirli sesler metropol merkezlerinde, umurumuzda değil Biz dilenci değiliz ki, atık toplayıcıyız. Bir plakçının önünde dinledik Fazıl Say`ın bestelerini. Bizi dilenci olarak görenler geçip gittiler o tınıları umursamadan. Fazıl Say`ın adını anmak onlara düştü, eserleriyle gururlanmak bize...

    -Bir DVD dükkanında, yarım saatliğine seyredebildiğimiz bir İran filmi. Film sürerken, “yaylanın artık, soluklandınız yeterince” diye kovmuştu bizi dükkan sahibi. Cennetin Çocukları`ydı seyrettiğimiz film. Tam cennete girmiştik ki düşlerimizde, cennetten kovuluverdik…

    -Geceleri , bir barakada, üzerinde uyuduğumuz kartonlar. Haftada bir değiştirmemiz gerekiyor kartonları uyku düzenimiz bozulmasın diye! Sizin baza dediğinizin bizdeki karşılığı karton. Ortopedik karton olması için birkaç yılda bir değil, haftada bir değişmesi gerekiyor. Siz marketlere indirimli ürünler için akın ederken, biz kartonun ortopedik olanını seçmek için gidiyoruz…

    -Çöpe atılmış oyuncaklar. Favorimiz peluş ayılardır. Onlara sarılıp öyle uyuyoruz…

    -Güneşi ilk bizim selamlayışımız, üstelik reverans yaparak; nefesimiz kokarken, bitliyken ve hâlâ umutluyken…

    -Becerilmeden geçen her günün sonunda , açlığımızın aklımıza bile gelmeyişi…

    -Hangimiz hastaysa, diğerimizin, elini alnımıza koyarak sık sık ateşimizi kontrol etmesi… Biliyoruz hastamızı iyileştiremeyeceğimizi, ama o elin alnımıza konması mesela, şımarma sebebimiz. Şımarıyoruz birkaç dakikalığına ve mecburuz zaten, iyileşeceğiz eninde sonunda…

    -Kışın -10 derecenin, yazın +40 derecenin hayvanlarla beraber en çok etkilediği canlar biziz. Hayata bağlılığı, dostluğu, dayanışmayı hayvan dostlarımızdan öğrenmemiz ve o güzel dostlarımızdan kendimize bir aile kurmamız…

    -Hor görülüyoruz, evet. Siz bizim güzelliğimizi görmüyorsunuz ,ama çiziklerle dolu bir cep aynasında gülümseyerek seyrettiğimiz yorgun argın güzelliğimiz…

    -Zenginlikten anladığımız çok farklı sizinle. Sizin mal varlığınızda, ne para ediyorsa o var; bizim mal varlığımızdaysa, içtenliğimiz, özlemlerimiz ve geçmek bilmeyen tedirginliğimiz…