• 152 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kısacası siyaset çok kötü birşey uzun uzun yazmaya gerek yok ama kitap harika snowball adamdir. Günümüzde ki olaylara bile çok benziyor. Kitabı bir çırpıda bitirebilirsiniz resimler filan var zaten kitap sayfa sayısı azalıyor.
  • 384 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    İlk kitaba yapmış olduğum yorumdan sonra inanamıcaksınız ama bu kitabı cidden beğendim. İşte tam da istediğim gibi distopya moduna geçmiş bir hikaye okumuş olmamın büyük bir etkisi de yok değil.

    Kitabın ilk kısımlarını okurken pek de umutlu değildim yalan değil. İlk kitabı zaten beğenmemişim, e genelde serilerin 2. kitapları da daha durağan olur ama Daxton'ın Kitty'i Başkayer'e göndermesiyle hikayeye dair her şey değişti gözümde... Hem Başkayer hem de karakterler hakkında daha çok şey öğrenmiş olduk. Gerçi bu bir şeyi değiştirdi mi hiç sanmıyorum. Hala Knox favori karakterim ve Kitty'yi sevmiyorum. Kitty'nin şimdiye kadar ona yardım eden tek insan olan Knox'a sürekli inanmaması ve ondan şüphe duyması gıcık ediyor beni... Tamam Benjy ile büyümüş, çok şey atlatmış olabilir ama bu Knox gibi birinden sürekli şüphe duyması gerektiği anlamına gelmez. Ciddi manada gıcık bir kız benim gözümde...

    *****spoiler içerir****
    Bu arada 2. kitap benim uzun bir süredir sorgulamış olduğum bir şeyi doğrulamış oldu, Kitty'nin göz rengi... Daha ilk kitapta bana Laila ile göz renklerinin birebir aynı olması ilginç gelmişti, hatta şüphelerim vardı ama hiçbir yere bağlanmadı. Tabiiki de bazı insanların göz rengi aynı olabiliyor illa akraba olmalarına gerek yok ama çevremde bir çok örneğini görmüş olduğum gibi renk tonunun bu şekilde tutması genellikle genetik sebeplere dayanıyor. Kitap da beni bu konuda şaşırtmadı ve Kitty'nin şu korkunç Hart ailesinden olduğu ortaya çıktı. Hatta annesini bile bulmuş oldu.
    ***********************

    Daha öncede bahsettiğim gibi 2. kitap ilginç bir şekilde bilgi verici ve sonlara doğru heyecan, aksiyon doluydu. O yüzden de beni şaşırttı diyebilirim. Ama bence yazarın kitap sonu yazmakla ilgili ciddi bir sıkıntısı var. Bu kadar olay ve heyecandan sonra kitap böyle yavan bitirilirse kimsenin 3. kitabı okumak için bir merak ve heyecanı olacağını sanmıyorum. Kısacası ilk kitaba göre çok daha fazla beğendiğim bir 2. kitap oldu. Herkese iyi okumalar ;)
  • Bir sufi mürşit, doğduğu yer olan Horasan/Nişabur’dan Bağdat’a yeni vazifesine gelmeden çok önce kendisinin namı buralara ulaşmıştı. Yüksek maneviyatı ve ihsan kavramına getirdiği özgün yorumla muazzam bir şöhreti vardı, ama aynı zamanda onun pek de ortodoks olmayan tarzı da meşhurdu.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 58 sayıdan
    Costica Bradatan
    Prof. Dr., Texas Tech Üniversitesi
    http://www.sabahulkesi.com/...tanima-ihtiyaci-var/


    Bazıları bu mürşit hakkında uçuk söylentiler, biraz taşkınlık kokan şeyler duymuştu, ama onlardan ayrıntı vermeleri istendiğinde öylece kalıyorlardı. Her ne olursa olsun, işte o şubat sabahı hanın kapısında onu karşılamak için dört gözle bekleyen müritlerden oluşan küçük bir topluluk bulunmuyordu sadece -müritlerin hepsi de iyi giyimli, gayet terbiyeli, kendilerine yaraşır şekilde dindardı, gerçi biraz da sanki sahnedelermiş gibi duruyorlardı- ayrıca her kesimden şehir halkı da oradaydı. Caddedeki dükkân sahipleri ve seyyar satıcılar, kuyumcular ve attarlar, hatta civar medreselerden müderrisler ve talebeler. Zaman geçtikçe kalabalık sabırsızlanıyordu. Ama şeyh işi ağırdan alıyordu.

