Caner Tuncer, Biz'i inceledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · 12 günde · 8/10 puan

BİZ'İ NEDEN OKUDUM? BANA GÖRE ESERİN DİLİ NASIL?

BİZ'i, George Orwell'ın "1984" ve Ursula K. Le Guin'in "Mülksüzler" eserlerini okumaya başlamadan önce, bu iki büyük yazarın çok beğendiği ve övdüğü, aynı zamanda bu iki yazarın bu kült eserlerini yazarlarken Zamyatin'in "BİZ"inden esinlendiklerini öğrenmem sonucu okumaya karar verdim. Türünün ilk örneklerinden olmasının da epey bir etkisi oldu.
Okuyacağım ilk bilim-kurgu, ütopya-distopya eseri olması sebebiyle zorlanacağımı biliyordum. Kitabı bana göre uzun sürede bitirmemin sebebi arka arkaya 1 saatten fazla okuyamamam oldu. Bunun başlıca sebebi de belirttiğim gibi bu alanın içinde yeni olmam, yeni bir tarzla karşılaşmam. Ancak bunun dışında; yazarın, her ne kadar bende büyük hayranlık uyandırsada, sık sık kullandığı şairane betimlemeleri oldu. Zaten okunması güç olan bir eserin, benim adıma daha da zorlaştığını söyleyebilirim bu hususta. Ancak bu anlatımın kalitesi okurken zorlanmama ve verdiğim fazladan saatlere değdi diyebilirim.
Benim size tavsiyem zihniniz mümkün olduğu kadar dinginken, sakin bir kafayla okumanız.

KİTAP İÇERİĞİ İLE İLGİLİ (özet niteliğinde)

Ana karakterimiz D-503 numarasına(ismine) sahip bir matematik mühendisidir. Kitaptaki anlatıcı kendisidir. Kitaptaki bütün olayları kendi kalemiyle, kendi ağzıyla günlük gibi kaydetmektedir. "İNTEGRAL" adı verilen, devletin en büyük projesi olan bir uzay gemisini yapmakla yükümlüdür. (kitapta insan sözcüğünü kullanmıyorlar, numara diye hitap ediyorlar.) D-503 gibi binlerce numara "TEK DEVLET" adı verilen bir devlette yaşamaktadırlar. Tek Devlet'i ise, İyilikçi adında bir insan yönetmektedir.
Bütün numaralar topluğu, İyilikçi'nin koyduğu, bize göre aşırı akılalmaz gelen, kurallara uymakta, karşı gelmemekte, "sen" "ben" gibi bencil ifadeler kullanmamakta ve bunun yerine kitabın ismini aldığı "BİZ", kullanmakta, duygusal düşüncelere ve duygulara sahip olmamaktadırlar.
Bu kurallardan bazıları; "Yeşil Duvar" ile örülmüş devletin sınırlarından çıkmamak, hiçbir uyuşturucu madde ve tütün kullanmamak, saat 22.30'da uyuyor vaziyette olmak ve asla sokaklarda bulunmamak, yeteneğin olan işi yapmak zorunluluğunda olmak(tamamen iyilikçi ve tek devlet adına hizmet etmek şartıyla), özgür bir biçimde dilediğin kişiyle dilediğin zaman dilediğin yerde dilediğin kadar cinsel münasebette bulunmamak, en sık 2 günde 1, daha önceden numarasını devlet tarafından üzerine kaydettirdiğin bir karşı cinsle saat 21.00-22.30 aralarında cinsel birliktelik yaşayabilmek vs...
Karakterimiz D-503, başlarda bu kuralları ve yeni sistemi, Tek Devlet'i sonuna kadar destekliyor, savunuyor. Tarih öncesi dediği, yani bizim dönemimizden bahsettiği, dönemlerin yönetim sistemlerini yeriyor ve bir türlü bu özgürlüğümüze anlam veremiyor.
D-503, numarası üzerinde kayıtlı olmayan ve başlarda nefret duygusunu hissettiği bir kadın numara olan Devrimci I-330'a olan aşkıyla, o dönemin en büyük hastalığına, yani bir ruha sahip oluyor. Sevdiği ve savunduğu yönetim ile aşkı arasında kalan ve istisnai bir biçimde iptidai bir kalbe sahip olan D-503, zamanla bu kararsızlık içerisinde delirmeye başlıyor.

