• "Bu kadar saçma sapan bir dünyada, bu kadar mantıklı olmaya çalışmanın ne yararı var?"
  • 240 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitap Sakarya ünv.ilahiyat fakültesinde kitap tanıtımı ödevimdi.

    Bir şehrin,kültürün,ulusun,dinin ,coğrafyanın, birikiminin kaynağını bulabilmek ve daha iyi anlayabilmek için geçmişine bakmak gerekir.Nereye baksak Kökleri mazide olan bir âti görürüz çünkü.Kitaplardan öğrenegeldiğimiz her türlü ilim ve bilimsel miras hazır bulduğumuz gibi değildi.insanlığın var olmasıyla başlayan ilim serüveni milletlerin çeşitli katkılarıyla günümüze ulaşmıştır.Fakat eski ilimlerden özellikle elimize ulaşan Yunan ilmi olmuştur.Bu konuyla ilgili İbn Haldun’un şu sözü belki de bahsetmeye çalışacağımız Dimitri Gutas ‘ın “Yunanca düşünce Arapça Kültür” kitabının okuma ve Yunanca eserlerin Arapça’ya olan çevirilerinin Müslümanlar üzerindeki etkisini anlamaya çalışmamızda, Müslüman filozof,bilim adamı ve âlimlerin çeviri ile başlayan bu hareketi özümsedikten sonra nasıl kendi görüşlerini oluşturup büyük gelişmeler katettiklerine bir girizgah olacak mahiyettedir.


             "Belki onlar bu konuda konunun hakkını vererek bazı eserler yazmışlardır, ancak bunlar bize ulaşmamıştır. Çünkü ilimler çoktur ve farklı toplumlarda çok sayıda filozof vardır. O toplumlardan bize ulaşmayan ilimler, ulaşanlardan daha çoktur… Farsların ilim­leri nerede? Kildânilerin, Süryânilerin ve Babillilerin ilimleri ve bunların eserleri ve sonuç­ları nerede? Kıbtîlerin ve onlardan öncekilerin ilimleri nerede? Bize tek bir milletin, özel­likle (eski) Yunanlıların ilimleri ulaşmıştır”   


       Bugüne kadar elimize ulaşan kısıtlı kadim Yunan ilminin Arapça’ya tercümesi ile ilgili yılların birikim ve araştırmalarını kaleme alıp bu alanda kaynak mahiyetinde kullanabileceğimiz bir eser ortaya çıkaran Dimitri Gutas ,şu an Yale üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı profesörüdür.Kahire’de doğmuş,liseyi Robert Kolejinde bitirmişdir.Yunanca ve Türkçeyi anadili gibi bildiğini söyler,kendini aslen İstanbul’lu olarak tanımlar.Aslı ingilizce olan kitabında söylediklerinin tamamına katılamasakta ya da aklımızda soru işaretleri kalsada okuduklarımıza kayıtsız,ciddiyetsiz  kalamayacağımız bir eser hazırlamış değerli bir akademisyen..Yazar ”Yunanca düşünce Arapça kültür” adlı kitabı ,“1.Çeviri ve imparatorluk” “2.Çeviri ve toplum” olmak üzere  temelde iki ana bölüm ve yedi başlık üzerine hazırlamış.Alt başlıklar ise şöyle:1.Çeviri hareketini hazırlayan koşullar,2.El Mansûr,3.El-Mehdi ve oğulları,4. El-Memûn,5.Uygulamalı ve teorik bilginin hizmetindeki çeviri,6. Hamiler,çevirmenler,çeviriler,7.Çeviri ve Tarih. Kitabın son kısımlarında ise Arapça’ya çevrilmiş Yunan eserleri ve kitapta yer alan konu üzerine binâen sunduğu notlar kısmına yer verilmiş.


           Kitap Ciddi anlamda 8.yüzyılda Abbâsi hanedanının Bağdat’ı başkent olarak kabul ettikten sonra başlayan çeviri hareketini doğuran ideolojik,siyasal,toplumsal etkiler üzerinde yapılmış bir incelemedir.Yazar, Bağdat’ta başlayan bu çeviri hareketini İtalyan rönesansı ve 16.17. y.y bilimsel devrimleriyle aynı kategoride görüp tarih bilincimize de bu şekilde kaydedilmesi gerektiğini belirterek ”Yunanca Arapça çeviri hareketi yeni bir çağ başlatmıştır”syf 20 düşüncesini taşır.Abbasilerden önce Emevi devrinde fetih hareketinin Suriye, Filistin ,Mısır’dan sonra Yunanca konuşulan bölgelere kayması ve günlük hayatta ve idari işlemlerde Yunanca bilmenin gerekliliği Yunanca bilen memurları bulundurmayı gerekli kılmışır.Gutas bu konuyu şöyle izah etmiştir.”Günlük yaşamda  Suriye,Filistin ve Mısır arasındaki toplumsal ve ticari ilişkilerin Emeviler dönemi sonuna kadar daha çok  Yunanca yürütülmesi,çeviriyi günlük hayatın bir parçası haline getirmiştir”s.33.Dimitri Gutas Abbasiler döneminde çeviri faaliyetlerine katkı sağlayan halifeleri Mansur,Mehdi,Harun Reşid ve Me’mun olarak sıralar.


            Çevirilerin başlangıç noktasının ise ikinci halife Mansur’un Bağdat gibi kozmopolit bir şehri kurması ,Emeviler’in altedilerek bir devrim niteliği taşıyan varoluşlarını devam ettirmek için sağlam ideolojiler belirleme çabaları,farklı din ve kültürdeki insanları bir arada tutmak için Zerdüştçü Sasanilerin rolünü oynamaya çalışması, ilim ve bilime verdiği önemi ,yanında çalıştırdığı doktor ve üst düzey sorumluların birkaç dil bilen Yunan ve Süryanilerden oluşması ve bu kişilerden çevirilerle ilgili yardım alması gibi konulardan uzun uzun bahseder.Kitapta yer alan bilgiye göre Araplar arasında bilimleri ilk yeşerten Ebû Câfer el Mansûr’du.Mansur zamanında İslam dünyasına kazandırılmış ilk eser Eukleides’in Elemanlar çevirisidir.Yine yabancı dillerden Arapça’ya Kelile ve dimne,Aristotales’in mantık ve diğer konulardaki çevirileri vardı.Mansur’un hekimi Cürcîs el Buhtişû’yu birçok Yunanca eseri çevirmekle görevlendirildiği belirtilir.


          Mansûr’dan sonra gelen oğlu El-Mehdî’nin dikkat çeken yönü ise  okunması pek kolay olmayan Aristotales’in Topika isimli kitabını çevirilmesini özellikle istemesiydi.Gutas bunun sebebinin o dönemde yaşayan Müslümanlar için bunun bir ihtiyaç olarak görüldüğünü yazar.Kitaba göre Halife Mehdî döneminde İslamiyeti kabul ettirme politikası hakimdi.Halife kendini sapkınları ve İslam’dan dönenleri yok etmeye adadı.Hatta din âlimlerini islam karşıtlarına ve kafirlere karşı kitap yazmaları için görevlendiren ilk halifeydi.s.69.Kitapta Mehdi ile ilgili geçen- bana göre- önemli yerlerden biri ise Topika ,tartışma sanatı cedel’i  öğretmek amacıyla yazılmış diyalektik kitabı olduğu için özellikle tercümesini isteyip dikkatle okuyarak kitabı bizzat tercüme eden Hristiyan Nasturi patriği 1.Timotheus ile münazaraya girmesidir.s.72.Böylece İslam dünyasında dinsel-siyasal konularda tartışma yöntemini ve kültürünü ilk getiren ve bunu ilk uygulayan kişi olmuştur.


