Melike, bir alıntı ekledi.
25 May 13:28 · Kitabı okudu

"Salon oturmaları vardı eskiden.Neden salonda oturulur? Çünkü soba orada,sadece orası sıcak.Yazla kış kadar fark ederdi salonla diğer odalar.Aileyi bir arada tutan gizli bir bağdı sobalar.Soğuk odalara gitmeye kimse cesaret edemediği için,herkes salonda oturur,muhabbete katılmak durumunda kalırdı.Bir odanın
olmazsa olmazı olduğunu,Macarcada sobanın oda anlamına gelmesinden anlayabilirsiniz.
Demini almış her an içilmeye hazır çayın kaynama sesi ve olağanüstü kokusu sarardı odayı,üzerine koyduğumuz kestaneler emin ellerdeydi, bilirdik.Kışın soğuk algınlığından korunmak için mandina yediğimiz doğru değil.Kabuklarını sobanın üzerine koyup kokusundan mest olmak için yerdik hızlıca.Üzerinde ekmek kızartır,tereyağını ekmeğin üzerine teslim ederdik.Bize unutulmaz bir tat hazırladı sobalar..."

Fesleğen, Hikmet Anıl ÖztekinFesleğen, Hikmet Anıl Öztekin
Özlem Yıldız, bir alıntı ekledi.
 09 May 16:57 · Kitabı okudu · 8/10 puan

"Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi...Yedi kişi girmişti bahçeye... Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya...

Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit (Sayfa 13)Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit (Sayfa 13)

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 3
Yazar: Dilek
Hikaye Adı : Tedbil-i Zaman
Link: #29354519

Güneş, ince, zarif vücudunda askılarının içinden geçiyor derisine nüfuz ediyordu kuşluk vaktinde. Beyaz askılarının biri ince koluna düşmüş, siyah saçları dağınıkken muntazam parmaklarını saçlarına geçirdi. İşaret parmağı saçlarına takıldı, eline tarağı aldı ve boylu boyunca duran camdan kendi aksini görüp saçlarını taramaya başladı. Kendi aksinden saçlarını, kendi aksinden hayatının dağdağalarını gördü.

Takıntıları yüzünden ellerini defalarca yıkadıktan sonra yüzünü yıkayıp hemen mutfağa geçti. Çok sevdiği "Valse"i Evgeny Grinko'dan dinledi. Grinko'nun kendinden emin çalışını, piyanodan çıkan seslerin hayatına nasıl da bir gün ışığı gibi yayıldığını çayı demlerken, kokunun içine sesin yayıldığını bir buhar gibi tüttüğünü görünce kanaat getirdi. Sesleri bir duman gibi gözleriyle ayrımsıyordu. Hissettirdiklerini bir kokuya benzeterek başladı bu alışkanlığı. Ellerini yıkarken defalarca sıktığı yasemin kokulu sabundan iç ferahlatan beyaz bir bulut geçiyordu. O bulutların eğri büğrü şekillerini de sevdiklerinin yüzüne benzetiyordu; gözünün önünden çocukluğu geçti.
Küçükken elektriğin gittiği o kış gecelerinde olduğu gibi yine sobanın deliğinden yayılan ateşin ışığı tavanı donattı. Avizenin yaydığı o yapay ışıktan çok daha görkemlisini gördü tavanda. Sonra annesiyle birlikte oynadıkları gölge oyunlarını hatırladı. Hatırladığı o gölge oyununun kokusu hanımeli çiçeğiydi ve biraz odun isi.