ESER HAKKINDA Kİ DÜŞÜNCELERİM/GÖRÜŞLERİM

Rus yazar Yevgeni Zamyatin, bu eserinde dönemin Sovyet Rusyası'nı ezber bozan bir eserle oldukça etkili bir biçimde eleştirmiş ki, bu eseri yazar Zamyatin hayattayken Rusya'da sattırılmamış. Dönemin Sovyet Rusyası'nda sosyal ve ideolojik düzeni içerisinde mevcut sistemin karşıtı olan devrimci kişiliğini Zamyatin, benzer bir entropik düzen içerisinde ki kitabın ana karakteri D-503'le bizlere ve bütün dünyaya yansıtmak istemiş. Kitabı açıkçası çok rahat bir dönemimde okumadığım için istediğim kadar verim alamadım ama aldığım kadarıyla, düşünce açısından bana çok şey kattığını söyleyebilirim.

adem agalarov, Tom Sawyer’ın Maceraları'ı inceledi.
 21 May 20:27 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

ya cok guzel kitap bu ama. okumanizi tavsiye ederim. okurken hic sıkılmadim. zevkle okudum. Tom gibi cocuklugumuz gecmedi ama olmasini cok isterdim. cesaretli delikanli mert ve gentleman olan Tom ve arkadasi Hak. guzel macera yasamislar sonundada hakl etdikleri hayati kendileri kazandilar. bole kitaplari okudukca hayat dahada guzel diye biliyor insan. Missisipiye gitmek istiyor insan resmen. merak etdim nasil bir yermis. Markin Missisipide hayat diye bi kitabi varmis onuda okuyacagim galiba.

zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 20 May 01:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.

TSena_gl, Kayıp'ı inceledi.
18 May 22:15 · Kitabı okudu · 2 günde · 5/10 puan

Osman Aysu'dan okuduğum ilk kitap, hal böyle olunca da diliyle de ilk defa tanışmış oldum, peki beğendim mi? Pek beğenemedim açıkcası; fazla düz bir anlatıma sahipti, bu sebeple de duyguları hissettirmede de yetersizdi. Bazı kitaplar düz bir anlatımla bile güzel görünebiliyor, evet ama bu tarz kitapların da konusu iyi olmalı; ben, konusunu da pek beğenemedim. Kısacası akıcı bir kitaptı ama beğenemediğim bir kitap oldu.

Kazada ölen bir babanın ardından kızının bulduğu bir defter ve defterde yazılan cinayetler... Aile içinde saklanan sırlar ve aileyi gelen tehditler... Ve tüm bunların içine çekilmiş bir avukat.

Yazar, kitabın sonunda ters köşe yapmak istemiş ama bende öyle bir etki bırakmadı. Kaan karakterinin kendi içinde bir şeyleri sorgulaması güzeldi ama sonrasında bu sorgulamalarını öylece bir kenara bırakması da sinir bozucuydu. Kitapta bir şeyi çok mantıksız buldum, spoil olmadan nasıl açıklayabilirim bilmediğimden bu konuda daha fazla yorum yapamıyorum.
Bir insanın, iğrenç bir plan doğrultusunda kendini bu derece basitleştirmesi beni fazlasıyla rahatsız etti.
Para için yapılan şeylerin bir sınırı yok, bu kitapta da bunu tekrar görmüş oluyoruz.
Neyse ki sonu tatmin ediciydi.
Osman Aysu'nun bir kitabı daha var bende, onu da okuyacağım umarım onu beğenirim.

S. Ali, Hançer'i inceledi.
16 May 15:33 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Normal şartlar altında bir günde okunup, bitirilecek kitabı ancak iki günde bitirebildim. Notlar aldım, önemli yerleri çizdim, düşüncelerimi yazdım, yazara kendimce okurken sorular sordum ve bu şekilde bitti.

Okuduğuma değdi. Zaman kaybı olarak nitelendirilemeyecek kadar güzel bir kiap. Kitabı bitirmeye yakın şunu da düşündüm. Mutlaka devamı olmalı yani bir seri niteliğinde.

Önce kitabın kapağından başlayalım. Oldukça dikkat çekici bir niteliğe sahip bir resim var. 'Hançer' birliğinin bayrağı. Siyah arka plan ve beyaz yazı karakteri ile uyumlu bir çalışma ama keskin olmayan yazı karakteri ile yazılsa belki görsel olarak daha da hoş görülebilirdi diye düşünüyorum. Kapak sloganı ise 'Gökte Allah, yerde Hitler, Allahüekber'. Başka söze gerek yok.

Yakın zaman Türkiye'sini görüyoruz.

