• Kitabı nasıl okuyacağım bilmiyorum.güneş demirel kitaplarını severek okuyorum.çok duygusal içten.aşk kanatlarını okudum.şimdi benimsini okudum.merakla şimdi deniz ve ateşi bekliyorum
  • Kitabın başlarında çok gömeceğim için üzülüyordum ama çok gömmeyeceğim. O da kitabın sonu için. Ortaları da iyiydi ama az çok tahmin etmiştim. Neyse.

    Bu kitap Sarai ve Victor ile alakalı değildi. (Şükürler olsun) Fredrik ile alakalıydı. Fredrikte Victor’un sağ kolu gibi bir şey. O da çetenin içinde. Sorguları yapıyor genelde.

    Neyse, siz ikinci kitapta buna ihanet eden Seraphine adında bir kadını öğreniyorsunuz. Serephina, Fredrik’in eski karısı. Ama bu kadın kayıp. 6 yıldır. Fredrikte onu arıyor. Bu kitapta bunu anlatmış işte. Fredrik, Serephina’ya ulaşabilmek için bir kız bulmuş. Kız, Serephina’nın yerini bilen tek kişi. Ama bir sorun var:

    Kız, anılarını hatırlamıyor. Yani hafıza kaybı yaşıyor.

    Fredrik onu hatırlatmaya falan çalışıyor, bu süreçte birbirlerine bir takım insanın sinirlerini bozan duygular besliyorlar.

    Yazarı tebrik ediyorum. Bir insan nasıl olaylar ve olaylara bağlı yaşanan duyguları bu kadar alakasız ve gerizekalıca verebilir.

    Ya adam sizi kaçırmış, kaçmaman için ayağına pıranga takmış, yetmezmiş gibi size dişlerini ve tırnaklarını söktüğü insanların işkencelerini canlı canlı seyrettiriyor. Sen ne yapıyorsun? BU ADAMI SEVİYORSUN, ONA GÜVENİYORSUN.

    Allahım yazarken bile ellerim titriyor sinirden.

    İşte buraları okurken kafamda sadece kitabı gömebilmek için uygun kelimeleri arıyordum. Bir insanın masum olması için illa kötü birini, katil birini mi sevmesi gerek? Masumluk bu mudur sadece?

    Masumluk sarı saçlı olmak, beyaz elbise giymek, kırılgan olmak, sürekli ağlamak mıdır?

    Artık o kadar bıktım ki. Bir insanı masum yapacağım diye gerizekalı yapıyorsunuz.

    Ya Fredrik’e ne demeli? Bu bir kurgu ama, birine bağlanmaktansa onla yat, bunla yat, asla bağlanma algısı… bıktım, bıktım, bıktım ve BIKTIM aynı şeyleri okumaktan.

    Buralar o kadar kötüydü ki, kitaba 2 verecektim. Ama sonra ortalarda (her ne kadar böyle bir şey olacağını tahmin etsem de) yine de heyecanla okuduğum bir bölüm geldi. O ki elimden bırakamadım bile diyebilirim.

    Özellikle sonu. Sonunda Fredrik’in öyle bir şey yapmasını gerçekten ama gerçekten beklemiyordum. Ve sırf ortası ve sonu için 6 verdim bu kitaba.

    Ve her ne kadar diğer kitapların da umutsuz vaka olduğunu hissetsem de… yine de okuyacağım. Başladığım işi bitireyim en azından.

    Şuan Alaska’nın Peşinde’yi okuyorum.

    İlaç gibi yemin ederim.

    Dipnot: Bu seriye asla bulaşmayın.
  • Dün sabaha karşı, kendimle konuştum.
    Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
    Yokuşun başında bir düşman vardı,
    Onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum.
    ÖZDEMİR ASAF

    DİPNOT: Özdemir ASAF’ın şairliğini basit bulanlara gelsin Özdemir ASAF’ın bu “DO” şiiri. İçindeki psikolojik gerilimi, duygu yoğunluğunun kısa/öz anlatımını göremeyen veya hissedemeyenler; basit bulmaya devam etsinler…

    DİPNOTLARIN SONDA OLMADIĞI BİR İNCELEME YAZISI...

    DİPNOT: Türk Dil Kurumunun önerisi ile "dipçe"; fakat ben dipnotu kullanmayı tercih ediyorum, bana daha güzel geliyor.

