15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Serkan Mutlu, Nuri Bilge Ceylan Sineması'ı inceledi.
11 May 17:53 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Nuri Bilge Ceylan Sineması – Türkiyeli Bir Sinemacının Küresel Hayal Gücü

Bir Nuri Bilge Ceylan hayranı olarak kitabı çıktığı gibi edindim. Kitabın yazarlarından Bülent Diken’i Doğu-Batı dergisi için özel hazırlanan Sinema Tutkusu serisinin ikinci kitabındaki Kış Uykusu filmi üzerine yazdığı incelemeyle tanımıştım. Filmi derinlemesine inceleyen şahane bir yazıydı. Bu kitapta da yönetmenin bütün filmlerinin belli bir çatı altında incelemesi yapılmış. Ve yine doyurucu, her satırı bilgi veren bir eser ortaya çıkmış.

Bölüm bölüm incelemeye başlayalım.

GİRİŞ

Filmler incelenirken izlenen yollar ve kavramların açıklamasının yer aldığı bu bölüm es geçilmemeli.
Filmlerin analizi için beş temel tema seçilmiş. Bunlar:
1-Yersiz yurtsuzluk (…)
2-Sürekli bir ‘yokluk’ duygusu (…)
3- (…) yas, melankoli ve can sıkıntısı (…)
4-Yerinden edilmiş “sürgünler” ve dışlanmışlar(…)
5-Uluslararası bir bakışla incelemek

1-İMOGALARIN KÖKENİ-AÇILAN KOZA

Analizlere yönetmenin kısa filmiyle başlanılıyor. Bulut Dörtlemesi adı verilen (Koza-Kasaba-Mayıs Sıkıntısı-Uzak) serinin ilk filmi Koza; bireysel bellek, insan faniliği, belirsizlik, yas ve yaşam çerçevesinde analiz ediliyor.
Analizde özellikle Walter Benjamin'in çalışmalarından yararlanılmış. Koza filmini izlemememe rağmen film hakkında detaylı açıklamalarıyla kitabın anlatmak istediği net bi şekilde anladım.

2-KASABAMIZ:KASABA VE MAYIS SIKINTISI’DA SILA HASRETİ

Bölümde yer alan Koza ve Uzak bağlantıları gayet aydınlatıcıydı. Bölümün alt bölümlerinden biri olan ‘Toplanan Bulutlar’da Mayıs sıkıntısı ve Kasaba filmleri arasındaki bağ vurgulanırken, yönetmenin kendi filmini nasıl yapıbozuma uğrattığı anlatılıyor.

Bölümün en sevdiğim kısmı Uzak filminde Mahmut’un Tarkovski’nin Stalker filmini izlediği sahnenin analiziydi.

<<<Uzak’taki haliyle güler misin ağlar mısın dedirten Mahmut figürü akşamları evde televizyonda porno izleyerek geçirir; fakat sinir bozucu Yusuf İstanbul’daki amaçsız gezintilerinden, hiçbir sonuç getirmeyen aylaklıklarından döndüğünde kanalı değiştirir. Gene böyle durumların birinde, Yusuf sohbet umuduyla odada oyalanırken, Mahmut büyük Rus sinemacı AndreyTarkovski’nin Stalker/İz Sürücü filmini izler gibi yapar ve istenmeyen misafiri en sonunda yatağa gider gitmez gene tercih ettiği kanala döner. Tarkovski’nin 1979 tarihli filminden anlık görüntüler tesadüfi değildir. Hatta iki kez ironiktir: Mahmut’un sinema sanatının şaheserleri yerine gizliden gizliye pornografiyi tercih den bir sözümona sinemacı ve estet olduğunu anlamamızı sapladığı için, ve Tarkovski birçok açıdan Ceylan’ın örnek auteur’ü olduğu için. >>

3-UZAK:KIŞ MASALI

Koza hariç diğer tüm filmlerini izlemiş biri olarak benim en sevdiğim filmi ‘Uzak’ olmuştur. Nedenini tam da bilmiyorum. Bazı filmler unutulmuş bir şeylere değiyor ve hafızada kalıcı yer ediyor. Uzak hakkında çok fazla inceleme, eleştiri okudum. O yüzden bu bölüm benim için daha anlamlıydı.
Kitabın başında değindiği temalar dışına çok da çıkmadan bir analiz yapıldığından bazı şeyler yarım kalabiliyor. Zaten sadece bir filmi üzerine analiz yapılsa bu kitabın boyutu kadar her film için kitap yazmak gerekirdi.

Bölümde özellikle vurgulanan Ceylan’nın mekan tasarımıyla, insan duyguları arasında sürekli zıtlığı tercih etmesi. <<< Ceylan’ın sinematorafisinin yakaladığı şehir manzaralarının nefes kesici görsel güzelliği hem Yusuf’un ümitsiz arayışıyla hem de Mahmut’un o acınası içselleştirilmiş varoluşuyla tezat oluşturur.>>>

İki başkarakterin Yusuf ve Mahmut ‘un ortak ve farklı yerleri detaylıca vurgulanmış, birbirlerini etkisi(etkilememesi) dahilinde derinlemesine karakter analizleri yapılmıştır.
Filmin görme edimi üzerine bir ansiklopedik bilgiler içerdiği savı, birçok örnekle desteklenmiş ve iki karakter üzerinden ‘cinsiyetçilik’ kavramı analiz edilmiştir.
<<<Uzak, gizli gizli bakan, gözetleyen erkekler, baştan aşağı süzülüp gözetlenen kadınlar hakkındadır.>>>

4-İKLİMLER VE NİHİLİZM SORUNU: EKSİK MEVSİM

Bence kitabın en iyi bölümü. Özellikle son zamanlarda Nietzsche okumaları fazlasıyla yaptığımdan dolayı bölüm bana ayrı bir tat verdi. Nietzsche’nin felsefesi filmden örneklerle anlatıldığı için hem filozofu hem de filmi daha iyi anlamamı sağladı.
Nietzsche’nin aktif ve pasif nihilizm tanımlarından yola çıkarak iki başkarakter İsa ve Bahar’ın birer düşünce olarak filmde nasıl yer ettiği, Freud ve Baudrillard gibi iki büyük dehanın düşüncelerine de yer vererek anlatılıyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın edebiyatla ilişkisi Çehov bağlamında anlatılarak, Çehov’un “Aşk Hakkında” adlı öyküsüyle İklimler filmi üzerinden karşılaştırma yapılıyor.

