• Ne kadar da "Bir tek benim düşüncem doğru" mantalitesinde bir kitap. Yazar 'Modern taassup' profili ortaya koyuyor. Yani kitabında birkaç tane güncel tabir kullanınca entelektüel insan olunmuyor maalesef.
    Başka grupların, dini, kişisel içselleştirmeye hapsettiğini iddia ederken kendisini de tam olarak onu yapıyor. Her şeye kapalı ve kendi fikirlerinin dışındaki her şeyi eleştirmiş. Eleştirmekle de kalmamış kendisinden başka herkesin dalalette ve sapkınlık içinde olduğundan emin bir arkadaş. Yazara bir mesajım olsa şunu söylemek isterdim;'İslamın şartı 5'tir, 6.sı 'haddini bilmektir'' (Imam Gazali)
    Gerçi birçok önemli noktaya da parmak basıyor. İsabetli tespitlerde de bulunmuş. Hatta tam 'mükemmel bir kitap' diyordum ki. Avrupa Birliğiyle ve bazı sair kısımlarla ilgili cümlelere gelene kadar. Hiçbir detaya ve açıklamaya girmeden Avrupa Birliği'ni destekleyenleri neredeyse resmen kafir ilan edecek ifadeler yer alıyor. Bence direkt Avrupa Birliği'ni yadsımak yerine hangi bölümüne hangi kısmına hangi maddesine karşı çıktığını yazsa daha mantıklı ve daha makul olabilirdi. Senin gelmek istediğin seviyeye onlar daha erken geldiyse bunda gurur yapmanın anlamı yok. Nasıl ki ilim Çin'de de olsa gidip alıyoruz, bunu hadis olarak söyleyen kaynaklar dahi var Çin komünist diye ilim almamazlık yapmıyoruz Bu nasıl genel geçer bir kaide ise ahlak kuralları olarak da nerede Daha iyi ise onu almak lazım. Bugün Avrupa Birliği, çocuk hakları, işçi hakları ve İnsan Hakları ve Evrensel değerler adına önemli içerikler barındırıyor. Buna böyle büsbütün karşı çıkıp televizyonu interneti elektronik eşyaları herhangi bir icatları batıdan alırken sıkıntı yok da bizim uzaklaştığımız bazı ahlaki değerleri kazanmak adına oluşturduğu kaideleri alırken mi sıkıntı oluyor.
    O kısmına katılamadım yani daha doğrusu tatmin edici bir açıklama da bulunmamış. E sen Avrupa Birliği'ni destekleyenleri kafir ilan et, öbür Fransız ile konuşanlar kafir ilan etsin öbürü G8 zirvesine katılanı tecrit etsin ne olacak Herkes birbirinin böyle Mürted mi ilan edecek.
    Kısacası yazar bu kitabında kendisini Her şeyi açık lanse etmiş olsa da bence kafa olarak her şeye kapalı bir profil çizmiştir.
  • "Sesini yükseltme! Unutma ki seslerin en çirkini eşeğin sesidir."
    Lokman Suresi; 19. ayet

    OKUMAK ÖĞRENMEKTİR, İNSAN KEŞFETMEK GÜZELDİR !

    İlk defa Aziz Nesin okudum. Zaten aklımdaydı ama Tuco Herrera sebep oldu diyebilirim, malum kendisinin has adamlarından, babam diyor.
    Tuco inceleme de istedi,istemese de muhtemelen yazardım. Bu inceleme için Tuco'ya söz verdim ve ona ithaf olsun :) niceleri hatırım için yaz dedi de kıramazdım onu darılırdı :) Bakınız Mülayim misali , sonuçta yazı mı tura mı demeyin okudum kitabı ve dik geldi düşüncelerim :)
    https://www.youtube.com/watch?v=rgtW_35Df-k

    Kitap kısa öykülerden, yer yer hatıra veya denemeye benzeyen yazılardan oluşuyor. Yazarı tanımak adına tek başına ölçü olur mu, olmaz elbette çünkü hem çok fazla eseri var hem de hayatına dair yazdığı kitaplar var. Fakat yine de çok faydalı ve keyifli bir okuma oldu benim açımdan, çoğu neşeli ama hep de bir hüzün payı olan bu yazıları okumak.

    Neden bugüne kadar okumadım peki? İlle de somut olarak işte şundan diyemesem de, 90lı yıllarda çocuk olduğum için ve hayata bakışımız hayli farklı olduğu için önyargılı veya mesafeli kalmış olabilirim. Bugün bunun gereksizliğinin farkındayım ve okumaya devam edeceğim çünkü aynı fikirde olmamız zaten gerekmiyor.

    Neydi onu toplumda marjinal bir yere getiren? Fikirleri mi, inanç ya da inançsızlığı mı, farklı bakış açıları geliştirmesi mi, elbette daha iyi tanıyanlar bu konuda bilgi sahibidir, henüz yolun başındayım. Öldüğünde kimileri onun için, "İnanmadığı yere gitti" demişler. Bilemem artık tam olarak ne yaşadı , bir insan teki olarak hepimiz gibi göçüp gitti bu dünyadan.