Evden çıkmadan evvel, gönlünde başlattığı manevi sinemasını kapattı. Ayaklarında ince taban, açık kahverengi sandaletleri, üzerinde mavi- beyaz dikey çizgileri olan gömlek elbisesiyle ve sekizgen güneş gözlüğüyle kalabalık bir yalnızlığın içine daldı. Sözleştiği arkadaşıyla görüşmek için bıkkın, yorgun ve yavaş adımlarla gideceği mekana ilerledi. O kadar erken vardı ki yorgun adımlarına rağmen oturup düşündü Kireçburnu sahilinde. Hayır, hayır hiç Kireçburnu sahiline gitmemişti. zihninde tüm semtleri ve sahilleri taradı. Olmak istediği yeri seçti; Kireçburnu sahili. Bir ağacın altında oturmak istedi; takıntıları buna müsade etmedi, banka oturmaya karar verdi. Sevdiği her şeyi gözünün değil bu defa gönlünün önüne getirdi. Gönlüne oturan kırlangıçla hasbihal etti sonra dayanamadı muhabbet etti çünkü biliyordu ki bu ancak "sevginin dolup taşması" manasındaki "hibb" kökünden gelmeydi. Kırlangıçla dertlerini gökyüzüne bıraktı. Her zihayatın bir derdi vardı; bu dertlerin de medcezirleri.

Aklına Edip Cansever'den birkaç dize geldi:
"Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor.
...
Avuçlarımda bir yanma.
Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın.
Oldu olacak.
Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize.
..."

Denizin en az yeri geldi aklına; en debdebeli yeri. Kırlangıç, herc-ü merc tüm ideleri ve hislerini hiç günah bulaşmamış bir taifenin içine götürmek için rıhtıma ulaştı.

Gökyüzü berraklaştı, kırlangıç uçtu, deniz kokusu rüzgarın esişiyle banktaki kızın yüzünü ve gönlünü yaladı. O sırada anladı ki bu bir kaybediş değil bir tebdil-i zamandı.

Tebdil-i Zaman
Güneş, ince, zarif vücudunda askılarının içinden geçiyor derisine nüfuz ediyordu kuşluk vaktinde. Beyaz askılarının biri ince koluna düşmüş, siyah saçları dağınıkken muntazam parmaklarını saçlarına geçirdi. İşaret parmağı saçlarına takıldı, eline tarağı aldı ve boylu boyunca duran camdan kendi aksini görüp saçlarını taramaya başladı. Kendi aksinden saçlarını, kendi aksinden hayatının dağdağalarını gördü.

Takıntıları yüzünden ellerini defalarca yıkadıktan sonra yüzünü yıkayıp hemen mutfağa geçti. Çok sevdiği "Valse"i Evgeny Grinko'dan dinledi. Grinko'nun kendinden emin çalışını, piyanodan çıkan seslerin hayatına nasıl da bir gün ışığı gibi yayıldığını çayı demlerken, kokunun içine sesin yayıldığını bir buhar gibi tüttüğünü görünce kanaat getirdi. Sesleri bir duman gibi gözleriyle ayrımsıyordu. Hissettirdiklerini bir kokuya benzeterek başladı bu alışkanlığı. Ellerini yıkarken defalarca sıktığı yasemin kokulu sabundan iç ferahlatan beyaz bir bulut geçiyordu. O bulutların eğri büğrü şekillerini de sevdiklerinin yüzüne benzetiyordu; gözünün önünden çocukluğu geçti.
Küçükken elektriğin gittiği o kış gecelerinde olduğu gibi yine sobanın deliğinden yayılan ateşin ışığı tavanı donattı. Avizenin yaydığı o yapay ışıktan çok daha görkemlisini gördü tavanda. Sonra annesiyle birlikte oynadıkları gölge oyunlarını hatırladı. Hatırladığı o gölge oyununun kokusu hanımeli çiçeğiydi ve biraz odun isi.

