• https://m.imdb.com/title/tt0156887/

    Perfect Blue

    Yönetmen: Satoshi Kon
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Gerilim
    Yapım Yılı: 1997

    notlar:

    ''-yönetmen Darren Aronofsky filmdeki kısa bir sahneyi Requiem of the Dream filminde kullanmak için izin istemiş ve üzerine para ödemiştir. Ayrıca Aronofsky'nin 2010 yapımı Black Swan filminin ilham kaynağı Perfect Blue'dur.

    -Madonna 2001 yılındaki konser turnesinde "What It Feels Like for a Girl" şarkısının arka planında bu filmden kolajlar göstertmiştir.

    -TIME dergisinin gelmiş geçmiş en iyi 5 Anime film listesinde yeralmaktadır.

    -12 Monkeys, Brazil, Fisher King gibi filmlerle fenomen olan yönetmen Terry Gilliam bu filmi şimdiye dek yapılmış en iyi 50 animasyon film arasında saymaktadır. İlginçtir ki, Satoshi Kon kendini bir Terry Gilliam hayranı olarak tanımlamaktaydı''

    Kaynak:web
  • 1895’te, Lumiere Kardeşler, Louis ve Auguste, Lyon’daki bir fabrikadan çıkan işçileri gösteren kısacık bir kısa metraj film çektiler.

    Sinema tarihinin ilki olan bu filmi birkaç dostlarının dışında gören olmadı.

    Nihayet, 28 Aralıkta, Lumiere Kardeşler bu filmi, daha sonra çektikleri ve yine gerçeklikten havai anları kayıt altına alan diğer dokuz kısa metraj filmle birlikte halkın önüne çıkardılar.

    Grand Cafe de Paris’nin bodrumunda, sihirli lambanın, çarkıfeleğin ve diğer illüzyon sanatlarının yeni nesil üyesinin inanılmaz gösterisinin dünya prömiyeri gerçekleştirildi.

    Her yer doluydu. Otuz beş seyirci, kişi başına bir frank ödedi.
  • Her sinema öğrencisi için sessiz filmleri izlemenin elzem olmasının 7 sebebi

    Film okuluna gitmeden önce pek çok kişi film yapımı hakkındaki her şeyin kitaplar ve dersler vasıtasıyla öğrenildiğini düşünür – çekim türleri; kurgu stilleri; anlatı ekonomisi ve hikaye anlatımı gibi… Bu kısmen doğru olabilir ve öğrenciler her şeyi teoride öğrenebilirler ama doğru bilgi sadece tecrübe ile gelir.

    İnsan film hakkında her şeyi teorik olarak bilebilir ve bir sahnenin nasıl çekileceği hakkında düşünerek kendini kaybedebilir. Bir detayı veya filmin alt anlatımı ve anlamını nasıl kuracağını ve nasıl sağlayacağını hayal ederken uzaklara dalabilir.

    Çekim işini öğrendikten sonra başka filmleri izlemesi, doğal olarak bir ‘sinefil’ olması gereken her film okulu öğrencisi için ikinci bir “emir”dir. Ve bu nedenle sessiz filmlerin önemi bu düşünce çerçevesi içindedir.

    Sessiz dönemdeki film yapımcıları ne çeşitli kaynaklara ne de bugünün sinemasının teknolojik gelişmişliğine sahiptiler. Sahip oldukları tek şey yaratıcılıktı. Kendilerinin ve gerçekte imkânsız olan sahnelerin çekimi için çözüm önerileri getiren diğer ekip üyelerinin yaratıcılıkları. Örnek olarak bir Alman efsanesi olan “Die Nibelungen” (1924)’deki orman sahneleri verilebilir.

    “Die Nibelungen: Siegfried” ve “Die Nibelungen: Kriemhild’s Revenge” filmlerinde set, doğal ölçekteki ormana benzeyen bir stüdyoya kurulmuştu ancak gerçek bir ormanın ışık efektlerine benzetebilmek için – güneş ışığının ağaç yapraklarının arasından süzülüşü gibi –prodüksiyon seti, stüdyonun yapay ışığının küçük deliklerden geçmesine izin verecek dev bir kumaşla kapladı. Bu sayede gerçek bir ormanın ışık efektlerini taklit edebildiler.

    Audrey Hepburn bir keresinde “Öğrendiğim her şeyi filmlerden öğrendim” demişti. Ve belki de bu sözler sadece film okulu öğrencileri için değil, aynı zamanda filmlerle ilgilenen hemen herkes için yaratılmış olan bu filmlerin listesinin bir özeti.

    Sessiz Filmler Hikâye Anlatımı ve Anlatı Ekonomisi’ni Öğreten İlk Eserlerdir



    Genel düşüncenin aksine sessiz dönemde her yapım D.W. Griffith ve The Biograph Şirketi ile aynı parasal kaynağa sahip değildi. Ya da her yapım Fransız yönetmen (filmlerinde doğal ışığı kullanabilmek için cam stüdyo inşa eden) George Méliès gibi yaratıcı deha zihinler tarafından desteklenmiyordu. Yani bilhassa atraksiyon sineması filmlerinden sonra, film yapımcılarının tıpkı bugünkü gibi küçük bütçeleri vardı ve ne büyük savaş sahneleri ve fantezileri içeren ne de dev ölçekli setleri olan hikâyeleri sahiplerdi.

    Ve bu pasajın odaklandığı filmler de tam olarak bunlardır. “Sunrise” (1927 yılında F.W. Murnau’nun yönettiği) veya “The Wind” (1928 yılında Victor Sjöström’ün yönettiği) gibi harika basitlikte filmler, tek amacı hikâye anlatımı ve anlatı ekonomisinin önemini özetlemek olan diğer pek çok dev örneğin arasından ayrılıyorlar.

    Çoğu zaman bir senaryoyu okurken veya bir romanı ya da kısa hikâyeyi ekrana uyarlamayı düşünürken sıkça beliren bir soru vardır: “Bu sahne anlattığım hikaye için gerçekten önemli mi?”. Kendimizi hikayenin içinde kaybetmemiz kolaydır ve bu olduğu zaman da izleyici etkilenir. Eksik kaynaklarına ve bazen klişeye düşen çözümlerine rağmen sessiz filmler bize anlattığımız hikâyeye odaklanmayı öğretir.

    “Sunrise”da yönetmen F. W. Murnau, onu karısını öldürmeye ikna etmeye çalışan bir vamp tarafından baştan çıkarılan bir çiftçiye dikkatini yoğunlaştırır. Bu filmde bütün sahneler inanılmaz önemlidir. Diğer çekimleri pekiştirme veya dramayı canlandırma, hatta filmin arzu ve insanlık halleri gibi temalar etrafında dönen alt anlamını inşa etme gibi amaçlara hizmet etseler de tüm çekimlerin bir amacı vardır.