    İncelemenin en başına bir ayet ekledim, aslında hep inanırım ki, hakikati kimin dile getireceği hiç belli olmaz. Bazen hacı,hoca dediğin adamların söylemediklerini Aziz Nesin gibiler söyler. Kitaba ismini veren hikaye gerçekten çok özeldi. "Ah biz eşekler" Okuyanlar bilir, eşeklerin eskiden bir dili olduğunu fakat bunun bir süreçten geçerek sonunda Aİ sesine dönüştüğünü kurgulamış yazar, güzel de etmiş. Kurtların saldırısını hafife alan eşeklerin bir gün ne kadar çaresiz hale geldiğini anlatıyor. Aklıma ister istemez dolar kurunun günümüzdeki durumu geldi,
    "Dolar 5 lira olur mu? Olmaz canım, 5 oldu, 6 olur mu? Hayır ne mümkün.. 6 oldu 7 olmasın sakın? Ne münasebet.."
    Veya bunu tarihimize de uyarlayabiliriz. Osmanlı, Balkan savaşlarını yara bere içinde atlatmışken, 1. Dünya Savaşını da büyük kayıplarla atlatıp nihayet Kurtuluş Savaşına geldiğimizde iyi ki artık "eşeklik etmekle bir yere varılamayacağını" çoktan bilen Mustafa Kemal sazı eline almıştı.

    Bir süredir dünyaya ve haliyle ülkemizdeki gidişata daha muhalif baktığım doğrudur. Kitap sitemizin ve daha çok okumanın da bunda katkısı büyüktür. Yine de iktidar olsun muhalefet olsun veya başkaca kesimler hakkındaki düşüncem, doğrusuna doğru yanlışına yanlış demek yönündedir. Topyekün bir kötülemeyi vicdansızlık olarak kabul ediyorum.

    Biraz daha kitaptan bahsedelim. Nesin'in dili hiciv üzerine kurulu malum. Politik kurnazlığı, kültürel yozlaşmayı, kişisel menfaatleri çok güzel ve vurucu şekilde anlatıyor. Ağalara, beylere de çakıyor elbette, para düzenine de sallıyor.

    Elimdeki kitabın yayın tarihi 1973, Tekin Yayınevi, 3. baskıymış. Kitabın bir bölümü, ilk 2 baskıda olmayıp bu baskıya eklenenlerden oluşuyor. Şimdiki yeni baskılarda eklenen çıkarılan var mı bilmiyorum. 20 kısa öykü-deneme var kitapta.

    Hepsine tek tek değinemesem de bazılarından daha fazla etkilendiğimi söyleyeyim. Özellikle;
    Ah Biz Eşekler, Allah Kabul Etsin,Bizim Ev, Neden Bu Hale Düştük, Marta Tore Öldü,Ramazan Aydın,Fareler Birbirini Yer çok hoşuma giden yazılardı.

    Epeyi uzattım, son olarak Ramazan Aydın hikayesinden birkaç alıntıyla bitireyim. Bir insan tekine odaklanmış Nesin,kendisinin ve insanların yalnızlığına.

    "Orada beni en çok memnun eden şey, yalnız başına olmamdı. Çoktan beri bir türlü yalnız kalamıyordum.Çok uzaklarda tatlı bir anı gibi kalan güzel yalnızlığımı neredeyse unutacaktım."

    "Nasıl olup da yalnızlıktan hoşlandığıma şaşanlar; dahası bendeki bu yalnızlık özlemini yapmacık bulanlar bile var.Nasıl mı yalnız yaşayabiliyorum? İşte böyle. Önce bu, insanın yalnızlıktan ne anladığına bağlıdır. Kendi başına kalınca,hiçbir zaman salt yalnız olmuyorum ki. Çok yalnız kaldığım için, yalnızlığımı çoğaltıp, tek başımayken de kalabalık olmasını öğrendim."

    Hikayenin kahramanı Ramazan Aydın'dan bir duvar yazısıyla bitirelim,

    "İlimdir insanların rehberi
    Duvardır berduşların defteri"

    Biz de defter niyetine buralara yazıyoruz işte, Tuco'nun da dediği gibi hep işsizlikten :) O zaman esen ve işsiz kalın. Herkese iyi okumalar..
  • Sovyet yönetmen Andrei Tarkovski, 10 Temmuz 1984 günü Milano’da yaptığı basın toplantısında, artık ülkesine dönmeyeceğini, ancak hangi ülkede kalmak istediğine henüz karar vermediğini açıkladı. 52 yaşındaki yönetmen, 20 yıllık sinema uğraşında altı büyük film gerçekleştirebildiğini, ülkesini, dilediği yoğunlukta çalışma olanaklarına erişemediği için terk edeceğini açıkladı. Tarkovski, 18 aydır İtalya ve İsveç’te çalışmakta, ayrıca 1983 sonbaharında Londra Covent Garden Kraliyet Operası’nda Mussorgski’nin Boris Godunow’unu sahneleyerek, sanat yaşamında ilk kez opera yönetti.

    Sinemaya görüntü, müzik, kurgu, resim, happening sanatları yanı sıra, derin bir edebiyat ve felsefe birikimi getiren, Batılı yazar-yönetmenler Fellini, Bergman, Herzog, Fassbinder, Bunuel, Saura, Bill DouglasTa karşılaştırıldığında Tarkovski’nin yalnız kendi birikimini değil, tüm Rus yazınının birikimini sinemaladığını saptıyoruz.