Evden çıkmadan evvel, gönlünde başlattığı manevi sinemasını kapattı. Ayaklarında ince taban, açık kahverengi sandaletleri, üzerinde mavi- beyaz dikey çizgileri olan gömlek elbisesiyle ve sekizgen güneş gözlüğüyle kalabalık bir yalnızlığın içine daldı. Sözleştiği arkadaşıyla görüşmek için bıkkın, yorgun ve yavaş adımlarla gideceği mekana ilerledi. O kadar erken vardı ki yorgun adımlarına rağmen oturup düşündü Kireçburnu sahilinde. Hayır, hayır hiç Kireçburnu sahiline gitmemişti. zihninde tüm semtleri ve sahilleri taradı. Olmak istediği yeri seçti; Kireçburnu sahili. Bir ağacın altında oturmak istedi; takıntıları buna müsade etmedi, banka oturmaya karar verdi. Sevdiği her şeyi gözünün değil bu defa gönlünün önüne getirdi. Gönlüne oturan kırlangıçla hasbihal etti sonra dayanamadı muhabbet etti çünkü biliyordu ki bu ancak "sevginin dolup taşması" manasındaki "hibb" kökünden gelmeydi. Kırlangıçla dertlerini gökyüzüne bıraktı. Her zihayatın bir derdi vardı; bu dertlerin de medcezirleri.

Aklına Edip Cansever'den birkaç dize geldi:
"Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor.
...
Avuçlarımda bir yanma.
Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın.
Oldu olacak.
Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize.
..."

Denizin en az yeri geldi aklına; en debdebeli yeri. Kırlangıç, herc-ü merc tüm ideleri ve hislerini hiç günah bulaşmamış bir taifenin içine götürmek için rıhtıma ulaştı.

Gökyüzü berraklaştı, kırlangıç uçtu, deniz kokusu rüzgarın esişiyle banktaki kızın yüzünü ve gönlünü yaladı. O sırada anladı ki bu bir kaybediş değil bir tebdil-i zamandı.

Cenab Şehabettin - Senin İçin
Sesin işler gibi bir şuh kanat gamlarıma 
Seni dinlerken olur kalbim uçan kuşlara eş, 
Gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş ; 
Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma.  Doğuyor ömrüme bir yirmi sekiz yaş güneşi  Bir kuş okşar gibi sen saçlarımı okşarken .  Koklarım ellerini gülleri okşar gibi ben  Avucundan alırım kış günü bir yaz ateşi.  Gönlüme avdet eder her unutulmuş nisan 
Ne zaman gençliğini yolda hıraman görsem.  Eskiden pembe dudaklarda dağılmış busem  Toplanır leblerime bir gece dalgın dursan.  Seni zambak gibi gördükçe açık pencerede  Gül açar bahtımın evvelki hazanlık korusu,  Genç eder ufkumu hülyalarımın genç kokusu;  Sorarım ak saçlarımın örttüğü yıllar nerede.  Cephemi varsın o solgun seneler soldursun  Yeni yıldız gibi doğdukça güzel her akşam,  Gençliğin böyle benimken kocamam, hiç kocamam.. 
Ruhum, ölsem bile ben, sen yaşayan ruhumsun. 

Nuh Karaaslan, bir alıntı ekledi.
30 Nis 19:02

1 Mayıs
Bahar mı geldi?
Kara kış munis bahar rolünü mü üstlendi yoksa?
Beyaz düşler için yumuşak yumuşak...
Baharların içinde tek yumruk duran;
Mayısın biri vardı değil mi?
Şura-lara mı saklamıştık?...
(hiç bakmadık ki bulalım.)

Gülgillerden,
Fragaria-Ananassa'nın sevişmesi,
bahçe çileğim,
Sevgilim... 
Çileksin sen çilek; çilem çileğim... 
Kokusu çileklim.
Yağmurumsun sen yağmurum ,
Yağmur tavlım...

Çisele sen çisele, 
Çise gözlüm...
Çisele, bahçeme bahçeme... 
Yeşersin baharım yeşersin ooyy...
Maral çiçeklim, domurcuk domurcuk, 
Çiçeklen sen çiçeklen oyyy...
Gülgiller şenlensin , zira feryad figan kalbim...
Zayi mayıs ayında; mayısın birinde ziyaa meftununum...
Bereketlensin coğrafyan,
Başağın dolgunlaşsın yağmur tavından.