       Kitaba göre Halife Me’mun döneminin politikası ise halifeyi inanç konusunda en son otorite kabul eden,insanların inançlarına özgürlük tanımayan Mutezîle mezhebinin resmi mezhep olarak kabul edilip mihne olaylarının yaşandığı bir dönem olmuştur.Yine Bizanslıları hem Hristiyan oldukları için hem de Yunanlıların mirasını gasp etmiş değersiz kimseler olduğu için kötüleyen bir politika da  izlemiştir.Çeviri konusundaki çalışmalar da aynı hızda devam etmiş özellikle tıp öğrenimini yeniden canlandırmıştır.


      Gutas kitabın ikinci bölümünde yer alan “Çeviri ve Tarih” başlığıyla yer alan kısımda ise çeviri hareketinin 200 yıl boyunca hızla devam ettikten sonra yavaşladığını bunun en önemli nedenlerinin ise -bütün kitabı okumaya değecek 148 ve 149.sayfalarda yer alan ve paragrafları kısaca belirtecek olursak- “artık çevrilecek bilimsel Yunanca eserlerin kalmadığı değil  hamilerin,bilim adamlarının ve uzmanların ilgilerine ve taleplerine doyurucu yanıt verebilecek Yunanca eserlerin kalmadığıdır” Gutas’a göre çeviri hareketinin ortadan kalkmasından çok önce bilginler bilimde devrim yaratan temel  eserleri zaten yayınlamışlardı.Tıpta Ali ibn Abbâs el –Mecûsi, İbn Sina,astronomide Battâni ve el Birûni,matematikte  el –Harizmi,fizikte ibnü’l Heysâm gibi bilim adamlarının çalışmaları eninde sonunda çeviri literatürünü geçecekti.Hatta Yunan biliminin üç direğinin-Galenos,Pholemaios,Aristotales- eksiklerini ortaya çıkaran kendi disiplinlerini ortaya koyan kitapların yazılmasıydı.Böylece çeviri eserler bu bağlamda önemlerini yitirerek bilim tarihinin bir parçası haline geldiler.Sonuç olarak “öze dönüşçü” bir tepki ortaya çıkmış oldu.


        Özellikle kitap ile ilgili yazdığım son paragraf bana “Yunanca düşünce Arapça Kültür” adlı kitabı niçin okumam gerektiğini gösterdi.İslam âlemi başlangıçta Yunanca eserlerden faydalanan konumdayken ,bazı ideolojik,sosyal,siyasal,idari ve inanç ile ilgili sebeplerin de vesilesiyle Yunan iliminin ötesine geçmeyi ve özgünleşmeyi başarabilmiştir.Gutas’ın Mansur ile ilgili olarak astronomiye olan merakının gelecekten haber almaya,zerdüştlükten etkilenmesine ,yanında sürekli müneccim bulundurması gibi cümleler, çeviriyi gerçekleştiren ilk kişilerin sürekli başka dinden ve ana dili Arapça olmayan kişiler olduğunun vurgulanması,Abbasilerin farklı dine mensup geçmiş ülkelerin ideoloji ve inançlarını devam ettirmeye olan gayretinin çok yerde belirtilmesi,beytül hikme’nin “Sasani kültürüyle yetişmiş bürokratların ellerinde Sasani modeline göre biçimlendiği sıradan bir büro dan başka bir şey değildi.”özel  bir kurulma tarihi  veya amacı yoktur”s62 demesi.İlk okuyuşta çıkarılabilecek kişisel eleştirilerdir.Sonuç olarak vaktiyle Hristiyan Bizans tarafından yaktırılan ,saklanan,dinlerine zarar getireceğini düşündükleri için yasakladıkları felsefenin ve Yunan eserlerinin bilime sahip çıkan Müslümanlar tarafından çevirileri yapılarak önce kendilerini geliştirip bu alanda yazılan ilk eserleri eleştirecek ve yenilerini yazacak kadar yetkinleştiklerini bize tekrar hatırlatan Dimitri Gutas’a sonsuz teşekkürler..

                                                                                       Kitap tanıtım ve özeti :  Simurgm 

     

                                                 Kitap adı : Yunanca düşünce Arapça kültür

                                            Yazar : Dimitri GUTAS ,çev:Lütfü ŞİMŞEK,kitap yayınevi,

                                                         5.basım ,nisan 2011 İstanbul,

     
  • 342 syf.
    Sitede kitaplarından alıntılarına sıklıkla rastgeldigim yazarın, okuduğum ilk kitabı oldu. Yazarın az lafla çok şey anlatan üslubuna mizah unsuru yer yer eklenince futbolla ilgilenenler için eğlenceli bir kitap ortaya çıkmış diyebilirim. Yazar, her Uruguaylı gibi bir futbol tutkunu olduğunu, kitabın başında, dünyanın dört bir yanına dolaşarak "Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen."[Bunu özellikle Süper Ligi izlerken söylerim ama sonuç birkaç istina mac dışında değişmez] şeklindeki arzusuyla; kitabın sonlarında 2010 Dünya Kupası'nda "Dünya Kupası başladığında evimin kapısına üzerinde "Futbol Nedeniyle Kapalıdır" yazan bir levha astım." diyerek gösteriyor.

    Yazar, kitabını Dünya Kupalari üzerine bina etmiş; her Dünya Kupası'nı anlatmadan önce o esnada dünyada yaşanılan önemli gelişmeleri kısa ve öz şekilde ifade etmiş. Bunlardan özellikle, iktidara geldikten sonradan itibaren hiç değişmeyen "Miami'deki güvenilir kaynaklardan gelen haberlere bakılırsa Fidel Castro her an devrilebilirdi." şeklindeki verdiği bilgi beni güldüren başlıca unsurlardan biriydi. Her şeyin değiştiği dünyada, ABD'nin Castro'yu indiremeyişi hiç değişmiyor.

    Yazarın kendisinin de Uruguaylı olması sebebiyle özellikle futbolun Latin Amerika için önemini rahatlıkla görebiliyoruz. Öyle ki, Brezilya'da hastanenin, okulun olmadığı bir yer bulma imkanı olduğunu ancak bir futbol sahasının olmadığı bir yer bulmanın imkansız olduğu, Pelé'nin 20 yaşında bir efsane olduğunda Brezilya hükümetinin onu milli servet ilan ederek yurtdışına satılması yasak etmesi, 1950 Dünya Kupası finalinde Maracana'da Uruguay'a kaybedilen finalin açtığı yaranın sızısının her Brezilyalı için daimi olduğunu, Uruguay'ın güzel futboluyla kazandığı dünya sampiyonluklari ve halkın bir olup buna sevinmeleri gibi birçok örnekle bu durumu daha iyi anlıyoruz.