    Tarkovski, hem sosyalist, hem de kapitalist düzeni yadsıdığını, her iki düzene de filmsel şiirle karşı çıktığını söylüyor. “Neşeli insanlar beni yanıltır, onlara hiç tahammülüm yok. Ancak hiçbir pürüzü olmayan ruhlar neşeli olabilir, çocuklar ya da çok yaşlılar. Ama neşeli insanlar hiç de bu nitelikte değil. Kanımca neşe, insanın ancak çevresini, içinde yaşadığımız koşulları kavrayamamasından kaynaklanıyor”. “Nostalghia”, diyor Tarkovski “yalnızca memleket hasreti değil. Rusça’da nostalghi bir hastalık, öldürücü bir hastalık anlamına gelir. Andrei, ülkesinden uzak bir hastalığa tutulmuştur. Giderilmesi olanaksız bir özlemin hastasıdır. Neyi özler? Gerçeği, gerçek yaşamı özler.” (Tarkovski’nin Le Monde’da yayımlanan konuşmasından.)



    Kasım 1983’te, gazeteci ve psikiyatrist İrena Brezna, (Basel) Tarkovski ile Londra’da (belki Rusça bildiği için) bir söyleşi yapmayı başarmış. Gazetecinin yönelttiği güncel feminizmi vurgulayan sorulara hiç katılmıyorum, ancak Tarkovski’nin yanıtlarını Türk okuru için de ilginç bulduğumdan bu söyleşiyi çevirmek istedim.

    Brezna: Sovyetler Birliği’nde ünlü olmanızın mutlak bazı ayrıcalıkları var, sakıncaları da var mı?

    Tarkovski: Ünlü olmak ve tanınmak gibi konular beni hiç ilgilendirmiyor. Kendi ünüm konusunda hiç kafa yormadım. Ün, benim için anlamsız.

    Brezna: Sanki ün sizi rahatsız ediyor. İlişkilerden kaçmıyorsunuz. Hemen hemen hiç görüşme yapmıyorsunuz.

    Tarkovski: Gazetecilerle görüşerek, şöhretlerinden yararlanmak isteyenler var. Ben onlardan değilim. Aksine hiç sevmem söyleşileri. Yaptığım söyleşilerden sonra yayımlanan konuşmaların hiçbirini beğenmedim. Beni övdükleri için değil, konuştuğumuz dışında, bambaşka şeyler yazdıkları için. Ünümden dolayı ilgi çeken bir kişi olma duygusu, beni her zaman tedirgin ediyor. Adeta öfkeleniyorum.

    Brezna: Konuşmamızın çıkış noktasının hiç de iç açıcı olmadığını mı anlatmak istiyorsunuz?

    Tarkovski: Hep böyle. Yapılacak bir şey yok. Zaten çıkış noktası ne demek? Siz ve benim için böyle bir şey söz konusu değil. Ortada yalnız sizin benimle görüşme isteğiniz var. Ben de bütün gücümle size karşı direneceğim.

    Brezna: Bizi bağlayan hiçbir olgu yok demekle yanılıyorsunuz. Filmleriniz var. Bu söyleşi sizinle konuşabilmek için bir vesile. Sizi tanımak istiyorum. Ama size ulaşmak oldukça güç.

    Tarkovski: Ama ne yazık ki, bütün güçlükleri atlatabildiniz. Diğer gazeteciler gibi bu güçlüklere takılıp gelmeyebilirdiniz. Ama geldiniz.

    Brezna: Evet, sizi bir kale gibi kuşattım. İşte şimdi buradayım ve nasıl konuşacağımı bilemiyorum.

    Tarkovski: Yalnızca doğallıkla konuşun, yeter.

    Brezna: Filmlerinizi duygularımın derinliğinde algılıyorum. Olaylara bakışınız da bana yabancı değil. Ancak, kadın olarak filmlerinizde kendimi göremiyorum. Yapıtlarınızda kadın ancak geleneksel bir rol oynuyor. Siz yalnız erkeğin dünyasını yansıtıyorsunuz. Ve erkeğin bakış açısından, kadın ancak bilmece. Seven, erkeği anlayan ve tüm varoluşu ancak erkekle ilişkisinde beliren bir kadın var filmlerinizde.

    Tarkovski: Bu konuyu hiç düşünmedim, kadının iç dünyasını demek istiyorum. Kadına, kendine özgü bir iç dünya sunmak çok güç, bunu yapmak da istemiyorum. Kadının bir iç dünyası var, ama kanımca kadının iç dünyası, birlikte yaşadığı erkeğe sıkı sıkıya bağlı. Bence kadının yalnız olması hiç de doğal bir durum değil.

    Brezna: Ya yalnız bir erkek, bu doğal mı?

    Tarkovski: Yalnız bir erkek, yalnız olmayan erkekten daha doğal. Bu nedenle benim filmlerimde kadın ya yok ya da yalnız erkek dolayısıyla var. Yalnız iki filmimde kadın var: Aynada ve Solaris’te. Burada da kadın tabii erkeğe bağımlılığı dolayısıyla var. Siz kadının bu rolünü yadsıyor musunuz?

    Brezna: En azından kendimi o kadında göremiyorum.

    Tarkovski: Birlikte yaşadığınız erkekten, yaşamını sizinkine bağımlı kılmasını mı bekliyorsunuz?