Vefa'ya gidelim...
Ki vefanı bilirim;
Bozasını içmiştim leblebisiz, kristal bardağın yarımından... 
Ki gönülden sadakatin;
Bilindik samimi baharların buçuk kiraz dalından...
Kirazlansın dallarım kirazlansın oyyy...
Kiraz dudaklım...
Şekersin sen şeker, saral peçeklim...
Vefat bilime kayıtsız kalacak;
Vefanın vesvesesine, zayi mayıs ayı içinde,
Mayısın birinde...

"Bazıları kördür,
bazıları nandır,
bazıları da nankördür..." diyor ustam...

Mayısın birinde,
İşçiyim, işçisiyim emek verdiğim tüm değerlerin...
Kara kış görmemek üzre yumrukları tokuşturalım.
Nan için, na-kör, nankörleri ötele ötele!
Mayısın meşkine...

Bahçe çileğim,
Kokusu çileklim,
Yağmur tavlım,
Çise gözlüm,
Maral çiçeklim,
Sevgilim...

Feryad-ı Naz, Nuh KaraaslanFeryad-ı Naz, Nuh Karaaslan

Hak Tası
Küçük bir anı meselesi...
Geçenlerde küçükken yapmaktan çok hoşlandığım ,hafiftende unutmaya yüz tutup pembeleşmiş alışkanlığımin rüzgarıyla babamin peşine takılıp kendimi çocukluğumun ikliminde bilmediğim bir maceranın peşine attım. Babam yılların üzerine bir ayrıcalık bir prestij gibi yerleştirdiği köy yaşamının verdiği kadim bilgelikle günümüz envai çeşit işlem görmüş un kullanımını boykot edip bu gdolu gidişe son vermek için biraz buğday alıp vadinin eteğinde akan çay üzerine kurulmuş taş degirmene doğru yola çıktı.Tabi ben de peşinden.Baharin soluğunu yeni yeni hisseden doğa üzerindeki kış yorgunluğunu usul usul atıyor olacaktı ki ağaçlar yeşile durmuş, kuşlar da bahar senfonilerine başlamıştı. Bu manzaraya bir Karadenizli olarak zaten alışkındım lakin bir asra yakın zamana şahitlik etmiş bir taş değirmen alakamin ibresini epey zorlamıştı. Geniş tahta kapisi gıcırdayarak açılırken kendimi eski zamanlardan bir anda yaşayan gelecekten gelmiş ve bunun bilincinde bir kayıp zaman yolcusu gibi hissettim.Birazdan civar köylerden yükünü alan katarlar bu değirmene uğrayacak, bugün benim haberdar olduğum hicbir şeyden habersiz kendi zamanlarınin gündemini tartışırken bir yandan da buğdaylarını öğüteceklerdi.Kimbilir kılık kıyafetime bakıp biraz garipser tavırla bana bakacak fakat yine kendi gündemlerine tekrar döneceklerdi.Kapi açılırken bir anda tarihin karanlık sayfaları aydınlanıyor,kum saatindeki kumlar aşağıdan yukarıya akıyordu.Kapi açılınca tüm akış durmuş, aynı nehirden kimse iki kez yikanamamış ben de kendi vakti devrime geri dönmüştüm. Değirmenin içini yavaş yavaş keşfetmeye çıkarken milenyum cağı insanın ölümsüzlük mihengi olan fotoğraf çekimime başlamıştım. Bunları ölümsüzleştirmek sevdiklerimle de bunu paylaşmak için birkaç fotoğraf yetmişti.Oysa insan zihni bir makineden daha marifetliydi.Cunku insan zihni her bir kareye duyguları da kaydediyordu.Yapay makinelerin belki en büyük kusuru da bu olacakti.Herbir aleti bir mirasa dokunur gibi incelemiş zamanın ruhunun bu aletlere sirayet ettiğini düşünürken kendimi biraz da şaman gibi hissetmiştim.Bugdayin koyulduğu tahta aletler,buğdayı ezen devasa taşlar, su döngüsünü sağlayan su çarkları, arkları ve ortalığa yayılan mükemmel bir un kokusu. Bu kokuyu alan insan gerçek un kokusunun ne olduğunu unutamaz.Tum bu aletleri incelerken gözüme bir çivi de asılı kulplu demir tas takıldı. Ne olduğunu taş değirmen hususunda bir Ilber Hoca kıvamında olan babama yöneltince elimdeki bu şeyin Ali Baba ve Kırk Haramilerdeki altınları ölçecek altin tasi değil de (ki öyle de olabilirdi,karakteri çok uygundu) değirmen sahibinin un öğütmeye gelenlerden buğday hakkini alırken kullandığı bir olcu aleti olduğunu öğrendim.
Hak tası...Zihnimde yankılanan nadide kelimelerden biriydi artık.Zihnimin durgun sularına atılan bir taştı ve giderek haleleniyordu.Hesap günündeki hak tasını ve adaletini düşündüm.Buna pek benzemeyeceğı kesindi .Günümüz hassas terazileri gibi de değildi muhtemelen.Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hak talep edeceği kadar hakla dolu bir adalet anlayışı. Dünyadaki heyelan ,hezeyan haline gelmiş haksızlıkları, uzayıp giden adaletsizlikleri, çağlayanlar haline gelmiş harami anlayışları tartacak bir hak tası bulabilecek miyiz gideceğimiz yerde?Kendimize yonttugumuz ,başkalarından cirptigimiz hakları ölçecek hassas fikir,gönül terazilerimiz var mi varsa kefeleri doğru mu ?Dünya bir yerlere savrulurken birer Don Kişot edasıyla haksızlık devlerine saldirdigimizi zannederken yel değirmenlerinin hakkını yiyor muyuz acaba?Birinin değil de bininin hakkına giriyorsak ya da...Hak tası..Sen de bilmezdin herhalde.Gun gelip buğday olcmekten başka bir meçhulun zihninde kıyametler koparacağını.
Hak tasasıyla dolu gönüllerimiz de bir de hak tasının olması dileğiyle...