5-ÜÇ MAYMUN VE HAYALETSİ DÖRDÜNCÜNÜN UNUTULUŞU

Nietzsche bağlamında film incelemesi bu bölümde de devam ediyor. Üç maymun’u temsil eden karakterler detaylıca analiz ediliyor. Bloch’un “Henüz-Değil” öğretisi açıklayıcı bir anlatımla aktarılırken filmin anlatısına katkısı iyi bağlanarak, felsefe teorileri sıkmadan ele alınmış oluyor.
Kapana sıkışmışlığın anlatıldığı İsmail’in eve dönüşünü gösteren sahne incelemesi en sevdiğim kısımlardan biri oldu.
<<<İsmail sivri kısımları eve dönük tel örgüyü tırmanıp aşsa da, ima edilen kaçışı gelen bir tren tarafından engellenir. Burada tren, kısıtlı ve sıradan yaşamının demirlenmiş olmasının güçlü bir metaforudur.>>>


6-BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA: ANTE REM, ÖÇ, HİNTERLANT VE DEDEKTİF KİŞİ

Filmlerdeki karakterlerin isimleri üzerinde en fazla durulduğu bölüm. Kenan-Kabil-Habil isimleri çerçevesinde Eski Ahit referanslarıyla film arasında ilgiler kurulmuştur. Benim açımdan önemli verilerdi çünkü filmi izlerken hiç o gözle bakmamıştım.
Cemal karakteriyle modern insan simgesi, Nusret karakteriyle de gizem ve umut arayan insan simgesi karşılaştırılmıştır.

Bu bölümde Nietzsche özellikle Deleuze’un yazdığı Nietzsche ve Felsefe kitabında belirtilen Hınç kavramıyla verilmiş. Cemal ve Nusret arasında geçen uzun bir diyalogla bu kavramlar detaylıca anlatılmıştır.

“Biri sezgiden korkar, öteki soyutlamayı hor görür; birincisi sanata ne kadar uzaksa, ikincisi de akla o kadar mesafelidir: İkisi de yaşama hükmetmeyi arzular: biri yaşamın en büyük felaketleriyle nasıl başa çıkılacağına dair bilgisiyle, bugünün yarınını da düşünerek, ihtiyatlılığı ve düzenliliğiyle, diğeri ise bu felaketleri görmeyen, hayatı ancak güzellik ve görünüm kisvesi altında gerçek addeden bir “coşkulu kahraman” olarak.” (Nietzsche- Şen Bilim )

7-KIŞ UYKUSU: TOPLUMSAL TOPOLOJİ OLARAK KAYBOLUŞ

Filmi izleyenler bilir, filmde en önemli kavramlardan biri ‘sınıf’ kavramıdır. Bu kavram etrafında para, borç ilişkisi filmde sürekli işlenir. Bir de din adamının olduğu bölümleride aklımıza getirirsek, kitabın bu bölümünde bize yardımcı olacak filazoflar kendiliğinden ortaya çıkar.
Marx veEngel’in meta kavramları, Weber’in kapitalizm ruhuna dair tartışmaları, Benjamin’in din ve kapitalizm üzerine düşüncelerine (kitabın her zaman yaptığı gibi) filmden örnekler verilerek detaylıca anlatılıyor.
Aydın karakterine odaklanan bir çok incelemenin aksine bölüm daha yan karakterlere Necla, İsmail, İlyas, Hamdi, Nihal karakterlerine odaklanıyor. Özellikle İsmail’in Necla ile olan diyalog sahnesi detaylıca anlatılmış.

Film hakkında altyazı dergisinin Nuri Bilge Ceylan’la yaptığı enfes röportajı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
http://www.altyazi.net/...-kis-uykusu-uzerine/

Kitap bu işte. Baştanbaşa bir sinema ve felsefe ilişkisi üzerine Nuri Bilge Ceylan filmlerinin analizleriyle dolu. Tek eksik yanı Avrupa edebiyatı ve felsefesi çerçevesindeki incelemeye Avrupalı yönetmenlerle benzerlik ve farklılıkları da içeren bölümler konulmamış olması.
Öncelikle kitabı bütün Nuri Bilge Ceylan sevenlere tavsiye ederin. Bunun yanında yönetmen ve filmleri hakkında detaylı bilgi almak isteyenler ile sinema-felsefe-sosyoloji düzleminde okuma yapmak isteyenler de bu kitabı okumalı.

Osman Y., Kumarbaz'ı inceledi.
 23 Nis 12:07 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dostoyevski okuma etkinliğini düzenleyen Quidam’a teşekkürlerimle,

HAYAT KUMARINDA HERKES BİRAZ “KUMARBAZ”DIR

Kumarbaz. Bu kitaba olan alakam yazarın Dostoyevski olması ve kitabın ismiyle beni çekmesindendir.

Okumaya başlamadan önce, kendi küçük kumarlarımla yüzleşeceğimden emindim, yanılmadım. Bonus olarak ise çevremizdeki diğer insanların kumarlarıyla da karşılaştım.

Kumarı, kumarhanelerden başlayarak hayatın her alanına yayabiliriz. Mesela piyangolar,iddia oyunları,at yarışları,panayır yerlerinin küçük hediyeler kazandıran eğlencelik oyunları gibi. Bunlara karşı bir ilgim yok fakat ilgisi hatta tutkusu olanları da anlamaya çalışıyorum.

Kendi küçük kumarlarıma gelirsek, belki bir kısmının farkında bile değilimdir. Pek çok kişi de farkında bile değildir oynadıkları kumarların. Yakın zamanda kendi karakterimde ve yaşantımda gözlemlediğim küçük kumarlardan bahsetmek istiyorum.

