• 64 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ömer Hayyam adına güzel bir inceleme olması dileği ile...

    Ilk önce kısa bir hayatı:

    Asıl adı Giyaseddin Ebu'l Feth Bin İbrahim El Hayyam' dır. 18 Mayıs 1048'de İranin Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğludur. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmalar yapmıştır. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların cogunu kaleme almamış, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır.

    21 Mart 1079 yılında tamamladığı, halk arasında “Ömer Hayyam Takvimi” bugün ise “Celali Takvimi” olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Eserleri arasında İbn-i Sina'nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi'ni ve Rubaiyat'ı Semerkant'ta kaleme almıştır.

    Ömer Hayyam, İlmini genişletmek için zamanın ilim merkezleri olan Semerkand, Buhara, İsfahan'a yolculuklar yapmıştır. 4 Aralık 1131'de doğduğu yer olan Nişabur'da dünyaya veda etmiştir.
    (alıntı)

    Ama insanlar bu bilim insanı ve husta kişiyi daha çok Rubai(dörtlük) leriyle tanıyor.
    Ne hikmetse insanların ilgisini tuhaf şeyler çeker. Kimileri şarapçı olarak biliyor, bu benim için üzücü bir şey, eğer Ömer Hayyam ın düşündüğü şarap metaforuyla anıyorsa sıkıntı yok lakin diğer şekilde aşağılayıcı bir durumsa hepimizi üzmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Son olarak şiirlerinden bahsedip sonlandırıcam incelemeyi.

    Şiirlerinden en belirleyici şey "Ölüm" olarak gördüm.
    Kimi yerde bir çok şeyi iğneliyor ve yeriyor. Kimileri için asıl gerçekler bunlar.
    Bazı yerlerde bu adam kafayı yemiş diyebilirsiniz.
    Çoğu yerde mey, şarap, meyhane kelimlerini çok kullanıyor. Üzüm mesela.
    Ama hangi şarap...
    Şimdi size Mevlananın şarap bakışını anlatan bir link atayımhttp://www.ask-imevlana.com/...saraptan-kasti-nedir
    Çoğu iranlı şaiirin kullandığı bir tarz haline gelmiştir.

    Başka bir yerde şöyle açıklama getiriliyor Mey, Meyhane hakkında:

    “Farsça, içki içilen yer demektir. Kulun aşk ve şevkle Rabbine münâcât yeri. Kâmil arifin Allah aşkıyla dolmuş gönlü, tekke, lâhûtî âlem.” (Ethem Cebecioğlu; Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Otto Yayınevi, 2014)

    “Meyhâneden kasıt tekke veya dergâh; mahbup ve maşuktan kasıt ise Cenab-ı Hak’tır. Şem`, ilâhî nur; sâkî ve sârbân mürşit; hum, humhâne, kâse, kadeh, cam kelimeleri âşığın kalbi; mutrip de ilâhî hakikati öğreten kişi yani mürşittir. Bunun gibi daha birçok terim farklı anlamlarda karşımıza çıkar.” (Azmi Bilgin, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 40, İstanbul 2011, s. 381.)

    Son olarak Ömer Hayyamın şiirlerinin matematikse cebir düşüncesiyle yazıldığı söyleniyor.

    Umarım faydalı olmuştur.
  • Bir zaman gelecek, güneş hiç batmayacak
    Söyle insanoğluna, o zaman kimse rüya görmeyecek
    Sadece ben isteyeceğim- muktedir ve doğurgan
    Ve hiç bir şiir yazılmayacak aya bir daha

