• ''İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine -bir alışkanlık haline gelen intihar düşüncesine- yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur.''
  • Değerli 1K Okurları!
    Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
    İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
    Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
    Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
    Öncelikle;
    İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
    Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

    Süha Murat KAHRAMAN
    İNCİ
    Sabriye YABANCI
    ŞİMAL
    NURAY
    Ali Cahil BİLGE
    Zeynep DEMİR
    Mustafa AK
    ERKAM
    ÖZLEM
    Zeynep ŞAŞKAN
    Meryem YILMAZ
    Hatice AYDIN
    Gülsüm İLERİ
    Ve;
    Salih TURHAL

    K İ T A P T A N I T I M I ~
    》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
    ‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
    ‎》Sayfa sayısı: 372
    ‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
    İNCELEME YAPAN: Nuray

    ‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

    Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

    Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

    Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

    Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

    Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

    ~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

    Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

    "Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

    Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

    Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

    Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

    İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
    ...
    Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

    Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

    Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


    Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

    KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

    "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

    Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

    İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

    Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

    Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

    Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

    Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

    Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
    Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
    İyi okumalar

    ALINTILAR
    Bazi Genellemeler
    ...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
    Inanmanin Diyalektigi
    Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
    Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
    "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
    ...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

    Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    ...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
    Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
    Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
    Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
    ... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
    Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
    Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
    İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
    Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
    İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

    ... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
    Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
    KONU: Bu Ülke
    YAZAR: Cemil Meriç
    İNCELEYEN: özlem
    Bölümler:
    Sihâm-ı Kazâ
    -Bâbil
    -Müstağripler
    Biz ve Onlar
    Münzevi Yıldızlar
    Fildişi Kule
    Bâki Kalan



    Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

    Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

    Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

    Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
    Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
    Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
    Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
    O davet etti beni.
    Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

    Kitaba bakıyor, sonra bana;
    Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
    Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


    Bu Ülke


    Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

    Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

    “Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

    O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
    Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

    Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
    Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

    Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
    Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
    Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

    Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

    Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
    Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


    Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

    300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
    Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
    Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


    ...
    Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
    Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

    Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
    Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


    Bu Ülke bir yaşam..
    Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
    Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
    Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
    İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


    BU ÜLKE – ALINTILAR
    Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

    Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

    Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

    Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
    ( s.88 )

    Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
    Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
    Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

    Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
    ( s.90 )

    … Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

    İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
    (s.92 )

    İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


    Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
    Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

    Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

    Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
    Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
    Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

    İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
    Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
    Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

    Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
    Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

    Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

    Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

    Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

    ESER:Uçuş Denemeleri
    Yazar: İbrahim TENEKECİ
    İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

    Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
    Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
    TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
    Sen her yerde ağırsın
    İşte bu yüzden beykonakları
    Saraylar ve onların yavruları
    Uzak dururlar senin olduğun
    Çorak topraktan taşlı tarladan
    Uzak dururlar o suskunluğun
    Kendini ören parmaklarından
    Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
    Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
    Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
    Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
    "Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
    Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
    Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
    YENİ DÜNYA DÜZENİ
    Kuru bir dere yatağı .
    Biraz üstünde lüks bir ev .
    Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
    Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
    Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

    DUA
    Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
    İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
    Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
    ersine çalışmış gibi emin .
    Emin .
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim ,demedim .
    Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

    Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
    Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
    İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

    Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
    Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
    Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
    "Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
    Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
    O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

    Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
    Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
    Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
    "Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

    Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
    Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

    'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
    Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
    "Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
    Hayır!
    Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
    Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
    -'hz. insan'ın tevazûu'
    - 'hz. insan'ın fakrı'
    - 'hz. insan'ın urûcu'
    - 'hz. mi, hazret mi?'
    Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
    Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
    O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
    Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
    Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
    Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
    Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
    Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

    Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
    İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
    Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
    Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
    "Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
    "Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
    Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

    'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

    Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

    Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

    Kitabın son satırları şöyle;
    "Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
    Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

    Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
    Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
    Aldım, kabul ettim.
    Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

    Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

    ALINTILAR
    "Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
    "Küf kokan bir yazı bu!
    Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
    "Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
    "Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
    "Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
    "Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
    "Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
    "İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
    "Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
    "Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
    "Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
    "Kalp secde eder mi?
    Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
    "Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
    Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
    "İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
    "Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
    "Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
    "Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
    "Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

    -Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
    "Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
    "Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
    "Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
    "Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
    "Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
    "Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
    "Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
    "Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
    Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
    Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
    "Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
    Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
    "Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
    "Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
    "Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
    Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

    Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
    "Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

    Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
    Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
    "Modern insana göre insan canlı değildir.
    Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
    Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
    "Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
    "Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
    "Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
    Asla!
    Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
    "Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
    Oh, I have lost my reputation!
    I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

    Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

    Ah, ki ne ah!" Sf 108
    "Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
    "Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
    "Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
    Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
    Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
    "Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
    Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
    "Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124
  • Ahmet Cevdet Paşa'nın yazdığı kitabı yayınlarken Ahmet Cevdet Paşa'nın kim olduğu bilgisini de -derin bir şekilde- veren bu kaynak kitabının başlangıcıyda oldukça güzeldi.
    Ahmet Cevdet kendi deyimiyle 27 Mart 1823'te dünyaya gelmiş, ismi Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul'da eğitim görürken Şair Süleyman Fehim Efendi'den almıştır. Devrin en önemli ilim adamlarından eğitim almıştır. Ekim 1853'te Osmanlı Tarihi'ni (1774-1826) yazması için görevlendirildi. Kendisine bunları yaparken "mûsıle-i Süleymâniyye" derecesi verildi. Aynı dönemde bir de zamanının siyasi olaylarını anlatan 'Tezâkir-i Cevdet' adlı eserini kaleme aldı. İlmiye sınıfından kimseye verilmeyen 'Nişân-ı Osmânî' ünvanı verildi. Eğitim alanında da geri durmamış her anı dolu dolu geçen ömründe yeni eğitim kuralları, öğrenciler ve okulların da açılmasına katkıda bulunmuş, okullar için kitaplar yazmış ve Kısas-ı Enbiya eserini de gene bu dönemde yazmıştır. Eğitim konusuyla beraber en sevdiğim yönlerinden birisi de "Dil e" verdiği önemdir. Kendisi bu konuda çok sade ve anlaşılır bir dil kullanmakla beraber Türkçemizin iyi bir dil olmadığını söyleyenlerede cevap niteliğinde "Takvîmu'l-edvar" risalesini yazmıştır. Devlet adamlığı, tarihçilik, hukuk ve eğitimcilik gibi alanlarda oldukça uzmanlaşarak hepsinde de en iyilerin arasında olan Cevdet Paşa, kısa bir hastalık dönemi sonrası 26 Mayıs 1895'te vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    ---Birinci Kısım---
    Kitap daha başlangıcından itibaren az önce de bahsettiğimiz üzere sade dil üzerinden devam ediyor. Üstelik başlangıç olarak da 'Padişah bana görevi verdi, hemen ordan yazayım, hah tamam' anlayışı yerine öncelikle başlayacağı konu üzerine bir yazı, Tarih ve önemi gibi meseleler sonrasında Osmanlı'ya kadar gelmiş devletlerin genel itibariyle şekil yapılarından bahsedilerek, kendisine verilen göreve başlaması da onun ne kadar değerli ve isabet bir yönetici olduğunun kanıtıdır.
    Dönemin biraz daha gerisinden başlayan kitapta Peygamber dönemi sonrası ilk halifeden itibaren kısa kısa oluşumlar anlatılmış, ardından Fazıl Ahmet Paşa'nın ölümüne kadar olan dönem (3 Kasım 1676) anlatılarak kitabın giriş kısmı başladı diyebilirim. Burada Kanuni'den kendisine (Fazıl Ahmet'e) kadar olan dönemle birlikte, III. Mehmed, I. Ahmed, Genç Osman Vakası, IV. Murad, IV. Mehmed ve Köprülü Paşalardan bahsederek bu dönemi noktalar.
    Ardından Damat İbrahim Paşa ( 9 Nisan 1718 - 1 Ekim 1730 Sadrazamlık yapmıştır) devrine kadar olan olaylar sıralanır. Burada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile başlanan bir yapı vardır. Kendisi Köprülülerin elinde yetiştiğinden çok bilgilidir ve 7 senelik döneminde ülkeyi çok iyi idare etmiş ve kalan dönemlerde de diğer vezirler onun boşluğunu değil doldurmak,eline leke sürememiştir. Üstelik şahsi kin ve çıkarlarını devlet menfaati üstünde tutup Paşa'yı idam ettirenler, alınan başarısızlıkların neticesinde kendilerini kurtaramadıkları gibi, dönemin padişahı 4. Mehmet de tahttan indirilmiştir. Bu Paşa neden bu kadar önemli kardeşim, padişahlara bile bu kadar değinmedin gibi şeyler de eğer düşünürseniz sizlere açıkça belirtmem gerekir ki eğer bu paşa olmasaydı Osmanlı ekonomisi daha o devirden iflas edecekti. Önceki Osmanlı Tarihi kitabında da bahsettiğim üzere kendisi halk üzerindeki vergileri hafifletmiş, ağır vergileri kaldırmış ve o meşhur "Devletlerin gerçek gelirleri halkın servetine dayanır. Onun için devlet gelirini arttırmak, halk servetini çoğaltmakla olur" mantığından hareketle o dönemin hazinesini tam tamına 5 kat arttırmayı başarmıştır. Böyle önemli bir zat (Ruhu şad olsun) sadece çekememezlik ve kişisel nefret yüzünden idam ettirilmiş ve herkes cezasını fazlasıyla almıştır. (Şükürler Olsun) Paşa harici burada II. Süleyman, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet'e değinilmiş ancak daha çok Paşalar üzerinde durulmuştur. Baltacı Mehmet Paşa'da bu paşalardandır. Kendisinden sonra Damat Ali Paşa dönemine kadar sık sık Sadrazam'lar başarısız olduklarından değiştirilmiştir. Öyle ki Bazı tarihçiler "Böyle kısa zaman içinde bu kadar fütuhat padişahlar içinde Yavuz'a, vezirler içinde Damat Ali Paşa'ya nasip olmuştur" derken ; 'halkın can dostu biricik ve asla ihanet etmez kimseler (!!!)' ise "Vezir öldü, ordu bozuldu ama bize de emniyet geldi" diyerek hiç utanmadan alçakça ve haince konuşmuşlardır.
    Ardından da Ragıp Paşa devrine kadar olan bir bölüm daha eklenmiştir. Bu kitapta padişahlardan çok paşalar söz konusu olsa da önceki incelemem de gerektiği kadar hatta çoğu yerde gereğinden de fazla olarak Padişahlar ile ilgili bahis vermiştik diye düşünüyorum. Damat İbrahim Paşa başa getirilmiş, savaşlar son bulmuş, Meşhur Lale Devri başlamış, Paşa (!) müsveddesi Ruslara, kan dökülerek alınan yerleri keyiflerine göre fazla fazla vermiş, ordugahlar yerine eğlence yerlerinin açıldığı, en çok eğlenilen ama yıkılışa kadar zararın çekileceği bir döneme girilmiştir. Halk'ın bile bu durumda meşhur bir sözü vardır bu paşacık hakkında. "Vezirlik rütbeleri eskiden layık olanlara verilirken, şimdi helva sohbeti yapanlara tevcih edilir oldu. Bunca ehli İslam düşman elinde kaldı" sözleriyle de İbrahim'e gönderme yapmışlardır. Sonunda beklenen isyan çıkmış, Sultan Ahmet, İbo ve saz arkadaşlarını öldürtüp asilere teslim etmiş (devlete baş kaldırmayıp, İbrahim'in gitmesini istemişlerdir ancak isyan ettikleri için konu ne olursa olsun asi olarak anılmışlardır) gene de tahttan olmuş ve yerine de 25 yıl hükümdarlık yapacak ve devleti biraz olsun feraha kavuşturacak Sultan Mahmut gelmiştir.
    Ardından Hicri 1188 yılına kadar olaylar verilmiştir. Bu tarih aynı zamanda padişahın, Ahmet Cevdet Paşa'dan yazmasını istediği asıl tarih yani Miladi olarak 1774 yılına tekabül eder. Bu devirde Ruslarla olan mücadele ve Rus çarının devrilip yerine Katerina, imparatoriçe olmuş ve kocasını öldürtmüştü. Bu dönemde Ruslar bize ağır zayiatlar verdirmiş ve önlem alınamamıştır. Ardından Ahmet Cevdet Paşa, birinci bölümü Kırım ile mücadeleler ve Küçük Kaynarca Anlaşmasının tam metniyle bitirmiştir. Bu bölüm sonrası da zaten 1774 yılı ile asıl istenen yer olduğundan, ilk önce Küçük Kaynarca (1774) Antlaşmasından başlamak, kanımca oldukça doğru bir karardır.
    1. Kısmın 2. Bölümünde ise 1188 Senesi olayları üzerinde durulmuştur. Bu yıla Miladi olarak 1774 ve 1775 yılları dahildir. Burada I. Sultan Abdülhamid'in tahta çıkışı, ardından imzalanan Küçük Kaynarca ve gereksiz vezirlerin fazlalığı gibi işlere öncelik verilmiş, Ardından Kırım Hanlığı ile uğraşılara karşı Ruslara, Takrir verilerek birtakım istekler dile getirilmiştir. Bunun yanında bu bölümde bir de önceki kitapta da bahsettiğim üzere uzun zamandır sarayda şehzade doğmama sorunu vardı ve Recebin 7. günü Sultan Mehmet dünyaya geldiğinde 7 gün 7 gece kutlama yapılmıştır.
    1. Kısmın 3. Bölümü ise 1193 senesine kadar yani 1779-1780 arası dönemi kapsar. Burada yapılan bazı düzenlemelerden söz edilir. Levent Askerlerinin kaldırılması gibi(Kuyucu Murat Paşa bunların kökünü kazımıştı), Harameyn Rütbesi Değişiklikleri, Askeri alanda yapılan düzenlemeler söz konusudur. Tımar ve Zeamet Nizamnamesi yayınlanmıştır. Birçok tayin ve sürgün bu dönemde gerçekleşmiş, İran'a sefer düzenlenmiş, Hindistan yardım istemiş ama yardım gönderilememiştir. Keza Hindistan gibi bir bölge şimdilerde küçümseniyor olsa bile o dönemde yeni keşif yerlerinden olduğundan ve birçok müslüman barındırdığından başta İngilizler olmak üzere diğer Batı devletlerin aksine oralara minimum da olsa Osmanlı Tuğrası bile göndermemek böyle bir bölgede nüfuz sahibi olamamak Osmanlı'nın başını ağrıtacak ve ileride de kendisine sorun oluşturacaktı. Sorunlar sadece bununla mı sınırlıydı, hayır. Osmanlı idarecileri tabiri caizse herşeyi 'sallamaya' başlamıştı. Vehhabilik denilen bir sapkınlık ortaya çıkmış, önemsenmemiş, arap halkı tarafından da desteklenmiş ve ta II. Mahmut döneminde onun kahramanlığı ile yenildiler. Ermeni meselesi sorun olmuştur. Asıl Ermeniler bizim devletimizin yanında olurken, Katolik olanlar Osmanlı aleyhine çalışarak devleti arkadan vurmaktan -o kadar da affedilmelerine rağmen- vazgeçmemişler ve kardeşin kardeşe düşmanlığının en beter örneklerini vermişler, tarihin can kardeşleri, can düşmanları olmuşlardır. Bu sorun ise günümüzde devam etmektedir. 1193'e kadar olayların arasında yine bir Kırım sorunu ve Rusya ilişkileri sorun olmuş, Donanma Karadeniz'e çıkarılmış ancak Katerina'nın İran Şahı ile anlaşmasıyla 2 cepheden saldırıya uğrayınca pek etkisi olmamıştı.
    1. Kısımın 4. Bölümünde ise 1193 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1779-1780'e tekabül eder. Bu dönemde Rusya ile Aynalıkavak Senedi imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre daha hafif olan bu metinde Katerina istediğini fazlasıyla elde etmiş ve Kırım'ı da savaşmaya gerek duymadan almıştır.Bu dönemde Şehzade Süleyman'ın doğumunu da ayrıca eklemek gerekir. Herkesin malumu olan paşa değişikliklerinin de sıklıkla yaşandığı bir dönem olmuş ve bu dönemde 'Kara Vezir' diye anılan Seyyit Mehmet Efendi sadarete yükseltilmiştir. Sadrazam askerlik işlerinde de o kadar gayretlidir ki padişah kendisine 'Çırağı hasım, nizam-ı devletim ve eşsiz vezirim' diye hitap etmiştir.
    1. Kısımın 5. Bölümünde ise 1194 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780 yılına tekabül eder. Bu devirde bir İngiltere-Fransa savaşı olmuştur. İngilizler, Amerika ile uğraşıyor, Fransızlar Amerikalılara destek veriyor ve Amerika bağımsızlığını ilan ediyordu. Bunun ardından Amerikan Cumhuriyetini Fransa tanımış ve gerilimin ardından İngiltere ile Fransa savaşa girmiş, Avrupa'nın kendi aralarındaki en büyük savaşlardan birisi yaşanmıştı. Bundan gayrı bu sene içinde devletin kendisinde de bir takım olaylar olmuştu. Enveri Tarihinin (Enveri Efendi) padişaha sunulması, Emirgan Camisinin yapılması gibi.
    1. Kısımın 6. Bölümünde ise 1195 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780/1781 yıllarını içine alır. Bu dönem Şehzade Sultan Mehmet ve Sadrazam Seyyit Mehmet Paşa'nın vefatı ile başlar. Garip olan şudur ki bu iki kişi de aynı gece ölmüşler. Burada bazı olaylar çok dikkatimi çekti. Örneğin 'Tütün İçme' meselesi çok tartışılır olmuş, helal ve haram olduğu konusunda çok tartışmalar yaşanmış ancak bir fetva verilememiştir çünkü toplanan meclislerde artık tütün kullanmayan kişi sayısı 2-3 kişiyi geçememiştir. Ahmet Cevdet Paşa 2. kısıma geçmeden evvel son olarak İspanya ile Antlaşma imzalandığı bilgisini de ekleyerek birinci kısmı noktalamıştır. Aslında bu kitap birinci cilt olarak geçer ama mesela bu kitapta aslında 3 ayrı cilt olan yazılar tek cilt olarak verilmiş olup, 3 bölüme ayrılmıştır. Her ne kadar bu Antlaşmanın adını araştırsam da bulup da yazamadığım gibi Ahmet Cevdet Paşa'da antlaşmanın adını yazmadığı gibi, araştırmalarımda da genel olarak eğer doğruysa bu antlaşmanın çok gizli yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayım ama adının bile bulunamaması çok garip doğrusu.