    Bu filmde sinema dilinin tüm elementleri (kamera hareketi, mizansen, ses, ışık ve kurgu) hisleri keşfetmek ve bildirmek, anlamlar ve eksiklikler yaratmak, her filmin sahip olması gereken hayati değerdeki bütünlük duygusuna gerçek bir katkı yapmak amacı ile birlikte çalışırlar.

    Bu filmde Murnau ara yazı kullanmak istememişti ama stüdyo tarafından empoze edilen normlar yüzünden zorunda kaldı. Ancak bu filmi hiç ara yazısı olmayan biçimde görmek de ilginç olurdu.

    Çünkü Sessiz Filmler Film Kurgu Tekniklerinin Kurucu Babalarıdır ve Hareket ile Hareketsizliğin Önemini Anlamamızda Bize Yardımcı Olurlar



    Bu başlıkta, sahneye giriş ile çıkışın yanı sıra tablo yöntemi, paralel kurgu (cross cutting da denen yöntemde farklı zaman periyotlarındaki farklı hikâyelerdeki sahneler, konu olarak bağlantılı olduklarını belirtmek için birleştirilir) ve alternatif kurgu (iki veya daha fazla olayın aynı hikâyeye ait olduğu ve genellikle sebep sonuç ilişkisini keşfedebilmemiz için olayların birleştirildiği yöntem) kullanılışı ile ilgili normları belirleyen D. W. Griffith ile söze başlamamız gerekiyor.

    Daha fazla fikir üretmek için Kuleshov efektinin sahibi Lev Kuleshov’dan ve Sergei Eisenstein’ın entelektüel montajından bahsedebiliriz… Sessiz filmler, hikâye anlatımıve anlatı ekonomisi için gerekli olan senaryo kurgusunun doğuşunda pay sahibidir. Eksiltinin kullanımı, diegetic ve extradiegetic sesin kullanımı, flashback, match on action, 30 derece kuralı, 180 derece kuralı gibi ilkeler kümesini geliştirmiştir.

    Ve bu kuralların oluşturulmasıyla erken sinema, sinemanın başka bir mihenk taşını anlamamıza yardım ediyor– ritmi. İçsel veya dışsal olabilen ritimden, dışsal ritimle (sahnelerin temposunu oluşturan) bağlantılı olarak sessiz filmlerin bize öğrettiği diğer büyük ders de hareketin ne zaman ve nerede kullanılacağı ve ayrıca hareketin nasıl ve neden kullanılacağıdır.

    Çünkü 1960’lara kadar kameralar çok büyük ve ağırdı, kameranın hareketi filmdeki ‘özel olaylar’ (bir keşif anı, dönüm noktası, karakterin girişi) ile sınırlanmıştı… Yine Murnau’yu örnek olarak alırsak kaydedilen ilk kamera taşıyıcı onun filmi “The Last Laugh”da (1924) kullanılmıştı.

    Bazı söylentiler ekibin kamerayı bir bebek arabasına koyduktan sonra hareketi sağlamak için kısa bir ray boyunca yavaşça “kaydırarak” götürdüğünü söylüyor. Ancak bu filmde kameranın sağlama alındığı ve kameranın kayması ve set boyunca ilerlemesi için iplerin kullanıldığı diğer durumlar da vardı.

    Yani teknik mucizeleri bir kenara bıraksak da buradan alınacak ders, tüm sahnedeki bir çekimin önemini, anlatı için hareketin önemini ve ritmi kurgulamanın önemini anlamak için hareketi ve hareketsizliği filmlerde aşırı kullanmamak olmalıdır.

    Çünkü Sessiz Filmler Bize Mizansen ve Nesnelerin Önemini Öğretir

    Mizansen çok sayıda ‘çekimin içindeki’ elementi geliştirmiştir – set dizaynı, kostüm dizaynı, ışık, mekân, kompozisyon, oyunculuk vs. – ve bu çalışmalar hikâye ile filmin anlamına katkı sağlar.

    Mizansenin içinde konuşulacak en ilginç meselelerden biri kompozisyondur. Özellikle de derin odak tekniklerinin keşfi ve set/mekân karmaşası; D. W. Griffith ve Abel Gance bu alandaki öncülerden ikisi olur. Ayrıca 1910’lar/1920’ler dönemi boyunca sesli filme geçişten ve noir’in doğuşundan önce sinematografide çok sayıda gelişme yaşandı; özellikle de ışık departmanında.

    Griffith ve onun ekip arkadaşları 1910-1911 yıllarında, reflektörler vasıtasıyla setin bazı mekânlarına ve hatta aktörlerin yüzlerine arka ışık kaynağını yayarak ve yönlendirerek özellikle deneyler yapmışlardır. Onların başarılarının ilk örneklerinden ikisi “The Thread of Destiny” (1910) ve “Enoch Arden”dir (1911).

    Griffith ayrıca yüksek kontrastın kullanılışı ile duvarlara ve cisimlere gölgelerin yansıtılmasının yaratılışının deneylerini yapmış olsa da 1920’lerdeki ekspresyonist filmleriyle adlarını çıkarmayı başaran Almanlardı ve çok sayıda film yapımcısı ile sinematograf 1920’lerin ortasında ve 1930’larda Amerika’ya gitmek için Almanya’yı terk etti. Onların etkilerinin yansımaları Erich Von Stroheim’in “Greed”i (1924) (akkor ışıklarının bilinen ilk kullanımlarını içerir), Josef Von Sternberg’in “The Docks of New York”u (1928) ve Rupert Julian’ın yönettiği “The Phantom of the Opera” (1925) gibi Hollywood yapımlarından hemen görülmüştü.

    Bunlardan önce olsa da yönetmen Cecil B. DeMille, Caravaggio ve Rembrandt gibi klasik ressamların yarattığı ışık kullanımından ilham alarak farklı ışık teknikleri de geliştirmiştir. Bunun örneklerinden biri 1915‘de yapılan “The Cheat” filmidir.

    Diğer bir yön olan objelerdeki mizansen de ayrıca ilgi gördü. Atraksiyon sineması periyodundan sonra sessiz dönem boyunca film yapımcıları, setleri hazırlarken ve mizansenin farklı elementlerinin anlattıkları hikâyeye nasıl etki edebileceğini keşfetme konusunda daha dikkatli olmaya başladılar.

    Almanlar deformasyon ve set ile kostüm dizaynındaki gotik etkilerini büyük bir başarıyla deneyimlemişlerdir (örnek olarak: 1920’deki “The cabinet of Dr. Caligari” veya 1922’deki “Dr. Mabuse”). Fransız empresyonist film yapımcıları da filmlerinde objelerin etkili bir kullanımını yapmışlardır ve bunun harika örnekleri Luis Buñuel ve Jean Epstein’in “Faithful Heart” (1923), “The Fall of the House of Usher” (1928) ve “Un Chien Andalou” (1929) işleridir.