    Yalnızlığımız bize kalabalık geldiğinde, dünyanın hareketlerinin basitleştiğini hissettiğimizde, hayat bizi erken veya geç bir şekilde yorgunluğuyla egale ettiğinde, yenilmemek için zihnimizde yeni dünyalar yaratırız. Şizofreni veya adını bilemediğim türlü kişilik bozukluğu hastalıklarıyla olur bazen bu, bazen de gayet sağlıklı olduğumuz halde, daha sağlıklı olmak amacıyla savunma mekanizmalarımız geçer harekete. Hayatın bir numaralı gerçeği şudur ki, biz insanlar her şeye alışıyoruz. Yaşlılığa, acıya, mutluluğa ve hatta ölüme alışıyoruz. Bu durumda şizofrenik hastaların da bu duruma alışmaktan başka bir çareleri yok elbette. Nasıl ki John Nash zihninde yarattığı üç arkadaşına alışmışsa, nasıl ki Tyler Durden aslında başkası sandığı birinin kendisi olduğuna alışmışsa, nasıl ki Bay Brooks hayali arkadaşı Marshall ile yaşamayı başarılı hale getirdiyse; hepimiz hayatımızda olanlara alışmak mecburiyetindeyiz. İbrahim Yusuf PALA’nın bu kitabında da yazdığı karakterlerin dünyasında yaşayan, gördüğü düşlerin gerçekliğinde yolunu arayan, yarattığı evrenin iğrençliğinde gerçek dünyanın çirkinliğine bile özlem duyan yazar Ramazan Salti’nin Kaybolan Düşler Senfonisi’ne; zihin rüzgârlarımızla ıslık çalarak eşlik ediyoruz.

    DİPNOT: Karakterler o kadar karıştı ki kafamda, belki de baş karakterin adı başkaydı. Kusura bakmayın İbrahim Bey:)
    DİPNOT 2: Akıl Oyunları, Mr Brooks ve Dövüş Kulübü filmleriyle ilgili özel bilgiler verdiğim için özür dilerim:)
    DİPNOT 3: Şizofreni ve benzer hastalıklar psikolojik gerilim eserlerinde her ne kadar hoşumuza gitse de gerçekte karizmatik ve gizemli bir hastalık değil, oldukça üzücü hastalık türleri.

    Bay Şair’in şiiriyle başlayınca kitap, “Eyvah, bir Kahraman Tazeoğlu romanı mı okuyacağım acaba” diye korkmadım değil. Fakat devamında öyle bir noktaya geldi ki eser, soluksuz okudum. + 18 bölümleri rahatsız edici veya yersiz bulmadım, olması gereken şekilde ve seviyede kaldı bence. Psikolojik rahatsızlığı olan bir karakterin hikâyesini okuduğumuz daha ilk sayfalarda anlaşılıyor çünkü. Böyle bir karakterden de sağlıklı bir yaşantı hikayesi beklememiz saçma olur bence. Yazarın hediyesinden dolayı değil, gerçekten beğendiğim için beğendiğimi söyleyerek kitabı psikolojik gerilim – gizem seven herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.Kitapla ilgili fazla ayrıntıya girip sürpriz kaçıran bilgiler vermek istemiyorum. Yazarımız İbrahim Yusuf PALA’nın hediyesi sayesinde sitede okur arkadaşlarımız kitapla ilgili oldukça güzel bilgiler, incelemeler yazmış, ben de yazarımıza teşekkür mahiyetinde bir şeyler karalamak istedim.

    DİPNOT: Kendisine tekrardan teşekkür ediyorum yeri gelmişken.

    Kitapla ilgili tek olumsuz düşüncem, hızlı bitmesi. Daha fazla ayrıntıya girilse, hikâye bizi daha fazla içine alsa, çok daha başarılı bir eser okuyabilirdik diye düşünüyorum.

    SON DİPNOT: Yazımı okuyan herkese teşekkür edip kitapla paralel olduğunu düşündüğüm kendi şiirimle sizlere şimdilik veda ediyorum…


    Farz-ı Misale
    Sevdiğim her şeyim, sevmediklerim oldu
    Düştüğüm yalanın içinde gerçekliğe boğuldum

    Hangisi hayal ve mücerret ?
    Hangisi gerçek ve müşahhas ?
    Ayrıntımda kayboldum.

    Belki de öldüm; hatırlamıyorum
    Belki de gördün cenazemi
    Ben hangi hayatı yaşıyorum ki...

    Seçtiğim her yolun sonunda, pişmanlığımı buldum;
    Verdiğim her kararda müebbetle mahkum oldum

    Hatıralarım gerçek mi ?
    Hayallerimse mecaz mı ?
    Artık çözemiyorum.