    ---İkinci Kısım---
    1. Bölümde 1196 (1781-1782) senesinin olayları ele alınmıştır. Bu senede de devam etmekte olan bir Kırım meselesi vardır. En sonunda burayı Rusya işgal etmiş, aslında objektif bakarsak hem Osmanlıyı, hem Avrupayı hem de kendini kurtarmıştır ancak olan gene masum ve savunmasız halka olmuştur ki beni tek üzen de bu dur. Çünkü Osmanlı, kendi saray etrafı hariç Anadolu insanını bile yeterli ilgi ve alakayla besleyememiştir. Bunda suç aslında hiçbir dönemde padişahta olmamış, saray annelerinden başlayan fitne ve fesat tohumları zamanla vezirler ve hatta Şeyhülislam denilen islamın en büyük (!) insanları arasında dahi Allah gazası yerine Dünya işlerine bırakmaya sebebiyet vermiştir. Rusya-Kırım-Osmanlı dönencesi uzun zaman olduğu gibi bu dönemi de oldukça meşgul etmiştir.
    2. Bölüm de 1197 (1782-1783) senesinin olayları ele alınmıştır. Tahmin edeceğiniz üzere gene Rusya-Kırım-Osmanlı sorunuyla başlayan bir dönem. Rusların Kırımı işgal etmeleri ile başlıyor. Bu bölümde ayrıca Devlete olan borçların ödenmesi için yayınlanan ferman, Fas elçisinin sorgulanması ve Rusya ile yapılan Ticaret Antlaşması eklenmiştir. Bunun yanında İngiltere, Kırım meselesi için aracılık teklifi yapmış, Amerika'nın Kuruluş ve Bağımsızlığı işlenmiş son olarak da İrandaki gelişmeler ile Rus-İran ilişkilerine değinilmiştir. İran'da Nadir Şah'ın ölümü sonrası başa gelen Ağa Muhammed Han, Rusya'yı yok etmek ya da en azından belayı defetmek için Osmanlı ile anlaşmaya çalışmış ancak dönemin oldukça zeki (!) ve akıl deposu (!) Osmanlı idarecileri bu yakınlaşmaya Tenezzül (!) bile etmeyerek ne kadar cahil ve bilgisiz ayrıca yönetme ve yönetimden de ne kadar uzak olduklarını bir kere daha kanıtlamışlardır.
    3. Bölüm ise 1798-1799-1200 yıllarını kapsayan döneme ayrılmıştır. Bu dönemi miladi takvime göre ; 1783-1784, 1784-1785, 1785-1786 dönemi olarak da sınıflandırabiliriz. Harp dönemine doğru eski gücünden uzak ve neredeyse savaşmayı unutmuş ordusuyla Osmanlı'ya karşı diğer devletler -en küçükleri bile- hareketlerinde değişikler gösteriyor. Sanki yıllardır huzur içinde yaşadıkları devlet Osmanlı değil de diğerleri gibi hareket ediyordu. Bu sapkın düşünce çok çabuk yayılıyordu. Nitekim bunların yanında Rusya'dan kendine örnek alan Nemçe ve Prusya (Almanya) birbiri ardına saçma isteklerle Osmanlıya geliyor, Osmanlıyı oyuncak olarak görüyorlardı. Osmanlı'nın bu zorlu durumunu mecliste Şeyhülislam ve Müftüzade'nin aralarındaki konuşmalarda Müftüzade'nin oturumu kapatan son konuşmasından aktarıyorum. Bu mesele Kırım'ın elden çıkmasıyla alakalı olup, gayet de yerinde bir örnektir ama o çok kafalı (!) devlet adamları bunu anlamakta gecikmişlerdir. "Şeriat'ın gereği budur ki, bir meselede şerler bir araya gelir de hayra yer kalmazsa şerlerin en ehvenini kabullenmekten başka çare yoktur, vacip olan da budur. Mesela bir mümin namaz kılmak isterken elbisesi pislenmiş olsa, başka giyeceği de yoksa namazını çıplak mı kılacak yoksa kirlenmiş elbiseyi giymiş olarak mı? Eh, çaresiz çıplak değil, kirli elbise ile namaz kılacaktır" sözü ile mesajını çok net vermiştir.