    Büyük sessiz komedi starları bugün hala bastonlarıyla (Charles Chaplin), pork pie hat’leriyle (Buster Keaton) veya gözlükleriyle (Harold Lloyd) hatırlanıyorlar ve onlar bazı şakaları ile objelerle güldürmeyi (slapstick komedi) yarattılar.

    Objeler, verilen sahnenin dramasına (1925’deki “Gold Rush”da Chaplin’in yediği ayakkabı; 1928’deki“The Passion of Joan of Arc”daki taç; Erich Von Stroheim’ın 1924’deki “Greed”indeki altın), gizemine (1927’deki  “The Lodger”daki çerçeveli resimler) veya filmdeki korkuya (1922’daki “Nosferatu”da Count Orlok’un tabutu) vurgu yapmak için de kullanılmıştır.

    Çünkü Sessiz Filmler Bize Sessizlikle Müziğin (ve şaşırtıcı biçimde diyaloğun) Nasıl Kullanılacağını Öğretir


    Sessiz filmleri basit müzik veya egzajere edilmiş melodram tonunda müzik eşliğindeki görseller ve kısa filmler olarak kabul etmek bir gelenektir. Buna rağmen film müziklerinin geliştiği ve farklı film türlerine eşlik etmek için müziğin kendisini farklı tonlara ayarlaması sessiz dönemde gerçekleşmişti. Bu dönemde sessizliğin olağanüstü kullanımını sağlayan filmler de vardı.

    Film yapımcılarının sinematografiye yatırım yapmaya karar vermesiyle ikonik imajlar yaratmış oldular ve bazıları da kendilerini, özellikle büyük patlamalardan sonra ya da karakterin gerçeği keşfettiği veya verilen bazı durumlardaki gerçekle baş etmeye çalıştığı anlarda sessizliği kullanmak vasıtasıyla filmdeki ses ve sessizliğin önemini keşfetmeye adadı.

    Sessiz Japon sinemasının bazı eserleri bilhassa aile dramasında, sesli filme geçiş gibi karakteristikleri on yıllar boyunca korunan sessiz filmin rolünü tam olarak keşfetmiş. Sonraki film yapımcılarından filmlerinde bu karakteristikleri gösterenler Yasujirō Ozu, Kenji Mizoguchi ve Mikio Naruse’dir (diğer pek çoğu arasından).

    Ancak o zamanın çok bilinen filmlerinden sadece bazıları (Dreyer’in “The Passion of Joan of Arc”ı (1928) ve “Vampyr”i (1932) ile Paul Leni’nin yönettiği “The Man Who Laughs” (1928) veya Victor Sjöström’ün1928’de yönettiği “The Wind”) kadar ses/sessizlik zıtlığının harika kullanılışını başarabilmişlerdir.

    Mizansenin karmaşası ve ses-sessizlik vasıtasıyla hikâye anlatmanın yeni yöntemlerine yatırım yaparak çok sayıda film yapımcısı “diyalog” ve ara yazılardan da kurtuldu. Daha önce değindiğimiz “Sunrise”da ara yazıları kullanmak istemeyen F. W. Murnau örneği gibi pek çok film yapımcısı ara yazıların bazen filmin ritmini kesecek şekilde çalıştığını hissettiler veya basitçe ara yazıların kullanılmasına gerek duymadılar. Tanınmış olanlardan Charlie Chaplin ve Buster Keaton hangisinin filmlerinde daha az yazı kartonu kullanacağını görmek için birbirleriyle “yarıştılar”. Galibiyet Chaplin’in oldu.

    Tarihsel gerçekler bir yana buradan öğrenilecek en önemli ders, senaryoya veya bir ekran uyarlamasına hazırlanırken gördüğümüz bazı sahnelerin egzersiz niteliğinde olduğudur (filmde her şeyi görmemize gerek yok). Kişi diyalog kullanımında da aşırı derecede dikkatli olmalıdır çünkü her şeyi sözle anlatmaya da gerek yok. Burada tek yapmak gereken kutunun dışından düşünmek ve filmdeki farklı elementlerin (sinema dili) zengin kaynaklı kullanıldığına emin olmak. Buna anlatı ekonomisi denir.

    Çünkü Sessiz Filmler Özel Efektlerin Kurucu Babalarıdır


    1940’lar/1950’lerdeki bilim kurgu patlamasından çok daha önce Fransa’da George Méliès, film yapımında özel efektlerin kullanımı ve gelişimi ile ilgili bir öncü olarak kendini gösterdi. İşlerinin arasından en dikkate değer olanlardan biri Jules Verne’den ilham aldığı “Trip to the Moon”dur (1902). Ancak bu filmden önce Méliès kaybolma, insanları veya vücut parçalarını bölme gibi numaraları tecrübe etti. Efektleri animasyon, atlama kesintileri, yok etme, üst üste bindirme tekniklerini kullanması aracılığıyla yapıyordu.

    Yine de Méliès sadece ‘hile filmleri’nin yaratıcısı olarak algılanmamalı çünkü hikâyenin ilk film uyarlaması olan “Joan of Arc” (1900) ve “Bluebeard” (1901) ile bu film yapımcısı, görsel hileler ile seyirciyi hayrete düşürmenin ötesinde hikâye anlatma yeteneğini de kanıtlıyor.

    Ayrıca dikkate değer bir gerçek de Méliès’ın görsel azametin üst seviyelerine ulaşmak ve tabi ki seyircide başarı yakalamak için filmlerindeki görselleri elleriyle çiziyor olması. İşleri arasından en ilginçleri olarak “The Vanishing Lady” (1896), “The Four Troublesome Heads” (1898), “Joan of Arc” (1901), “Bluebeard” (1901) ve “Trip to the Moon” (1902) söylenebilir.

    Atraksiyon sineması periyodu boyunca yaşanan bu ilk gelişmelerden sonra Universal’ın ilk korku filmlerinin doğuşu ve “Metropolis”de (1927) mat boyamalar (detayları veya elementleri farklı imajlardan tek bir imaja kombine eden yöntem) ve minyatürler kullanan Fritz Lang gibi Alman ekspresyonist film yapımcılarının işleriyle özel efektler fevkalade gelişti.

    Çünkü Sessiz Filmler Tarihi Belgelerdir


    Tabi ki sessiz filmler sinemanın kendi gelişimi ve kendi gerçekliğinin tarihi dokümanlarıdır. “The Immigrant” (1917), “Mother” (1926), “Metropolis” (1927), “October” (1928), “The Crowd” (1928), “Pandora’s box” (1929) gibi filmler diğerleri arasından sıyrılıp kendileriyle beraber gerçekliğin ağır yükünü de taşımış olanlardır.