    Brezna: Hiç değil. Ben kendi dünyamı yaşayayım, erkek kendi dünyasını yaşasın.

    Tarkovski: Bu mümkün değil. Kadın ve erkek kendi duygularını yaşıyorlarsa, onları bağlayan hiçbir şey kalmaz. Kadın ve erkeğin iç dünyalarının müşterek bir dünya oluşturmaları gerekir. Bu gerçekleşmezse, kadın ve erkeğin beraberliği mutsuz, uyumsuz ve giderek ölmeye mahkûmdur. Bir kadının erkeğini değiştirmesi bana çok garip geliyor. Önemli olan onun kaç erkeğin karısı olması değil, önemli olan bir ilke. Kadın, bu ilişkileri, bu evlilikleri bir hastalık gibi çeker. Yani kadın bir hastalığa tutuluyor, sonra diğerine, sonra gene bir diğerine. Sevgi, öylesine bütün bir duygudur ki, bir kez daha yinelenmesi olanaksızdır. Ne durumda olursa olsun, olanaksızdır. Kadın, bu duyguyu yineleyebiliyorsa, o zaman sevgi onun için anlamsız demektir.

    Brezna: Kadının doğasını bildiğiniz kanısında mısınız?

    Tarkovski: Bu konuda bir düşüncem var, tıpkı sizin gibi.

    Brezna: Ama ben kadın olarak kendimi derinliğimden tanıyabiliyorum.

    Tarkovski: İnsanın yargıya varabileceği en zor olgu kendisidir. Kendi dünyasını koruyabilme çabası gösteren kadınlara şaşıyorum. Bence kadın olmanın anlamı, kadınsal sevginin yeteneği, onun özverisinde yatar. Kadının büyüklüğü de bu. Böyle kadınlara saygı duyuyorum. Böyle kadınlar da tanıyorum.

    Brezna: Söyleyecek söz bulamıyorum. Size göre kadının varoluşu ancak erkeğe olan sevgisinde anlam kazanıyor.

    Tarkovski: Böyle bir şey söyledim mi? Yalnızca kadın-erkek ilişkisinden söz ettik. Henüz bu durumu açıklığa kavuşturamadım, siz beni saldırganlıkla suçluyorsunuz.

    Brezna: Yeterince söylediniz, bunu siz de biliyorsunuz.

    Tarkovski: Ben yalnız, seven bir insanın artık kendi iç dünyasını içinde saklı tutamayacağını söyledim. Sevdiği insanla kaynaşacaktır çünkü dünyası, başka bütünlük oluşturacaktır.

    Kadını bu ilişkisinden soyutlarsak, ilişkiyi de yıkmış oluruz. Kadın da hemen doğrulup beş dakika sonra yeni bir yaşama başlayamaz. Çünkü kadının iç dünyası, erkeğe olan duygularına bağlıdır. Bence de kadının iç dünyası, tümüyle erkeğe olan duygularına bağlı olmalıdır. Kadın, sevginin simgesidir. Ve sevgi de, insanın sahip olduğu en büyük değerdir. Burada değer sözcüğünü hem nesnel, hem de soyut anlamda, tüm duyguları kapsayan anlamında kullanıyorum. Yaşama, anlamını veren kadındır. Kurtarıcıyı doğuran Meryem’in, sevginin simgesi oluşu bir rastlantı değil. Kadınlarla bu konuyu konuştuğumda, sanki saygınlıkları ellerinden alınacak duygusuna kapıldıklarını görüyorum. Bence bu kadınlar, gerçek saygınlığı ancak kendilerini erkeklerine tümüyle adadıkları zaman elde edeceklerini unutuyorlar. Gerçekten seven bir kadın, sizin yönelttiğiniz soruları yöneltmez.

    Brezna: Ben, insanın hem sevebileceği hem de aynı zamanda kendi iç dünyasını koruyabileceği kanısındayım. Ve korumak zorundayım da. Kadın, kendi yolunu erkeğin yolu olarak seçerse, kaybeder. Elleri boş kalır. Bu eski, çok eski bir tuzak. Ben de zaman zaman, sevgi içinde bütünleşmeye eğilim gösteren bir kadınım.

    Tarkovski: İyi ki öylesiniz. Bu duygunuzla övünebilirsiniz. Ama benim kadından zorla bunu istediğimi sanmayın. Güç kullanarak sevgi kazanılmaz. Bu nedenle görüşüm hiç kimse için tehlikeli değil.

    Brezna: O halde sevgi ya var ya da yoktur.

    Tarkovski: Evet ya var ya da yoktur. Ve sevgi olmazsa, hiçbir şey olmuyor demektir… İnsan yavaş yavaş ölüme gidiyor demektir. Ben yalnız kendi düşüncemi aktarıyorum. Tabii herkesin kendi dünyasını yaşadığı, ilişkilerin soğuklaştığı, bencilleştiği durumlar var. Belki böylesi durumlar daha da kolay. Böylesi ilişkiler daha az sakıncalı. Ve feminizm akımı bu doğrultuda. Gerçekten de bu ve benzeri konularda tartıştığım kadınların tümü, kadın olmanın olağanüstülüğünü kavramamışlar. Her zaman şaşırttı bu durum beni, çünkü kadının iç dünyası, erkeğin iç dünyasından çok başka. Kanımca kadın, bu özelliğinden dolayı erkeğe bağımlı olmadan yaşayamaz. Erkeksiz yaşamaya başladığında, örgensel yaşamını yitirir. Toplumda dilediği yere gelebilir, bir erkeğin işini de üstlenebilir, ama bunlar onu kadınsal kılmaya yeter mi? Hiçbir zaman yetmez.