    Bu açıdan futbolun bir sahada on birer kişiden oluşan iki takımın bir top peşinden koşturmasindan ibaret bir oyundan çok daha fazlası olduğunu anlayabiliriz. Kendimden örnek verecek olursam, babam sıkı bir GS taraftarıydı. Haliyle ben de bir GS'li oldum. Çünkü tutulan takım da başka birçok konuda olduğu gibi bizim tercihimiz dışında bize verilmiş olur. Tabi sonradan bu konuları değiştirebiliriz ama tutulan takım çok yüksek ihtimal değiştirilmez. Neyse çocukluğuma dair en iyi anımsadığım hatıralarimdan birisi futbola dairdi. GS, 1999-2000 sezonunda Uefa Kupası'nda finale kalmıştı. Ben henüz yedi yaşındayim. Ama final gecesini çok iyi hatırlıyorum. Babamda kalp yetmezliği olduğu için doktora ne zaman gitse, maç izlememesi tavsiyesi alırdı. Bu önerilere riayet edilmesi ancak bir diğer GS'in maçına kadar olurdu. İşte onlardan birisi 2000 Mayıs'indaki Arsenal- GS Uefa Finali'ydi. O zamanlar Şampiyonlar Ligi Star'da, Uefa Kupası TRT'de ve yabancı birçok lig de şifresiz yayinlanirdi. Maçı izlerken tüm aile çok heyecanliydik. Maç uzatmaya gitti, uzatmada Taffarel'in efsane kurtarışi ile derin nefes aldık ve kendimizi penaltılara attık. Sinirine hakim olamayan ama her GS'linin gönlündeki tahtın sahibi Hagi kırmızı kartla oyundan atıldığında babam sağlam bir küfür savurmustu ve penaltılar baslangicinda kendini dışarı atmıştı. Penaltılarda Arsenalliler kaçırdı, bizimkiler attı ve son penaltıya geldik. Bu sırada dışarıdan "hadi popescu" sesi geldi, baktım babam, kendini dışarı atsa da futboldan çok uzağa gidememiş. Popescu geldi ve attı: GS Uefa Kupası Şampiyonu! Elimde yastık vardı, onu sevinçle tv'a doğru atınca tv'un üstündeki yapay bir çiçek yere düşmüştü. Annem de bir yandan elindeki dikişine devam ederken bir yandan "Şaştik sizin GS'inizdan," deyip ardından "Kazandık mı cidden" diye de eklemişti. Tabi, abilerim de baya coşmuştu. Duruma fransız kalan tek kişi henüz üç yaşında olan kardeşimdi. O gece tüm şehir ayakta gibiydi, sokaklarda korna öttürerek giden uzun konvoylar ve ertesi gün her yerde GS bayrakları... GS futbol takımına dönüş yolculuğunda TSK'nin jetleri eşlik ederek yurda milli kahraman olarak gelmişlerdi. Bu final her zaman hafızamda kalacak, Popescu'nun penaltisiyla birlikte spikerin aglamakli ve gurur dolu sesi ve arkadan gelen polis telsizinin sesi, unutulmayacak, hatırladığım an, beni geçmişe, çocukluğuma geri götürecek.

    https://youtu.be/73NFCBb3TIQ


    Babamın sık sık dediği ve ne kadar doğru bilmediğim bir şey vardı: GS o sene ne zaman galip gelse Avrupa'da, ertesi sabaha yeni bir zamla uyaniyorduk. Bu, doğru veya yanlış önemli değil ama çok önemli bir noktadır. Çünkü futbol kitlelerin enerjisini ve dikkatini tek bir yöne çeker. Hem de birbirini tanımayan insanları tek vücut haline getirerek... Bu her siyasinin arzuladığı bir durumdur. Özellikle diktatörlerin bunu arzuladığıni yazarın tarihten verdiği örneklerle daha iyi anlıyoruz. Bunlardan Hitler'in ve Mussolini'nin futbolu milli bir mesele olarak görüp, hem kendi hem de rakip takımları yer yer tehdit eder şekilde sahiplenmeleri güzel bir örnektir. Keza her Latin Amerika diktatörünun bir takımı sahiplenip başkanı olması gibi faktörler de başka önemli örneklerdir. Bu açıdan evet, futbol kitlelerin afyonu diye nitelenebilir.

    Ancak futbol sadece bir afyon değildir. Futbolda insanı kendine çeken temel bir etmen söz konusudur. Bu etmen, futbolun her zaman suprize açık oluşudur. Evet, futbol yazarın da kitapta üzerine basa basa elestirdigi gibi giderken profesyonellesmis, profesyonellestikce kapital sistemin bir dişlisi olmuş, zevk ve romantizm kaybolup futbolcular ticari bir meta haline gelerek aslolan sadece kazanmak olma yoluna sokulmuştur. Ancak tüm bu olumsuz şartlara rağmen futbol, her zaman yeni bir heyecanı içinde barındırır ve insana her an her şey olabilir; en zayıf takım bile güçlü bir takımı bir kez de olsa yenebilir, başarabilir duygusunu çok iyi şekilde verir. Buna ek olarak Orhan Pamuk'un sigara için söylediği şu söz bence futbol için de geçerlidir: "Sigaranın o kadar sevilmesi, nikotinin gücünden değil, bu boş ve anlamsız âlemde, insana anlamlı bir şey yaptığı duygusunu kolaylıkla vermesindendir, diye düşünürüm bazan."(#58130977)

    Bununla birlikte yazar, futbolu dine, stadyumu mabede, seyircileri de dinin üyelerine benzetir. Seyirciler hafta sonu coşkuyla maça giderler. Maçta tuttukları takımi tutkuyla desteklerler, atılan her golde hiç tanımadıklari insanlara sarılarak birlikte sevinirler, yenilen her golde ise birlikte üzülürler. Ve takımın attığı her golü her seyirci "Attık," yenilen her golü de "Yedik," der sanki kendi bizzat atmış veya yemiş gibi. Ama işin püf noktası buradadır: Futbol 11 kişilik iki takımla oynanır, eksik ve hatalidir. Futbol 11+1'lik iki takımla oynanır. Tabi buna Akbilspor dahil değil.

    Tabi her şeyin olumsuz yanları olduğu gibi futbolun da vardır. Bunlardan birisi fanatiklik ve holiganizmdir. Yazar bir yerde bir fanatiğin ilgi odağının kendi takımı değil rakip/düşman takım olduğunu belirtmesi çok iyi bir tespittir. Fanatiklik yine tahammül edilebilir bir şeydir ve aslında ölçüsü kaçırılmazsa oyuna zevk de katar. Sonuçta Fransızların insanın içini bayan balolarina gitmiyoruz, maça gidiyoruz; haliyle tutku olmalıdır. Ancak fanatizmin aşırısı ve holiganizm tam anlamıyla amaçsız, içi nefret, öfkeyle dolmuş insanların olduğu bir konumdur. Ve bunlar futbolu bu iclerindeki nefret ve öfkeyi kusmak için kullanıp oyunu kirletirler.

    Futbolu daha örtülü ve sessiz kirleten ise yazarın sıklıkla elestirdigi profesyonel futbol düzeni ve baronlarıdır. Futbolu salt ticari bir sektöre çevirerek, ya kazan ya kazan mantığını yerleştirerek güzel oyunu göz ardı ederek makinelesmis futbolu yerleştirdiklerini veya yerleşmesine neden olduklarını ifade etmiş. Bu konuda yazara hem hak veriyor hem de vermiyorum. Şöyle ki, şimdi Pelé'nin zamanına veya daha da eskiye gitsek bence muhtemelen o zaman oynanan futbol bize hiç çekici gelmeyecektir. Şimdi makinelesmis denilen futbolun mantığı değişmiş ama bunun da kendisine göre bir zevki vardır. Ama yazara hak verdiğim yan ise futbolun romantizminin kaybolmasi noktasindadir. Her şeyin fazlası zarar mantığıyla, aşırı kondisyona dayalı bir futbol[örnek; Aykut Kocaman futbolu], her şeyin ince ince hesaplandıği ve oyunun bir saate çevrildigi bir futbol, oyunculara inisiyatif almanın ve işin şov yanının kötü veya önemsiz olarak lanse edildiği bir futbol tuzsuz bir yemeğe dönecektir.