    Bazıları değerlerini ve davranışlarını kınayarak toplumu gözlemeyi seçer, diğerleri onların problemlerini yansıtmayı, diğerleri hayatın ve insan hallerinin zorluğunu göstermede aktif rol almayı seçer ve diğerleri de basite kaçarak gerçekliğin kendisi hakkında ironik bir yorum yapmayı seçer.

    Çünkü Bugün Dahi Sessiz Filmlerin Görsel İhtişamı Hala Bizi Şaşırtıyor

    Yazar:Truman Hopper
    Çeviren: Ömer Murat Urhan
    Kaynak: tteofcinema
  • İnsanın böyle güzel, böylesine keyifli şeyler okumaya ihtiyacı var.
    Düşünsenize; işten çıkıp saatler süren trafik işkencesinden kurtulup evinize varmışsınız. Yemeğinizi yiyip, bir duş alıp, günün yorgunluğunu atmak istiyorsunuz.
    İşte tam o anda kendinize bir kahve yapın ya da daha da iyisi bir fincan sıcak çikolata. Bir de bu kitabı alın elinize. Bitti, gitti. Bütün stres, yorgunluk uçtu.
    Bir de yanında resmen kitaptan tüten çikolata kokusu da cabası...
    Kitap, çocuk kitabı kategorisinde yer alıyor. Fakat bizler gibi içindeki çocuğu hala yaşatan yetişkinler de çocuklar kadar çok keyif alabiliyor kitaptan.
    Hem eğlenceli hem de yol gösterici, eğitici noktalar var.
    Mesela benim en hoşuma giden kısımlardan biri, televizyon bağımlılığının eleştirildiği kısımdı.
    Annelerin, televizyonu çocuklarını susturmak için kullandıkları malum. Sonrasında da maalesef içi boş nesiller yetişiyor. Çocuklar kitap okumayı, oyun oynamayı unutuyor.
    Bir çocuğun en mutluluk verici özelliği bana göre hayal dünyasının genişliğidir. Kendi kendine oyun kurar, oynar, mutlu olur. İşte televizyon, çocukların elinden maalesef bunu alıyor. Ekrana gözünü kırpmadan saatlerce bakan çocukları gördükçe üzülüyorum.
    Aslına bakarsanız durum tüm ailede aynı. Evin neredeyse her odasında televizyon var. Herkes kendi izleyeceği programı açıp odasına çekiliyor, saatlerce o ekranın başından ayrılmıyor. Oysa ki ailece konuşulacak o kadar çok şey, yapılacak onca aktivite varken; evdeki zamanımız neredeyse tümüyle televizyonun karşısında geçiyor.
    Aile olmaya zamanımız yok.

    Hadi bu kadar yakınma yeter :) Kitap ile ilgili bilgilere dönelim.

    Kitabın ilk film uyarlaması 1971'de vizyona giren, senaryosunu Roald Dahl'ın kendisinin yazdığı,  "Willy Wonka and the Chocolate Factory".
    İkinci uyarlama ise hepimizin bildiği 2005 yılında vizyona giren, Tim Burton'ın yönetmenliğini yaptığı, Johnny Depp'in ise harika oyunculuğu ile taçlandırdığı "Charlie and the Chocolate Factory".
    Filminden çok keyif almıştım. Kitabı da harikaydı.

    Dipnot olarak kitapta var olan Umpa Lumpa halkı ile ilgili bir bilgi düşeyim. Kitabın yurtdışındaki ilk baskılarında Umpa Lumpalar Afrika’dan getirilen, siyah renkli Pigmeler olarak tanımlanıyormuş. Ülkeye gizlice sokulan, boğaz tokluğuna çalışan, fabrikada yatıp kalkan, dışarıya adım atmayan bu halk köle işçi olarak nitelenmiş ve bu durum çok tepki görmüş.
    Sonraki baskılarda Pigmeler Umpa Lumpalar olarak, geldikleri ülke ise Lumpa Ülkesi olarak değiştirilmiş. Kitaptaki illüstrasyonlarda esmer bir halk olarak resmedilen Umpa Lumpalar sonradan açık tenli olacak şekilde değiştirilmiş.
    Kasıtlı bir niyetle yapıldığını pek düşünmesem de değiştirilmesi iyi olmuş.

    Devam kitabı olan "Charlie'nin Cam Asansörü" nü de en kısa sürede edinip okumayı düşünüyorum.
  • https://filmhafizasi.com/...em-for-a-dream-2000/

    998 Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü daha önce kimsenin adını duymadığı genç yönetmen Darren Aronofsky kazandı. Yönetmenin aile üyeleri ve arkadaşlarından yüzer dolar borç alarak çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan Pi (1998), bağımsız yapım şirketi Artisan Entertainment’ın dikkatini çekti ve şirket sadece filmin dağıtım haklarını satın almakla kalmayıp Aronofsky’ye bir sonraki projesinde fon sağlamayı da teklif etti. Yönetmen Aronofsky ilk filmiyle psikolojik gerilim türünün ustalarından biri olacağının sinyalini vermiş, yönetmenin bir sonraki projesi merakla beklenmeye başlanmıştı.

    İki yıl sonra takvimler 2000 yılını gösterirken merakla beklenen ikinci film Requiem For A Dream izleyiciyle buluşur. Filmin senaryosu Hubert Selby Jr.’ın aynı adlı romanından uyarlanırken yazar ve Aronofsky birlikte çalışmış, temelde dört bireyin eroin, kokain ve diyet haplarına olan bağımlılıkları işlenmiştir. Ama filmin isminden de anlaşıldığı üzere ana tema bir düşe, bir umuda olarak olan bağımlılık ve bunun tehlikeli sonuçlarıdır.

    Başrolleri paylaşan Ellen Burstyn, Jared Leto ve Jennifer Connelly gibi isimlerin performansları, kurgusu ve görüntü yönetmenliğiyle kült statüsüne ulaşan filmde Aronofsky ile kariyerinin başından beri işbirliği yapan, gelecekte de bu işbirliğine devam edecek olan olan Clint Mansell’in müzikleri, karakterlerin duygularını filmin doğasına uyan ham ve işlenmemiş bir şekilde seyirciye aktarmaktadır.

    Geçtiğimiz 18 yıl içinde film defalarca analiz edilmiş, üzerine okumalar yapılmıştır. Yönetmen Aronofsky’nin tarzı yıllar içinde çektiği The Fountain, The Wrestler, Black Swan ve son olarak Mother! ile daha da oturmuş ve artık Requiem For A Dream’in yönetmenin filmografisi içindeki yeri incelenmeye başlanmıştır.

