Okur

Kitabı okurken neden zevk almadım?

Filtrele
Kübra
Eylül'ü inceledi.
256 syf.
·
1 günde
·
Puan vermedi
uzun ve detaylı bir inceleme isteyen varsa.. buyurunuz
Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı kabul edilen, Mehmet Rauf’un ''İlk eserim son üstadıma'' ifadesiyle Halit Ziya Uşaklıgil’e ithaf ettiği romanı, Eylül. Eylül, benim Mehmet Rauf’tan okuduğum ikinci eser oldu. Öncesinde Genç Kız Kalbi’ni büyük bir hayranlıkla okumuş ve çok sevmiştim. Yazarın, özellikle bir erkek yazarın, içinde yaşadığı dönemde böylesi bir kitap yazması, toplumsal eleştirilerini sakınmadan dile getirmesi, savunduğu fikirleri bende büyük bir hayret ve sevgi oluşturmuştu. İyi ki de Mehmet Rauf’u okumaya o eserle başlamışım. Çünkü direkt Eylül’ü okusaydım yazara dair düşüncelerim şimdikinden bir hayli farklı olurdu. Zira Genç Kız Kalbi, benim gözümde ve gönlümde Eylül’den öndedir. Eylül edebiyatımız içinde bir baş yapıttır gerçi, orası ayrı. Mehmet Rauf, Eylül’ü yazma hikâyesini şu şekilde anlatmıştır: ''Fikret gazeteye yeni bir tefrika arıyordu. Bir gün konuşurken tefrika için bana teklif etti… O esnada bir gün Halit Ziya’nın yanındaydım. Biz konuşurken kendisinin ziyaretine bir genç geldi. Lakırdı arasında bunun o hafta evleneceğini öğrendim. Düğünden ve düğünden sonraki tasavvurlarından bahsederken, bu adam balayını Büyükada’da geçirmek istediğini, orada tuttuğu köşkü döşettiğini anlatıyordu. Ben Halit Ziya’nın gözlerinde acı bir esef bulutunun karardığını fark ettim. Ve bana öyle geldi ki ruhu artık böyle bir saadetin kendisi için imkânsız olduğunu anlamaktan kaynaklanan bir acıyla burkulmuştu. İşte Eylül’ün esasını teşkil eden fikri, yani gençliğin akar bir su, esen bir rüzgâr gibi, engellenmesi ve geciktirilmesi mümkün olmayan bir surette uçup gittiğini takdir etmek, eylülde baharın geri gelmesi nasıl imkânsızsa şimdi her şeyin faydasız olduğunu anlamak, ziyan olarak geçen günlerin hasretiyle harap olmak fikrini buradan kaptım. Bu fikir bana o kadar cazip, o kadar derin göründü ki günlerce meşgul olarak işledim, süsledim ve renklendirdim. Romanın esasını hazırlayıp iki hafta sonra Eylül’ü yazmaya başladım.'' Kitap, yazarının da anlattığı üzere, tam da bu konu etrafında şekilleniyor. Süreyya ve eşi Suat ile Necip’in başkahramanları olduğu eserde Suat ile Necip’in arasındaki yasak aşk anlatılıyor. Süreyya’nın ailesinin bağ evinde başlayan hikâyenin daha ilk sayfalarında beş yıldır evli olan Süreyya ve Suat çifti arasında görünürde hiç sorun yokken aslında Suat’ın sık sık kendisini kötü hissettiğini, eşini her daim mutlu etmek adına çeşitli endişeler duyduğunu görüyoruz. Necip ise Süreyya’nın yakın akrabası (kuzeni) ve arkadaşı. O da sıkça bu eve gelerek aileyle vakit geçiriyor. Birçok kadınla kısa süreli ilişkiler yaşayan, kadınlara dair çok genelleyici ve sert fikirleri olan (Kahraman Samson efsanesine atıfta bulunarak ''Çünkü kadın, çünkü Delila'' der ve kadınları kötülüklerin, aldatmaların, çirkinliklerin temsili olarak görerek hiç masum, sadık, iyi bir kadın olmadığını, hepsinin aynı olduğunu düşünür; fakat ironik bir çelişkiyle eleştirdiği şeyleri kendisi de yapar) bir bekardır kendisi. Necip’in Suat’a karşı duyacağı aşk, Suat’ın eşini memnun etmek adına babasından para alarak çok istedikleri yalıya gidebileceklerinin