    Bu gibi olaylarda mutat olduğu üzere, heyecanla bekleyen kalabalığın arasında dilenciler, sokak serserileri ve diğer işe yaramaz tipler de vardı. İçlerinden birinin özellikle rahatsız edici biri olduğu ortaya çıktı. Baştan ayağa paçavralar içinde, tarif edilmezcesine hırpani ve leş gibi şarap kokan bu serseri (Yahudi veya Hristiyan mahallesinden olmalı, diye fısıldamıştı bazıları) dindar görünümlü ve iyiden iyiye tedirgin olmuş müritlere giderek yaklaşıyordu. Hıçkırıklar içinde, işi gayet ağırdan alarak müritleri tek tek ve dikkatle inceledi ki bu durum adamların sinirlerini daha da bozmuştu; büyük üstadın kendilerini bu fena vaziyette bulması arzu edecekleri son şeydi.

    Şükür ki serserinin artık oradan yollandığı görüldü. Ama tam giderken doğrudan şu mahcup gençlere, kafası ayık ve fasih bir Farsçayla şöyle hitap etti: -ki müritlerin tespihleri avuçlarının içinde öylece donuverdi- Ben boşa geldim galiba. Size ne öğretebilirim ki? Benim şu hiçliğime kıyasla, tam bir saflık durumuna varmış gibisiniz. Benim yolum çetrefillidir, öğrettiklerim belli belirsiz ve arayışım saflıktan uzaktır, her daim tene, dünyeviliğe ve dünyayla çapraşık bir ticarete bulanmıştır. Ben düşkünüm, ama siz… Bir bakın hele kendinize; çoktan meleklerin arasına karışmış gibisiniz. Şimdi, eğer beni mazur görürseniz… Böyle dedikten sonra sessizce handan çıktı. Ardından handa bekleyenler de bekledikleri şeyhin o olduğunu ve az önce çıkıp gittiğini anladılar.

    Bu mürşidin hikâyesi günümüz felsefesini büyük ölçüde yansıtıyor. Çünkü bugün de saflığı savunan (purist) bir yaklaşım, yani şu mefhum iş başında; felsefe, akılcı argümantasyon ve tartışmayla icra edilen bir saf, mantıksal icraata indirgenebilir; argümana çevrilemeyen her şey felsefe dışıdır. Filozoflar, insanlığın geri kalanına hükmeden yasalardan her nasılsa muaftırlar. Güya onlar daha yüce, meleksi bir düzlemde iş görürler ki kendilerinin dünyevilikleri ve bu dünyalılıkları oraya ulaşamamıştır.

    Oysa felsefe hiçbir vakit yalnızca akılcı argümantasyonla ilgili olmadı. Eğer öyle olsaydı bu çok fena olurdu, ayrıca felsefe bu kadar uzun yaşayamazdı. Felsefeyi, hem Doğu’da hem Batı’da, böylesine uzun ömürlü yapan etken onun yalnızca bilişlerimizle ilgili olmakla kalmayıp, bunun yanı sıra imgelemlerimiz, duygularımız, sanatsal duyarlılıklarımız ve dinî saiklerimizle, kısacası karışık, karmaşık ve katışık yaratıklar olan bizlerin varlığıyla da irtibatlı oluşudur. İnsan olmak, her daim varoluşsal manialara yakalanmak ve her türden melezlikle, çapraşıklıkla uğraşmak demektir. Bizler ulvi ve süflinin, ruh ve tenin, akıl ve akıl dışının benzersiz birleşimleriyiz. Öyleyse filozofların bu bütünselliğin hesabını vermeleri gerekir; tabii kendi bütünselliklerini henüz yitirmedilerse.