    ---Üçüncü Kısım---
    Bu cilte de ayrı parantez açmak gerekiyor. 3. kısım da tarihler verilmemekle birlikte 1201 ve 1202 yıllarına yani 1786-1787 ve 1787-1788 yıllarına değinilmiştir. Bu cilt de kendi içerisinde 6 bölüme ayrılmıştır. Bu bölümlerde nelerden bahsedileceğinden kısaca bahsedersek ; 1. Bölüm de Arabistan dolaylarının eski ve yeni olaylarını, 2. Bölüm de Hindistan Haberlerini, 3. Bölüm de Kafkasyanın durumu ile Dağıstan, Gürcistan ve Çerkezlerin Hali, 4. Bölüm de Rumeli'ye ait bazı önemli olayları, 5. Bölüm de İslam milletlerinin durumları ve Rusların saldırılarını son olarak 6. Bölümde de 1201-1202 yıllarının hadiseleri, Rus ve Avusturya seferlerinin sebepleri anlatılacaktır.
    1. Bölüm Mısır Tarihi ve Mısır'da gelişen olaylar anlatılarak başlanmıştır.Burada Fikariye ve Kasımiye adlı 2 gruptan bahsedilir. Bunlar arasında çok şiddetli savaşlar olmuş ve Osmanlı tutucusu Fikariye, Mısır tutucusu Kasımiyeleri yenmiştir. Mısır emirlerinin ileri gelenlerinden birisi olarak hemen akabinde Cezzar Ahmet Paşa işlenmiştir. Kendisi hünadi araplarını yakalayıp öldürmesiyle nam saldığından kendisine cellat anlamına gelen 'Cellat' lakabı verilmiş ve Mısır'a çağırılıp zaptiyenin başına geçirilmiştir. Burada Ali Bey ve Salih Beylerle iyi geçinmiş herkesi dize getirmişler ancak bu 2 Bey'den Ali Bey Salih Beyi öldürmek isteyince Cezzar, ben ekmek yediğim kapıya ihanet etmem diyerek bunu Salih Beye haber vermiş, pek akıllı (!) Salih Bey de bunun olacağına ihtimal vermediğinden, Cezzar'a inanmamış, Cezzar o gece Osmanlı topraklarına (İstanbul) kaçarak hayatını kurtarmış, Ali Bey de can dostu Salih Bey'i öldürerek tek kalmıştır. Ancak Ebuzzeheb Mehmet Bey sayesinde Rus İmparatoriçesine uyan Ali Bey birlikleri yenilmiş ve kendisi de zehirlenip öldürülerek hak ettiğini bulmuştur. Bunun harici olarak ilk bölümde Lübnan ahalisine değinilmiş, Dürziler ve Nusayrilerden ve onların sapkın inançlarından bahsedilmiştir.
    2. Bölüm ise Hindistan ve Osmanlı ilişkileri ele alınarak yazılmıştır. Burada Hintlilerin karşılaştıkları İngilizler ve Fransızlardan şikayetleri üzerinde durulmuş ve Hint elçisinin Osmanlıyı ziyarete gelmesi konuşulmuştur. Burada ilgimi çeken hadise, Hintlilerin gönderdiği elçilerin hediyesidir. Çünkü hediye olarak 'Şehir' göndermişlerdir. Evet yanlış okumadınız, Hint şehirini hediye olarak göndermişlerdir.
    3. Bölüm ise Kafkasya, Dağıstan ve Çerkez kavimleri üzerinden bir anlatıma tabidir. Burada en çok Çerkezler ve adetlerinden bahsedilmiş - bu biraz da onların Osmanlıya bağlılığından olsa gerek- benim de aklımda onlarla alakalı şu Hırsızlık ve Sadakat konuları kalmıştı. Adetleri çok değişik olsa da insanlıkları ve özellikle sadık olmaları çok hoşuma gittiği için bir de haklarında bir alıntı paylaşmıştım kitabı okurken. Zina ve Livata, İslam öncesi ve sonrasında da yapılması kesin olarak yasaktır. Aslında birçok adet benzediği için İslam'ı kabullenmeleri de onlar için zor olmamıştır.
    4. Bölüm de ise kısaca (birkaç sayfa) Rumeli üzerinde durulmuştur. İşkodra olayları anlatılmış, Arnavut sorunları üzerinde durulmuş, uzak yer olduğundan bahsedilerek bunlara yumuşak davranıldığı ve sorunların çoğaldığından bahdilmiştir.
    5. Bölüm de İslam Dünyası ve Rus polisikası üzerinde durulmuş, tam metin olarak Rus Çarı Petro'nun vasiyeti eklenmiştir. İslam Dünyası döneminden giriş yapılmış ve bu dönemde Batı medeniyetine (!) gönderilen bir saatin bile büyü eseri olarak bakıldığı gözlemlenmiş, bu büyük Batı Medeniyeti (!) gelen hediyeler karşısında -hiç görmediklerinden- büyük şaşkınlık duymuşlardır. Gelin görün ki bir sonraki çağda yıkanmasını bilmeyen Batı, medeniyetin beşiği Doğu'ya nasıl yaşanılacağını öğretecekti. Ardından İslam devletleri bahsiyle konu Osmanlı'dan açılmış ama Osman Gazinin, Orhan Gaziye üç maddelik vasiyeti yazılmıştır. Ardından da son bölüm olayları yani 1201-1202 (Hicri) ele alınarak bu cilt de tamamlanmıştı.
    6. Bölüm Fransa İhtilali ile açılmış, Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki durumlardan bahsedilerek Rusya'ya harp ilanıyla son bulmuştur. İngiltere ve Rusya arası gerginlik sonrası Rusya'ya bizim de harp zamanımız başka Kırım meselesi sebebiyle artık gelmiş, askerden daha çok halk bunu dile getirmiştir. 4 Rebiulahir 1201'de yani günümüz takvimine göre 24 Ocak 1787'de mecliste bir toplantı olmuş ve harp fikri görüşülmüştür. Ardından Rusya'ya harp ilan edilmiş ve Rusya'ya açılan savaş hakkında Osmanlı bir Bayenname yayınlamıştır. Burada bir de padişah yazısı vardır ki o yazıdan bir kısım gönlümü aldığından aynen aktarıyorum. "İğreti bir emanet olan dünya hayatı için ehli İslam'ın hakarete tahammülü olmaz" şeklinde. Çok net dille yazılmış Padişah'ın sefer yazısından alıntıdır. Bir de bu dönemde Vasıf Efendi Sefretrnamesi vardır ki açıkça internetten bulabilirseniz okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdir ve kendi tahminlerime göre İstanbul Üniversitesi nadir eserler bölümünde olması muhtemel, yoksa da tedarik edilmesi lazımdır. Burada İspanya ve oradaki olaylar anlatılmıştır.Bununla birlikte de 3. cilt sona ermiştir.

    ---Dördüncü Kısım---
    1203 (1788-1789) senesi olaylarıyla başlar. Rusya seferi için padişah Yusuf Paşayı başkomutan seçmiş, ona Sancak-ı Şerif'i vermiş ve kendi oğlunu bile şikayet edebileceği özgürlüğü tanımıştır. Ordu, karadan Edirne'ye gelmiş, denizden de donanmamız Karadeniz'e çıkıyordu. Burada Kaptanı Derya Hasan Paşa adında gerçek bir paşa ve büyük bir zat vardı ki, Osmanlı dara düştüğünde 12000 akçe altın vermiş, geri istememiş ve günümüz diliyle söyleyecek olursak bazı uzuvları havalara kalkmamıştı. Böyle bir Paşa, savaş emri ve kumandanlığı kendisine verilince tüm kölelerini azad etmiş, eşiyle bile bir daha görüşemeyeceğiz diyerek vedalaşmış herkesten helallik alarak ordudan kaçan askerlere örnek olmuştur. Ancak savaş zamanı gelip çattığında tek kalmış, korkak kumandanlar askerinde moralini bozmuş, hatta kaçan bir kumandan daha boğazda gemisinden inmeden boğdurularak ibret olsun diye başı kesilip sergilenmiştir. Özi kuşatılmış, donanmamız 2 ateş arasında kalmış ve ya karaya oturmak ya da yanmak suretiyle ağır hasar almıştı. Kayıplar arttıkça üzüntüden Abdülhamid'in sağlığı da oldukça bozulmaya başlamış nitekim daha fazla vücudu dayanamayarak vefat ediyor ve yerine de III. Selim geçiyordu. İlk iş olarak orduya el atan Selim, gereksiz yere orduya kaydolup haksız kazanç elde edenleri kesmiş ardından birtakım mali düzenlemelerle halkı sıkmadan düzgün vergi almaya çalışmış ve haksız vergiyi ortadan kaldırmıştır. Maddi ve manavi rüşveti ortadan kaldırmayı amaçlamış. Maddi rüşveti zaten biliyoruz, manevi rüşvette yüksek ve önemli kademelere gelenlerin hatıra üsulü olarak getirilmeleri idi. Yeniden savaşa dönecek olursak, savaş gittikçe uzuyor ve devletler zora düşüyordu. Rusya bile buna dahil. En sonunda Yaş Antlaşması imzalanmış ve barış yapılmıştı. Bu savaş sonunda ordu ve Yeniçeriler iyice ne olduklarını belli etmişler ve yeni ordu düşüncesi de akıllara yerleşmeye başlamıştır.