Zafer, görsel medyanın en önemli ayağı olan televizyonda başarılı işler çıkaran ve yaptığı haberlerle yerini iyice perçinleyen genel yayın yönetmeni. Aranan, istenen ve çoğu kişi tarafından da yerinde olmak için can atılan bir mevkiye sahip. Halkın nabzını iyi tutan haberlerle diğer kanallara fark atan ve ekibi ile iyi işler çıkaran ve reytinglerde hep başta olan bir kişi. Fakat kendi içi dünyasında fırtınalar
kopan, televizyondaki o başarıyı özel hayatına yansıtamayan ama çoğu kadının da gözü üstünde olan bir kişi.

Bir gün iş çıkışı arabasına binmeye çalışırken, yanına yaklaşıp, bir şeyler söylemek isteyen bir kadının bir anda yere düşmesi, apar topar hastaneye götürülmesi, kadının daha sonra kızıyla ilgili bir şeyler anlatması ve yardım istemesi üzerine gelişen olayları okuyacağız. Konunun dikkate değer olması ve kadına özel olarak yardım etmek istemesi bunu da ancak elinde bulunan televizyon sayesinde yapacak olması yüzünden, birden hiç beklemediği şeylerle karşılaşmasını okuyacağız. Gelişen olaylar neticesinde bir yerlerden tehdit edilmesi; gazetecilik aşkı ile konuyu daha da derinliğine araştırmak istemesi, olayları farklı boyutlara taşıyor.

Görsel ve yazılı basın içinde yaşanan, söylenen ve duyulan haberlerin akışı içinde bir 'kayıp kadın'ı bulma çabalarına tanıklık edeceğiz. Medya-hükümet ilişkilerine yakından şahitlik edeceğiz. Şu anda da hala etkisini yitirmeyen medyadaki
tasfiyeleri, atamaları ve birilerinin adamı olma peşinde koşanları okuyacağız.


Tanınan bir gazeteci hiç tanımadığı bir kişiye, kızını bulması için yardım edecek mi? Kadının kızı seçilmiş mi? Yoksa istemeden bir şeyler mi gördü? Gazeteci Zafer bu işi çözebilecek mi? Anasıyla kızı tekrar buluşacak mı? Kız nerede kayboldu? Bugünle dünü birleştiren nedir? Ya da birileri mi kaçırdı? gibi sorularla devam eden bir konuyu okuyacaksınız. Bir kaybolma olayı, iki kadın, bir olay ve bunları birbirine bağlayan nedir?


Gelen mesaj bir çığlık mı? Mesaj da yazan 'hançer' de nedir? Bu zaman diliminde kaç kişi 'hançer' kelimesini kelime anlamıyla biliyor ya da çağrıştırdığı siyasi anlamı?

Gazeteci Zafer, tutkulu ve kırık bir aşk hikayesiyle hayatını yaşarken bir anda karşısına çıkan olayları nasıl çözecek. Sevgili 'Gözdem' ile hayatın griliğine renk katan Zafer, bu tutkulu aşkı ne kadar devam ettirecek gibi soruların birbirini takip ettiği roman içinde dün, bugün ve yarın üçgeni altında yaşananlar anlatılmaya çalışılıyor. Medyanın bir takım eller elinde nasıl yozlaştırıldığından tutun da, gazeteci olmayan ama gazeteci kimliğini bir şekilde alıp ve bir yerlerin tetikçiliğini yapmak için dünyanın parasını alanların kısa da olsa bir hikayesi de var burada.

35.sayfadan itibaren konu bir anda başka bir boyuta geçiyor. Hitler, Himmer, Ribbentrop, Von Papen gibi kişilerde dünden gelip bugünün içine dahil oluyor.
2.Dünya savaşı, Almanya, Hitler ve adamlarını bu kitaba dahil eden şeyleri ilerleyen sayfalarda okuyacağız. Sonra bir bakacağız Müslüman nazi birlikleri kavramıyla karşılaşıp bunu çözmeye çalışacağız. Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği kimin kurgu kimin gerçek olduğunu sorularla çözmeye çalışacağımız bir bulmacanın içinde ilerleyeceğiz.


Medyanın kendi içinde yaşadığı sıkıntıları, içerden bir sesin dışarı aktarımı şeklinde okuyacağız. Acaba bu sıkıntıların sebebi tam ve özgür olamamasından mı yoksa
patron kavramından mı kaynaklanıyor? Eğer gazete ya da TV sahibi devletle iş yaparsa, bu bağlamda özgür haber nasıl olacak? Hükümetlerin ya da bir takım çıkar gruplarının istemediği haberler gazete sayfalarında ya da TV ekranında olacak mı? Zor.