    Beni yıllar sonra Requiem For A Dream üzerine bu okumayı yapmaya iten ise -kulağa ne kadar ilgisiz gelse de- bir biyoloji makalesiydi. Pek sık yan yana gelmeyen üç kavram olan sinema, benlik ve biyoloji üçgeninde bir yazı yazma fikri heyecan vericiydi. Yönetmen Aronofsky’nin yanı sıra bunu mümkün kalan bir diğer isim ise akademik çevre dışında ismi çok bilinmeyen bir profesör olan Alfred Tauber. Boston Üniversitesi’nde ders veren 1947 doğumlu Alfred I. Tauber, özellikle biyokimya ve felsefe üzerine çığır açıcı olarak nitelendirebilecek bazı makaleler yazmıştı. Ona göre bağışıklık sistemi ve insan psikolojisindeki benlik algısı düşündüğümüzden daha çok birbirine benzer. İmmünoloji yani bağışıklık bilimi sadece biyolojinin bir alt türünden ibaret değildir. İçinde psikoloji ve sosyolojiyi de harmanlayan, insan doğasına dair bir disiplindir. Bu da akla hemen sinemayı getiriyor tabii ki. Acaba Tauber’in insan doğasına dair yazdıklarını, filmleri okurken kullanabilir miydik? Aklıma Requiem For A Dream’in gelmesiyle eureka anını yaşadım. Karakterlerde ve onların hikâyelerinde bunların hepsini görebildiğimizi fark ettim. Hatta birebir örtüşüyorlardı, bu fikirleri keşfetmek için belki de daha uygun bir film yoktu. Bu sayede hikâyedeki bazı taşlar yerlerine daha iyi oturuyor ve karakterlerin motivasyonlarında değişiklikler daha rahat gözlemlenebiliyordu.

    Öncelikle Requiem For A Dream’in bağımlılıkla ilgili olduğu kadar benlikle de ilgili bir film olduğu ön kabulüyle yola çıkmalıydık. Çünkü bağımlılıklarımız, benliğimizle olan ilişkimiz hakkında çok fazla şey söylüyordu. Filmdeki karakterlerin bağımlılıkları, aslında kimliklerini devam ettirmek için süregelen bir adaptasyon savaşından ibaretti. Tıpkı her hücrenin varlığına devam etmek için verdiği mücadele gibi.

    Yapısalcılık ekolüne göre her şeyin temelinde yer alan ben ve diğeri ayrımı, eski hücre tanımında da vardır: hücrenin saldırmadığı her şey benliğin bir parçasıdır. Akademisyen Tauber’ın katkıları ise işte bu noktada gerçekleşir. En basit tanımıyla özbağışıklık kavramı, benlik konusunda çok daha esnek bir çerçeve çizer. Dinamik kimlikler ön plandadır. İçsel ve dışsal faktörler göz önünde bulundurularak benliğin değiştiği vurgulanır. İstisnalar önemlidir; normalde verilen tepkilerin bazı koşullarda verilmediği ya da verilmeyen tepkilerin bazı koşullarda verildiği anlaşılır. Requiem For A Dream’e baktığımızda bu istisnaların filmin hikâyesinin başlangıç noktalarını, benliğe yabancı durum ile nasıl başa çıkıldığının ise köşe taşlarını oluşturduğunu görürüz.

    Filmin karakterleri Sara, Harry, Marion ve Tyrone hikâyenin başında oldukça sabit kişiliklere sahiplerdir.

    Sara kocası öldüğünden beri yapayalnız olan, bütün zamanını televizyon karşısında doldurmaya çalışan yaşlı bir kadındır.

    Harry, bir serseri mayındır. Hayata dair geniş çaplı bir planı yoktur. Günü gününe yetecek kadar para kazanıp aynı zamanda kısa yoldan köşeyi dönme hayalleri kurar.

    Tyrone tıpkı Harry gibi zaman öldüren biridir. İstediği, bir gün başarılı olup annesini memnun etmektir, annesi artık hayatta olmasa da.

    Marion ise güzelliği ve tarzı ile ön plana çıkarılan, ailesiyle sorunlar yaşayan genç bir kadındır.

    Harry, Tyrone ve Marion karakterleri filmdeki ilk sahnelerinden itibaren uyuşturucu kullanırken gösterilir. Sara’nın durumunda ise herhangi bir uyuşturucu madde kullanmadığı halde bağımlı olmaya müsait bir kişiliğin ipuçları verilir.

    Filmin başlangıç noktalarını oluşturan istisnalardan ilki hamilelik sürecidir. Tauber, anneden farklı bir DNA dizilimine sahip olmasından dolayı yabancı olarak algılanan fetüsün saldırıya uğramamasını bir mucize olarak tanımlar. Bunu sosyal hayata uyarladığımızda, sadece hamilelik değil bütün ebeveyn-çocuk ilişkisi boyunca görebiliriz. Sara ve Harry’nin ilişkisi, yaşadıkları bakımından bunun ekstrem bir örneğidir. Kocasının en sevdiği elbiseye sığmak için diyete giren naif bir kadından elektroşok tedavisine giden çöküşü boyunca Sara, Harry’e asla zarar vermez. Sara, Harry’nin bütün sorularına rağmen hiçbir şey yokmuş gibi davranır ve asla ondan yardım istemez. Üstelik fetüsün anneye zarar verdiği bir sürü durum olmasına rağmen, örneğin filmin başında Harry ile tanışmamız annesinin televizyonunu kiralamak için onu dolaba kilitlemesiyle olur.

    Simbiyoz bunlardan diğeridir. Ortak yaşam olarak da çevrilebilecek olan simbiyoz kavramı, her ne kadar birbirlerinden farklı olsalar da yaşamlarına devam etmek için birbirlerine ihtiyaç duyan hücreler anlamına gelir. Tauber bu iki hücrenin birbirine saldırmamasını bağışıklığın bir istisnası olarak görmektedir. Filmde bunun karşılığı Harry ve Marion’ın ilişkisidir. Seyirci olarak ilişkilerini gözlemleyebildiğimiz kadarıyla hayatlarında uyuşturucu hep olmasına rağmen beraber olmayı başarırlar ve birbirlerine iyi gelen enerjileri vardır. Birbirlerinden kopmaya başladıklarında ise gerçek anlamda çöküşleri gerçekleşir.

    Bu istisnalardan sonuncusu hücrenin kendi kendine saldırması durumudur. Bu, filmin ‘‘kış’’ segmentinin başladığı bölüme tekabül eder, yani Requiem For A Dream’i Requiem For A Dream yapan sahnelere. Simbiyoz, anne-çocuk ilişkisi gibi umut veren mucizelerden sonra bu değişim seyircide şok etkisi yaratmaktadır.