sürprizini yapmasıyla başlayacaktır. Davet ve rica üzerine Necip de onlarla yalıya gidecek ve çokça vakit geçirmeye başlayacaklardır. Süreyya’nın denize karşı büyük bir sevgisi var, çok geçmeden bir sandal kiralıyor ve sık sık denize açılıyor. Suat’a ise deniz rahatsızlık verdiği için ne kadar denese de eşiyle gidemiyor, balkonda endişeyle onu seyretmekle yetinmeye çalışıyor. Süreyya’nın bu gidişleriyle birlikte Suat birbirlerinden biraz daha uzaklaştıklarını hissederken Necip’le de bolca vakit geçirmeye başlıyorlar. Süreyya’nın aksine Necip de Suat gibi piyanoyu, müziği çok seviyor. Süreyya Suat’ın piyano çalışlarını neredeyse küçümserken o, dinlemekten keyif alıyor. Böylelikle Suat ve Necip’in arasında, başka kimsenin dahil olmadığı, bir ortak zevk alanı oluşuyor. Mehmet Rauf denizciliğe olan ilgisini Süreyya üzerinden ifade ederken, bir diğer büyük ilgi alanı olan müziği Necip üzerinden dile getiriyor. Kitapta birçok bestecinin, parçanın ismi geçiyor. Bu alanda bilgi sahibi olmadığım için bilemiyorum fakat bu parçaların da kurguya uygun biçimde özenle seçildiklerini öğrendim. Bilgisi olan, alanın içindeki bir kişi için yazar aslında o bölümlerde de çokça şey anlatıyormuş meğer. ''Romanı kaleme alırken her akşam bir sandala atlayıp, o sırada Tarabya’da oturuyordum, Beykoz’a gelir, bir çayırda saatlerce uzanır, okur ve düşünürdüm, yazar ve çizerdim.'' Eserde temel olarak evlilik, aşk, ihanet, mutluluk, namus gibi kavramlar irdelenmiş. İçsel çözümlemelerin oldukça yoğun, iç konuşmaların uzun, ruhsal tahlillerin oldukça derin olduğu eser; psikolojik roman türünün bu anlamda hakkını veriyor gerçekten. Kolay bir okuma olmadığını söylemeliyim. Bunun belki de bir sebebi, yaz döneminde okumam olabilir. Zira Güneş’in ışıl ışıl parıldadığı, içimin kıpır kıpır olduğu bir ortamda böyle bir eseri okumak, karakterlerin dramatizelerini dinlemek pek de kolay değil tabii… Yeri gelmişken söylemeliyim ki maalesef karakterlerle iyi bir empati kuramadım -ki çok nadir olacak bir durumdur bu benim için. Karakterleri okurken gerçekten yoruldum, sanıyorum bunun sebebi duygularını çok uçlarda yaşamalarıydı. Çünkü gelgitleri fazla olan Necip ve Suat’ın ruh hâli sürekli değişiyor, bir an aşklarının ne kadar ''yüce'' olduğundan bahsedip süslü cümlelerle sevgilerini anlatırlarken bir an sonra büyük bir hüznün içinde ümit edilecek hiçbir şey olmadığından ve ne kadar acı çektiklerinden yakınıyorlardı. Galiba bunda o dönemde realizm akımının revaçta olmasına karşın yine de hâlâ tam olarak etkisini yitirmemiş romantizmin payı var. Belki de kitabın arka kapağında da ''Fakat Eylül’de yaşanan aşk masumiyet ve yüceliğine gölge düşürülmeden korunmak istenir.'' ifadesiyle geçen bu gibi düşüncelere katılmadığım, bu ''aşk''ın benim gözümde çirkinliğini koruduğu içindir. Kitap, ismini Suat’ın kendi durumunu içinde oldukları eylül ayına benzetmesinden alıyor. ''Malum ya hüzün ve matem ayıdır'' diye başlayarak eylül ayı betimlenirken, Suat da ''hayatının şu devresi kendi ömrünün, kendi kadınlık hayatının eylülü gibi geldiğini'' düşünüyor. Yakın zamanda okuduğum bir kitapta geçen şu cümleler kitabı okurken zihnime düştü: ''Aşk hakkında çok okudum, çok düşündüm ve nasıl bir sonuca vardığımı duymak ister misin? İnsan sahip olmadığı şeye âşık olur, kişiye değil. Bu bazen bir kadının kaybettiği babası yerine koyduğu bir adam oluyor, bazen yorulduğu yokluktan onu kurtaran bir şövalye, bazen bir adam için dokunulmamış bir ten... Ve bazen de özgürlük. İnsanlar gerçekten kişilere mi âşık oluyor sanıyordun? 