Zafer de 'kayıp kadın' haberini yapmasıyla, hem içerden hem de dışarıdan gelen baskılar altında kendini ifade etmeye çalışırken, ağır baskılar
neticesinde kendi kalemini kendi kırmak zorunda bırakılışının hikayesiyle birlikte bir medya panoramasını da görmüş oluyoruz. Zamanla aykırı sesler veya farklı düşünceler yerine hep 'sahibinin sesi' olan kişi veya kurumların görüşlerinin 'genel düşünce' olarak yansıtılmasını hem kurgu hem de gerçekte okuyacağız.

Hitler ve ekibi. Hançer, Hançer kardeşliği gibi kavramlar, ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir genel kültür ve tarih bilgisi vererek, dünden bugüne bir köprü kurmaya çalışıyor. Dün bunlar vardı bugün bunlar var ve yarın isim değiştirseler de yine bunlar olacak diyor.
Dün şu kurumların içinde olanlar bugün farklı kurumların içinde ismi İslami de olsa ama hizmet etikleri yerin bu topraklar dışında olduğunu sıradan vatandaş
bilmese de onlara hizmet edenlerin çoğu bunun farkında, bilincinde diyor yazar.

Ortada kaybolan bir kadın ve onu arayan bir anne ve bunu çözmeye çalışan bir gazeteci. Hançer'de bir medya mensubunun içerden yaşadıklarının resmedilmesi yer alıyor. Bunu yaparken de 'kaybolan kadın' karakteri olayın ortasına oturtulup, etrafı dolduruluyor.

Okunması kolay, günümüz dili kullanılmış, akıcı, düşündürücü bir kitap. Tavsiye edilir. İlginç bilgilere rastlayacaksınız. Tarih ve siyasetle ilgili yayınları takip etmiyorsanız belki anlatılan dolaylı kavramın hayal mahsulü bir şey olduğunu sanabilirsiniz ama tamamen gerçektir.

Kaybolan kadını ararken siyasetin karanlık yüzüyle karşılaşmalar, dünden bugüne gelen siyasi atmosfere göndemeler yapıyor.

Hançer'den bahsedilmişken El-Hüseyni'den bahsetmeden geçilmez ve öyle de olmuş. Ortadoğu tarihi içinde mutlaka bu isim geçer. Filistin'de, İsrail'de, Ürdün'de, Suriye'de, Irak'ta yani kısaca bu coğrafyada adı sürekli geçen bir kişidir, el-Hüseyni. Osmanlı devrinde İstanbul'da askeri okulda okumaya gelen ve savaş çıkınca tekrar geri dönen, bir zamanlar Osmanlıcı sonradan İngiliz sevdalısı ve daha sonra da Alman sevdalısı olma sürecinde yaşananlara da kısaca değiniliyor. Ama bu kısım başlı başına bir konudur.

Kitapla birlikte İstanbul'un çeşitli semtleri arasında dolaşıp, tarihi, turistlik yerler olmasa da yine de İstanbul'un hatta artık eski İstanbul diye tarif edeceğimiz yerlerinde bulunan çeşitli mekanlara girip çıkacağız.

Kitap bittiğinde şunu düşündüm. Güzel bir çalışma ve hatta biraz daha uzatılabilirdi. Yani uzatmadan kasıt, tekrarlar değil, bazı yerler biraz daha ayrıntılı işlenebilirdi.
Dini siyasete alet edenlerin bir örneğidir esasında 'hançer'. Yani bu fikriyat, dış devletlere doğrudan veya dolaylı gönül bağlılığın bir sembolü de sayılabilir.


Medya dünyasında yaşanan olaylardan küçük kesitler sunuyor bize yazar. Mustafa Hoş bu kitabıyla Abluka, Çığlık, Big Boss kitaplarını harmanlayıp,
bir çatı hikayeyle siyasal islamcıların küçük bir kesitinden bahsetmiş diye düşünüyorum. Abluka kitabı ile medya dünyasında hem işletmelerin hem de kişilerin nasıl el değiştirdiğini görebiliyorduk. 'Tek Adam' sevdalısı bir takım kişilerin ülkeyi 'tek ses'e çevirmesinin de hikayesini burada okuyacağız.

Mustafa Hoş'un eline sağlık. Big Boss'u okuyup beğenmiştim. Abluka'ya şöyle bir üstten bakmıştım, Çığlık'a ise daha başlamamıştım ama yakın zaman da o iki kitabı da okuyacağım.