    Belki de öldüm; hatırlamıyorum
    Belki de gördün cenazemi
    Ben hangi hayatı yaşıyorum ki...
  • yazarın okuduğum (okuyacağım) ilk kitabı. ancak daha kitaplarının adlarına baktığınızda, mizacının derinlikleri hakkında büyük ip uçları veriyor okuyucusuna.

    kitabını yayınlayan kurumun yorumcu kişisi de zaten umberto eco'nun hafif ironik ve okuyucusunda keyif uyandıran üslubuna atıfta bulunuyor.

    kısacası söz konusu kitabını (yorum ve aşırı yorum) beğenerek okuyacağımdan eminim.

    bir de böyle değerli bir yazarı nasıl olmuş da es geçmişim, açıkçası kızdım kendime. uzun zamandır adını duyduğum, kulağıma çalınan bir yazar ama bir kez olsun "acaba nasıldır? hak etmiş midir nobeli?" diye kitaplarını incelemek aklıma hiç gelmemiş. düşünebiliyor musunuz?..
  • Yakın bir zaman öncesine kadar, kitabı yarım bırakma olayı bana çok zor geliyordu. Zorlayarak okuduğum kitapların, beni kitap okumaktan uzaklaştırdığını fark ettiğimde, gerekirse bir kitabı yarım bırakmanın en doğru karar olduğuna ikna oldum. Belki daha sonra tekrar okuyacağım, nasıl ki doğru insanlar için doğru zaman gerekiyorsa, doğru kitaplar için de doğru zamanı beklemeyi bilmeliyiz bence.
  • "Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum."

    Şimdi al bu hassasiyeti şekillendir şekillendirebilirsen zihninde..

    Cioran 'la ilk tanışmam Hasan Ali Toptaş' ın bir kitabı vesilesiyle oldu. Hemen okumalıyım, diye düşünüp Çürümenin Kitabı 'ndan başladım. Tabi hiçbir fikrim yok nasıl bir okyanusa daldığım hakkında.
    Ortalara doğru, artık boğuluyorum, devam edemeyeceğim, diye düşünsem de inatla devam ettim. İyi ki etmişim.

    Burukluk, tam bir tanışma kitabı olma niteliğinde diye düşünüyorum. Okyanusa çok yüksekten çakılmıyorsunuz en azından.

    Cioran..
    Babası bir papaz, annesi çok fazla inançlı olmayan, geniş görüşlü bir kadın, kendisi ; ütopya karşıtı, Hitler hayranı..

    Bana enteresan gelen şey, alzheimar hastalığından vefat etmiş olması. Bu kitapları yazabilecek yeterlilikte bir insanın, kapasite sınırlarını zorlayan o eşsiz bilgi birikimi ve fırtınalar koparan içsel çekişmeleri, unutmakla malul olmuş ve bu durum bana fazlasıyla anlamlı geliyor.

    Burukluk 'a gelirsek..
    Tekrar okuyacağım kitaplar arasında ilk sırada yerini alıyor. Kelimelerin üstünde ve kelimelerden arındırılmış bir ifade kaygısıyla yazılmış.
    "Her kelime canımı yakıyor." diyor mesela.
    "Her şeyi yıktıktan sonra kendini de yıkmayan bir kitap, bizi beyhude yere azdırmış olurdu." diye ekliyor ilerleyen satırlarda. Birbiri ardına yıkılan düşünce mekanizması ve içine sızdığı beyinleri parçalayacak bir zırva arayışı içinde.

    O'ndaki ölüm fikri de sıradışı.
    " Ölümü solumuş kişi için kelamın kokusu perişanlıktır. "diyor. Bir satırını çözmeye çalışırken, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi, diğer tarafından dağılıveriyor her şey.

    Onu en iyi anlatan cümle ;" Şüphelere karşı susuzluğumu hiçbir şey dindirmiyor. "şüphesiz. :))
    Doyumsuz bir şüphe arzusu sayesinde, düşünme yetisini sürekli tetikleyen bir kısır döngü içinde, zihninden geçenlerin acaba ne kadarını bize yansıttı, diye düşünmeden edemiyorum.

    Yeterince spoiler verdiğimi düşünerek, incelemeyi çok uzatma niyetinde değilim ama muazzam derecede etkilendiğimi de belirtmek istiyorum.

    Böylesine büyük bir okyanusun keşfi, sığ sularda boğulduğumu düşündüğüm sıralarda imdadıma yetişti. Bakış açısını değiştirmek hayatın ta kendisini değiştirmeye muktedir kimi zaman..

    Keyifli okumalar.