    ---Beşinci Kısım---
    1204 (1789-1790), 1205 (1790-1791) ve 1206 (1791-1792) dönemleri kapsayarak 3 bölüm halinde verilmiştir.
    1. Bölüm de 1204 senesi olayları anlatılmıştır. Burada Gazi Hasan Paşa'ya değinilir, Selim'in onu 3 gece rüyasında görüp sadarete getirdiği konuşulur. Ölümü sonrası Selim çok üzüntülü ve hiddetli olduğundan kelle korkusundan bir süre yanına kimse yaklaşamamış ve Selim de bu paşa sonrası kimi tayin edeceğini bilememiştir. Bazı çok akıllı İslam Bilgini (!) sıfatlılar da aman onlar Hristiyan, onlarla ittifak olmaz diye fetvalar veriyor, devlet adamlarının çok afedersiniz ama bu "Eşekliği", cânım Osmanlı'ya pahalıya patlıyor, devlet güç kaybediyordu. Gene de böyle bir zamanda şükürler olsun 1790 yılı Ocak ayında Prusya ile 5 maddelik ittifak imzalanmış da devlet biraz nefes almıştı. Ancak o vezirzadeler biraz olsun akıl alamıyor, önünü göremiyor, diploması bilmediklerinden anlamadıkları herşeye haramdır diyerek devlete zarar veriyordu ve üstünde yaşadıkları devlete ihanet etmenin de değil İslamiyet, hiçbir dinde yeri olmadığını düşünüyorum.
    2. Bölüm de 1205 senesi olaylarını konu edinmiştir. Burada artık vezirler yermek kendi haline bırakılıyor çünkü ordu bile -sürekli değiştikleri için- vezirlere itimat etmiyordu. Hem Osmanlı hem de Rus durumları kötüleşmiş 2 tarafta barış istiyor ama bunu açığa vuramıyordu. Nitekim İsmail kalesinde şehit olan 30000 askerimizden sonra Rusların da 15000 kayıpları göz önüne alındığında durumumuz oldukça açıktır.
    3. Bölüm de ise 1206 senesi konu edinmiş ve burada mühim hadise artık saray sınıfı ya da oradaki rütbeliler veya da halk değil bizzat ordunun verilen kararlara isyan etmesidir. Burada aslında bilinmelidir ki isyanlar gerçekte padişaha değildir ve kolay kolay da yapılmaya cesaret edilemez. Genellikle yöneticilere fazla vergiden veya komutanlara yanlış yönetim ve askeri haksızlıklar yaptıkları gerekçesiyle çıkar ve büyür. Bu dönemde yine Viyana'ya elçi gönderilse de dönem adına bana göre en önemli olay gene bir Sefaretname'dir. Buna göre Azmi Efendi'nin Prusya yani Almanya Sefaretnamesi kitapta paylaşılmış oldukça akıcı ve güzel bir eserdir ki mutlaka tarih severler o dönemin şartlarını göz önüne alarak bunu okumalı, bu dönemden itibaren Dünya Savaşına kadar neden Alman ekolü benimsenmiş, bunun hakkında fikir edinmelidir.

    ---Altıncı Kısım---
    1792 (1207) senesi olayları anlatılarak başlanmıştır. Burada bahis askeri düzen üzerinden açılmıştı. Buna bağlı olarak birtakım yeniliklerle birlikte ıslahat raporları hazırlanmıştı. Bunların özeti kitapta verilse de bir de 'Layiha' hazırlanmış, Nizam-ı Cedid çalışmaları yapılmıştır. Bu konuda Levent Çiftliği Kanunu çıkmıştır. Bu kanunun özeti de kitapta verilmiştir. Ticarette denizciliğimizin sorunları ve gerilememiz ile Lehistan'ın paylaşımı ve Lehistan elçisinin hareketleri konuşularak bölüm kapanıyor.
    1793 senesi olaylarıyla devam edilmiştir. Burada Elçilikten bahdilmiş geçen konunun devamı olarak bir başlangıç yapılmış. Bir 'Zahire' meselesi ortaya çıkmış, III. Selim bu konuda ticaret serbestliği getirmeye çalışmıştır. Vehhabilik meselesine değinilmiş, bunun yazarlarından bahsedilmiştir.
    3. Bölüm 1794 senesi ele alınarak yazılmıştır. III. Selim, bahriye alanında da Fransız ekolü kullanmış ancak gene pek akıllı (!) vezir müsveddeleri bunun yanlış olduğunda fetva verdirmişlerdir. Bu dönemde en önemli olaylardan birisi Yusuf Agah Efendi benim için çok önemlidir. Bu elçi, Avrupa'ya gönderilen ilk elçidir. Ayrıca bir de Sefaretnamesi vardır ki kitapta bunun da verilmesi isabet olmuştu. Tabi bir de dönemin en önemli olayı Fransız İhtilali de bu dönem de gerçekleşmiş ve kitapta da kendisine yer bulmuştur.
    4. Bölümde de devam olarak 1795 senesi olayları ele alınır. Avrupa'nın durumuyla başlanmış, Paris'te patlak veren ihtilali bastıran Napolyon'un Fransız Başkumandanı olması işlenmiştir. Bu dönemler oldukça kısaltıldığından fazla bilgi de ekleme şansımız olmuyor.
    5. Bölüm 1796 senesini anlatır. Bu dönemde bazı olaylara ve elçi tayinlerine yer verilmiştir. Agah Efendi'nin İngiltere gönderildiği ve ilk elçi olduğundan bahsetmiştik. Burada bunlara ek olarak İmrahim Afif Efendi'nin Nemçe'ye ve Ali Efendi'nin Prusya'ya gönderildiği yazılmıştır. Bunun harici bazı düzenlemeler olmuştur. Burada da ilgimi çeken 'Kahve' konusudur. Önceleri kahve ve çubuk içenlerin idam edilmişliği bile vardır ancak aşırı yaygınlaşması sonrası devlet bunlardan vergi alma dönemine girmiştir.
    6. Bölüm ise 1797 senesi olaylarını ele alır. Burada elçilik hukukundan bahis açılmış ayrıca Paris elçisi Seyit Ali Efendi'nin Sefaretnamesi vardır. Bu Sefaretname'de değerli bilgiler taşır. Bununla birlikte bazı vefatlara değinilmiş, burada benim ilgimi çeken şiirleri olmuştu. Örnek verecek olursak ;
    "Bu nevbaharda ancak açıldı lâle ve dağ
    Kürşad-ı gonca-i dil kaldı bir bahara daha"
    şiirini örnek verebiliriz. Ardından İç ve Dış olaylara değinilmiştir ki burada Napolyon devrededir. Bize zarar vermek şöyle dursun, iyilik yapmıştır. Yani en azından kısmen. Malta'ya ordusuyla girmiş, Müslüman esirleri serbest bırakmış ve Malta Korsanlarından kurtulduklarını, sevinmelerini bu haberi de OSmanlı topraklarına gidip yaymalarını söylemiştir.
    7. Bölüm de 1798 olaylarını anlatılarak toplamda basımı 2 Ciltten oluşan bu kitabın ilk cilti burada tamamlanmıştır. Burada Rumeli olaylarından ve Fransa'nın Mısırı işgalinden söz edilmiştir. Napolyon aslında halka iyi davranmış ve Osmanlı yanlısı gözükmüştür. Hatta askerleri de kimseye haksızlık etmemiş, aldıkları malın karşılığını da vermişlerdir. Ancak gene de kendine güven oluşturamayan Napolyon'un donanmasını bir de İngilizler yakınca olanlar olmuş, Napolyon geri çekilmek zorunda kalmış, Cezzar Ahmet Paşa burada öne çıkmıştır. Osmanlı ve İngiliz ittifakı ile Napolyon geri çekilmek durumunda kalmıştır. Kitabın ilk cildi de burada tamamlanıyor.

    ---Yedinci Kısım---
    1. Bölüm 1798 senesi olaylarını ele alıyor. Burada dikkatimi çeken Fransız işgali sonrası Mısır'ı kurtarmak için İngiltere ve yıllardır savaş verip kan döktüğümüz Rusya'ya güvenerek ittifak yapmak ve Mısır'a girdiğinde hem Osmanlı hem Fransa bayrağını aynı yere birlikte koyan Napolyon'a savaş açmak oldu. Açıkçası sizi bilmem ama bana saçma geldi. Zaten toprak kaybediyorsunuz, diploması bilen 2 adamınız olsa da Fransa ve İngiltere'yi geçmiş sorunlarından birbirine düşürseniz, Alman ve Rus tarafı da zaten bu gruplaşmaya katılacak, siz de Mısır'ı rahatça alacaktınız. He gene almadınız mı, aldınız ama kolayı varken, diploması varken, boş yere askerimizin şehit olması içimi acıtıyor. Çünkü o dönemde askerimizin savaşacak eğitimi, giyecek kıyafeti, kullanacak silahı hatta yiyecek ekmeği bile olmadığını ve hazinenin durumunu her yerde okuyoruz.
    2. Bölüm 1799 senesiyle devam etmiştir. Burada Napolyon hakkında kısa bir değerlendirme yapılıp Fransızların yeniden Mısır hakimiyetine değinilmiştir.
    3. Bölüm de 1800 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemin ilgi çekici olayları olarak Napolyon sonrası Mısır işgalcilerinin başına geçen General Kleber'in, Mısır'da Ezher öğrencisi Süleyman tarafından hançerlenerek öldürülmesi vardır. Nizam-ı Cedid askerleri çoğaltılmaya çalışmış bunun yanında ok ve yay gibi dönemin geri kalmış ilkel sayılacak silahları yasaklanmış, yerine "Kurşun" kullanmaya başlanılmıştır.
    4. Bölüm 1801 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemde sadece ülkenin içinde bulunduğu durumdan bahsedilmiştir. Fransızlar sonunda kendileri de isteyek anlaşılmış olduklarından Mısır'ı terketmişlerdir. Bunun ardından kutsal topraklarda devlete bela olan Vehhabiler'e yönelinmiştir. Rumeli olayları konu edinilmiştir ve en önemlisi yılların Yeniçeri birliğinin ne hallere düştüğü üzerinde durulmuş, donanma gücümüzden bahsedilmiştir.
    5. Bölüm 1802 olaylarıyla geçer. Burada Vehhabiler ve kim oldukları, ne yaptıkları, kim tarafından kuruldukları ve yayılmaları ele alınmıştır. Abdülvehhab oğlu Mehmet tarafından Hanbeli mezhebinde iken sonradan Vahhabiliği ortaya çıkarttığı, Osmanlı'ya düşman olduğu ve onların mallarının vs alınmasının 'Sevap(!)' olduğunu belirten bu adama, yağmacılık kültürüne alışmış olan Arap halkı da çabucak ısınınca önemsiz gözüken bu sorun bir anda büyümüştür.
    6. Bölüm 1803 yılı İç ve Dış olaylar ile Ruznamecilik hakkındaki bahis ile kapatılmıştır. Ruznameyi kısaca günlük gelir ve giderlerin tutulduğu defter, Ruznameciyi de bu devterleri tutan kişi olarak tanımayabiliriz. Buna günümüz de 'Muhasebecilik' de denilebilir diye düşünüyorum.
    7. Bölüm de 1804 senesi olayları ele alınmış, askerlikle ilgili düşünceler işlenmiş, Yeniçerilerin kuruluşu ve kim oldularıyla başlanmıştır. Nasıl ve neye göre düzenlendikleri ve içerdeki bozulmadan bahsedilerek yeni ordunun gündeme ne şekilde geldiği az çok verilmiştir. Ardından Nizam-ı Cedid birlikleri ve bunlara ne kadar ihtiyaç olduğunun altı çizilmiş, düzenli orduların savaşta kılıç tutmasını bilmeyen Avrupa bölgesinde nasıl işe yaradığını gözler önüne sererek bu kısımı noktalamıştır.