    Feministlerin neyi amaçladıklarını anlıyorum: Artık sorumluluklarını istemiyorlar. Her zaman ezildiklerini ve eşit haklar kazanarak bu durumdan kurtulacaklarını sanıyorlar. Kavrayamadıkları durum şu: İnsan, kadın ya da erkek, gerçekten yürekten bağımsız olmak istiyorsa, zaten bağımsızdır, özgürdür; özgürlüğü kendisi seçtiği için özgürdür, özgürlükçü bir ülkede yaşadığı için değil.

    Bireyin özgürlüğü, ülkesinin özgürlükçülüğüne bağlı değil, kendi seçimine bağlıdır. İnsanların gerçekleştiremedikleri yaşam özlemlerini başkalarının suçu gibi görmeleri beni her zaman öfkelendirir. Bağımsız olmadığını söyleyen kişilere öylesine öfkeleniyorum ki. Bağımsızlığı istiyorsan, bağımsız ol. Seni engelleyen kim? Mutlu olmak istiyorsan. Ama mutsuzsan, mutlu ol.

    Kadının uzun bir dönem süresince, dünya politikasının önemli olaylarından dışlandığı şüphesiz. Bu tabii haksız bir durum. Ama günün birinde kadın tüm toplumsal yaşama katıldığında ne olacak bilemiyorum. Buna karşı olmadığımı vurgulamak isterim. Kadının toplumsal yaşama tümüyle katılmasından yanayım. Ama bana öyle geliyor ki, kadın o durumda kendi dilediği konumu bulamayacaktır.

    Brezna: Düşüncenize katılıyorum. Erkek yargıları dünyaya egemen olduğu sürece, kadın konumunu bulamayacak… Erkeğin başarısı ölçüt olduğu sürece…

    Tarkovski: Yanılıyorsunuz. Beni önemli bir kariyer sahibi kadın kadar rahatsız eden hiçbir şey yok. Erkek olarak haklarımın sınırlandırıldığını sandığımdan değil. Kadının bu durumu bana hiç doğal gelmediği için. Bence böyle bir kadın, görmezliğe gelmesi gereken bir yola sapmış. Ancak erkekle yanlış bir rekabet onu bu yola sürüklemiş olabilir… Affedersiniz, adınız ne?

    Brezna: Irena.

    Tarkovski: İrena, dinleyin. Siz kadınsal doğanızdan hoşnut olmadığınızı söylüyorsunuz.

    Brezna: Yanlış anlıyorsunuz.

    Tarkovski: Şimdiye dek süregelen kadın-erkek ilişkileri dışında yeni ilişkiler olamaz ki. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli; istesek de istemesek de. Belki herhangi bir gezegende tek cinsiyetli ya da beş cinsiyetli bir dünya varolabilir ve böylesi bir oluşum o gezegenin varlığının sürebilmesi için zorunludur. Belki böylesi bir gezegende hem bedensel hem de duygusal sevgi için beş varlığa gereksinme vardır. Ama yeryüzünde iki varlığa gerek var. Her zaman bu durum unutuluyor. Neden bu gerçek unutuluyor, bilmiyorum. Haktan, durumdan, bağımsızlıktan söz ediyoruz, ama kadının kadın, erkeğin erkek olduğundan hiç söz etmiyoruz.

    Brezna: Öncelikle kadını erkeğe bağımlı kılmanızı anlamıyorum. Ayrıca kadını sevgi, fedakârlık gibi kavramlarla erkeğe bağlamak istiyorsunuz. Oysa bana öyle geliyor ki, siz kendiniz sevgi ve fedakârlığa susamışsınız, ama sanki bu duyguları yaşamaya yeteneğiniz yok.

    Tarkovski: Bilmiyorum. Olabilir. Bu konuda kesin bir yargıya varmam güç. Ayrıca sizin kurduğunuz tümceleri kurmak bana çok güç geliyor. Belki de kişisel yapınız benimkinden çok başka. Kendinizden beklentileriniz başka. Görülüyor ki siz benim Ayna filmimdeki anne değilsiniz. Ayna filmi benim annemi anlatır. Gerçeğe dayanan bir öykü, kayıtsız. Belki de haklısınız, bu filmde kendinizi göremediniz.

    Brezna: Stalker ve Solaris filmlerinde insanlığın sorununa genelde bakışınız beni çok etkiledi, bu sorunu filmsel irdeleyişiniz. Bu söyleşiyi yapmamın nedeni bu. Solaris filminde aşkı da çok olağanüstü ve ince anlatıyorsunuz. Ama Chari’nin tek gücü sevgi. Yaralandığı tek nokta da gene sevgi.

    Tarkovski: Siz yara almak istemiyorsunuz. Hiçbir yarası açılmayan bir insan olarak kalmayı yeğliyorsunuz.