    İşte bu durum, felsefenin -ama yalnızca yavan akademik tarzdaki felsefenin değil, ayrıca Lao Tzu, Pythagoras, Platon, Aziz Augustinus, Mevlânâ, Meister Eckhart, Spinoza, Marx, Nietzsche, Gandhi ve Simone Weil’da karşılaştığımız uzun ömürlü ve geçişli çeşitliliğin- saf bir hâle gelememesinin nedenidir. Felsefe her zaman mit, şiir, drama, mistisizm, bilimsel düşünme, siyasal militanlık veya toplumsal eylemcilikle karışmıştır. Kendilerine has, kavrayışlı birer filozof oldukları ortaya çıkan birçok kurmaca yazarı (Dostoyevski’yi, Huxley ve Borges’i düşünün mesela) ve tam da kamera aracılığıyla basiretle felsefe yapan birçok yönetmen -Bergman, Kurosawa ve Tarkovski örneğin- dikkate alındığında iş daha da karmaşıklaşır. Tüm bu iç içe geçmeler ve saf olmama hâlleri derinden felsefeye işaret eder; aslında felsefeyi felsefe yapan bunlardır.

    Mevlânâ’dan bir tasavvuf şiirini alalım mesela. Şiirin içine tümüyle dalıp gitmişken şiirin nerede bitip felsefenin nerede başladığını, mistisizmin ne zaman ve nasıl süzülmeye başladığını nasıl söyleyebiliriz ki? Lao Tzu sudan söz ederken -“En hayırlı insan suya benzer. Su iyidir, her şeye yararlıdır ve hiçbir şeyle yarışmaz. Su küçümsenen alçak yerleri mesken tutar. Bu da onun Tao’ya bu kadar yakın olmasının nedenidir.”- bir argüman mı kuruyordur sahi? Kurup kurmadığını neden önemseyelim ki? Burada, felsefenin nasıl işlemesi gerektiğine dair şu dar görüşlü felsefe mefhumumuza meydan okuyan kısa ve öz bir evrensel görüş, bir “dünyada var olma duygusu”, insanlık durumu hakkındaki bir anlayış vardır. Kendisinden, taşıdığı “argümanı” çıkarabilmek için -diğer her şeyi ıskartaya çıkarıp, yazarın tasarımını ve görüşünü görmezden gelerek- böyle bir eseri kesip biçmek eserin atan kalbini durdurmak ve elde kalan kadavrayla uğraşmak demektir. Niye böyle bir şey yapalım ki?

    Walter Benjamin felsefi eserlerinde tahkiyeyi özgürce kullanırdı. O, kısa veya uzun öyküler yaratır ya da başkalarınınkini ödünç alırdı, ayrıca bu tutum öyle geçici heves falan da değildi. Zira Benjamin felsefe ve edebiyatın derinden iç içe geçmiş olduğunu düşünüyordu gerçekten; “hakikatin epik kıyısı”ndan söz ediyor ve bunu “tahkiye sanatı”yla ilişkilendiriyordu. İnsanlar hikâye anlatma güdüsüne sahip mahluklardır ki insana göre hikâyenin biçimi de içeriği kadar önemlidir. Bizler kendimizi ve yaşadığımız dünyayı, kendimiz ve dünya hakkında hikâyeler düzebildiğimiz sürece anlamlandırabiliriz. Felsefe ve edebiyattan az çok anlayan Sartre, eserlerinde hem Spinoza hem de Stendhal olmak istemişti.

    Eğer biz her şeyi o anda yaşanan hikâyeler olarak deneyimliyorsak, o hâlde hakikatin gerçekten bir “epik kıyısı” vardır ve doğası bakımından felsefe edebî işçiliğe bağımlıdır. Her yeni hikâyeyle dünyayı baştan yaratırız. Hikâye anlatma, insan olmanın anlamının sınırlarını çizer; yeni deneyim biçimlerini tahayyül etmek ve sayıp dökmek daha önceden var olmayan şeylere daha somut şekiller verir ve akla hayale gelmeyen şeyleri kavranabilir kılar. Hikâye anlatıcılığı ve felsefe ikiz kardeştir. Platon’un “mağara alegorisi” tam da bu kadar iyi bir hikâye olduğu için böylesine dokunaklı ve önemli bir felsefi durak olmuştur. Peki bu durumda “filozofun kim, hikâye anlatanın kim” olduğunu nasıl söyleyebiliriz? “Rakkası rakstan nasıl ayırıp bilebiliriz?” diye sorar şair. Asıl soru; bunu niye yapmamız gereksin ki?