Ezcümle: Alın, okuyun ve okudukça şaşıracağınız bol miktarda konu olacağını da bilmenizi isterim. Ayrıca bu kitaptan sonra kendinizi bazı araştırmalar içinde de bulabilirsiniz.
Örneğin ben bu kitaptan çok çok önceleri Serdar Akinan'ın
Buzdağı Buzdağı kitabını da okumuştum ve orada ayrıntılı bilgiler mevcut. Ya da Soner yalçın veya Cengiz Özakıncı'yı okumak istersiniz. Ama ben uzun zamandır elimde olan Kudüs Müftüsü Kudüs Müftüsü Hacı Emin El- Hüseyni nün kitabını okudum. Onun da yakın zamanda incelemesini buraya yazacağım.

Hatice, Köpek Kalbi'yi inceledi.
13 May 23:18 · Kitabı okudu · 6 günde · 9/10 puan

Çok eski tarihlerde ,hiç bilmediğim dönemlerde ve ülkelerde yaşayıp , artık hayatta olmayan yazarların kitaplarını okumak ayrı bir zevkli geliyor bana nedense.

Güncel yazarları ya da Türk yazarları okurken yaşadıkları ortamı ya da coğrafyayı tahmin etmek çok zor olmuyor. Ama bulgakov bu kadar güzel bir eseri nasıl bir ortamda ve hangi şartlarda yazdı bende ayrı bir hayranlık ve merak uyandırıyor. 1925 yılında moskova da yazılmış bir eser... Kitabı okurken dönem incelemesi yaptığınızda, kitabın içindeki söylemleri, hicivleri ve diyaloglardaki eleştirileri daha iyi anlıyorsunuz.

Konusu da kısaca bahsetmek gerekirse; bir bilim adamı olan filip filipovic sokak köpeği şarik e , bir erkek er bezi ve hipofiz bezi nakletmesiyle köpeğin zamanla görüntüsünün ve davranışlarının insana benzemesi üzerine akıl almaz olayları yaşamalarından ibaret.

Her kitabın konusunu arka kapak yazısından anlayabiliriz az çok, ama bu eser yazıldığı dönem ve kurgusu ile fevkalâde. Şiddetle tavsiye ederim, yazarın okuduğum ikinci kitabı sanırım yavaş yavaş her kitabını okuyacağım:)) keyifli okumalar diliyorum:)

Özge Çapkın, Leyleklerin Uçuşu'yu inceledi.
 12 May 05:12 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Grange'ın okuduğum dördüncü romanı. Yani belleğime kaydettiğim muhteşem bir kurgu daha. Başladığımda kuşbilimi, leylekler falan ilgimi çekmediği için galiba bu kitabi zorla okuyacağım diye düşündüm. Ama konu ilerledikçe kitabın içine çekildim. Kitabin son cümlesini de okuduktan sonra bu nasil bir kurgu nereden girdik nereden çıktık diye düşündüm. Bu nasil bir zeka ki bir kurguyu bu şekilde nakletmis romana. Hayran kaldım bir kez daha. Kitabı eleştirebileceğim tek nokta betimlemelerdi. Çoğu kez gereksiz ayrıntıya girmişti yazar ve gerekenden cok daha fazla mecazli betimlemeler kullanmis ama hikaye o kadar iyi ki bu kusuru görmezden geldirtiyor.

Songül Arslan, Çile'yi inceledi.
11 May 19:36 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Necip Fazıl...
Necip fazıl çok şey anlatır, çok şey söyletir insana,nasıl ki her kelimesi çok şey ifade ediyorsa adı da anılınca birçok anlam ve sorgu...

Necip Fazıl okurken duygusuz bişey ile karşılaşmak mümkün değildir okuduğun her cümlenin, her paragrafın şiirin altını çizmek istersin.Çizmek ve yaşamak, yaşatmak istersin. Dolu dolu okursun onu ve okuduktan sonra da boşlukların yavaş yavaş dolmaya başlar. Bi insan kelimeleri bu denli güzel, yan yana oturtup nasıl sunuyor okuyucusuna diye düşünmeden yapamıyor insan? Çok mu yaşıyor, çok mu tanık oluyor,çok mu görüyor ve yahut herşey bir yana gerçek manayı yaşamın amacını olması gerekeni hakikati sunmak için konuşuyor.

