• İlk defa bir kitabı bu kadar uzun sürede, zorlaya zorlaya bitirdim. Çok sıradan ve durağan bir kitap. Saramago'nun neredeyse tüm kitaplarını okumuşumdur ancak içlerinde bazıları var ki Saramago'nun bunu yazdığına inanmakta güçlük çekiyorsunuz. Kötü demek istemiyorum ancak okuması zor bir kitap.
  • *“Önce Kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu. (sayfa 151)

    *Bir adama daha çarptı. Düşünmek yürüme içgüdüsüne engel oluyor. Bütün çarptığım adamlar birleşip bana cephe alırsa? Alaman Japon’ları, yürürken kimseye çarpmazmış. Çünkü yürümek ve düşünmek, onlarda yan yana giden iki özellikmiş. (sayfa 314)

    *Düşünmeden kapılırsınız olaylara. Sonu ne olacak diye korkmazsınız. Sonu yoktur ki...Sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. (sayfa 321)

    #35100528 bu etkinlik olmasaydı sanırım kitaba önümüzdeki 5 yıl başlayamazdım. Çünkü hem kitabın kalınlığı hem çok okunup çok yarım bırakılması gözümü korkutmuştu. Ama beklediğimden kısa sürede bitirdim :)
    200-300 sayfalara kadar kitabı anlamaya çalıştım doğrusunu söylemek gerekirse. Bazı bölümleri okuyup da hiçbir şey anlamadığım da oldu.

    Okudukça yazarın tarzına alışmaya başladım. Turgut Özben bana uzak kalsa da Selim'i daha çok sevdim. Tv'de, sosyal medyada Olric o kadar çok kullanıldı ki o artık içimizden biri zaten :)

    Kitabı mutlaka okuyun beğeneceksiniz demeyeceğim. Çünkü herkese hitap etmiyor olabilir. Ben ise bu Oğuz Atay eserini bir daha okuyacağım :)

    Bat dünya bat...

    İyi okumalar :)

    #35929706
    #35929928
    #35929991
    #35930102
    #35935296
    #35935695
    #35935867
    #35997468
    #35998600
    #36002028
    #36002097
  • Ulaşımı zor olan bir ada ve seçilmiş 10 insan. Bu insanların ortak özelliği ise geçmişte yaşamış oldukları olaylar ve bu olaylar neticesinde bazı insanların yaşamını yitirmesi. Yeterli delil kanıt olmadığı için hiçbiri ceza almıyor. Belki gerçekten hepsi de suçsuz ama Ada'ya davetiye ile gelen bu insanların arasından bir kişinin adaleti sağlamak istemesi. Kurgu mükemmel sürükleyici katili bulmak çözmek istiyorsunuz ama bunu başaramıyorsunuz. Katil yazılmış bir şiire göre cinayetleri işliyor. Katilin kim olduğunu ise kitabın sonlarında katilin yazmış olduğu itiraf notuyla öğreniyorsunuz. Agatha Christie'nin okumuş olduğum ilk kitabı ve zevkle okudum bitirdim çok da beğendim herkese tavsiye ederim..
  • Kitabı çok zor bitirdim. Çok zor, çok çok zor. Okudukça yoran, yordukça okutan bir kitap. Yapma Şeyda ne demek okuyamıyorum diye diye bitirdim ama sonra öğrendim ki Deniz Feneri zaten en zor okunan kitaplar listesinde ilk 10daymış, yalnız değilmişim 🤭 Kitabın yoruculuğu haricinde kötü eleştiri yapamayacağım, betimlemeler, karakterlerin iç dünyası çok çarpıcıydı. Okuyun! Ama tavsiyem, eğer çok merak ettiğiniz bir kitap varsa bunu öne almayın, uzun uzun okuyun
  • Dostoyevski den güzel ve okunması gereken bir eser.
    Oldukça uzun ve okunması korkutucu duran bir kitap. Okumaya başlamadan önce çok korkmuştum bitirebilecek miyim diye. Ve korktuğum da oldu. Oldukça uzun bir sürede ancak bitirebildim kitabı. Ama bu sürenin uzamasının nedeni kitap değil tamamen benim iş yogunlugumla ilgiliydi. Tabi araya böyle faktörler girince okuma arzusuda azalmış oldu. Ama uzun bir süre elimde kalan bu eseri bitirdim sonunda ve bu beni oldukça mutlu etti.
    Bir baba ve üç erkek evlat. Oldukça sorumsuz ve sevgisiz bir baba ve annesiz ve kimsesiz hayata tutunmaya çalışan erkek çocuklar. Yani ebeveynsiz oldukça zorlu bir hayat.
    Babanin büyük oğlu Mitya nişanlı olduğu halde başka bir kıza aşık olur ve tesadüf bu ki babada aynı kıza aşık olur. Bu asktan sonra zaten düşman olan evlat ve babanın düşmanlıkları artar.Babanın maddi imkanlarını kullanarak kızla evlenmek istemesi üzerine Mitya babasını öldürme kararı alır. Fakat babasını öldürmediği halde cinayet üzerine kalır.
    Öbür tarafta tamamen mahsum ve erdemli rahip olma çabasında olan en küçükleri olan Alyoşa sürekli ailesini bir arada tutmaya çalışsa da çabaları pek sonuç vermez.
    Oldukça duygu yüklü ve aynı zamanda dini olarak nasıl bir birey olmamız gerektiğini vurgulayan ,hikayeden uzaklaşmadan bunu okuyucuya aktarmaya çalışan bir anlatım mevcut.
    Kitap 13 kitaptan oluşmuş kalemi oldukça sağlam bir yazarın eseri. Ben çok zor bititrsemde okurken oldukça zevk aldım. Bana eskiden izlediğim pembe dizileri hatırlattı.
    Sabırlı okumalar...
  • Sonunda Vüs'at O. Bener'in öykülerini canla başla okuyarak bitirdim. Neden canla başla diyorum? Çünkü hakikaten iyi bir okuyucu olsanız bile zor anlaşılabilen, zor bir eser. Benim için okuduğum eseri değerlendirirken 2 kriter vardır:

    1) Yazar dili nasıl kullanmıştır? Sade ve kısa cümleler mi, yoksa uzun ve dolaylı anlatım mı? Bunu kullanırken yazar özgün olabilmiş midir?
    2) Yazar hangi amaçla bu eseri yazmıştır? Eser kimlere hitap etmektedir? Eserden alacağımız mesaj nedir ve ne işimize yarar? Eserden çıkaracağımız anlam nedir?

    Ben modernist öyküye merak ettiğim için girdim, başlangıcı Yusuf Atılgan'la yapmıştım ama şimdi Vüs'at Bener'le ilk modernist öykümü okumuş oldum. Şu yukarıdaki 2 madde bir edebi eserde (en azından benim için) hangi dönemi ele alırsak alalım temel alacağımız kriterlerdir. İşte değerlendirmem de doğal olarak bu kriterler üzerine şekillenecek. Bu bağlamda, beni yakından bilenler postmodern edebiyatı hiçe saydığımı da bilirler, maalesef modernizmin de bir EDEBİYATTA BOZULMA olduğunu düşünüyorum. Elbetteki Vüs'at O. Bener öykücülüğü özelinde düşünürsek birinci maddedeki sorulara kesinlikle olumlu yanıtlar verebilmekteyiz. O, kısa cümlelerden yana. Hiç ''ve'' bağlacı kullanmıyor. Demek istediğini dolaysız anlatmakta, kendine özgü bir dil geliştirdiği de es geçilmemektedir. O yüzden bu kitaba verdiğim 7 puanın 6 puanını dilin kullanımına verdim. Fakat maalesef ikinci maddede belirtilen sorulara asla tatmin edici cevap alamadım kitap boyunca. Kitapta 32 hikaye vardı. Anlatım olarak bu hikayelerin 18'ini beğendim, 14'ünü beğenmedim. Vermek istediği mesaja bakıldığında ise, ORTADA BEĞENİLECEK BİR HİKAYE YOKTU. Zira herkese göre farklı mesajlarla yorumlanan hikayeler, öznel nitelik taşımakla kalmıyor, aynı zamanda bu hikayeleri anlamak da giderek öznelleşiyor. Bir Orhan Kemal kitabını halktan, sıradan biri anlayabilirken bunu kimse anlayamıyor. Tam bu noktada genel anlamda modernistlerin çuvalladığı yer olarak gördüğüm şey, EDEBİYATI ÖZNELLEŞTİRMELERİ, ANLAŞILMAZ HALE GETİRMELERİ, BUNUN POSTMODERNİZMLE ''SERBEST SAÇMALAMA''YA DÖNÜŞEREK EDEBİYAT TEKELLERİNE ALTYAPI SUNMALARIDIR. Böylece okuma oranlarının düşmesinden yakındığımız halk, yani ezilen sınıflar, adeta edebiyatın DIŞINA İTİLMEKTEDİR. İşin garip yanı şu ki üstelik buna da ''Modernleşme'', edebiyatta ''Zincirlerin kırılması'' biçimindeki yaklaşım denmektedir. Aslında bu, edebiyatın, yani dilin esaret altına alınması, halkla buluşamaması, halkın dertlerini dile getirmeden sayfalar arasında ÇÜRÜYÜP GİTMESİDİR. Biz buna o yüzden ''Küçükburjuva Edebiyatı'' ismini veriyoruz. İsim babası Tezer Özlü'dür. Bilge Karasu, bu incelemenin konusu olan Vüs'at Bener, Nezihe Meriç gibi isimler bilerek ya da bilmeyerek özgürleşme adı altında 2000'li yıllardaki Orhan Pamuk, Livaneli, Elif Şafak gibi postmodern putların doğmasına sebebiyet vermiştir. Bu postmodern putların da tamamen popüler kültürün ürünü olarak ortaya çıktıkları, edebi anlamda hiçbir değer taşımadıkları az çok bu işin tekniğini bilenler tarafından gündeme getiriliyor. Öyle ki bu modernizmin postmodernizmle kesişiminin en büyük ürünlerinden biri de Hasan Ali Toptaş'tır. İmge yığınlarıyla okuru boğmaktan, edebiyat yapıyorum diye anlamı yok etmekten başka bir işi olmayan bir puttur o da. Bir başkası İhsan Oktay Anar'dır. Bu mevzuda devam edersek sanıyorum sabahı ederiz. Ancak Vüs'at Bener öykücülüğünü bunlardan ayrı düşünemeyiz, çünkü o da öykülerinde bu yoldan yürüyor.