    Simon L'horte-Bartiey
    Poltreistgwer-Heundergighn
    4. Kitap

    13. gün . Hala her yer aydınlık. Başta bir anlam verememiştik gecelerin olmamasına. İlk bir iki gün sadece şaşkınlık vardı, sonra yerini korku aldı haliyle. Şu anda kabullenilmişlik ve bezme var sadece. Bilim adamları çalışıyor tabi hiç durmadan. Bir sebep bulmaya çalışıyorlar önce. Sebebi olmadan olmaz çünkü hiç bir şey. Sebep olmazsa okulda öğrendiğimiz her şey anlamsız gelecek, olmalı bir nedeni. Biyolojik saatimiz yavaş yavaş uyum sağlamaya başladı bu düzene. Uykunun sadece bir araç olduğunun bilincinde olanlar, biraz daha rahat şimdi. Onlar; gün içinde kısa kestirmelerle, hayatlarını idame etmeyi başarıyorlar. Ama delirmeye başlayan da az insan yok çevremde . Bunlar- standart uyku bağımlıları- gözleri kan çanağı halde etrafta dolaşarak, bir şeyler arıyorlar sanki. Eskiyi arıyorlar belki de. Hayatın aslında olması gerektiği gibi ilerleyeceği düşünülüyordu, dört günün sonunda bilim adamları tarafından. İş saatleri aynı normalde- ama hemen hemen kimse saatlere güvenmiyor artık . İşe çok az insan gitmeye bağladı , onlar da ara sıra kestiriyor. İnsanlar aynı saatlerde uyumuyorlar gün içinde. Bir devlet dairesine gittiğinizde çoğunlukla çalışanların uyanmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz ve kimse bu hususa karşı çıkamıyor. Belki de bir kanun çıkartılmalı uyku saatleri hakkında. Ya da sanal uykular için serbest bırakılmalı uyuşturucular. Ama bunlar için çalışmıyor kimse. Tek yapılan sebebi bulmaya çalışmak. Sebep olmadan hiç bir şey gerçek değil çünkü. Çeşitli görüşler var tabi. Dünyanın bir kara deliğin içine sürüklenerek aniden üç yıldızlı bir sisteme dahil olduğunu düşünenler var. Uzayla her türlü iletişimin kesilmiş olması nedeniyle bu seçenek yalanlanamıyor bir türlü. Başka bir yıldızın sistemimize dahil olabileceğini söyleyenlerin yanında; gelişmiş, farklı bir yaşam türünün bize bir oyun onadığını düşünenler de var, optik bir oyun. Güzel olurdu aslında her şey bir oyun olsaydı. Dünyanın tepsi şeklinde olduğunu iddia eden görüş bile kendisine tekrar yer bulmuş durumda. Bu, kendilerine göre ileri görüşlü insanlar, şu ana kadar bildiğimiz her şeyin dünyayı yöneten grupların bir entrikası olduğunu söylüyor ve bu durumun gerçekleri ortaya çıkardığını düşünüyorlar. Dünyanın dine bulaşmış, yaklaşık yarısını oluşturan kesimi ise , çeşitli teolojik/felsefik fikirler peşinde. En gözde olanı tabi ki kıyamet. Her dönem kıyamet en gözde olan oluyor zaten. On üç günde bu kadar farklı görüşün oluşması da ayrı bir başarı gerçekten. İnsan ırkının karmaşıklığı bitmeyecek hiç diye düşünsek de, problemler de bitmiyor hiç. Ben mi ne düşünüyorum? Sonuçta mantıklı bir açıklama beklesem de, ne bileyim dünyanın kendi ve güneş etrafında dönme hızlarının senkronize olması vb. gibi - o zaman bazı yerlerde de hep gece olması gerekirdi, belki de öyledir- kıyamet olgusunu da merak etmiyor değilim. Ben de bir kıyamet tasarlasam buna benzer bir şeyler oluştururdum gibi geliyor. Şu an daha on üçüncü gün olmasına rağmen bulunduğum ülkede, belki de korku kaynaklı, şiddet eylemleri epey artmış durumda. Ülkenin yüzde yedilik bir kısmı bu olaylarda yaralandı ya da hayatlarını kaybettiler. Bu sayının artacağından endişe ediliyor. Tabi endişe ediliyor işin resmi dili. Herkes biliyor gün geçtikçe etrafa saldıran insan sayısının artacağını. Dünyada da,bizim kadar olmasa da, bu durum benzer. Belki de bu yüzden bir sebep aranıyor olan bu şeye - Medya "Dostoyevski Laneti" demeyi çok seviyor buna- Bir sebebi olursa insanlar kabullenir