    ---Sekizinci Kısım---
    1. Bölüm, 1804 senesi diğer olaylarıyla başlar. Diğer olaylardan kasıt dış olaylardır ve sadece dış olaylarla da Napolyon'dan söz edilmiştir. Kendisi İmparatorluğunu ilan etmiştir. Osmanlı'ya da elçi göndermiş, kendisinin tanınmasını istenmiştir. Selim her ne kadar bunu istese de Mısır meselesi ve müttefiklerinin Fransa düşmanı olması hasebiyle tam bir karar verilememiş ancak "Bu imparatorluğu tasdik etmekten çekindiğimiz yok ama Fransa'nın yersiz düşmanlığı yüzünden dostluk anlaşmaları yaptığımız devletleri de gücendirmek istemiyoruz" cevabı ile orta yolu bulmuşlardır.
    2. Bölüm, 1805 senesinin iç karışıklıklarını ele alarak başlar. Yeniçeriler artık sadece ismen kalmış, eşkiya olmuştu. Halk da onlardan bıkmıştı. Haraç kesiyor insanları ve dükkanları soyuyorlardı. Nizam-ı Cedid ile de atışıyordu. Böyle bir durumda bile bundan memnun olan vatansever(!) vezirler mevcuttu. Bu durumda Sırp ve Karadağ isyan çıkarmış, bunları değil korkutmak, üzerlerine kuvvet göndermeye devletin kudreti kalmamıştı.
    3. Bölüm de 1806 senesinin Avrupa olayları işlenmiş, Yeniçeri ve Nizam-ı Cedid sorunu olmuş, III. Selim'in beceriksizliği diyebileceğimiz tek hadise yeni orduyu taraf tutanları azledip yerlerine Yeniçerileri alttan destekleyenlere rütbe vermesi olmuştur. Ruslar, kalelerimize bir bir saldırırken İsmail kalesinde Pehlivan İbrahim Ağa dedikleri bir zat çıkmış, Rusları halkın da yardımıyla geri püskürtmüştür. Daha sonradan da vezirlik yapmış ve "Baba Paşa" sıfatıyla anılmıştır. Vahhabiler ise işleri iyice ilerletmiş, başta bunu önemsemeyen devlet adamlarından birkaçı yerine gidip görünce ve Hac vazifesini yapamayınca bu işin önemi geç olsa da kavranmış ancak iş işten geçmişti ve üzgün olan halk da yavaş yavaş devlet adamlarına karşı olmayı benimsemişti.
    4. Bölüm de 1807 senesinden bahsedilir. Burada açıkçası İngilizler ve Mısır anlatılsa da asıl dikkat çeken III. Selim'in tahttan indirilme sebeplerinin paylaşılması, Kabakçı olayı ve IV. Mustafa'nın tahta çıkması üzerinde durulmuştur. Ancak bunları önceki kitabım Osmanlı Padişahları'nda yer verdiğim bölüm olması hasebiyle tekrardan yazmak gereği duymadım.
    5. ve bu kısımın son bölümünde ise 1808 senesi olayları ele alınmıştır. Burada önceki kitapta da bahsettiğim Alemdar Paşa adlı bir zat vardı. Bu kişi oldukça güçlü ve kendi emrindeki askerleriyle tüm 'yeniçericikleri' temizleyecek kimseydi. Selim tahttan indirilip Mustafa tahta geçirilince hain ve net olarak söyleyebilirim ki bunların sorumlusu ve devletin haini 'Kansız ve ŞEREFSİZ Musa Paşacıkı başta olmak üzere tüm hainleri öldürmek üzere yola çıktı. Bunu bilen hainler de Mustafa tahttan indirilemesin diye III. Selim ve Mahmut'u öldürme planlarını yapıyorlardı. Sultan Selim'in vefatı üzerine Alemdar Paşa öyle hale girmiş öyle haykırmıştı ki sesinden insanlar korkuyor, askerleri onu böyle görüp ölü bedene bu kadar ağladıklarını görünce sarayda önüne kim gelse kesip biçiyordu. En azından Mahmut kurtarılmış, Alemdar Paşa (RUHU ŞAD OLSUN) onu tahta geçirerek biraz olsun avunmuş, Selim'in katillerini de ibreti alem için değil görülecek, burada yazılmayacak hallere sokmuştu. Geriye de sadece "Biz ondan razıyız, Allah da ondan razı olsun" demek kalıyor.