    Brezna: Bir an için düşünün. Kendinizi bir kadının yerine koyun. Yüzyıllardır hep başkaları için varolmaya koşullandırılmışsınız. Hiçbir zaman kendiniz olamamışsınız. Büyük bir yük değil mi?

    Tarkovski: Erkek olarak ayakta kalabilmek de, kadın olarak ayakta kalabilmek kadar güç. Bütün mutsuzluk, tüm sorun başka yerden kaynaklanıyor. O da şu: Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, kitlelerin genel düşünsel düzeyi çok yetersiz. Bugün gözümüzü yumup yarın uyanmayacağımızı da biliyoruz. Herhangi bir akıl hastası bir düğmeye basarsa, üç adet bombanın gezegenimizdeki yaşama son verebileceğini de biliyoruz. Bütün bu gerçeklerin bilincindeyiz, ama onları gene de unutuyoruz. Akılsal ve tinsel ilgilerimiz o denli maddesel varlığımızın esiri ki… hiçbir zaman aklımıza gelmemesi gereken sorunlarla ilgileniyoruz. Bu denli toplumsal sorunun varlığı, ne denli akılsızca davranmış olduğumuzun kanıtıdır. Akılsal ve tinsel açıdan doyum kazanmış bir kadın, hiçbir zaman erkeğin gölgesinde kaldığını, ya da onun esiri olduğunu düşünemez. Tıpkı kadın gibi, aynı doyumu sağlamış erkek de, kadını zorlamayı hiçbir zaman aklından geçirmez. Oysa siz getirdiğiniz örneklerle beni böylesi yanıtlara zorladınız. Bu tür sorunların açıklanması bizi hiç de ilgilendirmemeli. Çünkü bu sorunlar, bizim akıldan yoksunluğumuzun belirtileri. Akılsal zenginlikleri şaşılacak boyutlarda kadınlar da tanıdım. Bu tür kadınlar böylesi sorunları hiç büyütmez, aksine öylesi bir ruh zenginliğine sahiptirler ki, öylesi bir moral [ahlaki] güçleri vardır ki, her erkek önlerinde diz çökmeye hazırdır. Ayrıca böyle kadınların önünde diz çökmek ayıp değil, bir şereftir. İşte sorun burada. İlişkileri açıklamaya çalışmak, kötü bir çıkış noktasıdır. Bu konuda çaba harcamak, hoşnutsuzluğumuzun belirtisidir, yoksa eşitlik aramanın değil. Bu ikisi çok ayrı konular. Bence, bugün kadın korkunç bir duruma sürüklenmiş. Gerçekten seven bir kadın bu tür sorular yöneltmez. Bunlar onu ilgilendirmez bile.

    Brezna: Gerçekten seven kadın, sevgisini bir erkekte toplamaz, tüm dünyaya dağıtır. Nükleer savaşın dünyayı tehdit ettiğini söylediniz. Nükleer silahlar erkeklerin önderliğindeki bir dünyada üretilmiştir.

    Tarkovski: Madame Curie’nin katkısını da unutmayalım.

    Brezna: Sorumlular dünyamıza egemen olan erkeklerin gücü. Kadının, kadınsal içgüdülerine egemen olacağı bir dünya, belki de bu apokaliptik sonuca varmazdı. Böyle bir dünyada kadının sorumluluğunu taşımayıp, kendisini sevgiye ve bir erkeğe atamasını nasıl düşünebiliyorsunuz?… Erkeğin, kadının sıcak sevgisiyle gezegenimizi perişan etmesine seyirci mi kalsın?…

    Tarkovski: Bu korkunç, korkunç bir varsayım. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama, söylediklerinize şaşıyorum. Erkeğin dünyamız hakkında aynı duyguları taşımadığını mı sanıyorsunuz. Erkeğin bu dünyanın efendisi olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Brezna: Ya kim?

    Tarkovski: O

    Brezna: Nerede o?…

    Tarkovski: (Eliyle yukarıyı gösteriyor). Görüyor musunuz söyleşi nereye varıyor. Sonuçları tartışıyoruz, nedenleri tartışacağımıza. Önemli nokta şu: İnsan, varoluşunun temel nedenini kavramamışsa, bu dünyaya neden geldiğini ve ömrünü neden burada yaşadığını bilmezse, o zaman işte dünya zorunlu olarak bugün içinde bulunduğumuz koşullara sürüklenmiş demektir. İnsanlık, daha “aydınlanma çağında” hiç ilgilenmemesi gereken konularla ilgilenmeye başladı. Maddesel dünyaya eğilmeye başladı. Bilmek, öğrenmek isteği, insana, özellikle erkeğe egemen oldu. Ayrıca kadın, erkek kadar bilime susamış değildir. Peki, ne oldu?… İnsanlar, kör gibi çevrelerini ellemeye başladı. Ellerinden başka çevrelerini algılayabilecek uzuvları yokmuş gibi davrandı. Bu dünya ile ilgili o denli şey öğrendik ki, toplumsal bir uyum kazanmamız, mutluluğumuz gerekirdi. Hayır. Tam aksi. Yeryüzü hakkında ne kadar çok bilgi edinsek, bununla uğraşan uzmanlarımız giderek atalarımızın bildiklerinden daha azını kavradığımızı saptıyor. Bizler, yanılgıların gücü altındayız. Yeryüzü üzerine çok şey bildiğimize karar verdik. Ama, hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kesiti üzerine bildiklerimiz, bütünü için yetmiyor, çünkü yeryüzü sonsuz. Kanımca insanın varoluş amacı, bilip tanımakta yatmıyor. Bu insanın entelektüel görevi. Ama temel sorunu değil. Varolmanın temel sorunu, yaşamın anlamını kavrayarak yaşamakta. Örneğin atomun bölünmesiyle yeni bir enerji kaynağı buluyoruz ve bu enerjiden nasıl yararlanıyoruz?.. Atom bombası yapıyoruz, intihar silahı. Söylemek istediğim, buluşları olumlu yönde kullanma yeteneğinden yoksunuz. Bunun da nedeni, insanın niçin yaşadığını bilmemesi. Bilim adamı, yaşamının anlamını, buluşları gerçekleştirmekte görüyor. Bu, gerçeğe pragmatik bir yaklaşımdır. Sanatçı, sanat yapıtları gerçekleştirmek için yaşıyor. Herkes üzerine düşen görevle yaşıyor, bir görevin parçalarıyla ve eşitsizliği algılıyor, birbirine gıpta ediyor. Oysa, her insan, yaşamının anlamını kavrayıp, buna göre yaşamalı. Bu doğrultuda herkesin hakkı var ve herkes eşit haklara sahip: Sanatçı, işçi, papaz, köylü, çocuk, köpek, erkek ve kadın.