Çile kitabı böyle ilk bakışta çok kalın gibi gelebilir ama gözünüz korkmasın. Ilk elime aldığımda daha uzun süreceğini düşünmüş tüm ama başladık tan sonra elimden bırakmak istemedim. Kitaba başladım bitirene kadar gözlerim cümlelerin üstünde fır döndü adeta. Bütün kelimeleri işledi inceden içime. Hakikati gerektiği gibi gerektiği yerde bazen usulca bazen yüzüne bir tokat gibi inercesine anlatmak.

Şiir kitabı okumayı bilmeyen ben bu kitabı başucu kitabı seçtim arkadaşlar. İçim sıkıldıkça, yorulduğumu hissettikçe açıp açıp okuyacağım artık. Sizede Kesinlikle tavsiyemdir alın okuyun ve okutun. Yaşadığımız bu zamanda eksiklerimiz artık o kadar normal geliyor ki bize hakikatten o kadar uzaklaşmışız ki bir sürünün koyunları gibiyiz. Sürünün başı ve arkasından takipte olan bizler doğru veya yanlış, gerçek yahut değil beyinlerimiz otomotik çip görevi görür olmuş. Bir yerden başlamak lazım gerçeği bi yerden ögrenmek ve anlatmak lazım.
Çağımızın hastalığı ki okuyarak değilde duyduklarımız kulaktan dolma şeylere göre yaşıyoruz hayatı. Eksikliklerimizi tamamlamak yerine öğrenip yaşamak yerine değilde, mananın özünü sözünü değilde,görüntü odaklı yaşar olmuşuz. Bakan ama göremeyen...
Çile kitabı gerçek anlamda çok hakikatli bir kitap. Ve kitaptan bi örnek vermeden geçemicem;

*Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı
* Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı?

Yok mu fikir sancısı çeken arkadaşlar?
Daha fazla uzatmadan, eksiğim yanlışlarım olduysa lütfen af buyurun. Ve demek istediğim şey gerçeğin peşinde olun bırakmayın.
Gerçekten yaşayın, sadece bakan değil görenlerden olun. En kısa zamanda da Çile kitabını alıp okuyun. Keyifli okumalar.

Ömer Gezen, Kuklanın Ruhu'yu inceledi.
09 May 15:32 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Vay be! Ben az önce ne okudum ya öyle????
İncelememe başlamadan önce bana bu kitabı hediye edip kitaplığıma kazandıran:Gökçe a çok teşekkür ederim :) Kitap sabah geldi ve heyecanla alıp okumaya başladım ve bırakamadım bitene kadar :D
Neyse incelememize geçelim.
Burada inceleme okumak istemeyenler için kısaca kitabı anlatırsam; BUGÜNE KADAR BU KADAR KISA OLUP DA BU KADAR ÇOK BİLGİ BARINDIRAN BAŞKA BİR KİTAP OKUMADIM diyelim :)
Peki kitabımız neyi anlatıyor? Kuklanın Ruhu-İnsan özgürlüğüne kısa bir bakış yazıyor kitabın üzerinde, sizce de o kadar kısa bir bakış mı bu??
Bence hiç de kısa falan değil :D
Şimdi önce belirtmek isterim ki yazara hayraaaaan kaldım. Kendisi de mükemmel bir kitap kurdu bence.
Kitabı okurken defalarca okuma listeme yeni kitap ekledim ve bu kitapta geçen kitaplar 15 tane falan benim saydığım :D
Peki yazar napıyor kitapta?
İnsan özgürlüğünü Dinden Felsefeden ve Edebiyattan örnekler vererek açıklamaya ve anlatmaya çalışıyor bence.
Ama bu kitap için sadece insan özgürlüğünü anlatıyor diyemeyiz konu olarak çok aşmış durumda.
Kitapta sayamayacağım kadar çok şey anlatılıyor valla üşendim şu anda anlatmaya :DDDD
Neyse ama yazar bunu yaparken hayran kalacağım bir şekilde yapıyor. Mesela ölüm hakkında bir şey anlatacaksa bunu X kitabının bir bölümünde şu şekilde geçiyor diye anlatıyor. Sonra da diyor ki bu ölüm Y kitabında da bu şekilde geçiyor :DD
Adam resmen ben bütün kitapları okudum ve hepsini biliyorum diye gövde gösterisi yapmış :DDDD
Neyse John Krallllllsssssın :D
Son olarak anlayacağınız gibi kitaba aşık oldum :(
Ve iki şey daha diyeceğim:
1- Kitabı 3 kere okuyacağım.
İlkinde not alarak okudum.
İkincide de sessiz bi gece vakti başlayıp ayraç kullanmadan okuyacağım. (Bugün ya da bu hafta)
Üçüncü ve sonuncuda da yazarın kitapta anlattığı kitapları okuduktan sonra okuyacağım( Tahminen birkaç yıl sonra olacak bu :D)
2- Kitap 110 sayfa ama nasıl dolu görmeniz lazım. Kısaca ne kadar dolu olduğunu anlatmam gerekirse bi' buluşma hayal edin. Hani bi kitap seçilip konuşulan buluşmalarda. Hah işte bu kitabı o buluşmalardan birisi için seçerseniz buluşmanız tahminen birkaç gün sürer ve sonunda yorulur ve kitap hakkında konuşmayı bırakırsınız :)
İşte böyle bi kitap bu(Hayran kalma emojisi)
Neyse ben kitabı çok sevddddim ve demem o ki;
Herkese iyi okumalar dilerim :)