    ---Dokuzuncu Kısım---
    1. Bölüm 1808 olaylarının devamıdır. Burada Sened-i İttifak imzalanmıştır. Alemdar Paşa neredeyse tanıdığı tüm kumandanlara ordularıyla İstanbula gelmelerini söylemiş onlar da gelmişler ve devletin nizamı ve bunun korunması için 7 şartlı ittifak hazırlanmıştır. Bunların hepsi oldukça önemlidir ve biraz da uzunlardır. Yoksa eklemeyi düşündüm ama sadece 7. maddenin bile burada 3-5 sayfa olması nedeniyle caydım diyebilirim. İlk iş olarak ordudan başlanılmış, eskinin Nizam-ı Cedid'i şimdi Sekban adını almıştır. Bizim saf Alemdar Paşa'nın ise içten içten kuyusu kazılıyor, düşmanları yavaş yavaş akşam meclislerinde onu öldürme planları yapıyor, o ise işini sadece Allah'a bırakıp başka şey yapmıyor sadece Sultana itaat ediyordu. Ancak hem Sultan'ı hem Alemdar'ı yavaş yavaş yeni vezirler de bu hainliğin içine çekiyorlardı. Allah kimseye kendi kanından canından, kendi milletinden olan insan müsveddesinin ihanetini yaşatmasın, düşmanıma bile. Alemdar Paşa'da bu fikir de olacak ki -bu temizliği nedeniyle saf dedim- herkese hoşgörü ile yaklaşıyor, kimse hakkında kötü düşünmeyip, kimsenin kuyusunu kazmıyordu. Ancak Yüzlerce Yeniçeri, bana göre de devletin bu vakit sonrası en büyük vatan hainleri ve şerefsizleri, sarayı basmış, Alemdar Paşa ve azıcık askeri buna karşı koymuş, kendini kolayca ve ucuza satmak istemeyen Alemdar Paşa cephaneliği havaya uçurarak yüzlerce yeniçeri hainini de yanında götürmüştü. Ne çare ki takdiri ilahi yaver olmadıkça tedbir tesir vermiyor, Yeniçeriler Nizam-ı Cedid sonrası Sekban-ı Cedid'i de yok ediyordu. Devlete zarar vermekten geri kalmıyorlardı. Bunun yanında Fransa'nın bizimle olduğunu gösterip gizlice Rusya ile anlaşması üzerine İngiltere ile güç de olsa ittifak yapılmış, Fransa'ya da bu bildirilmiştir.
    2. Bölüm 1809 senesi olaylarını kapsar. Burada da Rusya görüşmelerine değinilmiş, onların Alemdar Paşa'ya saygılı oldukları ve Eflak ve Boğdan konusunda yumuşadıkları ancak onun başına gelenleri öğrendikten sonra elçiyi tabiri caizse 'kovdukları' ve bu toprakları geri vermediklerini söyleyebiliriz.
    3. Bölüm de 1810 döneminde Napolyon'un evliliği ve iç ve dış devletlerdeki sorunlara değinilmiştir. Ruslar zorda kaldıklarından barış yapmak için İstanbul'a elçi göndermişler, bunun üzerine Fatih Camisinde bir istişare toplantısı yapılmıştı. Burada Hattı Hümayun okunmuş, din ve devlet için son dereceye kadar dayanma kararı çıkmıştır.
    4. Bölümde 1811 senesi olayları anlatılmıştır. Burada savaş vb durumlardan çok 'Mustafa' ismi dikkatimi çekmiştir. Bu ismin Eshabı kiramda alınmadığı, alınmasının caiz olmadığı belirtilmiş, Osmanlı sonrası alınmaya başlandığı belirtilip, yaşanan önemli ihtilal ve olayların da 4 Mustafa isimli padişaha denk geldiği verilmiştir ve gerçekten de bu konu dikkatimi cezbetti. Bunun dışında isyanda, sürgünde, vezirlikte, başarısız kumandanlarda da hep Mustafa adının öne çıkması bu bölüm adına beni en çok şaşırtan ve belgelenmiş olaylar zinciri olmuştu. Faik Efendi Mecmuasında bu gibi değişik durumları bulabilecemiz de belirtilmiştir ki şahsen ben merak ettim ve bakacağım.

    ---Onuncu Kısım---
    1. Bölüm 1811 senesi olaylarıyla başlar. Bu bölümde birkaç sayfalığına Ruslarla yapılan barış hazırlıklarından bahsedilmiş, Fransa'nın ikili oyunu ve devletimizin yavaş yavaş siyaseti öğrendiği anlaşılmış, birkaç kendini bilmezin lafıyla savaşa girilmeyeceği ve girilmemesi gerektiği -her ne kadar çok kayıplar verilse ve zor olsa- nihayet (!) öğrenilmiştir.
    2. Bölüm 1812 olaylarını konu edinir. Rusya ile mütabakata vardığımız Bükreş Antlaşması ile bu bölüme başlanmıştır. Dayanılmaz zorlu gereken mücadele sonrası 16 maddeyle barış imzası atılmış oldu. Burada bu anlaşmanın yanı sıra İstanbul'da meydana gelen veba salgınından söz edilmiştir. Nereden nasıl geldiği, nasıl yayıldığı, günde 3000 kişinin öldüğü durumlara çıktığı, bekar odalarının yakıldığı ve gelen kış soğuklarıyla beraber azaldığı anlatılıp bölüm kapatılmıştır.
    3. Bölüm de 1813'teki Mısır ve Sırbistan olaylarına yer verilmiştir. Burada Mısır olaylarında Tosun Paşa adı geçiyor. Kendisi çok yiğit bir kumandan olup Vehhabileri yenmiş, Mekke ve Medine anahtarı İstanbul'a gönderilmiştir. Burada merak ettiğim acaba bu Tosun Paşa, bizim Kemal Sunal Ağabeyimizin de oynadığı Tosun Paşa filminde bahsedilen paşa mıdır ? Bunu merak ettim. Bunun haricinde dışarıda da bazı olaylar devam ediyordu. Fransa'ya karşı neredeyse tüm Avrupa birleşmiş başta Avusturya, Almanya ve Rusya olmak üzere Napolyon'a karşı ittifak oluşturmuş ve savaş açmışlar (500000 asker oldukları söylenir) , bölüm bunun bilgisiyle noktalanmıştı.
    4. Bölümde 1814 senesinden bahis açılmış, önceki bölümden devam eden savaş sonucu yaklaşık 500000 askerle girdikleri savaşta Napolyon'u yenmeyi başarmışlardı. Napolyon kaybetmiş, Elbe Adasına sürülmüş -ancak buraya sürülürken aldığı para resmen ödüldür ve adanın hükümdarı olacaktır- ardından halk da yeni kralı sevmemiş ve Napolyon, her şeye rağmen yeniden aranılır olmuştur.
    5. Bölüm 1815 yılını ele alır ve Mısırlı Mehmet Ali Paşa'nın Vahhabileri yenmesi konu edilir. Bu arada dikkat ettim de sorunlar aslında dışarda değil de daha çok içeride ve askeri olarak bunu başaramayınca devlet adamlarına sarkmış bunu da başaramayınca İslam dinine yönelmişler ama Allah izin vermeyince olmadı mı olmuyor, eh iyi ki de olmamış. Dışarıda da Viyana'da kongre yapılmış, Napolyon sonrası Avrupa haritası şekillendirmeye çalışılmıştır. Napolyon boş durur mu ? O da adadan çıkmış, halk ve asker kendisini özlemiş olduğundan geçtiği yerde karşılaştığı halk ve ordu da kendisine katılmıştı. 18. Lui hem meclis hem askere gidip kurtarılmayı istediyse de kimse kendisine yardım etmemiş ve Napolyon tekrar başa geçmişti. Tüm dünyanın Napolyon'un yaptıklarına şaşmadığını söylersek yalan olur.Ancak 130000 kişilik ordu toplasa da karşısında 250000 kişi olunca pek fayda vermedi ve 100 gün süren imparatorluğu sonrası Saint Helen adasına sürüldü ve ömrünü orada tamamladı.
    6. Bölümde 1816 senesi ele alınmaktadır. Burada ülke içi gelişen olaylardan kısa kısa hikayeler şeklinde bahsedilmiş, Garp Ocaklarının durumu anlatılmıştır. Garp Ocaklarının ne olduklarını bilmeyenler için kısaca anlatalım. Bu ocaklar; Trablusgarp, Cezayir ve Tunus için kullanılan terimdir. Osmanlı'nın Afrika'daki 3 muhtar eyaletini temsil ederler.
    7. Bölümde 1817 senesinin iç olayları anlatılmaktadır. Burada mesela Memiş Ağa dikkatimi çekti. Kendisi halk tarafından sevilen, kimseyi ne sebeple olsun üzmeyen, çok zengin ve devlete de para kazandıran birisiymiş. Bu adamdan borç isteyen Süleyman Paşa, parayı alamayınca üzerine adam salmış ve ağayı öldürmüş. E bunu neden anlattım derseniz, adam zaten 100 yaşında ve yakında ölecek, devlet az akıllı olup bunun katlini istemese bu kadar zenginlik ve para da devlete kalacak yağmacıların elinde heba olmayacaktı. Gel gör ki pek akıllı (!) devlet adamları gene kendilerinden bekleneni yapmış, sürpriz olmamıştı.
    8. Bölüm 1818 olaylarında gelen elçiler ve bunlarla gönderilen hediyeler kısmıyla başlar. İran ve Mısır'dan İstanbul'a filler gönderildiği yazar. Burada dikkatimi çeken bu hayvanların nasıl bir gemiyle veya taşıtla geldiği ve nerede tutulduğu olmuştur. Dikkatten ziyade merak da diyebiliriz tabi. Burada komik bir hadisedir. Haklı haksız herkes bir yere sürülüyordu ya hani, filler de bundan nasipsiz kalmamışlar, çıkan yangınların falan halk tarafından suçlusu gösterilince Edirne'ye sürülmek zorunda kalmışlar da dedikodudan uzak yaşamış hayvancağızlar (!).