    Yaşamın anlamını keşfedemezsek, onu-bunu kurcalamaya başlayıp sorunlar yaratırız. Bu sorunlar, yaşamın anlamını kavrarsak, hiçbir zaman ortaya çıkmayacak. Benim görüşüm bu. Başlangıçta, her şey yerli yerinde. Uygarlığımızın içine düştüğü çıkmaz, bir oransızlıktan kaynaklanıyor. İki kavram uyumsuzluk içinde: Maddesel ve ussal gelişim. Bu, insanın kendisini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya karar vermesiyle başlamış. Toplu mumuz, bu yanlış temel üzerine kurulu. İnsanlar birbirleriyle bir sevgi, dostluk, düşünce alışverişi dürtüsüyle ilişki kurmuyor, tabii yaşamını sürdürebilmek için. Ama, ben insanın başka türlü de yaşamını sürdürebileceğine inanıyorum: İnsan olduğu için, hayvan olmadığı için. Eski toplumlarda, insanların doğa ile uyum içinde yaşadığı ve akıl almaz sonuçlar elde ettiği toplumların yaşadığını biliyoruz. Örneğin Sanskrit yazılarında uygarlıkları saptanan Doğu kültürleri ussal ve nesnel yaşam arasında bir uyum sağlamayı başarmıştır. Bu kültürlerden kalan belgeler, uygarlığın eski çağlarda doğru yönde gelişebildiğini de göstermektedir. Bu uygarlıkların neden ortadan kalktığı sorusu yöneltilebilir. Başka kültürlerin oluşması, onlara düşmanlık beslemesi ve gelişmelerini engellemesi onları yok etmiş olabilir. Bilmiyoruz. Ne olursa olsun, insan yeryüzüne, düşünsel açıdan kendi kendini inşa etmek için geldiğini, içindeki ‘kötülüğü’ yenmesi gerektiğini, bencillikten kaynaklanan ‘kötülük’ dediğimiz duyguyu yenmesi gerektiğini kavramak zorundadır. Bencillik, insanın kendi kendini sevmediğinin belirtisidir, kendi kendini kavramadığının ve sevgi kavramını yanlış anladığının kanıtıdır. Tüm kavram ve olguların deformasyonu burada yatar.

    Bilim dünyamızın budalalığı, yanılgısı ve giderek artan olumsuz sonuçları, kadının gerektiği anda dümene geçmemiş olmasında değildir. Bu olumsuz sonucun nedeni, insanlığın düşünce düzeyinin gereken yüksekliğe ulaşamamış olmasındandır.

    İnsanlık yeni enerji kaynakları arayacağına, düşünce değerlerini yüceltme doğrultusunda çalışsaydı, düşünce enerjisi arasaydı, bugün konuştuğumuz sorunlar var olmayacaktı. O zaman insan daha uyumla, akılsal, düşünsel bir gelişimin denetiminde gelişecekti. Akılsal gelişim sürecinin, entelektüel süreç gibi insanı tek yönlülüğe sürüklemeyeceği kanısındayım. Çünkü akılsalcılık, aynı zamanda uyumluluk kavramını da içerir. Bunun dışında her şey, siz ne kadar haklı da olsanız, ikinci planda kalır. Filmlerimde kendinizi bulamadıysanız, bu benim haksız olduğumu göstermez. Anlatmak istediğim kadının gerçeğini yansıttım ben.

    Çok önemsiz sorunlarla uğraşıyoruz ve bugünün krizli dünyasını kurtardığımızı sanıyoruz. Oysa yanılgıya düşüyoruz. Kanımca bu tür sorunlarla uğraşmak tehlikeli. Bizi temel sorundan uzaklaştırır: Akılsal düzeyde sürdüreceğimiz mücadeleden. Akılsal/tinsel mücadele her alanda veriliyor. Bu nedenle herkes bu mücadeleyi anlıyor. Hiç eğitim görmemiş ama yüce ruhlu bir insan, temel sorunun nerede yattığını kavrar.