    Örnek verecek olursak: Geçen sezon Liverpool- Tottenham Şampiyonlar Ligi finali, bırak tuzu, yemek pişmemiş, önümüze soğuk soğuk koymuşlar! Ben Liverpool'u severim ama İstanbul'daki finalde Milan'i [Milan'i da severim ama eski Milan'in yerinde yeller esmekte] 3-0 geriden Gerard önderliğinde gelerek şampiyonluğa ulaşmasıdir asıl o takımı sevdiren; O zaman Never Walk Alone derim ama geçen seneki final neydi öyle!

    Hani şu açıdan çok şanslıyiz ki, belki de dünya futbol tarihinin en önde gelen iki ismine tanıklık ediyoruz. Öyle ki bu ikisini şimdi bizden büyüklerin sürekli bahsettiği Maradona, Beckenbauer gibi çocuklarımıza ve torunlarimiza ballandirmaya gerek bile kalmadan anlatacağız. Bu isimler tabiki; MESSİ ve C. Ronaldo. Ama Ronaldo dünyanın en iyi futbolcusu denilecekse buna en iyi ihtimalle, "evet ama Messi'yi uzaylı olarak kabul edersek" şartı koşularak kabul edilebilir. Çünkü, tabi bana göre, Messi öncelikle beyniyle oynuyor, Ronaldo ise kaslariyla. Ronaldo gençken daha çok şov yapar, çalım atar ve bu kadar robotik olmamıştı. Tabiki ilerleyen yaşına rağmen bu formunu, bu atletik yapısına da borçlu ama ben hoşlanmiyorum fazla bundan. Ama büyük futbolcu mu, sözü mu olur bunun. Ama, ama öte yandan MESSİ'nin topu ayağına yapıştırir gibi sürmesi, estetik çalımlari, çelimsiz bünyesine gelen darbelere ve mudahalelere[tabi bu müdahaleler günümüzde yıldızı koruyan futbol anlayışı nedeniyle, Maradona'nin yediği darbelerin yanında sinek viziltisi gibi kalır] rağmen oyuna devam etme arzusu,
    çabası;
    https://youtu.be/Jq4ZpjLBt4I

    abisi Xavi'yi andıran ve onu gecen ince paslari[ne yazık ki takım arkadaşları yer yer çok beceriksiz olup bu ince paslari golle sonuçlandiramiyorlar];
    https://youtu.be/cSndLv2JbSU

    yüzde 99.999... başarı oranına sahip son vuruşlari, sürekli kendisine benzetilen ve Küçük Maradona gibi yakıştırmalarla kendisiyle kiyaslandigi Maradona'nin İngiltere'ye attığı ve Falkland'in intikamını aldığı efsane golünün birebir aynısını atmasi[bu da mı tesadüf, hadi ataistler bunu da açıklayın!!!];
    https://youtu.be/RClucIzbKcc

    Lisede çok sıkı Ronaldocu olan arkadaşımı Messici yapan Boateng'in belini kırdığı, dev Neuer'i cüce yaptığı efsane golü;
    https://youtu.be/FgHq2Z6UAbk

    Şimdi akla hemen gelir, ama Messi dünya kupası kazanamadi; adam Almanya'ya kaybettikleri finale gelene kadar çok iyi oynadı ve finalde de iyiydi ama bu takım oyunu sonuçta, özellikle de günümüz futbolunda tek başına bir yere kadar ve özellikle forvette Higuian gibi saç baş yolduran bir adam varsa Messi neeettsiiin!
    https://youtu.be/JSUj2_-Y1Jk

    Ama Messi'nin ustası biri daha var ki, o romantik futbolun son büyük ustası ve bir sanatçı denilebilir. Futbolun bir şov olduğunu bizlere hatırlatan ve hafızalarimiza kazınan hareketleriyle unutmamamizi sağlayan kral RONALDİNHO!!
    https://youtu.be/hqoVfaUKrg8

    Ama Ronaldinho deyince aklıma ilk gelen ise devrin en sinir bozucu takımı ve oldum olası hiç hazzetmedigim Chelsea'ye karşı attığı şu efsane goldür;
    https://youtu.be/Z9vpwlU3rPk

    Bu kadar örnekten sonra yurda dönecek olursak; malum olduğu üzere bizim ligde güzel futbol ender rastlanan bir olaydır. Öyle ki bazı zamanlar olur, Çorum'da bir pandaya rastlamak, süper ligde güzel maça rastlamaktan daha olası hale gelir. Ama bizim ligi güzelleştiren bize ait olması, tuttuğumuz takımın varlığı ve ezeli rakibimizle olan mücadelemiz ve sürtüşmelerimizdir. Ben GS'li olduğum için ezeli rakip olarak tabiki FB'i görüyorum. [BJK'i ne yalan söyleyeyim hiçbir zaman öyle göremedim, BJK'lilar alinmasin lütfen]
    Bu GS-FB rekabeti konusunda yaşadığım birkaç anıdan bahsetmek istiyorum. Biliyorum uzadı yazı ama zaten bu yazı daha çok kendim için yazılmış bir şey oldu.

    Bunlardan birincisi, 2000'den sonra GS birkaç sene dah Avrupa'da iyi gittikten sonra çöküşe geçti bir süreliğine, ligde de FB ilerleyen senelerde üstünlüğü aldı. Bu açıdan ilkokul ve ortaokul yıllarım Fenerli arkadaşların alay etmeleri ve sevinçlerini izlemekle geçti denilebilir. Özelikle 6 Kasım'daki 6-0'lik mağlubiyet, Maracana faciasinin Brezilyalilara açtığı yarayı o kadar olmasa da biz Gs'lilarda açtı. Sonrasında FB'in parlak geçen yıllari... 2002 Dünya Kupası'ndaki milli başarının temel etkeni nasıl GS ise, 2008 Avrupa Şampiyonası'daki başarının temel etkenin Fb'dir.