diye belki. Geri döndürebiliriz diye beli de geceleri, küçük bir ihtimal olsa da. Aya bakıyorum ara sıra - evet, ay hala çıkıyor tabak gibi- eski ihtişamı kalmamış hiç, kıyıda köşede silik bir şekilde hayatını sürdürüyor o da. Sanki dünyayı, üzerinde yaşayan bizleri bir daha etkisi altına alamayacağının bilincinde, ama bunu bizden daha kolay kabullenmiş, güneşin boyunduruğu altında mutsuz ama sorunsuz bir yaşam sürüyor. Eskiden geceleri yatmadan önce, aya bakmayı çok severdim. Artık bakmıyorum. Artık geceleri de yatmıyorum zaten. İşte o pratik insanlar gibi, günün belli aralıklarında uyuyarak kendimi bulmaya çalışıyorum. Yine rüya görülüyor bir türlü, ama sanki eskisi kadar kaliteli olmuyor. Rüyalarımda bile hiç bitmeyen bir sarılık var. Hep ter içinde uyanıyorum o kısa, optimal uykularımdan. Çıkmak istemiyorum ben de çoğunluk gibi evimden artık. Sonuçta dışarısı güvenli değil, sadece güneşli. Kelime oyunları bile etkisiz geliyor bu günlerde. İki üç kişi bir araya gelip bir şeyler konuşmak, bir şeyler yapmak eğlenmek isteseler de bir şey engelliyor onları hep. Güneşe bakıp susuyor insanlar. Güneş, hiç bir zaman sevmedim ki ben seni doğru dürüst. Hep kaçmaya çalıştım fark ettirmeden. Belki de bu sadece benim içindir, tüm dünyayı sırf benle uğraşmak için mahvetmeye hazırsındır. Biliyorum ben seni güneş, diğer insanlar bilmese de . Sen yoksun sanıyor onlar, sadece aydınlıksın sanıyorlar, gerektiğinde kötülüğün karşısına dikilerek mutlak adaleti sağlayan. Ama ben biliyorum seni, o yakıcı gözlerini. Zaten en büyük numaran insanları yokluğuna inandırmak değil mi senin? Yakalayamayacaksın beni bir daha , boşuna uğraşma. Getireceğiz siyahı gecenin içine tekrar. Bir yolu olmalı. Galiba uyumam lazım tekrar.
  • Paskalya palmiyesi, adalılar tarafından keşfedildiğinde türünün en büyük örneğiydi. Bu ağaç yemek pişirme ateşi ve cenaze yakmakta, çatı, ev inşa etmekte, sallar ve kanolar yapmakta, son olarak da ulaşımda ve heykel inşaasında kullanıldı.
    Yıllar geçtikçe, adalılar binlerce ağacı yok etmiş, milyonlarca kayanın yerini de rüzgâr kıran olarak kullanmak, bir takım bitkileri yetiştirebilmek ve bataklıkları bahçeye dönüştürebilmek için değiştirmişti. Fakat ormansızlaşma toprak kaymasına, toprak kayması da ekinlerin mahvolmasına sebep oldu. Doğal yaşam alanları tahrip edildiği için bazı hayvan türleri zamanla yok oldu. Buna rağmen, ağaçsızlaştırma devam etti.
    Böylece, son ağacın da kesildiği gün geldi. Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır, adlı kitabında Jared Diamond o çok meşhur soruyu sorar: Acaba o son ağacı keserken adalının aklından ne geçiyordu? (Bunun MS 1400 ile 1600 seneleri arasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir.) Cevabı hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Fakat o tarihten itibaren adalılar sahip olduklarını yeniden kullanmak suretiyle, ağaçların en ufak kırıntısı için mücadele ettiler. Kendi petrolleri yoktu. Bu yüzden cenazelerini yakmak yerine mumyalamaya başladılar. Kano inşa edemediklerinden, balık tutamadılar. En önemlisi, bu artık adadan kaçamayacakları anlamına geliyordu. Son olarak da, artık eskisi gibi istedikleri zaman devasa taş heykeller inşa edemediler. Bu yoksulluk nüfusun ciddi şekilde azalmasına ve muhtemelen yamyamlığa neden oldu. Durumlarının ciddiyeti ortaya çıkınca da, adalılar birbirlerine saldırmaya başladılar ve dövüştüler ve dövüştüler...