    Film ilerledikçe baştaki statik kişilikler yabancı bir durumla karşılaşıp dinamik hale gelirler. Bu durumun ‘‘iyi’’ veya ‘’kötü’’ olması önemli değildir, bağışıklık sistemi yapısı gereği bir şekilde tepki vermek zorundadır.

    Sara, sonunda koltuktan diğer tarafa geçme fırsatı yakalar. En sevdiği yarışma programlarının birinden davet alır.

    Uyuşturucu ticareti sayesinde Harry ve Tyrone’un eline birden köşeyi dönebilecek miktarda yüklü para geçer.

    Marion ise yine bu para sayesinde hayalindeki gibi bir butik açabilecek duruma gelir.

    Ancak benlik karşılaştığı bu fırsatları ve bunların olası sonuçlarını birer tehdit olarak algılar. Karakterleri umutlarını yitirmemek adına normalde asla yapmayacaklarını düşündükleri şeyleri yaparken izleriz; bağlılıklarını devam ettirme, yani benlikleriyle olan ilişkilerini sürdürme uğruna değişim süreçlerinden geçerler. Bu, kendine saldırmaya kadar giden yıkıcı bir değişimdir. Elektroşok tedavisi gören Sara’yı ziyarete gelen arkadaşları, Sara’nın eski haliyle alakası olmadığını ve bir daha da asla olamayacağını fark edip durakta ağlamaya başlarlar, çünkü o kurtulmak uğruna kendi benliğini yok etmiştir. Eroin kullanmaktan iltihaplanan kolu son çare ameliyatla kesilen Harry, hemşirenin ona kız arkadaşını getireceğine söz vermesine rağmen onu dinlemez. Kilometrelerce ötede fuhuş yaptıktan sonra evine dönen Marion ile ortak yaşamlarının bittiğini fark etmesi ile kendi sonu da gelmiştir; gerçekten de bir parçası, bir uzvu kopmuştur.

    Tyrone ise hapishanenin vahşi ortamından yine benliğinden fedakarlık yaparak kurtulmaya çalışır, annesiyle olan bağının onu her zaman korumayacağını bilerek.

    Seyirci olarak filmin sinema tarihine geçmiş son sahnesini defalarca izlememize rağmen zor hazmederiz. Bütün karakterler cenin pozisyonuna geçip bize anne karnındaki zarar görmedikleri huzurlu ortama geri dönmek istediklerini anlatır.

    Aradan geçen yıllara rağmen Requiem For A Dream’i başka bir açıdan izleyip yorumlayabilmenin hâlâ mümkün olduğunu görüp Aronofksy ve Tauber gibi isimlere, birbirinden uzak düşündüğümüz alanların aslında ne kadar yakın olabileceklerini göstermeleri ile bir kez daha hayran oluruz.

    Çağla Demirbaş
  • Yazar: Zin
    Hikaye Adı : Uçuş Hikayem
    Link: #31432300
    Müzik Parçası : Primavera

    3 ,2 ,1 !
    Biri duyduktan sonra herşey yok olmuştu meşe ağacı ve ona giden yol dışında herşey. Kalbim büyük bir coşkuyla o koca iki saniyenin geçtiğini haykırıyordu. Tüm gücümle pedal çevirmeye koyuldum. Meşeye ilk varan ben olacaktım! Gücüm azaldıkça meşe yaklaşıyordu , meşe yaklaştıkça da coşkum katlanıyordu. Bu şahane karenin görkemine bırakmıştım kendimi, artık sadece ayaklarım çalışıyordu. Kollarımı rüzgara açmış yüzüme çarpan tebrik esintilerine gülümsemeyle karşılık veriyordum. Bir kuş gibi özgürce, doğa senfonisi eşliğinde uçuyordum.
    Ve sonunda o muhteşem kareye dahil oldum. Meşenin altında göğsümü kabarta kabarta geride kalan arkadaşlarımı izledim. Anlaşılan onlar benim gibi eğlenmemişlerdi. Hakanın üstü başı çamur içindeydi, Sevinç de birinciliği kaptırmış olmanın öfkesiyle bakışlarını bana sabitlemişti. Kısa süre sonra yarışı izleyen diğer arkadaşlarımız tezahürahla bize doğru geldiler. Emre heyecanla öne atılıp;
    - Bu ikinci turundu, on bilyeni alırım.
    On bilye ,onlar elimde kalan son servetimdi ama olsun, değmişti. Bir tur daha binmek için neler yapmazdım ki.
    Akşam yemeğinde, birincilik hikayemi anneme anlattım . Benimle o kadar gurur duydu ki bir an hüngür hüngür ağlayacak sandım. Aynı hikayeyi babama anlatmak için uykuya direnmem gerekti . Bu gece her zamankinden de geç gelmişti babam, söylediğine göre iş yerinde bu kadar vakit geçirmezse işler yürümezdi. İşlerin yürümesi neydi, neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bildiğim birşey vardı oda beni çok sevdiği ve eve her geldiğinde en sevdiğim horoz şekerlerden almasıydı. Şekeri kaptığım gibi kucağına atladım, ona uçuş hikayemi anlattım. Beni dinlerken gözleri parlıyordu ;
    - Bir gün oğlum , bir gün seninde bisikletin olacak.
    Evet, bir gün hayalim gerçekleşecekti ve ona sımsıkı sarıldıktan sonra onunla uçucaktım. Ama beklemem gerekiyordu, bunun için birikim yapmaları gerekiyormuş . Anlıyordum, iki tekerlekli mucizenin pahalı olması gayet geçerli bir sebepti. Aylar geçmişti hayalim hala gerçekleşmemişti. Bunun sebebi dünya tatlısı bir kardeşimin olmasaydı. Abi olmak, bisiklet almaktan daha güzel bir duyguydu.
    Ama yine de için için işlerin yürümesini bekliyordum. Babamın aldığı şekerleri yemiyor takas yapmak için kullanıyordum. Bisiklet süremediğim zamanlarda dostum meşenin gölgesinde oturup heyecan ve hüznün karıştığı gözlerimle arkadaşlarımın yarışmalarını izliyordum, meşeye en yakın olduğum an yanında değil, ona doğru uçtuğum andı. Kollarını açmış şefkatle, sevgiyle bekleyen bir anne gibiydi.
    Bugün her zamankinden erken uyandım, babam şekerlerimi takas yaptığımı öğrenince ,iki şeker almış ama bisiklet sürmek şeker yemekten daha zevkliydi . İki şekerle daha çok bisiklet süreceğimi düşündükçe uykuya dalmak zorlaşmıştı.
    Güneşin ilk ışıkları alarm misali beni uyandırmıştı. Uyandığımda annem kardeşimle ilgileniyordu. Bu sayede arada kaynamak kolaylaştı, sandivicimi alıp en yakın arkadaşım meşenin yanına koştum .