    Ancak biz GS'lilar şu açıdan Fb'lilerden şanslıyizdir; en azından benim jenerasyon iki üç senede bir veya ardı ardına GS şampiyonluklari görürüz. Bir, iki sene şampiyon olamasak da çok üzüntü olmaz, nasılsa yakinda kazanacağız deriz. Özellikle GS ya kazanır ya da altıncı falan olur[altıya bir takıntımiz var]. Fb böyle değil. FB'nin son kulvarda hatta son maçlarda kaçırdığı şampiyonluklar çoktur. Travma üstüne travma, bir nesil bu yüzden travma ile büyüdü. Örnekler;

    1. Bursa Faciası- namıdiyar Yanlış Anons Faciası; https://youtu.be/8MZMMdHwSZI

    2. Denizli Faciası; https://youtu.be/YpBRDzXTrRQ

    Tabi, FB'in üzüldügu yönün tersinde biz GS'lilar meşhur o bitmek bilmeyen 16 dk'nin ardından şampiyonluk sevinci yaşıyorduk;
    https://youtu.be/yTb3gjK0M_I

    3. Kadıköy'de kazandığımız şampiyonluk;
    https://youtu.be/JqrRFZ8mIGo


    Kadıköy'deki şampiyonluğun keyfi bir başkaydı. Bu şampiyonluk bence 6-0'ın olumsuz etkisini büyük ölçüde giderdi çoğu GS'linin üzerinde. Şampiyonluklar geliyordu. Dördüncü yıldızı da üçüncü yıldız gibi ilk önce GS takmisti, hem de görmemiş gibi bir sezon üç yıldızın üzerine koyarak formada ama olsun. Avrupa'da da üst üste gruptan çıktık. Birinde çeyrek final yaşadık, diğerinde ikinci tur. Ardından gelen sezonlarda tekrar inişe geçsek de Avrupa'da, hatta kuruluş amacı Avrupalı takımları yenmek olan takımın amacı giderek Avrupa'dan fark yemeden bir an önce gelmek de olsa; bunlar bir yere kadar sineye çekilebilirdi. Ama eksik kalan ve her GS'linin yüreğindeki sızının giderilmesi lazımdı. Her GS'li "Bu sezon Kadıköy'de yenelim de ne olursa olsun," demiştir. Ve sonunda yıllar yıllar sonra yendik;
    https://tr.beinsports.com/...alatasaray-mac-ozeti

    Futbolun bir garipligi şuradadir; eğer maçı kazanamasaydik Onyekuru'yu hiç iyi anmayacaktik. Ama maçı kazandık onun harika oyunuyla, ve şimdi bir kahraman oldu, adı yıllarca unutulmayacak ve belki de hiç unutulmayacak. Futbolda kahramanlikla gözden düşmüşlük veya 'hain'lik kardeştir veya bir bıçağın iki yüzü gibidir. Ayrıca yıllarca yenemeyince Kadıköy'de, bu konu üzerine çokça espri, mizah ve efsane de üretildi. Bunlardan en meşhuru stadin altındaki yatır, FB'i koruyor efsanesiydi. Sonuç olarak büyü bozuldu; Fb'i Kadıköy'de yenelim de ne olursa olsun dedik ama galiba yanlış dedik, çünkü Kadıköy'de galip geldik dünyanın başına gelmeyen kalmadı;
    Covid salgını ve son olarak da ABD'nin ufolarin varlığını kabul etmesi... Bu da konu hakkinda yeni eğlence öğeleri olarak hafızalarda yer etmiş oldu.

    Bunlarla birlikte şunu da belirtmeliyim, günlük heyecan ve reaksiyonlar bir kenara bırakılıp değerlendirildiğinde "GS demek Metin Oktay demek, Ali Sami Yen demek.." sözüne ek olarak hocanın, GS demek Fatih TERİM demektir.

    https://youtu.be/LGYPMqedZTo


    Sonuç olarak; futbol tek bir şey değildir, birçok şeydir; eglencedir, tutkudur, modern dindir, afyondur, estetiktir, sanattir, güçtür, stratejidir veya sadece bir oyundur, bu uzar gider. Kısaca futbol hayatın kendisidir.



    İyi okumalar
  • 426 syf.
    Kendini bilmek!

    Burada kişisel bilgiden kültürel bilgiye kadar uzanan bir düşünceyi her zamanki gibi coşkulu bir anlatımla anlatır Ai Şeriati. Kendisini tanımlayan tiradı ile:

    Sizi rahatsız etmeye geldim!

    Özellikle katil çocuklarıyız dediğinde ciddi bir rahatsızlık ve farkındalıklarla düşüncelere daldığım oldu. Rahatsız etti. Kendini bil derken zaten bize gülle gelmesini beklemiyorduk, ama öyle bir çıkış ile insanın sarsılmaması elde değildir.

    “...Biz hepimiz Kabil’in çocuklarıyız; çünkü Habil evlenmeden, mutlu olamadan ölmüştür.”

    Evet, biz Kabil’in çocuklarıyız. Hırslı, öfkeli, bencil, kendisinden kısmayı sevmeyen, katil… Ne çok benzemişiz tek bir özelliğini atlamadan. Bunu üzerinden bir anlatımla başlar konuşmasına. Zaten kitapların çoşkusu buradan gelir, seminerlerinin toplamıdır eserleri. Öyle uzun uzadıya işlediği konularla değil, sohbet sohbeti açar gibi ana konu aynı ama örneklemler çoğaltılarak tarih, sosyoloji ve bugün üzerine uzun uzun anlatımlar yapar.

    “Kabil insanlık tarihinde daima yaşamaktadır. Çünkü Habil ölmüştür. Kabil de, Kabili sistem, ekonomik ve maddi hayatın özel bir topluluğa tekelleştirilmesi ve bu özel sınıf için çoğunluğun köleleştirilmesi biçiminde bir düzen kurmuştur. Bu düzen, Tevrat’ta İncil’de ve Kuran’da var olan yüzlerce belirtiye göre, bütün dönemlerde insanlık tarihini yönetmektedir. İnsan toplumları, insanlığın aşamaları, bütün zamanlarda bu şekildedir.”

    Kabil karakteriyle bir süre kaldım. Düşündüm, düşündüm… İlk kan, ilk katil.. Şimdi ne çok insan var kendi canından olana el uzatan, hayatını elinden alan. Katil anneler görüyoruz, katil babalar, eşler, çocuklar… aynı evde yaşayan yabancılaşmış insanların yansımalarını izliyoruz. Daha dün hapisten çıkan sözde baba çocuğunu döverek öldürdü. Katiller evlerden eksilmiyor. Ali Şeriati bu konu için Habil ve Kabil kıssasını anlatır, ama benim içinde bulunduğumuz zamandan kaynaklı genel odak konum oldu.

    Her kitabında bir kültür, istirham ve alim, aydın kesimler için uzun uzun fikirlerinin anlatır. Burada da genel hatlı bir kültür serüveni çizer. Çünkü kültür bir toplumun mihenk taşıdır. Onu var eden millet ve milletin yol göstericileri bu durumu daha iyi ya da kötüye çekebilir.

    Kültür denilince ne anlamalıyız?
    Bu konuda çok fazla tanım yapılabilir. Bunu kısaca belirtmek gerekirse, bir soysal grubun , bir halkın, bir milletin, kendine özgü ve kendisini diğer halk ve gruplardan ayıran inanç, düşünce ve davranışlarının mimari, müzik, yeme alışkanlıkları, adab-ı muaşeret kuralları, sosyal hayatını oluşturan sevinç, üzüntü, ölüm , mezar, ticaret,… ve daha birçok toplum temelli geleceğe miras bırakılan her şeydir.