    ---Onbirinci Kısım---
    1. Bölüm 1818'in devamı olarak ele alınmıştır. Yangınlar ele alınmıştı tam ne alaka diyecektim de o dönem tam 73 yangın çıkmış. İnsan hayret ediyor.
    2. Bölüm 1819'u ele alır. Burada da Vehhabi elebaşlarının cezalandırılması konusu işlenmiştir. Ayrıca devlete bela olan Halet Efendi konusuna kısaca değinilmiş, bu kişinin nasıl yükseldiği, neler yaptığı, kendinden daha iyi olacak kimseleri başa getirmediği, her tarafta ikiyüzlü olduğuna değinilmiştir.
    3. Bölüm 1820 senesini anlatır. Ermeni meselesinde Ermeni Patriği ve Katoliklerin bölünmesi ve taraflarından söz edilmiştir.
    4. Bölüm 1821 senesinden bahseder. Bu bölümün neredeyse tamamı Rum İsyanı ve nedenleri üzerine kurulmuştur. Önceki bölümler neredeyse 1-2 sayfa olduğundan biz de bahsini kısa tuttuk ama bu bölüme neredeyse 20 sayfa ayrıldığından ehemmiyetini anlamak gerek. Burada Rumlar, neredeyse ilk ortaya çıkış tarihleri itibariyle ele alınmışlar, kim oldukları nereden geldikleri, Fatih döneminde nasıl sindirildikleri ve hoşgörü gördüklerinden ses çıkarmadıkları anlatılmış, Daha sonraki dönemlerde bunlar devlet içerisinde Etnik Eterya adlı bir hayır (!) örgütü mensuplarını topladıkları teşkilat kurmuşlar ve kendilerine güvenilen zararsız (!) Rumcuklar bu cemiyete üye olarak devlete asi olmaya başlamışlardı. Rumlar isyanın meyvelerini alıyorlardı. Çünkü Osmanlı gereken yardımı yapmıyor değil, yapamıyordu. Sebebi Halet Efendi'nin yaptıklarıydı ama iş işten geçiyordu. Bir tarafta davasına inanmış Rumlar, diğer tarafta göbek büyüten vezirler. Haksız da olsalar Rumlar bu inançla galip geliyor, devlet ordu bile toplayamıyordu. İsyan oldukça büyümüş, Ruslar da kendilerine pay çıkartmaktan geri kalmamıştı. Ancak gereken cevap verilemiyordu çünkü devlet adamları oldukça tecrübesizdi ve cevap vermemekten çok ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

    ---Onikinci Kısım---
    1. Bölüm 1822 olaylarıyla başlar. Bu sefer Rusya ve Avrupa devletleri haricinde İran konusuna değinilmiştir. Rusların sınırlarımıza yaptıkları sonrası her tarafa asker yetiştiremediğimizden, Rum fitnesi gibi sebeplerden dolayı Osmanlı dara düşünce İran da fırsattan istifade topraklarımıza girerdi. Bunun dışında Sakız adasında isyan olmuş ve bu isyan -her ne kadar paşalar başta umursamasa da- bastırılmıştır.
    2. Bölüm 1823 senesindeki yeniçeri ocağı düzenlemeleri ve para düzenlemeleri ile başlar. Halet Efendi vardır ki artık padişah da bunun ölümünü ister olmuştur. Yeniçerileri destekleyen, ihtilale izin vermeyen, sultanı zor durumda bırakan, rüşvet yiyen ama işinin ehli olduğundan yerine adam da koyamayan biridir. Yeniçerilerin arasına gizlice giren II. Mahmut onların da Halet'i istemediklerini duymuş, kendi paşalarının da fikriyle onu sürgüne göndermiş, sürgüne giderken bile ricası ile sürgün yeri değiştirilmiş, onu istemeyenler şikayete gelince de idam kararı çıkmıştır. Bir Hasan Ağa çıkmıştır ki bu zamanda. Tüm Yeniçeri ve zorbalarına gereken dersi vermiş, hainleri sürgüne göndermiş 3 ay gibi sürede hainlerin hepsi öldürülmüş memleket biraz olsun feraha kavuşmuştur.
    3. Bölüm 1824 senesini anlatır. Burada kısa kısa bazı olaylar anlatılır. Akılda kalıcı olarak Şehzade Abdülmecit doğmuştur. Burada bir diğer önemli olay da 'Askeri Cihadiye' isimli talimli asker hazırlanması olmuştur.
    4. Bölüm 1825 senesi olaylarını anlatır. Bu dönemin bence en önemli hadisesi savaşlar haricinde bir mesele seçilecekse o da "Okumanın Zorunlu" olmasıdır. Bu çok mühimdir benim için. Cehalet her zaman kötülüğün başıdır, Osmanlı döneminde de sırf savaşıyor dize vezir, savaştan başka şey bilmiyor diye de nice vezir olmuştur rezil. Bu sebeple eğitim çok önemlidir kanımca ve bu başarılmıştır. Bu yıl içerisinde ayrıca Şehzade Abdülmecit, Fatma Sultan ve Münire Sultan, çiçek hastalığından vefat etmişlerdir.
    5. ve son bölüm 1826 senesinden başlar. Burada bir söz çok hoşuma gitmiştir ki öncesinde zaten bunu alıntı olarak da paylaşmıştım. Burada Müverrih Esad Efendi der ki: "Halkın bir şeyi beğenmeyip kabul etmemekteki inatları cahillikten, yani o şeyin faydasını ve mahiyetini bilmediklerinden ileri gelir. İnsan tabiatı, bilmediği hususlara yüz çevirir ve meçhule düşmanlık besler. Aslında benim buradan çıkarımım da gene eğitimin önemi üzerine olacaktır. Yeniçeriler artık kendi başlarına bile dert açtıklarından Sultan Mahmut bunun kaldırılması için zemin yokluyordu. Bu aşamada askeri talimin bile vacip olduğuna dair fetvalar verilmiş, rahata alışmış Yeniçeri, oldukça zorlanmıştır. Ardından Yeniçeriler yatmaya ve rahata alıştıklarından bunlar kendilerine zor gelecek ve isyan hazırlığında olacaklardı. Osmanlı'nın da bundan haberi vardı ve Etmeydanında toplanan Yeniçeri zorbalarına karşı harekete geçildi. Topkapı Sarayına giden Sultan Selim de bizzat Sancak-ı Şerif'i çıkartmıştı. Artık din ve devlet uğruna ya ölünecek ya da bu aşk yaşatılmaya devam edecekti. Nitekim öyle de olmuş ve 500 yıldır ülkeye nice hizmetler eden, savaşlara giden, 2 saatte meydan muharebesi kazanan bu asker kılıklar 3-5 saat içinde bozularak darmadağın olmuş hem ocağa ihanetlerinin hem atalarına hem de devlete hıyanetlerinin cezasını bulmuşlardır. Öyle ki artık mahalle halkı bile sokaklarda nöbet bekliyor, İstanbul sanki düşman elinden yeni kurtarılmış gibi muhafaza ediliyordu. Sarayda yapılan görüşmeler sonrası Yeniçerilerin hala kaldırılmamasını, islah edilmesini konuşan devlet adamları (!) çıkması çok korkunçtur bana göre. En son alınan karar ve verilen fetva ile Yeniçeriler tarihe karışmıştır. Onun yerine de "Asakir-i Mansure-i Muhammediyye" kurulmuştur. Burada birçok Yeniçeri ağası veya mensubu da idam edilmiş veya sürgüne gönderilirken boynu vurulmuştur. Resmen iç sızımı hafifleten bir olaysa Tornacı Ömer ve Kafesci lakaplı iki insancık (!) İdam edilmiştir. Bu kansızların Alemdar Paşa'nın vafatında parmağı oldukları bilinmektedir.

    ---SONUÇ---
    Bu kısımda da iki konu üzerinde duruldu. Biri Napolyon sonrası Viyana'daki kongreydi ki Osmanlı buraya adam gönderse toprak alabileceğimiz ve bizi tutacak devletler olacağını ben bile anlayabiliyorsam koca devlet adamları o zaman nasıl anlamamıştı bunun izahı oluyor ve de açıkçası bu izah beni tatmin etmemişti. Diğer olayda Yunan İsyanı ile ilgiliydi. En son kısım aslen en önemli kısımdır. Sultan II. Mahmut'un kazandırdığı en önemli eserlerden birisidir. Bu eser Türk Tıbbıyesidir. 14 Mart 1827 tarihinde kurulmuştur.

    Son olarak şunu da ekleyebilirim ki 1188-1241 yılları arası olaylar o kadar güzel anlatılmış ki, kimin ne olduğu o kadar güzel aktarılmış ki Allah bunu yazandan da (Ahmet Cevdet Paşa), yazdırandan da (Sultan II. Abdülhamit) razı olsun.