    Felsefe ve edebiyat bu denli derinden iç içe geçtiğine göre, pathos filozofların eserlerinde sürekli anıp durdukları bir şey değildir yalnızca, o aynı zamanda bu eserlerde gömülü olarak zaten mevcuttur. Fikirleri hikâye etmeye, biçimi denemeye, belagate ait kinayeleri kullanmaya, duyguları tüttürmeye ve empatiye yer açmaya, yani ucundan kıyısından edebiyat yapmaya başlar başlamaz felsefeye yapmaya başlarsınız. Bir filozof, zoraki bir avuntuyla, “hakikatin toprakları”na varmaktan söz ediyor. Bu topraklar “Engin ve fırtınalı bir okyanusla, bir yanılsama dünyasıyla çevrilidir. Bu okyanusta birçok sis yığını ve çokça buz dağı vardır ki bunlar, keşif yolculuğuna çıkmış denizciye yeni bir memleket gibi görünür.” Alıntı Nietzsche’ye, Benjamin’e veya diğer “edebî filozoflardan” birine ait değil; Kant’ın Kritik der Reinen Vernunft’undan (Saf Aklın Eleştirisi). Bu en kuru düşünür bile edebî imgeler veya metaforlar, hikâyeler veya kıssalar kullanmaktan alamıyor kendini. (Gayet ironiktir; bugün, felsefi saflığı savunanların üzerine ant içtiği “argüman kurma” ediminin bizzat kendisi de, ciddi anlamda, bir hikâye etme biçimidir, ama bunun hikâyesi başka.)

    Son zamanlarda Batı’da ana akım felsefede canlı bir söyleşi, iletişim söz konusudur ve Batı’nın Batılı olmayan düşünce geleneklerine yaklaşımı yeterli ölçüde felsefi değildir. Bu peşin hüküm ciddi bile olsa yalnızca bir semptomdur; saflığı savunan, dar görüşlü felsefenin kendi kendini yanlış anlamasının -diğer birçok semptomun yanında- semptomlarından biridir. Bu yaklaşımla, sadece diğer felsefi gelenekler göz ardı edilmekle kalmaz, bunun yanında bizzat Batı geleneğindeki önemli tarzlar, filozoflar ve bir yığın eser de küstahça yadsınmış olur.

    Bu küstahlık kendi köreltici cezasıyla birlikte gelir; artık asli olanı kıvır zıvırdan, hakiki sorunu gelip geçici hevesten ayıramıyoruz. Artık, yayım kurulu birinci sınıf ve yıldız adlarla dolu bir akademik dergide (tercihen İngilizce) yayımlanmış şu hakemli dergi makaleleri şeklinde önümüze gelmeyen şeyleri felsefi olarak göremez olduk. Bugün felsefenin böylesine ilgisiz alakasız oluşuna şaşmamak gerek. Eğer felsefe kendini bu kadar kökten sınırlıyorsa niye birilerinin filozoflara ihtiyacı olsun ki?

    Şimdi cidden ihtiyacımız olan şöyle okkalı miktarda alçak gönüllülük. Hiç değilse, felsefenin farklı kılıklarla, farklı adlarla ortaya çıktığını ve asla saf bir hâlde gelmeyip onun melezliği ve katışımı sevdiğini anlamalıyız; ayrıca felsefenin filozofların yaşamları ve bu dünyalılıklarıyla bağlantılı olduğunu da. Böylesi bir alçak gönüllülük felsefeyi mutlaka yoksullaştıracak diye bir şey yok. Aksine bu, filozofları güçlendirir ve felsefeyi zenginleştirir, onu daha sofistike ve kendi konusuyla daha alakalı kılar.