    Bunun en önemli temeli ise tabii ki eğitimdir. Ki bu kısım kitabında temelidir. Eğitimin topluma kazandırdığı aydınlar. Ne yazık ki bu konuda özellikle son 200 yılda Ortadoğu ülkelerinin en büyük derdini oluşturmaktadır. Okumuş kesimin düşüncelerindeki bakış, duygu ve davranışları kendi ülkelerine göre değil, yabancı ülkelerin yaşam tarzına göredir. Burada Batı’dan alınan eğitimin yanlış olduğu kanısı oluşmasın, durum bu değildir. Durum aydınların doğup yaşadıkları topraklardan kopup gittikleri alemde kendi halkları ile yabancılaşmalarıdır. Aydın ve halk arasında görülen salık bir uçurum vardır. Ki bizim ülkemizde Tanzimat sonrasında Avrupai yaşam tarzı ve etkileri aydınların yazılarına kadar nüks etmişti. Tanzimat bir nebze serveti fünun halk ve aydınlar arasında uçurum olmuştu. Eğitimin kullanım şekli ve aks etme muhtevası bu bağlamda önemini göstermektedir. Kültürel çatışmalar için en kısa anlatımlı eser Ömer Seyfettin’in Harem eseriyken, uzun soluklu roman aynı zamanda Batılı tekniğe uygun ilk roman olarak Halit Ziya’nın Aşk-I Memnu eseri vardır. Eserlere ve topluma ilim ve bilimden önce Batının ahlakı geldi. Ki Ali Şeriati Batı’nın özgür cinsel yaşam için örnek alındığı vurgusunu yapar.

    Şu hususta bir nebze haklı olsa da gerçekte Ortadoğu toplumunun bilimi dine düşman görmesi aydınlara Avrupa yolunu tutturmuştur. Orda başka toplumun etkisi ile yaşanan değişimin nedeni ise kendi kültüründen uzak olmaktır yani bilinmemezliktir. Ortadoğu toplumunun yaşamında örnek gösterilen hususlara göz atalım. Sosyolojinin en ateşli savunucusu ki Ali Şeriati’nin en sevdiği sahabelerden olan Ebuzer imanı itikadı olan bir sahabedir. Kur’an ayaetlerini bir tapınma değil, sosyal hayatta yansıyan yönleri ile görmek istemektedir. Çünkü inandığı Kur’an hükümleri eşitlik savunucusudur. Bir insan hakları beyannamesidir. Sadece mazlum halka indirilmiş bir kitap değildir. Nedense hep zayıf inanır algısı vardır. Tıpkı oruç gibi bir ibadeti hemen hemen her insanın fakirin halinden anlayalım diye verilmiş bir ibadettir diye tasvir etmesi gibi. Evet, bu böyledir, akla açlık gelir. Oysa oruç kalbe, oruç dile, oruç göze, oruç nefsedir. Eğer sadece açlık terbiyesi olsaydı oruç zengine farz olurdu. Fakir zaten açtır kimin halinden anlayacaktır ki.

    Bu konuda sosyoloji temeli demişken yine ashabın göz bebeği biir sahabeden de Kur’an ahlakı ile yapılan bir fiili örnek gösterebiliriz.
    Hz. Ali, arkadaşlarından Meysen'in hurma satarken, hurmaları iyi ve kötü olarak ayırıp iki ayrı fiyata sattığını görür, ona hiddetle şöyle der: "Niçin insanları, Allah'ın kullarını sınıflara göre ayırıyorsun?" Sonra eliyle hurmaları birbirine karıştırır ve hepsini aynı fiyata, orta bir değerle sat" der.
    Bunlar da alim ki devrinin cahiliyesinde tanımaya çalıştıkları muhatap oldukları Kur’an ile yaşayan alimler. Tanıyanlar.

    Bu noktada Ali Şeriati şöyle der.

    “Bugün biz inanıp inanmamaya değil, tanımaya mecburuz, tanımaya muhtacız. Çünkü çoğunlukla, bilgisiz bir dinin hiçbir değeri olmadığına inanmaktayız. Bugün biz dini öğrenmeye ve tanımaya muhtacız. Bilimi, toplumu, tarihi, kişiliğimizi tanımaya ihtiyacımız var, inanmaya değil. Bunca inanç bilgi ile iç içe olmadığı zaman zararlıdır da. Çünkü insani bütün enerjiler sömürmekte, almaktadır. İmana değer katan bilgidir. Ali’ye tapmanın Hz. Muhammed’e tapmanın hiçbir değeri yoktur ve bazen bunlar bir kavimin olumsuzluk ve donukluk sebebi olmaktadır. Tanımadığınız bir Ali tanımadığınız bir Rüstem bir başka kimse gibidir. Bunu birbirinden ayırmak yalnız tanımakla mümkündür. “

    Evet, burada dine bir eleştiri yok, burada kendini bilmeyen her ferde eleştiri var. Çünkü insan en çok bilmediğine düşmandır. Kur’an ayetlerini sadece Arapça okumak ve evimizde en üst yerde muhafaza etmekle olmuyor. Gerçi öyle bir hal aldı ki bu iş bir evde Kur’an isteyecek olsak hangi komidine koyduğunu unutmuş insanlar var. Artık kitabı en yükseğe kaldırmayı Burak’ın insanlar nereye koyduğunu unutacak kadar uzaklaştı.

    Bu konuda bir anım var. İlkokul 6. sınıfta din dersinde ki o zamanlar öyle kolay değil kitaba kitaptır demek. Arapça herhangi bir yazı gören onu öper başına koyar böyle bir dönem. Hocamız Kur’an’ı biraz sert bir şekilde masaya bıraktı, ve dedi ki: Bu kitabı okuyup anlamazsanız, hayatınızdan parçalarla birleştirmezseniz bunun bir anlamı yok. Altın kaplama bir kur’an’ı evinize asıp karşısında ailenizle tartışıp, içki içip, kötü söz söyleyip, kalp kırıp, hak yiyerek siz ona değer vermiş olmazsınız. Ve bizden ayetleri ezberlememizi bil hassa anlamalarını ezberlememizi isterdi. Kafirun suresini ezberleyeceğimiz zaman kulaktan kulağa yanlış olursak kafir oluruz söylemleri çıktı. Hocamız bunu duyunca siz okuyun, ezberleyin varsa günahı boynuma siz ilimden uzak olmayı günah sayın demişti. Anlamaya çok önem veriyordu. Allah ondan razı olsun, o yüzden her okuduğumu hep merak ettim. Ki kafirin anlamını öğrenince bir dil sürçmesi ile olunamayacağını korku dini ve ekildiğini tanımadığımızı daha iyi anladım. Kafir; örtmek, saklamak demek. Hatta çiftçiler tohum ekince yani toprak altında tohumu saklayınca kafir de denildiğini duymuştum. Dinen kafir ise bir ilahı imanı yok saymak, inkar etmektir.


    Kur’an ahlak, eşitlik, sosyolojik olarak insandan hareket bekliyor. Bu bağlamada günümüzde siyer çalışması yapan Muhammed Emin Yıldırım güzel çalışmalar yapmaktadır. Kur’an ayetleri ve onları yaşan sahabeler üzerinden anlatımlarla bu işin fiil boyutuna dikkat çekmektedir. Ayrıca Kuran’ın inen ilk 27 ayetinin özeti de bize fiili vurgular. Emirler ayetlerle sıralanır.

    Oku!
    Yaz!
    Kalk!
    Düşünerek oku!
    Hatırla!
    Yönel!
    Uyar!
    Yücelt!
    Temizle!
    Uzaklaş!
    Verdiğini çok görme!

    Yani bunlar neyin işareti. İlim olmadan iman olmaz. Zaten Peygamber efendimiz (sav) hadiste buyurur; bir saatlik tefekkür 60 yıllık ibadete eşdeğerdir. İlim insanoğlunun ki Ali Şeriati’nin ey çamur dediği insanın aklının ibadetidir. Akıl ve ruh olmazsa evet, insan bir çamurdur.