Yaklaşık 1 yıldır zaman zaman futbol maçlarına bilet alıp satıyorum. Bilmeyenler için kısa bir bilgi, artık internette bu işler çok kolay ve yaygın. Ne yapıyorum, kısaca talebin yüksek olduğu maçlarda bütçem de elverdiğince ara sıra da olsa maç bileti alıp satıyorum. Örneğin 50 liraya aldığım bir bileti 100 liraya satabiliyorum. Bazen de 50 liraya aldığım bir bileti 60 liraya ancak satabiliyorum, bazen de 50 liradan alıp elimde kalınca yine 50 liraya veriyorum, iyi de kar etmek bunun neresinde? İşte öyle değil bayanlar baylar, mesele heyecanda! Hatta 50 liraya aldığım bir bileti 40 liraya da verdiğim oluyor, hatta nadiren de olsa bedavaya! O vakit de bir insana iyilik etmiş olmanın mutluluğu bu para kaybının üzüntüsünü bastırıyor. Ne güzel bir alışveriş değil mi?

Bir başka küçük kumarım ise sinema tutkumla ilgili. Yakın zamanda İstanbul film festivali gerçekleşti. İnternette satışa çıkan sinema biletlerinden 18 filme bilet aldım, elbette bunların bir kısmına daha önemli bir işim çıktığında gidemeyeceğimi en başında biliyordum. Nitekim öyle de oldu ancak yarısına gidebildim. Yani paramın yarısı boşa gitti. Peki pişman mıyım? Tabi ki hayır! Gidebildiğim filmlerden büyük keyif aldım.

Bir diğer kumarım ise uçak bileti almaktır. Uçakla seyahati çok seviyorum her gün olsa bıkmadan seyahat ederim. Promosyon uçak biletlerini kovalarım ve alırım zaman zaman. Bu biletlerin de bir kısmının boşa gideceğini en başından bilirim ama gerçekleştirebildiğim seyahatlerde o kadar avantaj sağlar ki buna da seve seve katlanırım. Her sene belki 300-500 tl belki biraz daha fazla kaybım olur. Peki pişman mıyım? Hayır.

Velhasıl bu liste bir miktar daha uzayabilir. Özetle insanın macera arayışı da bir çeşit kumardır.

Biraz da kitaptan bahsedelim. Dostoyevski bu kitapta, hem kumarı ve kumarhaneleri hem de insanların hayatlarındaki belirsizlikleri ve ihtimalleri anlatır. İhtimal kelimesi önemli çünkü bu kumarın kilit sözcüklerinden biridir. Kitap bir seyahatler bütünüdür, insanın ihtimaller yolcuğunu da anlatır bir bakıma. Pek çok karakter yayılmıştır hikayeye.

Kumarhane insanları, onların yardakçıları,oradan gelecek paraya bel bağlayanlar ve diğerleri.

Beni en çok etkileyen karakter “büyükanne” oldu. Yaşına ve hastalığına aldırmadan kumar tutkusuna yenik düşen ve kumarhanede servetinin büyük kısmını bir gecede kaybeden bir kadın. Aslında bu o kadar ibretlik bir konu ki, yaşlı insanların belki genç kalabilme tutkusunu ve daha da önemlisi yaşlandıklarını kabul etmeyerek hayatlarının bu son demindeki yanlışlarını da anlatıyor. Mesela yaşlı bir insanın huzurevine bırakılması veya eskisi kadar ilgi görmeyişi konusu. Artık yaşının getirdiği gerçekleri kabul etmeyerek , gençlerin hayatını esir almaya çalışan yaşlı bir insanın yaptığı kumar oynamak değil de nedir? Gençlerin halinden anlamadan onları köle gibi kullanmaya devam eden bir yaşlı aile büyüğü, baş tacı olma ihtimaliyle beraber bir kenara itilme ihtimalinin de kumarını oynamıyor mudur?

“Aşk kumarı” da kitaptaki başlıca meselelerden birisi. Baş kahramanımız sevdiği,aşık olduğu ya da sadece hoşlandığı kız için sürekli bir gönül macerası kumarı oynamaktadır. Bazen kendinden nefret eder bazen de kendine hak verir ve bu ikilemde çırpınıp durur. Biraz alıntı,

“Şimdi bir kez daha kendime aynı soruyu soruyordum.Onu seviyor muydum?Ve bir kez daha bu soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilemedim, daha doğrusu belki yüzüncü kez aynı yanıtı ,ondan nefret ettiğim yanıtını verdim. Evet ondan nefret ediyordum. Kimi zaman onu boğmak için ömrümün yarısını seve seve verirdim! Yemin ederim,keskin bir bıçağı onun göğsüne yavaş yavaş saplama olanağını bulsaydım,bundan korkunç bir zevk duyardım. Ama yine de en kutsal şeyler üzerine yemin ederim ki, Schlangenberg’in en yüksek tepesinde bana eğer ‘kendini aşağı at’dese hemen atlardım, hem de seve seve.”

“Gözünüzde bir hiç olduğum için,artık umudum kalmadığı için açık açık konuşuyorum; nereye baksam sizi görüyorum,geri kalanı vız geliyor bana. Sizi niçin seviyorum,nasıl seviyorum, bilemiyorum. Biliyor musunuz, belki güzel bile değilsiniz.Düşünün bir kez,yüzünüzün güzel olup olmadığının bile farkında değilim! Hiç kuşkum yok ki yüreğiniz kötüdür, çok büyük bir olasılıkla da öyle soylu bir zekanız olduğunu sanmıyorum.”

Kitap bir bakıma da milletler cemiyeti kıvamında. İngiliz, Fransız,Polonyalı,Rus (elbette) gibi türlü milletlerden karakterler var. Fakat hepsinin de ortak özelliği rahatlarına düşkün olmak ve kolay para kazanmanın yolunu aramak, kumar da bunun araçlarından biridir.

Belki daha çok şey söylenebilir ama benden bu kadar. Keyifli okumalar..

Devran, Bela Tarr, Ertesi Zaman'ı inceledi.
 05 Nis 12:15 · Kitabı okudu

Bela tarr.

2011'de sinema hayatına Torina Atı'nı bırakarak veda etti. Veda etmedi aslında yeni çağ toplumunun beklentilerini karşılayamadı, ya da karşılamak istemeyip sinemadan elini ayağını çekti. Nitekim bu despot çağın insanları çamuru, kasveti, kaosu, damarlarımızdan girip beynimizin atom altı parçacıklarını bile kontrol eden bir gücün varlığını bilmek istemedi, daha çok renkli tasvirleri seçti.