Alper T., İslam'da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü'ü inceledi.
06 May 12:47 · Kitabı okudu · 156 günde · Puan vermedi

Çok sevdiğim bir arkadaşın kütüphanesinde görmüştüm bu kitabı, yazar üzerine ve kitap üzerine o kadar heyecanlı konuşuyordu ki “Bu kitabı okumalıyım” diye içimden geçirdim. İçimden geçirdiğim kelimeleri meğerse dıştan da söylemişim. Önce arkadaştan zorla kitabı aldım okuyacağım diye, sonra baktım kütüphanemde yer alması gereken bir eser, kendime de bir tane sipariş ettim.
Cengiz ÖZAKINCI araştırmacı yazar kimliğinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
-Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı
- İBLİSİN KIBLESİ United States Of İrtica
- Dünden Bugüne Türklerde DİL ve DİN
- Amerikan İmparatorluğunun Sonu EURO-DOLAR SAVAŞI
gibi araştırma kitaplarının yanında
-Münevver
-Neveser
gibi romanları da bulunmaktadır.
Yazarın akıcı bir dili olmakla birlikte savlarını belgelerle destekleyerek farazi konuşmadığını açık ediyor bizlere. Daha önceleri başka yayınevlerinde çıkan kitaplarını, artık kendi yayınevi olan “Otopsi Yayınları” altında basmaktadır. Aynı zamanda “Bütün Dünya” dergisinde yazılarına rastlayabilirsiniz.
Kitaba gelince; ilk bölümde yazar bazı kavramlara açıklık getiriyor. İlericilik, gericilik, muhafazakârlık gibi kavramları nasıl kullandığımızı ve aslında ne manaya geldiklerini hiç sıkmadan anlatması ile kitabın içine çekiyor bizleri.
“İlerici olsun, gerici olsun, tutucu olsun genellikle bütün ideolojiler kendilerine geçmişte bir kök arar, geçmişte düşlerinin gerçekleşmiş olduğu bir dönem yaşandığı savını ortaya atar; bir yitirilmiş cennet imgesi yaratır ve geçmişte yitirilmiş olan o cennet düzeni yeniden ve daha üst düzeyde kurmayı bir ülkü olarak gösterir (Syf.46)” ifadesinde yer alan Yitirilmiş Cennet olgusu bütün dinler ve birçok ideoloji tarafından nasıl oluşturulduğu, belgeler dahlinde anlatılıyor.
İlerleyen bölümlerde bütün semavi dinlerin ve hatta çok tanrılı dinlerin gerici düşünceleri, bu gerici düşünceleri uygularken kullandıkları zorlamalar ve katliamlar, dinlerin bilimle tartılması genel olarak anlatılmaya çalışılıyor. Tabi ki yine belgelerle..
Asıl, kitabın ismine dair (İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü) mevzular ilgi çekici ve hayret verici bir şekilde yazarın kaleminden dökülüyor. İslam’ın VIII-XII yüzyılları arasında yaşamış olduğu bilimsel devrimlerin kökenini yazar; Eski Yunan ve Yakındoğu öğretilerini baz alan usa dayalı bilimciliği savunan Mutezile görüşünün İslam Devletleri tarafından benimsenmesi ve bu görüşe dair medreselerin açılıp, eğitimin us yürütme (mantık) üzerine inşa edilmesi olarak gösteriyor.
Eski Yunan düşünürlerinin bilimsel bilgi ve deneyimlerini Hristiyan olduktan sonra şeytanlaştıran Batı, Aydınlanma çağında özellikle Endülüs’te bulunan İslam âlimleri tarafından öğrenmeleri oldukça ironik.