Zehra, bir alıntı ekledi.
 28 Nis 18:39 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Serenat
...
Çare gibi, umut gibi iyi gelen bir şey var yalnızca;
yarıklardan atlatan, yokluğa düşmekten kurtaran :
"düşünmek birbirimizi"
Gamlı kuşun ötüşü ve kursağa oturan
son lokması yaşamanın;
Hep bunu hatırlamak içinmiş meğer;
"Sevmek birbirimizi"
Eğer bir ihtimal varsa mutlu olabilmemiz için,
birileri çalsa bile o bizim .

Şimdi bırak elindeki o lastiği,
çekiştirdikçe uzayan bir zaman oyuncağı o.
Kendi halinde kısacık kalsın ve öyle aksın zaman .
Kalsın ki; eskisi kadar, güzel memleketimin,
Çay bahçelerini doldurduğu
ve köpeklerini aç bırakmadığı zamanlar çabucak gelsin .

O zaman nefesin nefesime senkron,
çıplak ayaklarımız toprakta,
Denizin dalgalarına serenat yazarız yine.
Kabuk bağlayan, izi kalan , ta derinlerde acıyan .
Alıştım diyemem bu yaralara ama öğrendim yaşamayı;
kış da olsa, küf de tutsa, bahar kokusu almayı,
bütün yaralara ve acılara rağmen yaşamayı.

Kafka Okur Sayı 26, KolektifKafka Okur Sayı 26, Kolektif
Eda, bir alıntı ekledi.
26 Nis 21:37 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Üç Firenk Havası -1980
3.Requiem

Bozkırda yaz akşamları seni seyrederdi
seni seyrederdi ormanda gürbüz sabah
ağırkanlı bir güneşle yaşanan kış
ağır, kanlı bir güneşle yaşanan hasat zamanı
bekarların kaburgalarına gümleyen karanlık
isterik kokusu beyaz dantelaların
seni seyrederdi
sen diriyken sana bakmak
başlı ve sonlu bir uğraştı sanki.

Erbain, İsmet Özel (Sayfa 206 - TİYO)Erbain, İsmet Özel (Sayfa 206 - TİYO)