    Daha kitabın arka kapağında gördüğüm ve sanki marifetmiş gibi aktarılan tanıtım yazısında şöyle diyor: ''Gerçekleri aydınlıktan uzaklaştırıp soyutlamalara götürme çabaları ve anlatışındaki yeniliklerle çağdaşı hikayecilerden ayrı bir yol tuttu'' . Kitabı okuyunca da bu sözün haklılığına şaşmamak elde değil. Ancak GERÇEKLER NEDEN SOYUTLANIR? Bunun cevabı çok basit: İnsanlar gerçeği arayamasınlar, göremesinler diye. İnsan ''Böyle gelmiş böyle gider'' umutsuzluğuna kapılıp kendi içine büzülsün diye. İkinci maddedeki soruları cevaplamaya çalışarak örneğin ''Sarhoşlar'' öyküsünde, yazarın bu öyküyü yazma amacını sorabiliriz. Oysa daha demin söyledik. İNSAN BİR ÇIKIŞ YOLU BULAMASIN DİYE. Bu fikrin şahsen ne bana ne size katacağı hiçbir şey yok. Ancak egemen burjuva ideolojisinin kültür alanındaki tahtını kurmak için vazgeçilmez bir argüman. Böylece Vüs'at Bener öykücülüğünün amacından ayrı ya da birleşik olarak burjuva kültürüne, egemen sınıf kültürüne hizmet ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. O, toplumun güncel sorunlarını edebiyattan dışlıyor. O, kimsenin anlayamayacağı karmaşık ve öznel bir anlatım yaratıyor. Böylece o, burjuva ideolojisinin en sevdiği şeye, yani işçi sınıfının ve ezilen halkın kültürden yoksun bırakılmasına hizmet etmiş oluyor.

    Edebiyatın sadece bir dil üstünlüğü olarak görülmesi çok büyük bir yanılgıdır. Edebiyat aynı zamanda tarihsel, sosyal, ekonomik, siyasi bir çıktıdır da. Yani edebiyatta dil kadar önemli olan bir şey varsa o da o dilin neye hizmet ettiği, ne işe yaradığıdır. Dolayısıyla edebiyat ve aydın, toplumsal meselelerde tarafsız kalamaz. Eğer bunları hiçe sayarak bir edebiyat anlayışı geliştirirsek(ki o bugünün postmodern anlayışıdır) boş lafazanlıktan öteye gidemeyiz. Böyle yaptığımız zaman da, gerçekleri çarpıtır, edebiyatı piyasalaştırmış oluruz. Edebiyatı özgürleştiriyoruz, ''Köy natüralizminden'' kurtarıyoruz derken edebiyat putları yaratmış oluruz. Ben o yüzden pek de Vüs'at Bener incelemesine benzemeyen ama hem ona hem de genel anlamda edebiyatımıza değinen incelememi noktalarken, bugünkü edebiyatın zannedildiğinden daha kısa bir sürede aşılacağını belirtiyor, edebiyatımızın asıl çıkışının realizm olduğunu da söyleyerek bu faslı kapatıyorum.