    Bir de sömürgecilik üzerine durur. Nedenleri ve yapılması gerekenler üzerinden konuşur. Bu gücün kaynağını alanların kendilerini nasıl yeryüzünün tanrıları yaptıklarından söz eder. Bunu bir alıntı ile açıklamaya geçersek:

    “...Kuran’da sürekli yinelenen üç tane tipleme vardır. Bu üçü, Tevrat’ta da vardır. Birisi kudret sembolü olan Firavun’dur. İkincisi zenginlik, sermaye ve ekonomi sembolü olan Karun’dur. Üçüncüsü, dini elinde bulunduran bir ruhani olan Bel’am-i Baur’dur. Bu üçü, Kabili sınıfın sembolüdür.”

    Evet, bu tipler yani yeryüzünün tanrıları olarak kendini ilan edenler gökyüzünün tanrılarını oluştururlar. Yani toplumsal özdeşlik, dini zihniyeti yaratır. Aşikar olan güç, Kudret, sömürü, köleliği anlatır.


    Afrika’da Fransız şarabı için çalışan halkın tadını bilmediği şeyi üretimini anlatır. İktidar gücünü anlatır. Afrika’da ki bu benim aklımda olan bir bilgidir. Elmas madeninde çalışan halkın çıkışta mideleri röntgenle kontrol edilir. Yeryüzü kudreti bazılarına cirit alma hakkı vermiştir. Oysa yeryüzü bir ırkın ya da insanın değil tüm inananlarındır. Köleliğin olmaması gerektiği gibi var olan tüm kaynakların tüketimi israfa girer bu da Allah’ın kitabında yapılan her israfın gelecek nesillerin hakkından yemek olduğu vurgusu ile anlatılır. Ama gelin görün ki bir gelecek değil herkes şimdinin sömürgeciliği peşinde koşmaktadır.


    Genel olarak kitabın özü bunlar üzerinden gider. Bu sefer din alimlerini pek anmadı aydın kesimin üzerinde durdu. Zaten din alimlerini anlatış şekli ve onları eleştirmesi aklıma hep kendisiyle aynı şartlardan dolayı ülkesini terk etmiş Sadık Hidayet’in Hacı Ağa’sını getirir. Bu iki yazar ülkelerindeki durumları dışarı böyle arz ederler.

    Kitap ilk insan Adem’den başlar ve dünya düzeninde insan ve insanın varlığı, kendini bulma çabası ve asıl olduğu, değişebilirliği ve değişemezliği, ilke edineceği şeyler gibi bir çok konuyu barındırır. En son bölümde öğrencileri ile bir soru cevap şekli ile son verilir. Burada öğrencilerde ülkelerini ve dünya devlerinin durumunu merak eder. Sorular ülkenin gidişatı ile ilgilidir. Tavsiye kitap listesinde hatırı sayılır bir sıralama alacak kitaplardan biridir. Bir uğrağın. Kimiz? Neyiz? Ne olmuşuz? Farklı bir pencereden bakalım. Ali Şeriati eğitimi olarakta sağlam temellere dayalı bir eğitim almıştır. Önyargılı olmayı tanımaya bırakın. Zaten kendisi de diyor ya tanıyın. Tanıyın şu adamı! Tanıyın da derdi ne bilin! Her şeye katılmak zorunda değilsiniz, ki bende katılmıyorum her şeyine katılsam nakliyeci olmaktan öteye gidemeyeceğim ki.Eleştirin, ölçün, tartın ve siz karar verin.



    Keyifli okumalar!
  • 830 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kimya_ı saadet yani mutluluğun formülleri demek ..Öyle güzel bir eser ki arayışta olduğum bir dönem de alıp okumuştum her cümlesi özel dalıyordum düşünüyordum derya gibi isminin hakkını kesinlikle veriyor.Bütün kişisel gelişim zırvalıkarı köşeye atılıp bu kitap okunmali bence

    Teşbihte hata olmasın ama Okyanusta farklı birbirinden değerli canlılar oluyor ya hani kitabi okudugum da oyle hissetmiştim ne çok şey bilmiyormusum cahilliğimi daha da idrak ettim.Okumakla birşey kaybedilmez bir pencere daha açarsınız düşünce odanıza benim için öyle oldu.Bir çok konuda at gözlüklerimi çıkarıp attım bir köşeye..Dili de ağır değil kesinlikle.
    Bu kitap dini bir kitap değil sadece icin de her türlü ilmi bulabileceğiniz bir hazine temizliğe kadar..

    On asır önce yazılmış olmasına rağmen okunduğunda ufku en derinlere kadar açan, mutluluğun yemek yemek,evlenmek, uyumak, zengin olmak ya da cinsel münasebette bulunmak kadar basit sebeplerinin olmadığının idrakını sağlayan müthiş bir Gazali eseridir.

    Kıymetli eser çok yönlü psikoloji, fıkıh, kelam, tasavvuf ihtiva eden kısaca insanı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan çağlarını aşan klasik bir tür.Icinde yine nasihatler,ayetler,hadisler,pratik bilgiler var insanın hayatında buna göre yön vermesi gerçek bir mutluluğa ve mutmainlige ulaştırır.

    Kalbi,sevgiyi,adaleti,takvayı,dünya hayatını,şehveti..hemen hemen her nokta açıklanıyor.
    isminde geçen saadetten kastedilen nedir, bir insan nasıl mutlu olabilir, maddi ihtiyaçları karşılanması mutlu olması için yeterli midir’ gibi sorular akla gelebilir.  Halbuki kitap başından sonuna kadar mutluluğa ermenin yolunun Allah Teala’nın rızasını kazanmak için çabalamaktan geçtiğini anlatıyor.insanın maddi yönünü oluşturan bedeni topraktan gelmiş, toprağa dönecektir ve sürekli bir değişim halindedir.  İnsanın manevi tarafı ise, kalp, nefs ve ruhtan meydana gelir, daimidir ve gayb aleminin bir tabakası olan alem-i emr’e aittir der.

    İnsanın maddi ihtiyaçlarının gideriliyor olması, önemlidir ama yeterli değildir.
    dünya bir tarladır, burada güzel ameller ekilir, meyveleri ahirette toplanır.  Demek ki gurbete gelmiş olan ruh/manevi kalp, sonunda yine O’na dönecektir.

    Ben Özellikle okurken Nefis terbiyesi ve ego analizleri bölümlerini çok beğendim hatta Freud da asırlar sonra aynı şeyleri totem ve tabu da ego ve kitle psikolojisinde söylediğini farkettim.Şu makale de okunursa ne demek istediğim daha iyi anlaşılır;

    https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_4661.htm

    Kimya-yı Saadet ne mi demek?Büyük imam Gazali hz şöyle diyor ;

    "Bakır ve pirinci kırmızı altın yapan maddî kimya zor ele geçtiği gibi, insanlık cevherlerini hayvanî bulanıklardan arıtıp melekler safiyetine eriştiren, onu altın gibi paslanmaz ve devamlı yapan mücahede kimyası da zor elde edilir. Bu kitaptan maksat, hakikat ilâcının ecza ve bileşimini okuyucularına kolaylıkla açıklamaktır. Bu sebeble bu kitaba "Kimya-yı Saadet" adını verdik. Bağışlayan Allah'tan niyaz ederim ki, onu adına uygun ve kimya gibi hizmete lâyık eylesin.
    Bilhâssa bu kimya diğer kimyalardan üstündür. Hattâ kimya adı buna hakikat, diğerlerine mecazdır. Çünkü diğer kimyaların değer ve itabarı, bakır ve pirinci paslanmaktan koruyup onlara geçici bir miktar safiyet vermektir. Bu kimya ise, bizzat büyük nimetlerin ve ebedî hayatın sebebidir. Zira hayvanî sıfatları insanî sıfatlara, nefsanî halleri rûhbaniyete tebdil eden bu kimyadır ve yine ebedî mutluluğun rabıtası, sonsuz saadetin vasıtası bu kimyadır."(Giriş bölümünden)

    Imam Gazali'nin bu Kimya-yı Saadet kitabı İhya'nın özeti durumundadır.