    Bu yüzden, heykellerin boyutlarındaki artış adalıların vahim durumlarıyla bağlantılıdır. Çünkü adalılar yardım istemek için yüzlerini tanrılarına döndü. Böylece giderek daha büyük heykeller yaptılar; ama kurtarmaya kimse gelmedi. Heykellerine duydukları inanç, yerini hayal kırıklığına ve öfkeye bıraktı. Adalılar, tanrılarının onuruna inşa ettikleri heykellerin kafalarını sökmeye başladı. Kendilerini terk edilmiş hissediyorlardı. İlahi güçlerin elçisi olduklarını iddia eden din adamları ve liderler de, bu felaketi engelleyecek güçlerinin olmadığı anlaşıldığından, çaresizliğe gömüldü.
    İlerlemenin Kısa Tarihi adlı muhteşem kitabında, Ronald Wright adalıların bizim için "sınırlandırılmayan nüfus artışının, kaynakların savurgan kullanımının, çevrenin tahrip edilmesinin ve dinlerinin geleceklerini koruyacağına dair duydukları sonsuz güvenin nelere yol açacağının deneyini yaptıklarını" yazar. "Sonuç, nüfusun çöküşüne sebep olan ekolojik bir felakettir." Wright ardından, bu deneyi daha büyük ölçekte tekrarlamamız
    gerekip gerekmediğini ve insanların kişiliğinin o son ağacı kesen adalıyla aynı olup olmadığını sorar.
    İş, yanlış giden şeylerle ilgili sorumluluk almaya gelince, insanoğlu her zaman aynıdır. Bugün, adalılar arasında, bu felakete atalarının sebep olduğu fikrine karşı bir direnç oluşmuştur ve bir takım farklı açıklamalar getirilmeye çalışılmaktadır. Modern bir bilimci, fare akınını suçlamıştır. Başkaları, adaya uğrayan denizciler tarafından gelen salgın hastalıkları, bazıları da iklim değişikliğini suçlamıştır. Ama adalılar bu felaketleri atlatmıştı; bu yüzden ormansızlaşma en makul açıklama gibi görünüyor. Bilmediğimiz şey, adalıların teknoloji ve çok çalışmayla tüm ağaçlarını kaybetmelerinin sonuçlarını atlatabileceklerin düşünmüş olup olmadıkları. Ada yaklaşmakta olan bir felaketin önceden anlaşılabileceğikadar küçüktü. Sonuç olarak Paskalya Adası, tüm ağaçlarını ve nüfusunun %90'ını kaybetti. (Kendimize sormalıyız: Paskalya Adalılar, son derece basit araçlarla kendi çevrelerini böylesine tahrip edebiliyorsa, biz ne kadar fazlasını yapma kapasitesine sahibiz?)
    Dış dünyadan yalıtılmış bu adada yaşanan felaket, saf ekolojik çöküşe bir örnek oluşturdu. İlk defa, suçlayacak bir dışarıdan gelen yoktu, Yahudiler yoktu, komünistler yoktu, Katolikler yoktu. Etrafta böyle bir günah keçisi yokken, adalılar, kendilerinden başka öfkelenecek birilerini bulmakta zorlandılar ve suçlama liderlerden din adamlarına ve oradan da tanrılara doğru yönlendi.
    Charlie Champbell
    Sayfa 11 - Ayrıntı Yayınları
  • 402 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5’inci kitabı olan “Mahpus” hakkında ilk olarak söylenmesi gereken ve eminim ki tüm okurları oldukça fazla sevindiren husus, önceki 4 kitabında hiçbir şekilde belirtmediği anlatıcının adını bu kitapta açıklamış olmasıdır.
    Proust sahip olduğu o müthiş zekasını, kitaba “Mahpus” adını vermekle bir kez daha bizlere açıkça göstermektedir. Mahpus olarak,Balbec’ten dönerken birlikte geldiği ve evinde konuk olarak ağırladığı ve böylece kıskançlığından dolayı bir çeşit tecrit altına aldığı Albertine’den bahsettiğini düşünürken; kitabın sonlarına doğru asıl “Mahpus”un, bir zamanlar davetten davete koşan ama artık Albertine’i elinde tutmak amacıyla dışarıya adım atamaz hale gelen kendisi olduğunu anlıyoruz.
    Albertine’i evine kapattığı sözünden, onu tamamen dışarıdan tecrit ettiği anlaşılmasın. Çünkü Albertine yine eskisi gibi özgür, hatta Marcel’in serveti sayesinde çok da lüks bir hayata sahip olarak istediği yere gidebilmektedir. Bu da tabiki, tutarsız ama tutkulu bir aşık olan Marcel’in olağandan öte bir kıskançlık hissetmesini, onun attığı her adımı, görüştüğü herkesi öğrenme güdüsüyle dolmasını sağlamaktadır.