    -Günaydın, Meşe! Bugün uzun zamandır olmadığı kadar yakın olacağız. Bak iki şekerim var!
    Karşısındaki banka oturup onu izleyerek sandviçimi yedim. Güneşin meşenin içinden doğduğunu ilk defa o an keşfettim, yapraklarının arasından ışık saçıyordu. Doğanın sinema hazzını yaşattığı anlardan biriydi. Tam o sırada, sessiz film keyfimi bölen bir çığlık duydum.
    - Aliiiiiii!
    Emre 'ydi bu. Bisikletiyle hızla ağaca doğru sürüyordu, bir ayağıyla ön lastiğe baskı yapmaya çalışıyordu
    -Ali, yardım et durduramıyorum, imdat!
    Freni bozulmuştu, koşmaya başladım. Bisikleti durdurmalıydım. Ağaca çarparsa... Hayır, düşüncesi bile beni dehşete düşürdü, daha hızlı koşmaya başladım. Hala ayağı ile baskı yapıyordu ön tekerleğe.
    - Emre! Elimi tut .
    Bir anlık tereddüt ve panikle elimi tuttu , tam ağaca çarpacakken tüm gücümle çektim onu. Üçümüzde sandviç gibi üst üste dizildik . Bisiklet bacaklarımızın üstündeydi. İkimizin iniltileri birbirine karışmıştı, ben de ağlamaya başlamıştım, canım çok acıyordu.
    -Emre, kalk artık , caddedeki taşlar sırtımı deldi.
    -Ahhh, Ali kalkamıyorum , sanırım ayağım yanıyor, dizim..
    Emre ağrılarını sayarken , sihirli bir el acımızı hafifletti . Emre'nin annesi Narin teyzeydi , arkasından annem ve birkaç komşu çıkageldi.
    Narin Teyze :
    - Oğlum , ne oldu size böyle .Kan içinde kalmış dizlerin, bu da ne ayakkabın da yırtılmış.
    - Frenim patladı anne, yemin ederim benim bir suçum yok, nasıl oldu anlamadım.
    -Lanetli bu şey ,hergün bir yerlerini yaralıyorsun. Bir daha gözüm görmesin bu bisikleti, getirirsen elini kırarım senin!
    Ahh oğlum, gel pansuman yapsın anneciğin, minik kuzum benim.
    Komşular acıyan gözlerle bizi izliyor, annemde sırtımı temizliyordu.
    - Anneciğim , lütfen biz alalım bisikleti. Tamirci amca belki eski haline getirir .
    Annemle Narin Teyze göz göze geldi. Ben yalvarmalarıma devam ederken. Narin Teyze:
    - Alın sizin olsun bir daha bu bisikleti görmek istemiyorum.
    Emre:
    - Aptal bisiklet , senden nefret ediyorum artık.
    O sözler adeta yaralarımı sardı, annem elimi tutuyor olmasa havaya uçardım .
    - Haydi anne hemen tamirci amcaya götürelim.
    - Bilemedim oğlum, tamir edilebilir mi ki? Önü de yamulmuş.
    - Tamirciye götürelim, mutlaka bulur bir çaresini.

    ...
    -Bugün yine erkencisin Ali, sandivicin masada seni bekliyor. Yanında da hoşuna gidecek birşey var.
    Hadi ama, rüya mıydı hepsi? Keşke bu kadar erken uyanmasaydım. En azından bir bisikletim olduğunu görürdüm. Öfkeye dönüşen moral bozukluğuyla mutfağa doğru yürüdüm. Annemde hemen arkamdaydı . Babam üç şeker bile bırakmış olsa yine de öfkem dinmeyecekti. Hayal kırıklığı canımı acıtmıştı. Mutfak kapısını annem açtı.
    - Baba, bugün gitmemişsin işe. Bu harika bir sürpriz ,hep beraber büyük parka gideriz.
    - Ahahha , melasef gideceğim oğlum. Sürprizin babanla kahvaltı yapmandan daha güzel, emin olabilirsin .
    Arkamdaki boşlukla konuşuyordu sanki . Merakla arkama baktığımda dilimi yuttum, sevinçten uçacağım yerde , olduğum yerde donup kaldım. Rüya değilmiş , bisiklet karşımdaydı.
    - Artık eskisinden de iyi durumda. En sevdiğin renge boyatıp, tekerleklerini de değiştirdik. Gözlerim doldu annemin boynuna atladım , babam da kocaman, güçlü kollarıyla bizi sarmıştı. Bu hayatım boyunca unutmayacağım bir andı. Böyle bir coşkuyu yaratanlar istenilse de unutulur muydu hem ?...
  • Yazar: Zin
    Hikaye Adı : Uçuş Hikayem
    Link: #31432300
    Müzik Parçası : Primavera