    Biz de bizi biraz alçak gönüllü yapacak bir sufi mürşit bulabilseydik keşke…
  • ATATÜRK'ÜN İNÖNÜ'YE YAZDIĞI MEKTUP

    Sevgili Paşam!...
    Cumhuriyet'in ilk Başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 kilometre kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin Kuzeyini Güneyine, Batısını Doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de, insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor. Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitim sorunu hiç çözülmemiş. OYSA CUMHURİYET'İN İNSAN MALZEMESİNİ HAZIRLAMALI, NAMUS CEPHESİNİ GÜÇLENDİRMELİYİZ. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat. BAĞIMSIZLIĞIN SÜREKLİ OLMASI İÇİN İKTİSADİ BAĞIMSIZLIK TEMEL İLKEMİZ OLMALI! Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyete uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. AMA YILMAMAK, UCUZ VE GEÇİCİ ÇARELERLE YETİNMEMEK, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak ve bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.
    Allah yardımcımız olsun!
    Gazi Mustafa Kemal
  • 550 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    Spoiler olabilir
    İşçiler doğru söylüyor burjuva: ''Sen rezilsin.'' Natüralizmin üstadı Zola'dan çarpıcı kitap. Her satırda "Artık yeter devran dönsün" diye bekliyor insan. Karakterleri bir kamera gibi izliyor yazarımız.

    Şu satırları insanın içine oturuyor: "Hadisenize! Madende öldüğünüzde sonuçlarına katlanacak olan sizler misiniz sanki? Karılarınıza aylık bağlamak zorunda kalan işletme çeker cezasını." İş kazalarını önlemeyi bile kar ve zarara bağlayan aç gözlü yamyamları ne de güzel tasvir etmiş Zola.

    2 farklı sınıf, 2 farklı yaşantı. Nesilden nesile aynı işi yapan, daha 8-10 yaşlarında madenlere inen işçi sınıfı ile tesadüfen hissesi değer kazanan ve yan gelip yatan burjuvazi kıyaslanmış. Hani çalışanın hak ettiği sözde çok adil liberal sistem var ya... Hah işte 16 saat çalışan madencilerin neden açlık sınırında yaşadığını da açıklasın bir zahmet.

    Aç kalmamak için tüm aile çalışmak zorunda kalan ve mecburen çok çocuk yaparak eve fazla para girmesini isteyen madenciler için çocukları okula göndermek bile lüksken, tek çocuklu burjuvazi ise piyano derslerinden tutun da çocuklarını yurt dışına göndermeye kadar her güzelliğe sahip.

    Aslında işçiler de bilinçlenip örgütlenmedikçe ahlaken yozlaşıyorlar. Yeri gelince onurlarını kaybedip zenginlere boyun eğiyorlar, dilencilik ve fuhuş yapıyorlar. Bütün değer yargılarını yitiriyorlar. Kültürel anlamda ilerleyemeyince eylemlerinde insanlığa yaraşmayan noktalar bolca oluyor. Özellikle isyan edilen ve adalet istenen bölümlerde yaşanan olayları okurken aklıma Gustave Le Bon'un ''Kitleler Psikolojisi'' kitabı geldi. Bireysel olarak çok iyi kalpli olan bu insanlar toplu haldeyken sağduyuyu elden bırakıyorlar. Devrime öncülük eden Ettienne'in yarı bilgili olması, toy olması ve kafasında tasarladığı dünya ile yaşananların aynı olmaması da çok çarpıcı işlenmiş. Ayrıca işçiler mücadele etse de burjuvaziyi yenmek çok zor. Çünkü makineler kırılsa, üretim durdurulsa da zarar eden kişiler oranın müdürleri. En üstteki kişiler bu durumdan bile fayda sağlayabiliyor. Büyük balık, küçük balığı hep yutuyor. Franz Kafka'nın "Dava'' kitabında var olan ama görünmeyen en üst düzey bürokratlar, katmanlaşan ve ulaşılması zor olan üst düzey yetkililer gibi bu kitapta da ulaşılamayan burjuvazi var diyebiliriz. Varlar ama gören yok.