    Marcel’in gösterdiği bu kıskançlık, şüphe ve endişe duygularını bir kenara bıraktığınızda, bir aşkın, bir erkek tarafından böylesine ince bir ruhla ve gerçek anlamda tüm damarlarında hissederek nasıl bu kadar yoğun olarak yaşadığına şahit olabiliriz. Hele ki Albertine uyurken onu izlediği anlardaki duygularını açıkladığı bölümde, sahip olduğu bu aşkın ne kadar büyük olduğunu açıkça anlayabiliriz. Ama Albertine’nin bir bir ortaya çıkan yalanları, bir yandan hemen ondan ayrılıp evinden göndermek istemesine, diğer yandan da onu avuçlarından bırakmayı göze alamayıp daha fazla bilgi elde etme sevdasına sebep olmaktadır. İşte tüm bu ikilemlerin arasında yaşadığı duyguları açıklama tarzı sayesinde serinin şimdiye kadarki en önemli kitabı olduğunu söylemek kesinlikle yanlış bir ifade olmaz. Özellikle Verdurinlerin verdiği davetteki olay ve konuşmaların odağında olan M. de Charlus’ün yaptığı açıklamalar, 1’inci kitaptaki Swann-Odette aşkı da dahil olmak üzere aklımızda kalan bazı soru işaretlerini ortadan kaldıracak öneme sahipti.
    Kıskançlık, aşk, şüphe,yalanlar ve yalancılık hakkında yaptığı çeşitli açıklamalar ve benzetmeler tabiki yine Proust’un o müthiş kalemine duyduğumuz hayranlığı bir adım daha öteye taşımaya sebebiyet veriyor. Müzik, sanat, tablo, kitaplar, tarihi bilgiler gibi konulara da değinmesi kitabı renkli hale getiriyor. Özellikle Albertine ile yaptığı bir sohbet esnasında, Dostoyevski kitapları hakkındayaklaşık 3 sayfalık kısa ama ayrıntılı bir şekilde yaptığı konuşma, yazarlığı kadar okurluğunun da en üst düzeylerde olduğunu bizlere gösteriyor.
    6’ncı kitap olan “Albertine Kayıp”da görüşmek dileğiyle…
    Saygılarımla.
  • 421 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Publius Ovidius Naso, batı kültürünün en önemli ve ünlü 3 şairinden biri olarak kabul edilmektedir. Bulunduğu dönemin ve sonrasının sanat ve edebiyat anlayışlarını önemli ölçüde etkilemeyi başarmış başlıca şairlerdendir. Bilinen ve günümüze kadar eksiksiz biçimde ulaşmış en önemli yapıtı Dönüşümler’dir. M.S. 8 yılında yazdığı bu eser, kendisinden 1300 yıl sonra Dante tarafından yazılan ve gelmiş geçmiş en önemli edebiyat eseri olarak nitelendirilen İlahi Komedya’ya esin kaynağı olmuştur.
    Kitap, en kısa açıklama ile, dünyanın oluşumundan başlayarak tanrıların/tanrıçaların ve insanların ilk kargaşalığından düzene geçişlerini anlatmaktadır.
    Heksametre vezni diye adlandırılan bir ölçüde yazılan ve 15 kitap/bölümden oluşan öyküsel bir şiirdir. Ara ara her platformda (tiyatro, sinema, edebiyat, görsel sanatlar vb.) karşımıza çıkan ve hatta günümüz yaşantısında bile hala insanlık literatüründeki adlandırmalara sebep olan mitolojik hikayelerin, hemen hemen tümünü içeren ve mitolojinin en temel bilgilerini bugüne ulaştırmış en büyük eserdir. İlyada ve Odysseia gibi Homeros tarafından kaleme alınmış eserlerin içeriğinden çok daha fazla çeşit mitolojik hikayeleri barındırdığından, bu kitabı bir çeşit mitoloji sözlüğü bile saymak mümkün görünmektedir.
    İçerikteki 15 kitabı/bölümü tek tek yorumlamak apayrı bir kitap yazmak anlamına geldiği için, ben genel görüşlerimi ve özellikle dikkatimi çeken konuları anlatmaya çalışacağım. Ki zaten “kitap özeti” ile “kitap yorumu” arasındaki farkı bilen bir okur olarak sadece yorumlayacağım. Yani olaylardan ziyade kitabın beni en çok etkilediği “düşünsel” yönlerini sizlere sunmaya çalışacağım.