    3 ,2 ,1 !
    Biri duyduktan sonra herşey yok olmuştu meşe ağacı ve ona giden yol dışında herşey. Kalbim büyük bir coşkuyla o koca iki saniyenin geçtiğini haykırıyordu. Tüm gücümle pedal çevirmeye koyuldum. Meşeye ilk varan ben olacaktım! Gücüm azaldıkça meşe yaklaşıyordu , meşe yaklaştıkça da coşkum katlanıyordu. Bu şahane karenin görkemine bırakmıştım kendimi, artık sadece ayaklarım çalışıyordu. Kollarımı rüzgara açmış yüzüme çarpan tebrik esintilerine gülümsemeyle karşılık veriyordum. Bir kuş gibi özgürce, doğa senfonisi eşliğinde uçuyordum.
    Ve sonunda o muhteşem kareye dahil oldum. Meşenin altında göğsümü kabarta kabarta geride kalan arkadaşlarımı izledim. Anlaşılan onlar benim gibi eğlenmemişlerdi. Hakanın üstü başı çamur içindeydi, Sevinç de birinciliği kaptırmış olmanın öfkesiyle bakışlarını bana sabitlemişti. Kısa süre sonra yarışı izleyen diğer arkadaşlarımız tezahürahla bize doğru geldiler. Emre heyecanla öne atılıp;
    - Bu ikinci turundu, on bilyeni alırım.
    On bilye ,onlar elimde kalan son servetimdi ama olsun, değmişti. Bir tur daha binmek için neler yapmazdım ki.
    Akşam yemeğinde, birincilik hikayemi anneme anlattım . Benimle o kadar gurur duydu ki bir an hüngür hüngür ağlayacak sandım. Aynı hikayeyi babama anlatmak için uykuya direnmem gerekti . Bu gece her zamankinden de geç gelmişti babam, söylediğine göre iş yerinde bu kadar vakit geçirmezse işler yürümezdi. İşlerin yürümesi neydi, neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bildiğim birşey vardı oda beni çok sevdiği ve eve her geldiğinde en sevdiğim horoz şekerlerden almasıydı. Şekeri kaptığım gibi kucağına atladım, ona uçuş hikayemi anlattım. Beni dinlerken gözleri parlıyordu ;
    - Bir gün oğlum , bir gün seninde bisikletin olacak.
    Evet, bir gün hayalim gerçekleşecekti ve ona sımsıkı sarıldıktan sonra onunla uçucaktım. Ama beklemem gerekiyordu, bunun için birikim yapmaları gerekiyormuş . Anlıyordum, iki tekerlekli mucizenin pahalı olması gayet geçerli bir sebepti. Aylar geçmişti hayalim hala gerçekleşmemişti. Bunun sebebi dünya tatlısı bir kardeşimin olmasaydı. Abi olmak, bisiklet almaktan daha güzel bir duyguydu.
    Ama yine de için için işlerin yürümesini bekliyordum. Babamın aldığı şekerleri yemiyor takas yapmak için kullanıyordum. Bisiklet süremediğim zamanlarda dostum meşenin gölgesinde oturup heyecan ve hüznün karıştığı gözlerimle arkadaşlarımın yarışmalarını izliyordum, meşeye en yakın olduğum an yanında değil, ona doğru uçtuğum andı. Kollarını açmış şefkatle, sevgiyle bekleyen bir anne gibiydi.
    Bugün her zamankinden erken uyandım, babam şekerlerimi takas yaptığımı öğrenince ,iki şeker almış ama bisiklet sürmek şeker yemekten daha zevkliydi . İki şekerle daha çok bisiklet süreceğimi düşündükçe uykuya dalmak zorlaşmıştı.
    Güneşin ilk ışıkları alarm misali beni uyandırmıştı. Uyandığımda annem kardeşimle ilgileniyordu. Bu sayede arada kaynamak kolaylaştı, sandivicimi alıp en yakın arkadaşım meşenin yanına koştum .

    -Günaydın, Meşe! Bugün uzun zamandır olmadığı kadar yakın olacağız. Bak iki şekerim var!
    Karşısındaki banka oturup onu izleyerek sandviçimi yedim. Güneşin meşenin içinden doğduğunu ilk defa o an keşfettim, yapraklarının arasından ışık saçıyordu. Doğanın sinema hazzını yaşattığı anlardan biriydi. Tam o sırada, sessiz film keyfimi bölen bir çığlık duydum.
    - Aliiiiiii!
    Emre 'ydi bu. Bisikletiyle hızla ağaca doğru sürüyordu, bir ayağıyla ön lastiğe baskı yapmaya çalışıyordu
    -Ali, yardım et durduramıyorum, imdat!
    Freni bozulmuştu, koşmaya başladım. Bisikleti durdurmalıydım. Ağaca çarparsa... Hayır, düşüncesi bile beni dehşete düşürdü, daha hızlı koşmaya başladım. Hala ayağı ile baskı yapıyordu ön tekerleğe.
    - Emre! Elimi tut .
    Bir anlık tereddüt ve panikle elimi tuttu , tam ağaca çarpacakken tüm gücümle çektim onu. Üçümüzde sandviç gibi üst üste dizildik . Bisiklet bacaklarımızın üstündeydi. İkimizin iniltileri birbirine karışmıştı, ben de ağlamaya başlamıştım, canım çok acıyordu.
    -Emre, kalk artık , caddedeki taşlar sırtımı deldi.
    -Ahhh, Ali kalkamıyorum , sanırım ayağım yanıyor, dizim..
    Emre ağrılarını sayarken , sihirli bir el acımızı hafifletti . Emre'nin annesi Narin teyzeydi , arkasından annem ve birkaç komşu çıkageldi.
    Narin Teyze :
    - Oğlum , ne oldu size böyle .Kan içinde kalmış dizlerin, bu da ne ayakkabın da yırtılmış.
    - Frenim patladı anne, yemin ederim benim bir suçum yok, nasıl oldu anlamadım.
    -Lanetli bu şey ,hergün bir yerlerini yaralıyorsun. Bir daha gözüm görmesin bu bisikleti, getirirsen elini kırarım senin!
    Ahh oğlum, gel pansuman yapsın anneciğin, minik kuzum benim.
    Komşular acıyan gözlerle bizi izliyor, annemde sırtımı temizliyordu.
    - Anneciğim , lütfen biz alalım bisikleti. Tamirci amca belki eski haline getirir .
    Annemle Narin Teyze göz göze geldi. Ben yalvarmalarıma devam ederken. Narin Teyze:
    - Alın sizin olsun bir daha bu bisikleti görmek istemiyorum.
    Emre:
    - Aptal bisiklet , senden nefret ediyorum artık.
    O sözler adeta yaralarımı sardı, annem elimi tutuyor olmasa havaya uçardım .
    - Haydi anne hemen tamirci amcaya götürelim.
    - Bilemedim oğlum, tamir edilebilir mi ki? Önü de yamulmuş.
    - Tamirciye götürelim, mutlaka bulur bir çaresini.

    ...
    -Bugün yine erkencisin Ali, sandivicin masada seni bekliyor. Yanında da hoşuna gidecek birşey var.
    Hadi ama, rüya mıydı hepsi? Keşke bu kadar erken uyanmasaydım. En azından bir bisikletim olduğunu görürdüm. Öfkeye dönüşen moral bozukluğuyla mutfağa doğru yürüdüm. Annemde hemen arkamdaydı . Babam üç şeker bile bırakmış olsa yine de öfkem dinmeyecekti. Hayal kırıklığı canımı acıtmıştı. Mutfak kapısını annem açtı.
    - Baba, bugün gitmemişsin işe. Bu harika bir sürpriz ,hep beraber büyük parka gideriz.
    - Ahahha , melasef gideceğim oğlum. Sürprizin babanla kahvaltı yapmandan daha güzel, emin olabilirsin .
    Arkamdaki boşlukla konuşuyordu sanki . Merakla arkama baktığımda dilimi yuttum, sevinçten uçacağım yerde , olduğum yerde donup kaldım. Rüya değilmiş , bisiklet karşımdaydı.
    - Artık eskisinden de iyi durumda. En sevdiğin renge boyatıp, tekerleklerini de değiştirdik. Gözlerim doldu annemin boynuna atladım , babam da kocaman, güçlü kollarıyla bizi sarmıştı. Bu hayatım boyunca unutmayacağım bir andı. Böyle bir coşkuyu yaratanlar istenilse de unutulur muydu hem ?...