    Yine isyandan rol çalmaya çalışan ve fırsattan istifade ederek güçlenmeye çalışan kilise de eleştirilerden nasibini almış.

    Zola'yı Zola yapan olayları sadece insan odaklı anlatmaması. Ağır çalışma koşulları altında zulmedilen hayvanlara da yer vermiş. Bu açıdan, dönem koşulları düşünülürse takdire şayan bir iş yapmış.

    Bir parantez de Souvarine adlı karaktere açmak istiyorum. Aslında insan doğasını değiştirmeden adaletsizliğin yok edilemeyeceğini düşünen birisi. Bu nedenle her şeyi yıkalım, köküne kibrit suyu dökelim düşüncesindeki bu radikal anarşist karakter beni daha çok etkiledi. İşçilere ''Siz burjuvalardan nefret ediyorsunuz çünkü burjuva olmak istediğiniz halde olamadınız.'' eleştirisi çok yerindeydi. Üretim araçlarındaki özel mülkiyeti ve paylaşımcılığı asıl hedef yapmadıktan sonra daha iyi şartlarda yaşamayı düşlemek, çalışmadan yaşamaya alışan burjuvaziye özenmek hiçbir şeyi değiştirmez diyen ve Etienne karakterine göre çok daha cesur adımlar atan, eğitimli birisi.

    Ve Chaval sen! Evet senin gibiler çoğunlukta. Zayıflara, gücü yeten kişilere karşı tüm öfkesini kusan ama güce boyun eğen, davasını sonuna dek savunamayan, aciz, kötü varlık. Mazlumların içinde senin gibi dostlar varken düşmana gerek kalmıyor.

    Kısacası dönemin sosyal adaletsizliğine çok güzel ışık tutmuş Zola. Bunu yaparken de taraf tutmaktan ziyade olanı resmetmiş ve doğrular ile yanlışları göstermiş. İnsanların hayalleri ile korkuları, değişen psikolojileri anlatılmış. İşçiler asla bir makine gibi resmedilmemiş. Kazanmaya yakınken göklere çıkardıkları kişileri kaybederken yerin dibine sokan insanların içindeki değişken ruh hali satır satır işlenmiş. Kafanızda soru işareti varsa tereddüt etmeden okuyunuz.
  • 2019 Sabahattin Ali yılı olacak.

    Hürriyet gazetesi kitapsanat eki
    A. Ömer Türkeş köşe yazısı




    Pek çok yayınevi, yazarın telif süresi biten kitaplarının yayını için hazırlıklarını yaptılar ve ocak ayının ilk günleriyle birlikte Sabahattin Ali’nin bütün eserleri yeni edisyonlarıyla okuyucularla buluşacak. Şarkılara, türkülere dökülen şiirleri, çığır açan öykücülüğü, her biri başyapıt niteliğindeki romanları ve trajik hayat hikâyesi ile Sabahattin Ali, edebiyat tarihimizin en büyük isimlerinden biridir. Hesabı sorulmamış, dosyası hâlâ kapanmamış cinayetlerden birine kurban giden Sabahattin Ali, büyük bir yazar olmasının yanı sıra baskılara boyun eğmeyen bir aydın figürü olarak da önemlidir.

    ‘BENİM MESKENİM DAĞLARDIR’
    Tan gazetesinde tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında -Yeni Kitapçı yayınevi tarafından- yayımlanan ilk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’un hikâyesi 1903 yılında Nazilli’nin Kuyucaklı Köyü’nde başlar, hızlı bir şekilde Edremit’e geçer ve II. Dünya Savaşı sürerken sona erer. Roman kahramanı, Yusuf isimli -ailesi eşkıyalar tarafından katledilmiş- kimsesiz bir çocuktur. Aydın bir adam olan Kuyucak Kaymakamı Salâhattin Bey tarafından evlat edinilir. Yusuf’u çocukluğundan delikanlılık çağlarına kadar izleyen hikâye, onu isyana sürükleyen süreci, birey ve toplum çatışmasını, çok canlı bir kasaba yaşantısı içinde adım adım anlatır.