Nerdeyse bütün filmlerini siyah beyaz çeken, uzun-kısa metrajli filmleri dahil olmak üzere tamamında çok az diyalog vardı. Bazen 10 dakka boyunca insanların rüzgara karşı yürüyüşünü, bazen yarım saat sadece yaprakları sakin bir uğultu ile titreşen ağacı izlettirdi. Bunların hepsi bilinçli olarak yansımıştı kameranın odaklarına.
Filmlerinde kainatı bir bozulmuşluk olarak verir, karanlık ve kaotik bir alem vardır. [atın akıbeti, şehre gelen panayır-balina, karhozat'ta karrer'in yalnızlık güdüsü (köpekleşmesi, aşağılanması, bir köşeye fırlatılması.. )]
Ayrıca Tarr'ın karakterleri çirkindir. Bir gazeteci neden çirkin oyuncuları seçtiğini sorduğunda ; Tarr, gülerek "İyide benim halkım böyle zaten" demiştir. Karakterler macaristan'ın, orta avrupa'nın yani dünyanın tam kalbinden (çamurun içinden, sisten, felaketten, kıyametten, ölümden) doğar. Durum böyle olunca filmleri her ne kadar büyük bir kesime hitap etmesede sadece görüntü ve tasvirlerle zihinsel istifrarın sekanslarını çarpıcı biçimde sunar

Kitaba geleceksek, hakkında çokça yazı okuyup daha fazlasını ararken rastladım. Tarr'ın sineması hakkında her ne kadar akademik yazılar okumuş olsamda Ranciere'ın felsefeyle içselleştirerek kare kare analiz yapıp genel çerçevenin ana hatlarını aktarması ve bunu yaparken de Tarr'ın sinema algısını çok iyi çözümlemesi tarr'ın filmlerine karşı daha birikimli bir şekilde şekilde izleme istencini de beraberinde getiriyor fakat buna kalkışmak sanırım biraz cesaret ister.
Neden mi?
Bunu bi film sitesinde torino atı filminin yorumlarında rastaladığım bir kişi çok açık yazmış.

"İlk trafik kazamı yaptığım gün üzerimdeki şoku atlatmak için arkadaşımla buluşup gittiğim film torino atıydı ki, filmi izledikten sonra ruh halim kaza sonrasına göre daha kötüydü diyebilirim. saygı duyulası bir adam, ne zaman torino atı'nın müziğini dinlesem, özellikle açılış sahnesini, tüylerim hala diken diken olur."

Uzun(sal)
"Hollywood elbette yüz yıla yakın süredir fantezi satıyor. Ama geçmişte filmler gerçek dünyaya yakın ortamlarda gerçek insanlara yakın şeyler sunarken yakın dönemde Yıldız Savaşları, Yüzüklerin Efendisi ve Narnia serilerinde olduğu gibi çizgi roman karakterlerine ve hayali dünyalara eğilim arttıkça arttı. Bundan çıkan sonuç, sinema hayranlarının süper kahraman olsalar bugünün gerçek dünyasında mutlu olacakları, olamıyorlarsa bambaşka bir dünyaya geçmek için dolaba dalmayı yeğleyecekleridir. Bir diğer önemli gelişmeyse, kişiyi gaddar ordular kurmaya teşvik eden bilgisayar oyunları ve tasarlanabilen beden ve cinsel organlarla seks yapılabilen web siteleri üzerinden kullanıcı-yönelimli fantezi alanındaki muazzam ve devam eden büyümedir. 1970'lerdeki özgürleşme hareketinin hedefi kişinin kendisi olabilmesiydi ama bunun feci zorluğu ortaya çıktı. Yeni özgürleşme, bir başkası olmak artık. Kazanılan muazzam gelir, üniversitelerin oyun programcılığı diplomaları sunması ve ciddi gazetelerde oyunların ciddi Avrupa sanat filmlerine eşdeğer incelenişleriyle birlikte (görünüşe göre en önemli nitelik "içine alabilme" yani oyunun kişiyi gerçek yaşamdan uzaklaştırabilme becerisi) oyun sanayisinin saygınlığını garantiledi. Spor, çocuk oyunları ve film bağlantılı olanlar dışında bu oyunların çoğunun temelinde, genellikle kılıç veya makineli tüfek seçeneklerinin sunulduğu güç, şiddet ve yıkım fantezileri var (gerçi "katliamda yaratıcılık" da hayranlık topluyor. Guardian'dan bir oyun inceleyicisi, sağ kolunun yerine elektrikli testere takılmış kahramanı öve öve bitirememişti). Haliyle bugün kılıç fantezileri (Kırık Kılıç: Tapınak Şövalyelerinin Gölgesi, Pers Prensi: Rakip Kılıçlar, Ejder Kılıçları), savaş fantezileri (Savaş Lordunun Narası, Savaş Balyozu, Savaşın Şafağı), intikam fantezileri (Kara İntikam, Emret ve Fethet: Kâbil'in Gazabı, Suikastçının İnancı) ve tabii uygarlığın sonu fantezileri (Direniş: İnsanlığın Sonu, Ölümcül Çarpışma: Kıyamet ve Ebedi Karanlık: Mantığın Ağıtı) gırla gidiyor. Ama malum, çağımız işbirliği çağı. O yüzden daha otantik etkileşim arayanlar için sonraki basamak, "Yağmacı Azeroth ile İttifak'ın kontrol mücadelesine giriştikleri" ve kullanıcıların Yağmacı (Orklar, Taurenler, Troller, Zombiler, Kan Elfleri) veya İttifak (İnsanlar, Cüceler, Gnomlar, Gece Elfleri, Draeneiler) ırklarından birine katılıp düşmandan olabildiğince fazla kelle koparmaya uğraştıkları World of Warcraft [Savaş Sanatı Dünyası] türü web siteleri. Kelleyi yitirmek de elbette dert değil: "Ölümün nihai sonuçları yok. Ruhunuzu derhal hayalet olarak serbest bırakabilirsiniz ki bu noktada yakındaki bir mezarlığa götürüleceksiniz. Buradan kendinizi tekrar hayata döndürmek için hemen cesedinize koşmanız gerekecek." Şayet fantezi seks, şiddetten daha çekici geliyorsa bugün artık kolayca erişilebilir ve genellikle bedava olan pasif pornografi ya da Second Life [İkinci Yaşam] gibi kullanıcıların kendilerine tropik bir ada üstünde açık-plan mimarili bir sahil evi ve elbette genç, dinç, uzun, ince belli, geniş omuzlu veya uyuyorsa basketçi göğüslü, tüm bu varlıkları sergileyecek ölçüde az giyimli ve kızlar için dövme ve hızmalar, erkekler içinse samuray kılıcı veya çifte makineli tabanca türü aksesuarlarla tamamlanan bedenler yaratabildiği web siteleri seçenekleri mevcut. Fantezinin aşırı ilkelle aşırı ilerlemişi neden bu denli çok birleştirdiği, bu tuhaf ortaçağuzay çağı seçkisinin nereden geldiği sıklıkla aklımı kurcalamıştır. Her ikisi de (uygarlık öncesi ve sonrası) çağdaş dünyadan kaçış sağladığından olsa gerek. Kısacası, Second Life'ta hiç kimse kırkından yaşlı, kısa boylu, şişko, cildi veya dişleri sorunlu, gözleri bozuk, sarsak veya kel değil. Bu düş dünyasında tek gerçek şey, sahteliği satın almak için gerekli para. Hazır "avatarlar" cinsel donanımdan yoksunlar ve aksesuarların en olmazsa olmazlarından sanal penisin fiyatı 5 dolar. Cinsel organlara sahip olmamaktan ötürü özür dileme ihtiyacı olmasa konuya dair saha çalışması yapardım. İyi ama ara sıra biraz fanteziye dalmanın ne zararı var? Kierkegaard'a göre başka birisi olma arzusu had safhada umutsuzluğun bir belirtisiydi. [196] Ve bu had safhada umutsuzluk, modern bir olaydır. Geleneksel toplumlarda yaşam tümüyle toplumsal cinsiyet ve sınıfla belirlenirdi. Başka biri olma imkânı bulunmadığından kimse böyle bir şeyi hayal etmezdi. Ancak, bireysel özgürlüğün sürekli gelişimi herkesin her şey olabileceği fikrini teşvik etti. Şöhret artık yetenek ve sıkı çalışma ön-şartlarından koptu. Daha heyecan verici ve tatmin edici yaşama ulaşmada hiçbir engel kalmamış"