İslam’da Akılcılığa karşı devrim Gazzali nezdinde ortaya çıkıyor. Çöküşün etmenlerinden en önemlisini Haçlı saldırıları olarak gören yazar; Haçlı saldırılarının yakıp yıkmasından çok haçlı saldırılarına karşı duracak itaatkar Müslüman halkın olmamasından kaynaklı olduğuna dem vuruyor. Çünkü o dönem, bilime ve sanata kendini adamış halkı ikna etmek hamasi ve dini propaganda ile başarılı olamıyor. Din adına savaşacak insanları bulmakta zorlanıyorlar. Tam tersi durum Haçlı ordularında mevcut, Bilimden ve sanattan uzak milletleri Papa rahatlıkla dini kullanarak bir araya getirebilmiş. Bunu gören İslam devletleri Sufiliği kullanarak insanları din adına bir araya getirmeye çalışmıştır. Gazzali özelinde yürütülen bu çalışmalar, us yürütmenin dinsel inançları olumsuz yönde etkilediği görüşünü kabul edip yaymaya başladılar.
Bilimsel Yükseliş ve Çöküşün sebeplerini, sonuçlarını ve bilimin gerekliliğini kitabın birçok yerinde görebiliyoruz. Yazar, tekrarlardan kaçamamış ve birçok yerde bazı hususları defa ker anlatmak durumunda kalmış. Ancak ben, yazarın bu tekrarlamaları özellikle yaptığını düşünüyorum. Çünkü yineleyip daha fazla etki yapması ve akılda daha çok yer etmesini istemiş olabilir yazar.
Kitabı çok seveceğinize ve birçok karanlık konuyu aydınlatacağına eminim.
Not: Haddim olmayarak, Editöryel açıdan tekrar incelenmesi gerekiyor kanımca.
• Hangi yönetim biçimi kişilerin düşünce üretme yetilerinin özgürce gelişimine köstek oluyorsa, o yönetim biçimi gericidir. (Syf.35)
• Form, Biçim demektir.
Deform, ilk biçimin bozulması demektir.
Reform ise, özgün, bozulmamış, ilk biçime geri dönülmesi demektir. (Syf.55)
• “Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup olarak görebilir… Ama ben, “kozmik din duygusu” nun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum…” Albert Einstein (Syf.127)
• ....ilerleme, yalnızca bilimsel düşünceyle özgür araştırmaların yapılabildiği, bir önceki kuşağın ürettiği bilgileri bir sonraki kuşağa özgürce aktarabildiği, yabancı toplumların bilgi ve deneyimlerinin çeviri yoluyla edinilebildiği, yeryüzünde o an için var olan en ileri bilimsel bilgilere ulaşılabildiği ortamlarda ve toplumlarda gerçekleşir. (Syf.310)
• Nesturiler ve Nesturilikten Müslümanlığa geçip kendi inançlarını Müslüman adı altında sürdürmeye çalışanlar, Müslüman Araplarca ayrıntıya ilişkin tartışmalara sürüklendikçe, onlara öğretisini koruya geldikleri Aristoteles, vb. gibi Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürlerinin us yürütme yöntemlerini kullanarak karşı çıkmaya başladılar. Müslümanlar bu tartışmalarda Eski Yunanistan düşünürlerinin us yürütme yöntemlerine toslayınca, us yürütme(mantık) bilimini öğrenip kullanmaksızın onları alt edemeyeceklerini anlayarak, Aristoteles, vb. gibi Kur’an öncesi dönem düşünürlerinin yapıtlarını okuyup öğrenmek zorunda kaldılar ve sonunda, Müslüman Arapların da kendi inançlarını Aristoteles’in mantığına uydurarak karşıtlarına benimsetmeye çalıştığı, onları kendi yöntemleriyle vurdukları çok ince tartışmalar oldu.(Syf.336)
• Ey kara cübbeli!.. Senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar Yaradan’ın Sanatı peşindeler;
Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde!..
Ömer Hayyam (Syf.371)
• “Herkes saygı görmek için üztüne güzel giysiler giyer; gelgelelim akıllı ve bilgili kimsenin saygı görmek için güzel giysiye gereksinimi yoktur, o salt usuyla bilgisiyle saygı değer olur.”
Yusuf Has Hacib (Syf.391)

• İnanç ruhun meyvesidir; bedenin değil. O yüzden birini inanca götürmek isteyen kişinin ihtiyacı, iyi konuşma ve doğru düşünme yeteneğidir; şiddet ve tehdit değil…
Papa XVI Benedict (Syf.433)