    Yayımlandığı günden bu yana ‘Kuyucaklı Yusuf’taki isyan teması -doğal olarak- öne çıkarılmıştır. Ancak romanın bütünlüğünü sağlayan, kişileri, ayrıntıları kucaklayan ve isyanı tetikleyen tema Yusuf’un çocukluktan beridir sevdiği Muazzez’e duyduğu aşktır. Kasaba hayatını gözler önüne seren pek çok yan hikâyeciği dönüp dolaştırıp işte bu aşk hikâyesine bağlar Sabahattin Ali. Hayat acemisi Yusuf’un Muazzez’e tutkusunun derinliği romanın en hüzünlü tarafıdır ve bu hüzün, romanın her sayfasına serpilmiştir.

    Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanıyla ‘Dağlar’ şiiri arasındaki bağ dikkat çekici. Şiirine şu dizelerle başlar Sabahattin Ali; “Şehirler bana bir tuzak,/ İnsan sohbetleri yasak,/ Uzak olun benden, uzak,/ Benim meskenim dağlardır.”

    Romanını ise şu cümlelerle noktalar: “Yusuf bir oraya, bir de önündeki toprak yığınına baktı. Dişlerini ve yumruklarını sıktı, dudaklarını ısırdı; buna rağmen gözlerinden yanaklarına doğru iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Bu yaşlar bütün manzarayı örtüvermişlerdi. Kollarının yeni ile gözlerini sildi. Hayvanına atladı. Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü.”

    MASUMİYETİN YİTİMİ
    Sabahattin Ali’nin ikinci romanı ‘İçimizdeki Şeytan’, 1939 yılında Ulus gazetesinde 87 bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında kitaplaştırıldı. Yayıncısı Remzi Kitabevi’ydi. Avrupa’da faşizmin, Türkiye’de kafatasçılığın yükseldiği, tek parti yönetiminin hepten sağa kaydığı, ‘komünistler’e baskıların yoğunlaştığı yıllarda yazılan bu roman, hem üniversite gençliğini saran ırkçı, kafatasçı, Turancı görüşlerin hem de faşizmin iktidarına boyun eğen aydın kesimin eleştirisine yönelmesi açısından cesur bir tavırdır. 
    Siyasi tartışmalara kulakları tıkayarak yapılacak ‘tarafsız’ bir okumada, karşımıza bambaşka bir ‘İçimizdeki Şeytan’ çıkar. Öncelikle hüzünlü bir gençlik aşkı hikâyesidir anlatılan. İlk 100 sayfada kaderin cilvesiyle karşılaşan iki gencin birlikte yaşamaya başlamaları o dönem üniversite gençliğinin yaşam tarzlarıyla, umutlarıyla, heyecan ve hezeyanlarıyla birlikte titizlikle işleniyor, Sabahattin Ali bu ana hikâyeyi -tıpkı ‘Kuyucaklı Yusuf’ta yaptığı gibi- gençlerin hayatlarını karartan olaylar dizisiyle derinleştiriyor ve dolaylı olarak siyasetin alanına geçiyor.
    EN HÜZÜNLÜ AŞK HİKÂYESİ
    18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat gazetesinde ‘Büyük Hikâye’ altbaşlığı altında tefrika edilip 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan son romanı ‘Kürk Mantolu Madonna’ ise hiç şüphe yok ki edebiyatımızın en güzel ve en hüzünlü aşk hikayesidir. Aşk hikâyesi derken günümüzün ‘sabun köpüğü’ çok satanlarının ağdalı ve yapıntı aşklarını çağrıştırmasın. Derinlikli bir romandır ‘Kürk Mantolu Madonna’. Arkada yarım kalmış bir aşk şarkısı akıp giderken, faşizmi doğurtan Almanya atmosferini, taşrayı, taşra yalnızlığını, yabancılaşmayı, kısacası pek çok önemli meseleyi -hem de hakkını vererek- ele alır. ‘Kürk Mantolu Madonna’da silik bir taşra memurunun hayatına odaklanır Sabahattin Ali. Ne var ki Raif Bey’in o silik ve renksiz hayatının ardında büyük insani dramlar saklıdır. Raif Bey yıllar önce eğitimi için, I. Dünya Savaşı sonrasının Berlin’ine gitmiş, ilk başlarda bu yabancı kültürle kaynaşamamıştır. Sessiz, içine kapanık Türk genci Raif’i, içine kapandıgı kitaplar, düşler dünyasından, kendisi gibi duygusal yapıdaki bir Yahudi kızıyla yaşadığı tutkulu bir aşk çıkaracaktır. Biri Batı’dan, öteki Doğu’dan gelen, iki yaşam kaçağı, iki düş insanının karşılaşmasıdır bu.

    Sabahattin Ali gerek bizzat kendisinin maruz kaldığı gerekse de tanıklık ettiği olayların etkisiyle üç romanında da bireyin doğasına ve toplumsal yapıya yönelik karamsar bir bakış edinmiş, kötülük ve bencilliğin teşhirine yönelmiştir. Kurtarıcı lider tapıntısını, açgözlülüğü ve güç arzusunu farklı veçheleriyle ortaya koyan romanlarında söz konusu eğilim hem genel olarak toplum yapısına hem de teker teker bireylere içkindir. Sabahattin Ali, bir yazarın yapması gerektiği üzere, birey-toplum arasındaki ilişkileri bireyden yola çıkarak anlatır. Roman kişilerini psikolojik derinlikleri ile birlikte cisimlendirdiğini, roman kişilerinin dış dünyaları kadar iç dünyalarını da tahlil ve tasvir ettiğini, iç dünyaları ortaya koymak için yer yer bilinç akışına yaklaşan iç monologları başarıyla kullandığını söyleyebiliriz.

    Her üç romanındaki ana karakterler -‘Kuyucaklı Yusuf’un Yusuf’u, ‘İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i ve ‘Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’i- birbirine benzer kişilikler sergilerler. Bu; ‘yazarın kafasında yepyeni çizgilerle iyice belirttiği çocukluk, gençlik, öğrenim yıllarının, velhasıl hayat macerasının, ülkülerinin, düşlerinin karma kişisidir’.

    Sabahattin Ali’nin her üç romanının belki de en önemli ortak paydası insanın içinde gördüğü şeytanı yani kötülüğü yakalamış ve yansıtmış olması... Günah keçiliğini üstlenen stereotipleştirilmiş ve basite indirgenmiş allah vergisi kötücül karakterlerle ya da ‘normal dışılıkla’ kavranacak şeytani bir kötülükle yapmıyor bunu. Hayatın içinde filizlenen, serpilip gelişen bir kötülüğü ve bu kötülüğü sıradanlaşan dinamikleri açığa çıkarıyor Sabahattin Ali. Gücü elinde tutup bu sayede güçsüzlere hükmetmeyi hak görenler, güçlülerin yanında pay tutarak pastadan pay kapmaya çalışanlar, arkadaşlarını ihbar eden muhbir vatandaşlar, yıkıcı dedikodular, dışlayıcı mekanizmalar... Bunları yaparken duyulan haz. Utanmak yerine övünmek. Hasetle, kinle, düşmanlıkla yoğrulmuş bir ruh hali. Sadece bize özgü değil; dünyanın her yerinde, her toplumda meydana gelebilecek türden olaylar ve insanlık halleri Sabahattin Ali’nin kaleminden teşhir edilmiştir. Belki de kendisine yönelik saldırıların nedeni, insanları görmek istemedikleri kişilikleriyle yüzleştirmesindendir. Sol düşüncelere sahip muhalif bir insandı ve kuşkusuz bütün yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuştur. Ancak hiç kimse Sabahattin Ali’de çıplak bir ideolojik manipülasyon, didaktik bir tonlama gösteremez. Her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Neye karşı ise, karşı olduğu şeyi apaçık işaret etmez, okuyucunun gözüne sokmaz. Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan...

    http://www.hurriyet.com.tr/...-seytanlari-41070684