Girişimci Özgür Ruh :)
Aziz sıddık kardeşlerim. Sizlerle bir şey paylaşacağım: 2000 sonrası Türkiye Sineması’nda ilk filmini yapan 14 yönetmen ile estetikten finansa, içerikten ideolojiye pek çok şeyin yer aldığı Soner Sert'in "Film Çekmek" isimli kitabında, yönetmenler ilk filmini anlatıyor. Soner Sert kardeşimin tabiriyle "İlk çocuğu" olan bu ilk kitabı, onun sinema alanında büyük bir başarısıdır ve sinema ile ilgilenen yeni nesillere güzel bir örnek teşkil eder. Biz sinemaya giden, evinde televizyon izleyen, kısa filmler üreten, yönetmen olmak isteyen ve dahi bu yola gönül vermiş daha nice sinemacıların ve sinema severlerin bu güzel girişime destek olması Soner kardeşimizi çok onure edecektir. Ben 1000Kitap sitesinde, bu kitabı ve yazarı eksik olarak bildirdim. İnşallah siteye eklenir, siteden rahatlıkla takip edebiliriz. Ben de müsait olduğum zaman alıp okuyacağım. Sizlerden de destek olmak isteyen kardeşlerim olursa, bu linkten kitabı satın alabilir: https://www.ilknokta.com/...sert/film-cekmek.htm

Berke Can Turan, Cehennemin Kızıl Hakikati'yi inceledi.
13 Mar 14:46 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Clive Barker" daha ne kadar ileri gidebilir ki?" diye, sonradan pişman olacağım bir düşünce düşmüştü aklıma okuduğum son kitabının kapağını kapatırken. "İleri gitmek"ten kastım, başarı değil. Şu ana kadar okuduğum her kitabında kalemini gayet başarılı bulduğumu belirtmiştim. Hatta, daha abartılı ve hayranlık duyarak söylemiştim bunu. Hayal gücü ve tüyler ürpertici unsurları ne kadar ileriye götürebilir, oydu kastettiğim. Demek ki, klasik korku figürlerinden Pinhead'in, yani Hellraiser filmlerinden tanıdığımız arkadaşımız nam-ı diğer çivi kafanın baş rolde olduğu bir eseri okuyana kadar beklemek gerekiyormuş konuşmak için.

Korku filmlerine az çok aşinaysanız Hellraiser filmlerini bilirsiniz. Clive Barker'ın temelini attığı belki de sinema tarihinin en tüyler ürpertici karakteri olan Pinhead'e sahip olan seri devamlı farklı isimler tarafından beyazperdeye defalarca uyarlandı. Clive Barker'ın elinden çıkmayan uyarlamaların başarısı tartışılır, fakat klasik Hellraiser'ların kendine has geniş bir hayran kitlesi olduğunu söylemek kesinlikle yanlış olmaz.

Fazlasıyla geniş Hellraiser film evreni olduğu gibi fazlasıyla geniş bir de kitap evreni var elbette, aksini düşünemezdik. Fakat maalesef, asla ve asla Clive Barker kitaplarını çevirmedikleri için bunlara ulaşamıyoruz. The Hellbound Heart adlı eser, orijinal Hellraiser filminin esin kaynağıdır ve ara ara asla bulamadığım bir kitaptır. Çevrildiyse de haberim yok. İngilizce olarak da ülkemize hiç getirilmemiş. Huyum değildir normalde fakat artık İngilizce pdf olarak da aramaya başladım, hala bir sonuca ulaşamadım. Çevrilse kazanacağı okur sayısının haddi hesabı yok buna emin olabilirsiniz. Atmosfer yaratmakta en iyilerden biridir Barker ve cehennem gibi tamamen dini veya mitolojik efsanelere dayalı bir mekanı bu kadar başarılı ve tüyler ürpertici bir şekilde tasvir etmesi klişenin tam anlamıyla "türe yeni bir soluk" getiriyor.

Belki de temeli olan kitapları okumamış olmamdan kaynaklanıyordur, kitapta gördüğüm tek eksik diğer Barker kitaplarına göre karakterler biraz daha zayıf. Güçlü olabilecekken zayıf. Kutsanma Ayini'nde, Kabal'da ve hatta Kan Kitapları'nın kısa hikayelerinde bile daha derin karakterlere denk geldim. Onun haricinde bir eksiğinin olmadığını hesaba katarsak elinizde gayet başarılı bir kitap tuttuğunuz gerçeği de ortaya çıkıyor. Hadi buyurun, Clive Barker okuyalım.

Erhan, New York Üçlemesi'ni inceledi.
 01 Mar 23:55 · Kitabı okudu · 9/10 puan

New York Üçlemesi ya da üçlemenin ilk kitabı Cam Kent Paul Auster'in ilk eseri, daha önce farklı bir adla (Paul Benjamin) çıkardığı Köşeye Kıstırmak diye bir çalışması daha var, ama kendisine ün kazandıran kitap bu. Ülkemizde ilk olarak Metis Yayınları çevirmiş üç ayrı kitapta, sonra Can Yayınlarından tek kitap halinde çıkmış seri Amerika'da olduğu gibi. Şu anda (Son dönemde kısa kitaplara olan rağbetten olsa gerek) yine üç ayrı kitap halinde satışta Can Yayınlarından, fiyat olarak da daha pahalıya geliyor tabi. Ama bazı yerlerde hala eski basımlar mevcut. Üç kitap da birbirine bağlı olduğu için bulabiliyorsanız toplu olarak almanızda fayda var. Ben seslenen kitap uygulamasını kullanarak, sesli kitap olarak dinledim üç kitabı da. Ekitap olarak da elimde mevcut olduğu için, daha sonra bazı yerleri tekrar okudum.

Kitaplara başlamadan önce yazarın otobiyografik çalışması olan Cebi Delik'den de bahsetmem gerekiyor. Kitapların içinde bir çok yerde yazarın kendi hayatına da atıflar yapılıyor, o açıdan gerek Paul Auster'ı tanımak, gerekse kitaptan aldığınız zevki maksimuma çekmek için okunabilir. Ama olmazsa olmaz değil tabi ki. Ben Cam Kentten sonra okudum . Daha önce de Karanlıktaki Adam'ı okumuştum Paul Auster'den ve beğenmiştim nispeten. Ama New York Üçlemesi apayrı bir şeydi. Belki diğeri son dönem eserlerinden olduğu için, belki de kahramanı 72 yaşında olduğu için empati kuramamıştım fazla . Belki de tekrar okumalıyım diğerleri bitince, bilmiyorum.

New York Üçlemesi adı üstünde New York'la özdeşleşmiş bir kitap. Arada telefon/bilgisayardan bir şeylere bakma ihtiyacı hissediyor biz New York yerlisi olmayanlar (Gerçi hepimiz bir parça yerlisi sayılırız TV/Sinema sağ olsun). Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda'dan oluşuyor üçleme; polisiye tarzında yazılmış üç kitap da, kara film (film noir) tadında. Ama kitabın arkasında yazan "Polisiye romanla post modern kurmacanın bir harmanı olan" ibaresine aldanmayın sakın, polisiye bir şeyler okumak istiyorsanız kesinlikle doğru kitap değil sizin için bu.

Polisiye olmasa da en başta kitap bizi #2808495 'de geçen sözlerle hazırlıyor her şey için. Gerçekten de gördüğümüz her şeyin, en küçük, hatta en önemsiz şeylerin bile, öykünün sonucuyla bir ilgisi olabileceğinden, hiçbir ayrıntıyı es geçmemek gerekiyor ve kitapların- kitabın merkezi her olayla birlikte yer değişiyor. Peki böyle sürekli diken üstünde, bir şeyleri anlamaya çalışarak kitap okumanın neresi zevkli diye düşünebilirsiniz. Öyle düşünenler için her zaman başka bir klasik mevcut zaten kitapçılarda. Diğerleri hazırsa kitaplara geçiyorum.

Cam Kent açılış kitabı; Daniel Quinn isimli bir polisiye yazarından bahsediyor bu kitapta bize anlatıcı (Ben dinlediğim için gerçekten de anlatıcı oldu benim için:) Anlatım tarzı Murakami gibi basit ve samimi. William Wilson takma adıyla Max Work romanları yazıyor Quinn. Yıllardır vazgeçmiş kendisi olmaktan- Max Work üzerinden sürdürüyor hayatını. Sonra gece gelen gizemli bir telefonla başlıyor her şey. Biz de bu kitabın okuduğumuz kitaplardan farklı olduğunu o telefondaki robotik sesin, özel dedektif Paul Auster'i istemesiyle anlıyoruz. Bölümler geçiyor, Daniel Quinn'imiz Paul Auster (Ya da bir nevi Max Work) olup kendisine verilen takip görevini kabul ediyor. 9 yıl kapalı bir odada tutulup konuşmayı öğrenemeyen bir çocuğun muhteşem monologu sonrasında güzel üvey annesinden alıyoruz, çocuğun canına kast eden baba Peter Stillman'ı takip etme görevini. Araştırma ve takip sırasında, farklı bilgi kırıntılarına dalıyoruz tarih, din, felsefe ve edebiyattan. Paul Auster (gerçek olan:) kitap boyunca sürekli farklı kitaplara göndermelerde bulunuyor. Bazı simgeler var kitapta sürekli tekrarlanan, Babil Kulesi, Kırmızı Defter, nesnelere verdiğimiz isimler bunlardan sadece bir kaçı. Bir de gerçekten bilgi aşığı insanların hoşuna gidecek saptamalar var kitapta. Quinn'in Stillman'la olan diyalogları mesela heyecanlandırdı beni gerçekten. Arada bir yerde Quinn Paul Auster'la da görüşüyor. Gerçekte yazar olan Auster ona Don Quixote hakkında yazdığı yaratıcı bir okumadan bahsediyor. Cervantes'in Cid Hamete Benengeli tarafından yazıldığını iddia ettiği kitabın aslında kimin tarafından yazılmış olabileceğine dair gerçekten yaratıcı bir yazı. Cam Kentin sonunda bu yazıyla roman arasında bir bağlantı kurabileceğinizi anlayınca (Hatta kahramanın baş harflerini de fark edince) gözleriniz parlıyor ve kurgunun güzelliğine şapka çıkartıyorsunuz. Neyse zaman geçiyor, Quinn'in bu takibi, kendini arayışa dönüşüyor ve kitap belki bir polisiye roman için olabilecek en anlamsız sonla bitiyor. Sonunda anlatıcımızın elinde sadece Paul Auster'in kendisine verdiği kırmızı defter kalıyor. Bundan sonra da hala kalan bir-iki polisiye hayranı küfrederek kitaptan uzaklaşıyor.

İkinci hikaye olan "Hayaletler"in başında #27708599 'dan anlaşılacağı gibi kendimizi Rezarvuar Köpekleri filminde buluyoruz sanki. Burada dibine kadar batıyoruz kara filmin içine. 1947'de geçiyor olaylar ve Bay Beyaz, Dedektif Mavi'ye Bay Siyah'ı izleme görevini veriyor. Mavi'ye Beyaz'ın oturduğu Turuncu Caddenin karşısında bir ev kiralanıyor ve izleme başlıyor. 80 sayfa boyunca Mavi bir çok şey kaybediyor ve yavaş yavaş sona yaklaştığında Siyah, Beyaz, Mavi hep birbiri içine giriyor. Yine bir kendini bulma söz konusu. Bu kitap daha çok Henry David Threoau'nun "Doğal Yaşam ve Başkaldırı (Walden)" eseri etrafında dönüyor (Kitap fiziksel olarak da mevcut romanda), adeta New York içinde izole hayatlar yaşanıyor takip esnasında. Başka eserlere göndermeler, New York manzaraları, beyin açıcı faktörler ve belirsizlik ilk hikayede olduğu gibi bunda da bolca mevcut. Bazı yerlerde deja vu da yaşıyorsunuz sanki, ama üçüncü hikaye kadar değil elbette.

Üçlemenin bağlamasını " Kilitli Oda" yapıyor. Daha kitabın isminden aklınıza ilk hikayedeki oda geliyor. Burada yazarın gözünden anlatılıyor hikaye. Fanshawe var hikayenin kahramanı (Nathaniel Hawthorne'un ilk kitabının ismiymiş aynı zamanda) Yazarımızın çocukluk arkadaşı. Yıllar sonra eşi Sophie (Nathaniel Hawthorne'un eşinin adı da Sophie'ymış bu arada) Fanshawe'un kaybolduğunu söylüyor ve yazarımızın kontrolü için O'nun yıllardır yazdığı müsvetteleri getiriiyor. Olaylar gelişiyor, kitaplar basılıyor, Fanshawe ünlü ve ölü bir yazar oluyor, yazarımız Sophie ile evleniyor. Ve her şey mutlu sonla bitiyor demek isterdim ama diğer kitaplarda olduğu gibi bir şeyler batıyor yazarımıza. Aramaya başlıyor Fanshawe'i. Kitap ilerledikçe Fanshawe'in hayatının bir çok parçasının Paul Auster'in yaşamından kopyalandığını görüyoruz. Fanshawe'u arayış kendini arayışa dönüyor yine. İlk iki kitaptan isimlere de rastlıyoruz hikayede ve tabi kaybediyoruz kendimizi, yazarı ve Fanshawe'u kitabin sayfaları arasında. Sonra bir yerlerde ha, anladım diyoruz ama yine anlamamış oluyoruz hiç bir şeyi. Bir ara toparlıyor bu kitapta yazar bazı olayları gerçi. Ama neyse ki belirsizlik hakim bu kitaba da. Yine ve tabi ki çeşitli göndermeler, alıntılar, yan hikayeler hikayeyi sonuna kadar taşıyor.

Bittikten sonra ağzımızda garip bir tat kalıyor- ben ne yaşadım tadı sanki. Eskiden kendi maceranı kendin seç kitapları vardı (Eskiden dediysem çocukluğumda değil, ben bunların ingilizceleriyle tanıştım doksanların sonlarında) sayfa sonlarında ne yapacağımıza karar verip verilen talimata göre hareket ettiğimiz kitaplar. Bu kitapta fiziksel olarak sürekli gezmiyoruz belki kitabın içinde, ama beynimiz devamlı bir hareket içinde oluyor. Paul Auster (geç kaldığım) bu ilk kitabında gerçekten mükemmel bir labirent kurgusuyla başbaşa bırakmış okuyucuyu. Tek söyleyebileceğim kitabı okumanız ve daha sonra internette araştırmanız. Memento'yu ilk seyrettiğimde yaşamıştım benzer duyguları bir de Foucault Sarkacı'nı okuduğumda. Beyninizi uyaracak bir şeylerden hoşlanıyorsanız okuyun bence. Post modern kitapları sevmeseniz de:)

DeliBilge, Düşüncenin Maddesi'ni inceledi.
17 Şub 15:36 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 9/10 puan

MAĞARA ALEGORİSİ
İnsan doğasıyla ilgili herhangi bir envanter, kimi umut dolu insanlarda endişe yaratmaya mahkûmdur, çünkü düşünme, hissetme, etkileşme yöntemlerimize sınırlar koyuyormuş gibi görünür. ''Hepsi bu mu?'' diye sormak geliyor insanın içinden. ''Düşünülebilir düşüncelerimizi, hissedilebilir hislerimizi, yaşam oyununda olası hamlelerimizi kısa bir seçenek menüsünden seçmekle mi lanetlendik?''
Bu kaygı, Platon' un meşhur, mağaradaki mahpus alegorisine kadar uzanıyor. Esirler küçük bir mağarada zincire vurulmuştur, kafaları ve vücutları öyle bir şekilde zincirlenmiştir ki yalnızca mağaranın dip duvarına bakabilirler. Mağara, Çakmaktaş' lardan fırlamış bir nevi sinema salonuna benzer. Locanın arkasında ateş yanar. Makinist, siluetleri ve kuklaları ateşin önünde oynatır, böylece bunların hareketli gölgeleri duvara düşer. Bu film, mahpusların dünya hakkında bildiği yegane şey. Nesne diye düşündükleri şey, sadece bir tasvirdir; olur da mağaradan çıkmayı başarırlarsa, gün ışığında nesnelerin görüntüsü, karanlığa uyum sağlamış gözlerini kamaştıracaktır. Bu alegorinin bir yorumunda, mağara kafatasımızdır ve dünyayla tanışıklığımız, zihinlerimizin bize sunduğu gölgeli temsillerden ibarettir. s. 521

Kimse ada değildir. İnsanlar akıllarının zihinsel yapıtlarla doldurur; örneğin adlar ve başka sözcük türleri gibi başka insan zihinlerinin ürünleri. Bu yapıtların bazıları verili bir zamanda verili toplumda her yerdedir, bir araya gelip kültür dediğimiz şeyi meydana getirirler. Kültürün bir parçası da dildir. Sözcük misali bir zihinsel yapıt toplum içinde herkeste var olsa da, yaptığı işin ödülünü alamamış bir mucidin zihninde doğmuş olmalı ve akıbeti, hem başka zihinlere cazip gelip gelmemesine hem de zihinleri birbirine bağlayan etki ağlarına bel bağlar. s.520

Kafatasımız bir mağaraysa ve dünyayla tanışıklığımız, zihinlerimizin bize sunduğu gölgeli temsillerden ibaretse, önce mağarayı, sonra gölgeli temsillerin ne olmadıklarını öğrenmek, anlayabilmek gerekir. Dil, iletişim aracı olmaktan çok kişinin kendisiyle, uzamıyla ilgili bir düşüncedir. Dil başlı başına bir düşünceden ibarettir; dil varsa düşünebilir insan, düşündüğünü aktarabilir (iletişim), aktarma sonucu etkileşime girebilir. Yeryüzünde konuşulan diller ve ana dil olarak iki uca ayırdığımızda, kendi arasında bölünen ve çeşitlenen (kültüre göre) bir şema ile karşılaşıyoruz. Pinker, kitabında ağırlı olarak bu şemaları ve onu oluşturan dil yapısını irdeliyor (ana dili ingilizce olanlar kitaba daha çok hakim olabilirler). Kitabı okuduktan sonra, günlük konuşma dilinden akademi diline, politik dile, mizah diline kadar geçişleri ve yapıları parçalara ayırıyor.
Dilbilimciler, psikiyatr ve psikologlar, hukuk çalışanları, tıp elemanları, yazarlar kitabı mutlaka okumalılar.
Tavsiye olunur.

Erdem Gül, Gitme Sana Aşık Oldum'u inceledi.
11 Şub 08:17 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Önce şunu belirtmek isterim ki ben bu okuma grubunu kurana kadar, Dünya ve Türk klasikleri haricinde hiç kitap okumamıştım, hele aşk romanı okumak benim için hem zaman kaybı hem de aynı konular çevirilip, ısıtılıp, okuyucu kitlesini kalbine sızacak, farklı cümlelerle sunuluyormuş gibi geliyordu... ️️
Neden klasiklerden başkasını okumuyordum; Klasikleri klasik yapan temel özellik, isabetli görüşleri, güzellikleri ve testten geçmiş, zamana dayanıklı, derinlikli yapılara sahip olmaları ve sadece kendi kültür havzalarını, ait oldukları medeniyetleri değil, farklı medeniyet havzalarını da yüzyıllarca etkilemiş, kabul görmüş olmalarıdır.(Alıntı)
Ben şunu iddia etmiyorum; hep Türk yazarların kitaplarını okuyalım, dünya kültürüne, edebiyatına uzak duralım, asla. Ancak, bir Amerikan kültürü dayatmasının yaşandığı günümüzde elbette ki kendi yazarlarımıza, onun birikimlerine, kültürüne öncelik vermeliyiz. Hele bir de şimdi ülkemizde o kadar değerli kalemler varken, şu her yerde üç, beş liraya satılan, ha bire kitabevlerinde, alışveriş merkezlerinde ABD’de en çok satılan diye şişirilen kitapları asla kabul etmiyorum. Bu benim düşüncem. Ve düşüncemde ne kadar haklı olduğumun son göstergesi de, şu an bitirdiğim ve her dakikasından oldukça keyif aldığım sevgili Bengü Havva Keskin hanımefendinin kitabıdır...

Kitabın kısaca konusu şöyle; yaşı evlenme yaşını çoktan geçtiğini düşünen annesine inat karşısına çıkan ilk adam, Erdem’e, Duru'nun evlenme teklif etmesiyle başlıyor kitabımız, "nasılsa karşılaşmayız bir daha" dediği adamla sonra tesadüfen karşılaşma, anlaşmalı evlilik, derken karşılıklı aşk. Ve de güzel iki dostun hayatlarına kattığı güzellikler, Hakan ve Sevcan.. İkilinin birbirleri ile sürekli çocuksu dalaşmaları, laf atmaları.. “Cadı” ve “gıcık” sıfatları.. uzun anlatmayacağım, alıp okuyun olur mu?..

Şimdi bir kere kitabın kahramanları, Duru ile Erdem bizden, içimizden birileri; doğal, esprili, romantik, inatçı, şapşik ve en önemlisi körkütük aşıklar.. Başlangıçta herkes, itiraf ediyorum ben dahi, kitabın kalın olmasından ürkecektir, lakin hiç de öyle değilmiş valla.. Bengü hanım öyle duru, saf ve açık dil kullanmış ki hop bir bakacaksınız konu içinde kaptırmış gidiyorsunuz. Sanki nasıl biliyor musunuz; elinizde koca bir patlamış mısır, yanında içeceğiniz, sinema salonunda yerinizi almışsınız, yanınızda eşiniz, sevgiliniz, arkadaşınız, her anını yaşıyorsunuz, gülüyorsunuz, ağlıyorsunuz, seviyorsunuz, film bittiğinde de neden bitti şimdi ya diyorsunuz…Ve mutlu son, çok şükür.. Ben sevdim be bu kitabı, tavsiye ederim. (Vallahi kahramanın adaşım olması ile ilgisi yok..)
Kısa birkaç cümlede Bengü hanım için; önce şunu belirteyim, bu mutlu sonlara çok ihtiyacımız var, teşekkürler size.. Kitabı o kadar içten ve samimi bir dille yazmışsınız ki eminim ki okuyan her okuyucu çok rahatlıkla kendi hayatından kesitler bulabilecektir. Bengü hanım, yüreğinize sağlık, kaleminiz kuvvetli, sağlığınız ve başarılarınız daim olsun.. Size sonsuz saygılarımı sunuyorum…