    Gerçek sorumluluğunu kavramış bir insanın, temel sorunları yoktur. Yaşamın anlamını bilerek, yeryüzünde yaşama karşı görevimizi yerine getirerek, yaşamak istiyoruz. Ama çoğunlukla başaramıyoruz. Henüz yeterince güçlü değiliz. Bu yolu seçmek ve bu yolda yürümek önemli. Bu temel sorunumuz çözümlenmedikçe, peşimizi bırakmayacaktır. Acı olan, günümüz uygarlığının çıkmazıdır. Toplumu akılsal düzeyde geliştirebilmek için zaman gerek. Oysa zamanımız yok. İnsanın geliştirdiği teknik, artık kendi düğmeleriyle çalışıyor. İnsanlar ve politikacılar, kendi yarattıkları sistemin tutsağı oldular. Onları bilgisayarlar yönetiyor. Bilgisayarı devreden çıkarabilmek için kafaca çaba harcamak gerek. Bunun için de yeterli zaman yok. Tek umut, insanın bilgisayarı devreden çıkaracağı an, kafaca aydınlanmasında.

    — Tarkovski: “İnsanlar ve Politikacılar Kendi Yarattıkları Sistemin Tutsağı Oldular”
    Tezer Özlü
    Milliyet Sanat, 1 Ağustos 1984
  • İdam hiçbir zaman kişisel görüşlerimde kabul edilebilir bir şey olmamıştır. Bu kitabı okuduktan sonra da bu düşüncem bir kez daha doğrulandı. İdam mahkûmiyetinin yalnızca mahkûmun değil etrafındaki birçok insanın da hayatını geri dönülmez şekilde değiştirdiğini çarpıcı bir şekilde anlatan bir kitap. Bir idam mahkûmu kararın açıklanmasından sonra geçen her saniyede ölmeye başlar. Değer verdiği her şeyin elinden birer birer yitip gittigine şahit olmak, dakikalar içinde gerçekleşen bir ölümden daha öldürücüdür. Arkada bırakılan herkesin, acımasız insanların acımasız eleştirilerine mahkûm kalmasının sebebi olmak.. Öleceğimiz günü bilmemek yaradılışımızın bir parçasıdır. Benim için hiçbir adalet sistemi bir insanın ölüm kararını verebilecek kadar güçlü ve âdil olamaz.
  • Kitabın bir yerine kadar çok sıkıldım nedense ve yaklaşık 90 sayfasını çok aşırı yavaş okudum. Sonra bir yıl elime almadım biraz da tembellikten . Ama öyle bir yerde bırakmışım ki pişman oldum ve sonra kitap elime yapıştı.
    —Yani eğer sıkılırsanız bir şans verin derim, hak eden bir kitap. Budizmin etkileri olan, bilgelik içeren, zihni ve kendini yönetmeyi öğreten bir kitap. Aynı zamanda okuyucuyu hikaye üzerinden muhattap alan ve karşınızda iki kişinin konuşmasına tanıklık ediyor hissi veren bir üslupla kaleme alınmış. Şahsi düşüncem, kişisel gelişim kitaplarında yazarlar genelde okuyucuyu direkt muhattap alıyorlar bu sebeple emir cümlesi kullanarak yazıyorlar ve ben bu durumu sevmiyorum . Çünkü bir sürü emir alıyorum hem kalıcı olmuyor hem de sorunumu keşfetsem de adım atmadığımda kendimi kötü hissediyorum.Bu durumdan hoşlanmayan insanlar eminim ki bu üslubu sevecektir. Bu kitapta da birçok emir cümlesi vardı fakat olay iki kişi arasında olduğu için size söyleniyormuş hissi vermiyor ama alıyorsunuz içinize, ders çıkarıyorsunuz.
    Kesinlikle hayatıma dokundu bu kitap.
    Ve son olarakta elinize kaleminizi alarak okuyun derim.Çizilecek çok cümle bulacaksınız. Hepinize iyi okumalar dilerim
  • Samimi bir anlatımla yazılmış Ali Lidar deneme- öykü kitabı. Kitaptaki öyküler de, denemeler de kısacık. Ama o kısacık yazılarda yazar ne demek istediğini gayet güzel anlatmış. Araya argo ve küfür koymayı da ihmal etmemiş.
    Ben tarzını biraz Umut Sarıkaya'ya benzettim.
    Tamamen bana ait olan ve kimsenin katılmasını beklemediğim bir düşüncem var. Böyle kitaplardan bir tane okumak yeter. Tıpkı, kişisel gelişim gibi, polisiye gibi, bir derinliği ve felsefesi olmayan tek taraflı aşk kitaplarını ise bir kez okumak bile ziyan.
    Sonuç olarak çerez diyebileceğim bir okumalık olmuş
  • Küçük prens, Martı ya da Dönüşüm tarzında daha çarpıcı bir kitap bekliyordum ancak basit dille yazılmış masalımsı bir öykü. Kişisel düşüncem tek başına kitap olmayı hakeden bir kitap değil. Bir kaç tane vurucu cümlesi dışında pek de kayda değer bişey yok desem yerinde olur. Farklı ya da sıra dışı bir kitap olmadığı gibi, uzun uzun düşündüren bir kitap da değil.