    Dikkatimi çeken ilk konu; dönemin insanlarının tek tanrılı-ilahi bir dine inanmamalarına karşın, dünyanın ve insanın oluşumundaki anlatım, tek tanrılı dinlerin bu konudaki inancına yakın bir şekilde olmasıydı. Yaşanılan tufanların, kutsal kitaplarda anlatılan şekilde yazılması, aslında tamamen tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarını doğrular nitelikte olduğu düşüncesini yarattı. Dünyanın sular altında kalması veya yakıcı bir olayın yaşandığı tufanlar gibi...
    Diğer dikkatimi çeken konu ise; canlı veya cansız fark etmeksizin tüm varlıkların, bir şekilde insanlardan dönüşerek oluşması idi. İnsanların tanrı/tanrıçalar tarafından bazen ceza veya ödül mahiyetinde, bazen insanları koruma düşüncesiyle, bazen keyfi bir istekle kargaya, yarasaya, suya, defne ağacına, kayın ağacına, kuğuya, kayaya vb. dönüştürülmesi ve bu dönüşümün, dönüşülen canlı veya cansız varlığa ruhu ile geçmesi etkileyici bir konuydu. Canlı-cansız tüm varlıkların bir ruha sahip olması ve bu ruhun tamamıyla bir insan ruhundan oluşması, dönemin düşünce tarzının hem natüralist hem de hümanist bir yapıda olduğunu hissettirdi.
    Tabiki hümanizmin alt üst edildiği savaş ve olaylar da yaşanmamış değildi. Özellikle kadınların, maalesef tüm tarihte olduğu gibi, hor görülerek zarar gördüğü olayların anlatıldığı hikayeler yürekleri burkan kısımlardı.
    Anlatılan mitlerin bir bölümünün ülkemizde geçmesi ise ayrı hava katıyor. Özellikle Manisa’daki Ağlayan Kaya’nın hikayesi bunlar arasındaki ilgimi çeken en önemlisiydi.
    Sonuç olarak; yorumumun başında da belirttiğim üzere, kargaşa ve belirsizlikten, gerek tanrı/tanrıçalar, gerekse insanlar tarafından yaşanan olaylar neticesinde, belirli bir düzenin oluşumuna kadar geçen sürenin kapsadığı ve mitolojinin en önemli olaylarının anlatıldığı bu kitap altın değerinde bir başucu eseridir.
    Evet, gerçekten çok zor bir kitap ve oldukça fazla araştırma gerektirmekte; özellikle Roma-Helenistik arasındaki isim farklarının oluşturduğu bilgi yetersizliğimizi yüzümüze vurması, yoğun ve ciddi bir araştırma yapma zorunluluğu yaratmaktadır.
    Bir diğer nokta da; İsmet Zeki Eyüboğlu’nun, edebiyat dehası bir aileden geldiğini ispatlarcasına yaptığı bu çeviri ve önsöz tüm alkışları fazlasıyla hak etmektedir.
    İlahi Komedya’da Dante tarafından bol bol kullanılan hikayeler, atıflar ve isimler için mutlaka okunması gereken bir kitap olması sebebiyle #dantekulübü adlı grubumuzda okuduğumuz Dönüşümler, tüm mitoloji ve antik çağ seven dostlarıma şiddetle tavsiyemdir. Hatta mitoloji sevmeyenlere onu mutlaka sevdirecek diye söylemem de hiç yanlış olmaz.
    Sırada Aeneas ile Komedya’ya doğru olan yolculuğumuz devam edecek. Dante’nin “ustam, atam, babam, yol göstericim, rehberim” dediği ve Komedya’nın ortasına kadar kendisine eşlik eden ünlü şair Vergilius’un Aeneas destanı ile Komedya’ya bir adım daha yaklaşmaya hazırız.
    Grubumuzun tüm üyelerine bu müthiş okumada bana eşlik ettikleri için teşekkürlerimi gönderiyorum.
    Sevgiyle kalın...
  • 352 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Kitabın popüler olduğu dönem gerek kapağı gerek içeriğinin kısa detayı ilgimi çekip almıştım. Açıkçası okuduğuma pişman değilim ama ortalama 350 sayfa olan kitabın bana göre 150 sayfası tamamen çok uzatılmış bir anlatım. Yani çok daha kısa bir şekilde anlatılabilirdi ve okuyucuyu sıkmamış olurdu bu sayede. Hikaye kısmında büyülenmiş bir şekilde okurken , uun açıklamalarda boğulduğumu hissettim. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de üstüne "EK" diye 50 sayfalık ekstra bir açıklama bölümü koymuşlar utanmazlar... :)
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü