• 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Hep başrol oyuncularının hayatları gözler önüne serilir. Çünkü bilinen, tanınan, arzulanan hayatlar ve kişilerdir onlar. Hep onlar vardır hayatın her anında. Hep onlar bilinir, sinemanın içinde. Ama bir de arkalarda kalan, arkada duran, arkaya atılan, başrol oynamayan kişiler de var. Herkes başrol oynayacak büyük başarılar kazanacak da değil. Ama ikinci ya da üçüncü adamlar/kadınlar da var ve hatta içlerinden bir parça da geçmez mi başrol oynamak? Başrol oyuncusu tek başına var olamaz, olsa bile kısır, öksüz, yavan, boş kalır film. Onlar var olacak ki, esas kadın ya da erkek oyuncu tam rolüne yapabilsin. Genelde isimleri bilinmeyen o yardımcı oyuncular, figüranlar filmlerin görünen ama hatırlanmayan kişileridir.

    Bu kitaba ulaşmam da şu şekilde oldu diyebilirim. Esasında karakter oyunculardan birini merak edip, internette
    biraz araştırma yapınca https://ucuncuadam.wordpress.com sitesiyle karşılaştım ve gerçekten de doyurucu bilgilere de ulaştım. Oradan hareketle bu kitabı satın aldım.

    Deli Gözel Bir Yadigar Ejder Kitabı. O dev cüsseli kişinin başrol de olduğu ve hayatını anlatan ama kendisinin göremese de onun hakkında bilgi almak isteyen kişilere yol göstermesi anlamında bilgilendirici içeriğe sahip. Kısaca "Kendi gitti, ismi bile kalmadı yadigar" dan Yadigar Ejder'den bahsediliyor.
    Ölümüyle ilgili çeşitli acıklı hikayelerin anlatıldığı bir sinema emekçisinin hayatında kısa kesitler sunuluyor.

    Kitabın başında sinema sektörüyle ilgili bazı kavramlara açıklık getirmiş yazar. Bu sayede bilinen ama yanlış anlamlar ifade eden kavramları hatırlatır. Karakter oyuncuların isimleri
    çoğu zaman jenerik de bile geçmese de ismi geçenler de şanslı sayılır. Ama yine yok farzedilen görmemezlikten gelinen bir kesimdir onlar ve bu kitapta onlardan birinin hikayesini anlatır.
    Özellikle 70'li ve 80'li yıllarda çekilen filmlerde yer alan ve çoğu zaman da 'kavgacı' rolleriyle iş bulan o insanların hayatından bir kesit sunuyor. Başrol oyuncularının karşısına çıkıp onlarla kavga eden bu 'kavgacı' karakterlerin filmleri hala Türksat uydusunda yayım yapan bazı TV kanallarında izlenebiliyor. Elimizdeki kumandayla geçgeç yaparken 70'li ve 80'li yıllarda
    çekilen o filmlere dönüp baktığımızda şu an çekilen çoğu sinema filmden bile kat be kat daha iyi olduğu bile görülebilir. İmkanların imkansızlık derecesine yakın bir haddede olduğu bir sektörde iyi şeyler yapmaya çalışan bir sektör ve oyuncuların üstün performansla sergiledikleri o oyun bile takdire değer. Kitap sektörle ilgili sorunlar üzerine kurgulanmadığı için bu ayrı bir tartışma konusu.

    "Yüzlerini her daim tanıdığımız ama isimlerini hep unuttuğumuz...(s.17)" bu kişilerden biriyle mutlaka
    sineme perdesinde ya da televizyon ekranlarında karşılaşırız. Bazen seviniriz, bazen kızarız, bazen de küfrederiz ama onlar da o sinema filmlerine can veren kişilerdi.

    Erhan Tuncer'in Kara Karga Yayınları arasında çıkan "Deli Gözel Bir Yadigar Ejder Kitabı" da güzel bir konuya değinerek bizlere üçüncü adamlardan birini tanıştırıyor. Yazar, yönetmen Erhan Tuncer'in sinemaya ilgisi, merakı sonucu başladığı araştırmalar ve bunu internet sitesiyle devam ettirip, daha sonra kitaba dönüştürdüğü bir 'hikayeyi' okuyoruz.


    Figüran kime denir? Karakter oyuncusu kime denir? Senaryo -o zamanlar- kimlere verilirdi? Film yakan oyuncu kime denirdi? Yadigar Ejder nasıl öldü? Söylentilerin ne kadarı doğru? Karakter oyuncuların sıkıntıları nelerdir? gibi çeşitli soruların cevaplarını da buradan öğreniyoruz.

    Aile yaşamından, köklerine, İstanbul'a gelişine, sinemaya merakına, arkadaşlığa ve yaşanan sıkıntılara kadar çeşitli konular işleniyor.

    Kitabın sonlarında ise hem filmografisi hem de bazı fotoğraflar eşliğinde anılar tazelenir.

    Ezcümle: Tavsiye ederim.
  • 380 syf.
    ·3 günde
    ——————————————————
    ELEKTRONİK KİTAP DİZİSİ - 6
    ——————————————————

    1937'de Prof. Tolkien, Hobbit adlı bir kitap yayınlar. Bu, çocuklar için yazdığı ve Middle Earth veya Orta Dünya Evreni olarak bildiğimiz, yine kendisinin yarattığı evrende geçen bir öyküdür. Orta Dünya'da, Güneşin 3. Çağı'nda geçen bu öykü, Prof. Tolkien'in mitolojik evrenin içindeki mini minnacık bir hikayedir. Tolkien, bu hikayeyi (masalı) yayınladığında ortada Fantastik Edebiyat namına bir şey olmadığı için edebi çevreler kitaba tepki vermiş ve tepki ile yaklaşmışlardır. Zira bunun edebiyata zarar vereceğini düşünüyorlardı. Oysa edebi çevrelerin, neyse basit bir çocuk masalı dediği bu kitap, okurlar tarafından müthiş bir ilgi ile karşılandı. Öyle ki, Tolkien, yaratma sürecinin hâlâ başlarında olduğu mitolojisini tamamlamak istemesine rağmen yayıncılar ondan bu hikâyenin devamını talep ettiler. Daha sonrasında ne olduğunu Yüzüklerin Efendisi ve Silmarillion adlı kitapların incelemelerinde değineceğim. Ama şimdilik Hobbit'e geri dönmeliyim.

    Bu kitap ile birlikte Tolkien, birdenbire tüm dünya halklarının en bilindik ve en merak edilen isimleri arasına girdi. Öyle ki, bu yıllarda (dediğim gibi fantazi edebiyatı yok) öylesine büyük bir evren var eden zekâya karşı herkes hayranlık besliyordu. Tolkien'in ilk defa ortaya atmış olduğu, "Elf" ve "Ork" ırkları özellikle, fantasik edebiyatının vazgeçilmez ırkları arasına girdi. Bu ilk yayınlanan (çünkü bu hikayeden çok önceleri Tolkien Silmarillion'u yazmaya başlamıştı) eser, edebiyatta -özellikle de fantasik edebiyatta- bir dönüm/başlangıç noktası oldu. Daha sonra yazılan eserler ile birlikte birçok kimse tarafından Tolkien "Fantastik Edebiyatın Atası" olarak görülmeye başlandı.

    Özellikle bu tarihten sonra yazılan fantastik kurgu eserlerin ezici çoğunluğu bu eser(ler)den ilham alınarak yazılmış ve birçoğunun içinde ilk defa burada duyulan ırklar yer almıştır. Tabii, her kişi bu isimleri kendince yorumladı ve biraz farklı forumlara soktu. Bununla birlikte ise bunları olduğu gibi alanlar da oldu.

    Bu eser ile birlikte Tolkien, hayatımıza birçok şey kattı. Daha önce de söylediğim gibi, "Elf", "Ork", "Hobbit" gibi ırklar hayatımıza ve edebiyata dahil oldular.

    "Toprağın içinde bir kovukta bir hobbit yaşardı," cümlesi ile giriş yapar Tolkien. Bu cümleden sonra, tamamen yabancı olduğumuz bu "hobbit"in ne olduğunu açıklar bize. Ben burada bu karakterleri uzun uzadıya anlatmayacağım tabii. Bunun için okumanız gerekir. Ana kahramanımız olan hobbit Bilbo Baggins, büyücü Gandalf'ın tetiklemesi ile hiç beklemediği misafirler ağırlar. Bunlar, Ejderha Smaug'un vatanlarını ellerinden aldığı ve Yalnız Dağ'da yaşayan ve dağ altının kralı olan Thorin Meşekalkan ile kafilesidir. Bunlar, yedi büyük cüce krallığından biri olan Durin'in soyundan gelen ve vatanları Erebor olan on üç cücedir. Yurtlarına kavuşmak için bir yolculuğa çıkacak olan bu kafileye Gandalf, on dördüncü bir üye arar. İşte bu üye de hobbit Bilbo Baggins'ten başkası değildir. Bilbo Baggins, bu kafileye "hırsız" ünvanıyla katılır. Dağ Altı Kralı Thror'un dillere destan ve saymakla bitmeyecek olan hazinesinden on dörtte bir pay karşılığında... Bilbo, her ne kadar hırsız olmasa da, Gandalf onu böyle tanımlar ve hikaye başlar.

    Dağları, taşları, vadi ve ovaları aşan kafilemiz, sonunda Yalnız Dağ'a ulaşırlar. Tabii, bu kısa bir yolculuk değildir. Başlarından türlü türlü felaketler geçer bu yolculuk esnasında. Bilbo, her zorlukta evinde olmayı dilese de, kafileden geri kalmaz. Ta ki onlarla birlikte bu dağa ulaşıp, ejder Smaug'u alt edinceye dek... ve sonrasına dek!..

    Yukarıda ne kadar teferruata girsem boş olacaktı. Zira her hikâyede ve masalda kahramanlar çeşitli felaketler atlatırlar. Ama ben burada bu masalı diğer masallardan ayıran yönlere değinmek istiyorum. İşte bu yüzden de olaylara pek ehemmiyet vermeden geçtim. Şimdi bu farklılıklar neymiş görelim.

    1 - Tolkien, ilk defa kimsenin bilmediği bir evren yaratmıştır. Tüm öykü bu evrende yaşanır.
    2 - Tolkien, o zaman dek bilinmeyen ırklar yaratmıştır. Hikâye bu ırkların başından geçer.
    3 - Tolkien, bu evrende her ırka ait bir dil yaratmıştır. Her ırkın kendi dili olduğu gibi bu evrende de bir ortak dil vardır.
    4 - Tolkien, bu evrendeki coğrafik şekilleri kendisi yaratmıştır.
    5 - Tolkien, bu kitapta yer alan çizimleri kendisi yapmıştır.

    Sanırım bu kadar veya benim şimdilik hatırladıklarım bunlar. Sadece birinci madde bile, bu masalı diğer bütün masallardan ayırmaya yetmekte... çünkü diğer bütün masallarda ne kadar farklı yaratıklar olsa da (Doğu Edebiyatı bu yönden Batı Edebiyatından daha zengin), hiçbir masal tamamen fantastik bir evrende geçmemiştir. Her ırka ait diller yoktur. Ki, gördüğümüz dünyadan farklı bir ırk yoktur. Kahramanlar ya insandır veya fabl gibi cansız varlıkların insanlaştırılmasıdır. Ama kimse bambaşka bir ırk yapmamış, bunu düşünmemiştir. İşte, bunlardır ki Tolkien'in tüm dünyada hayran olunmasının nedeni...

    Birçoğumuzun bildiği gibi Prof. Tolkien, mitolojik evrenini tamamlayamadan (esasen içine sinmediği için tamamlayamıyordu) 1973 yılında bu dünyadan göçtü. Tabii mirası yerde kalmadı ve oğlu Cristopher Tolkien devraldı. Gerçeği onun da zamanı tükenmek üzere...

    Sinema sanatının yaşamımıza girmesi ile birlikte bu evren beyaz perdeye de aktarıldı. İlk olarak 1976 yılında, Tolkien'in vefatından üç sene sonra bir animasyon film olarak karşımıza çıktı Hobbit ve bir sene sonra da Yüzüklerin Efendisi... 1976 yılında yapılmış olan bu animasyon filmi, hikâyenin belli başlı kısımlarını atlasa veya kısaca geçse de yüksek oranda kitaba bağlı kalmıştır. Karakterler, kitaptakine uygundur. Tabii, olaylar dediğim gibi kimi yerde kesilmiş veya hızlıca geçilmiştir. Bundan yıllar sonra, Yüzüklerin Efendisi serisini beyaz perdeye uyarlayan yönetmen Peter Jackson, tekrar kamera başına geçmiştir. Esasen bu filmi yazacak ve yönetecek kişiler farklı olsa ve Peter Jackson danışman sıfatı ile olaya katılmış olsa da, birdenbire kendini yönetmen koltuğunda bulmuştur. Cast (Oyuncu seçimi), Sanat, dekor ve grafikler/efektler yönünden çok başarılı bir seri ortaya çıkarıldı. Ne var ki bu seride ipin ucunu koparan yapımcılar kitaba bağlı kalmayı bırakın, içine edip bırakmışlardır. Eğer kitaba bağlı kalınmış olsaydı belki de Yüzüklerin Efendisi gibi gönlümüze taht kuracak olan film, keşke hiç çekilmemiş olsaydı dedirtti. Bu film serisine, olamayan karakterlerin eklenmesini mi diyeyim, olmayan olayların eklenmesi mi diyeyim, olayların çarpıtılması mı diyeyim, karakterlerin özelliklerinin dahi kitaba aykırı olduğunu mu diyeyim... Ne diyeyim, emin olun ki ben de bilmiyorum. Sırf, birkaç kuruş daha fazla kazanalım diye güzelim hikâyenin içine nasıl edilirin filmi diyeyim. Yazık!.. Gerçekten de çok yazık oldu Hobbit'e... İşin daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bir başkası şimdi yeni baştan çekmeye çalışsa, bu kadar kaliteli bir prodüksiyon toplayamaz. Bu kadar kaliteli bir prodüksiyon ile de bu kadar batırılabilinir. Zaten sinema alanıyla ilgilenenlerin bildiği, altın değerinde bir söz vardır: "İyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir, ama kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz." Yani, hikaye iyiydi, fakat film berbattı. Bu olabilir. Ne yazık ki oldu da...

    KEŞKE HOBBİT FİLMİ HİÇ ÇEKİLMEMİŞ OLSAYDI!

    Hem hikâyeye, hem prodüksiyona, hem oyunculara kısacası her şeye yazık oldu... O zaman kitaptan şu söz ile veda edeyim:

    "Eğer daha fazlamız yiyeceği, neşeyi ve şarkıyı altın yığınlarına yeğleyebilseydi, burası çok daha mutlu bir dünya olurdu."

    Ve,

    " 'İşte her yağmurun ardından hep güneş çıkar, ejderlerin bile sonu gelir!' dedi Bilbo ve serüvenine sırtını döndü."

    Unutmadan!.. Bu kitap, ilk olarak 1996 yılında bizde Altıkırkbeş Yayınları tarafından yayınlandı. Benim okuduğum baskı da buydu. Bu kitapta, hikayeden sonra minik bir sözlüğe de yer verilmiş. Bu evrende geçen ırklar, yerler, isimlerin açıklandığı bir sözlük. Çok faydalı bir çalışma olmuş bu sözlük... Orta Dünya evrenine meraklı olanlar için...

    Keyifli okumalar dilerim...
  • 80 syf.
    ·2 günde
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 8
    ———————————————————————

    Bir yazarın kitaplarını art arda okumak, sanırım çok da doğru bir yöntem değil. Çünkü o yazarın diline, anlatımına, her şeyine alışıyorsunuz. Alçak insan! Nelere alışmıyor ki!..

    Alışkanlıklar kötüdür. Evet, o yazarı iyice gözlemleyebiliyor, dilini, anlatımını, iç dünyasını, hislerini, kısacası her şeyini biliyor, ortak oluyorsunuz. Bir yandan güzel olan bu durum, bir yerden sonra sizi sıkmaya başlar. Artık size bir tat vermemeye, her şey gibi bunun da monotonlaştığını fark etmeye başlarsınız. Ve insan, monotonluktan bıkar. Alçak insan! Nelerden bıkmıyor ki!..

    Eskiler ne güzel insanlarmış. Belki de onların tabiri ile "Davulun sesi uzaktan hoş gelir" durumudur. Bilemeyiz. Fakat sözleri, gerçekten de altın kıymetinde... Onlar ki, "Sevildiğin yere çok gitme" demişler. Ne de doğru söylemişler.. Sevildiğin yerde el üstünde tutulursun, ama bu ziyaretlerin süreklilik arz edince şikayetler başlar. Alçak insan! Nelerden şikayet etmiyor ki!..

    İşte, bir yazar da böyledir. Üst üste okunduğunda her şey tek düze gelmeye başlar. Bu yüzden de ara vermek gerekir. Farklı yazarlar, farklı türler okumak, araya kimi zaman sevmediklerini de katmak gerekir. Örneğin, hep roman okuyan romandan, hep öykü okuyan öyküden, hep şiir okuyan şiirden sıkılmaya başlar. Hep aynı yazarı okuyan da o yazardan soğumaya başlar. Bu yüzden aralara bir şeyler serpiştirmek gerekir. Sinema ile uğraşan ve kalitesiz bir film izlediğini gördüğüm bir arkadaşımın dediği gibi, "Kanka, her zaman iyi film izlemek iyi değildir. Moralini bozuyor insanın. Böyle görünce artık film çekmek istemiyorum. Ama arada kötü filmler izlediğim zaman, kendime güvenim yerine geliyor. İnsanlar bunu çekip film diye sinemaya sokabilmişlerse, ben daha iyisini yaparım diyorum." Yanılıyor mu sizce? Hayır...

    Diyeceğim o ki, Tomris'e biraz ara vermem lazım. Üç kitabını okudum. Bu üçüncüsü.. Bütün bu yazdıklarımı da bu yüzden yazdım. Çünkü hikayeleri okudukça sadece şunlar aklımdan geçiyordu; "evet, yine Tomris.. klasik Tomris dili.. klasik Tomris anlatımı.."

    Ama bu eser biraz farklıydı sadece. Yine klasik dil vs ama... Diğer iki kitabına (Gecegezen Kızlar ve Yaza Yolculuk) göre anlatımı daha az kapalıydı. Onlara oranla daha sadeydi. Kesinlikle kapalı bir anlatımı yok demiyorum. Yine kapalı anlamlar doluydu. Sadece diğer iki kitaba göre daha açık ve sadeydi anlatım. Gecegezen Kızlar'da hikaye karakterlerini masal karakterleri ile harmanlamış, Yaza Yolculuk'ta her hikâyede bir mimarî yapı yer alıyorken bu kitapta günlük hayata açılan pencerelerdi sanki. Emekli Albay Halit Akçam her nedense zihnimde Turgut Uyar olarak canlandı. Belki de onun da askerî okulda okumuş olmasının ve Tomris Uyar'ın da hikâyenin başına "Turgut'a" diye yazmasından kaynaklanmış olabilir. Bilmiyorum...

    80 sayfaya yine bir dünya sığdırmayı başarmış Tomris. Ne diyeyim ki, seni okumaya ara verecek olmak beni üzüyor Tomris. Fakat ne yapayım ki, sana alışıp da bendeki kıymetinin düşmesini de istemem. Bu senenin sonuna kaldı seninle tanışmak ve yine bu senenin sonuna kaldı seninle vedalaşmak.. Ama kısa bir süreliğine... Tekrar geleceğim Tomris!.. Ara ara geleceğim yine sana.. Senin elinin değmiş olduğu, senin kaleminden çıkmış her yazıyı okuyacağım.. Emin olabilirsin..

    Şimdi anlıyorum... Edip'i (Cansever), Cemal'i (Süreya) ve Turgut'u (Uyar)... Daha iyi anlıyorum... En şanslıları olan Turgut'u da kıskandığımı belirtiyor ve yazıyı öyle kapatıyorum...

    Okuyun!.. Tomris'i okuyun!.. Geleceğim bekle... Dönünce ıslık çalacağım... Beklesin kulağın pencerede...
  • https://youtu.be/_pxr7Vmq5bA

    Tüm erkeklerin adı Robert yada Tüm Erkekler Robert diye çağrılır
    Kanada yapımı kısa film 🎥 🎞
  • 352 syf.
    ·10/10
    Film olacak kitaplardan biri daha.Heyecanla bekliyorum.Konusu ve işleyişi harikaydı. Bana hitap eden bir konu olduğu için sevdim doğrusu. Devam serisini de kitaplığıma ekledim en kısa zamanda okuyacağım.
  • 160 syf.
    ·32 günde·Beğendi·7/10
    Sinema tarihine ışık tutan ilgi çekici ve merak uyandırıcı bir macera idi.

    Macera sinema tarihinin ilk yıllarına 1900lerin başına odaklanarak başlıyor. Henüz sinema adına kısa kısa filmlerin yapıldığı, bunların büyük fuarlarda gösterildiği yıllar. Gelişmiş efektler kullanmak için gizli bir teknik geliştiren ve bunu satmak için çabalayan "Vulcanelli" adlı bir kişinin günümüz modern sinemasına ve Hollywood'a kadar uzanan izlerini anlatan hareketli bir hikaye. Bulunan teknik o kadar gerçekçi özel efektler yaratmaktadır ki, izleyiciler gördüklerinin etkisiyle son derece sarsıcı psikozlara maruz kalmaktadır.

    Anlatılan hikayeyi beğendir. En azından bu sayede sinemanın ilk yıllarına kısa da olsa bir yolculuk yapma, hatta bazı ilk çekim videoları internet üzerinde bulup izleme imkanı buldum. Günümüzde 3D, 4D sinemaların olağanüstü görüntü kalitesiyle arzı endam ettiği bir zamanda bu efektlerin ilgimizi bile çekmesi mümkün değil ama dönemine göre düşünmek, zamanının çabalarının hiç de göz ardı edilemeyecek kadar çok fazla olduğunu gösterecektir.

    Bu macerada bende araştırma isteği yaratan başlıklar da şunlar oldu:
    Georges Méliès, sinemanın gelişmesinde öncülük etmiş Fransız film yapımcısı - https://www.google.com.tr/...e=UTF-8&oe=UTF-8
    Kinetograph - https://www.google.com.tr/...0i10k1.0.G5NlsxuTU70
    Louis Aimé Augustin Le Prince, ilk hareketli görüntüyü çeken fransız - https://www.google.com.tr/...203k1.0.OVoCq1W3UvM