    Kitap, insan kavramını konu alarak anlatıma başlar. İnsanın kendini bilmesinin önemi üzerinde durur. Buradan Allah’ı tanımaya geçer.
    insanın kendini bilmesi, Allah’ı bilmekten önce gelir. Bu da düşünce sistemimiz içerisinde yolculuğa nereden başlayacağımız konusunda ipucu verir. Başlangıç noktası insanın kendisidir. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Kendini bilen Rabbini bilir “ buyurarak bize yol göstermiştir. Hadis üzerinde düşündüğümüzde eserden müessire doğru bir hareket tavsiyesi söz konusu olur

    Bir başka önemli nokta;

    Kalbin hakikatini bilmek, sıfatlarını tanımak Allah’ı tanımanın/bilmenin anahtarıdır. Bedenimizdeki kalple manevi kalp arasında bir ilişki vardır. Bu ilişkiyi mumla ışık örneği güzel anlatır. Işık mum değil ama onunla irtibatlıdır. Bedenin padişahı kalp olup, el, ayak, göz gibi diğer uzuvlar da manevi kalbin askerleridir. Kalbin sıfatı, Hak Teala’yı tanımak onun cemalini müşahede etmektir. Teklif onadır, hitap onadır, ikap da (azarlama, cezalandırma da) onadır. Dolayısıyla asıl saadet ve şekavet ( isyankarlık) kalbe bağlıdır.  Yani asıl mutlu ya da mutsuz olan kalptir. İslami yaklaşıma göre günah işleyen kişi mutsuz kişidir. Allah’a itaat eden kişi saadet (said; Allah’a itaat etme hali) içindedir.

    İnsan kalbi ruhu kadar komplike bir şekilde yaratılmıştır ki insan onu anladığı zaman Cenab-ı Hakkın sonsuz gücünü daha iyi idrak eder. Kimya-ı Saadet bu sebepten dolayı kitaptaki sıralamada önce insanı sonra Allah Teala’yı anlatır.

    Kitapta o kada rguzel alintilar var ki ben bikac tane yazıp kaçacağım ama lütfen okuyun okutun;

    "nihayet bu sevgi aşk derecesine yükselince , aşıklarda olduğu gibi sevgilisinin köyünü, mahallesini, evinin duvarlarını sever. hatta sevgilisinin arzusunu yerine getirenleri, hizmetinde çalışanları, akraba ve yakınlarını da sever. zira sevgisi, sevgilisiyle ilişkisi olan herkesi, her şeyi kuşatır.
    sevgilinin evinin duvarlarını sevmek..."

    "Sevginin manası; mizacın güzel şeylere meyletmesidir.Bu meyl kuvvetli olursa buna aşk denir"

    Ey insan! Rabb’ini tanımak için kendini tanı.”
    “Kendini bilen, Rabb’ini bilir.”
    Bu söz şuna işarettir ki, insanın kendisi bir aynadır, ona bakan, hakkı görür.

    İnsanın bu dünyadaki sermayesi ömrüdür. Bu öyle bir sermayedir ki, her an tükenmektedir. ...
    O sermayesi buz olan kimseye benzer ki,yaz ortasında buz satar ve:
    “Ey Müslümanlar! Sermayesi erimekte olana acıyınız” der.

    Allah Teâlâ’nın kullarına şevkati, annenin süt emen çocuğuna olan şevkatinden daha fazladır.

    İnsanlar üç kısımdır:

    Bazıları gıda gibi olup, daima lazımdır.
    Bazıları ilaç gibi olup, bazen lazım olurlar.
    Bazıları da hastalık gibi olup hiç aranmazlar.
    Fakat insanlar bu hastalığa tutulurlar..

    Düşmanların sözü dinlenmelidir. Çünkü düşman gözü hep ayıp ve kusurları görür. Düşmanlık sebebiyle mübalağa etse de, sözünde doğru tarafları çoktur.

    İnsanın kalbi, yaratılışın başlangıcında, ayna yapılan madene benzer. Eğer gereği gibi onu muhafaza edip itina gösterirse, bütün âlemi görecek bir ayna haline gelebilir.

    İnsanların arasındaki ayrılıkların çoğu, hepsinin sözünde bir sebeple doğruluk bulunmasıdır. Fakat bazıları görmedikleri halde, herşeyi gördüklerini zanneder.

    Ayrica yaninda Tavsiye edilen ve faydalanilan kaynak;
    Recep şentürk hocanın makalesi okunabilir

    Her nasihat yazılan her bilgi kulağa kalbe ruha hayata işlemelik.Çokça istifade ettim Allah rahmet eylesin.

    kesinlikle lütfen okuyun okutun
    (Ramazan ayında okursanız daha farklı hissettirir )

    iyi okumalar dilerim..
  • 170 syf.
    ·35 günde·Puan vermedi
    Bu kitabı 8 yıl arayla ikinci okuyuşumdur. Kitabi severek ve haz alarak okudum. Çevirisi çok güzel. Akıcı ve net.
    Kitap iki bölümden oluşuyor
    Ilk bölümünde Yazar, kampla ilgili hayatını icebakis yöntemiyle bize aktarıyor. Bu bölüm bir insanın kendini kaybedecek veya mayasının ne olduğunu ortaya çıkarmakta kesin etkili, en zor en uzun iskence kampı şartlarını anlatıyor.
    Ikinci bölümünde psikiyatrist yazar kamp hayatı sürecinde yaşadığı ruhsal, bilişsel ve anlamsal hayatın ayrıntılarını logoterapi nin (kendi kuramı) yöntem ve teknikleriyle ve logoterapi nin öncü doktorlarının müdahale yöntemleriyle akıcı bir anlatımla açıklıyor. Kitabın ikinci bölümünü tekrar veya tekrar tekrar okumayı düşünüyorum.

    ikinci bölüm logoterapi kuramının akıcı net ve kısaca bir özeti durumundadır. Hayatin anlamının insan psikolojisi üzerindeki dehşet verici etkisini konu alıyor.
    Hayatı Hayvanca yaşayan insanlar! için hayatın anlamı hazdan öteye geçmez diye ifade ediyor.
    Yazarın dediği gibi insanlar domuzlar ve azizler ikiye diye ayrılır.
    Ama azizlerin domuzlasacagi gibi domuzlar da azizlesebilir. Çünkü insan ruhtan öte bir şeydir. Her an yeni bir benlikle yeni bir anlamı seçmekle sorumludur. Hayatının son anında bile hayatının anlamı yeni bir sekle bürünebilir.