'Kaçan kovalanır' zırvalığı da aklını karıştırmadı mı hiç? Elde edemediğine bağlanıyorsun. Uğultulu Tepeler'de evin kızı neden bir beslemeye tutuldu? Çünkü heyecanlıydı, çünkü bunun onaylanmayacağını ve buna sahip olamayacağını biliyordu. Yusuf Atılgan Aylak Adam'da bütün kitap boyunca neden bulamadığı aşkın yetişemeyeceği otobüste olduğunu söyledi? Romeo ve Juliet, düşman ailelerin çocukları olmasa yine de ölür müydü sanıyorsun? Aşk-ı Memnu'da Bihter hırslarının kurbanı mı oldu, Behlül'e olan aşkının mı? Hayır, aşk ve edebiyat dramadır. Sonu mutsuz biten hikâyeleri herkes daha çok sevmedi mi? Mutlu bir sona sahip olmadıklarını bildiklerinden… Titanik batmasaydı; Romeo, Juliet ve Bihter ölmeseydi; Çalıkuşu'nda Feride, Kamran'ı terk etmeseydi; yine de efsane olurlar mıydı? Rose gerçekten Jack'e âşık olsaydı onun ölmesine izin verip kendisine başka bir hayat kurabilir miydi? O fotoğrafları hatırlıyor musun? Ata biniyordu, çocukları ve torunları olmuştu, gülümsüyordu ve mutluydu. Jack olsun ya da olmasın, annesinin dayattığı değil, kendi istediği hayatı yaşamıştı, onun âşık olduğu buydu.'' Açıkçası bana da Necip’in hissettikleri aşk gibi gelmedi. Sanki aşk değil de, bir tür eksikliği doldurma ihtiyacıydı onunki. Mehmet Rauf’un Halit Ziya’nın gözlerinde gördüğünü anlattığı durum vardı onda da. Kadınlar hakkındaki olumsuz düşünceleri onu sevmeye layık, sadık bir kadın olmayacağı fikrine inandırmıştı ve umutsuzdu. Aslına bakarsak bence korkuyordu da, birini sevip ardından onun da ''diğerleri''nden farklı olmadığını görerek hâyâl kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Bu nedenle sevmeye, evlenmeye uzaktı. Diğer yandan, Suat bu noktada onun için yerinde bir seçimdi aslında. Sevecekti, sevgiye layık olduğunu düşündüğü kadını sevme hissini tadacaktı, fakat evlenmeyecekti de, evlenemeyecekti. Kendisi her ne kadar tersini, kavuşmak istediğini, söylese ve hatta en sonunda ''Gidelim buradan beraber'' dese dahi, ben böyle olduğunu düşünüyorum nedense. Suat’ta bulunan Necip’in istediği masumiyet, sakinlik, saadet, sadakat; evli oluşunun getirdiği yasakla birlikte Necip’in gözünde bir caziplik oluşturdu bence. Suat ise… O da aslında kendisinin de tam olarak ne olduğunu anlayamadığı bir sebepten ötürü eski saadetini, evliliğindeki mutluluğu kaybetmiş bir durumda. Belki Suat’ın aradığı şey de sevildiğini hissetmekti. Çünkü kendisi eşinin mutluluğu ve rahatı üzerine sürekli düşünerek ''uygun/doğru eş'' profili çizerken Süreyya’da bu durum yoktu; kendi isteklerini, denizi düşünüyordu, Suat’ın ilgi alanı onun ilgisini çekmiyordu. Suat evlilik hayatında sallantıda hissettiği bir dönemde Necip’in kendisine olan sevgisini, ilgisini, dikkatini görünce belki de kadınlık gururuyla, sevilmenin getirdiği tatminle bundan etkilendi. Eylül’de anlatılan bu yasak aşkın diğer film, kitaplardaki yasak aşklardan bir farkı bulunuyor. Burada fiziksel arzuların olmadığı, neredeyse bakışlardan ibaret, gözler ve tebessümlerle konuşulan, üstü kapalı sözlerle ima edilen, karakterlerin temaslarının ancak kitabın sonuna doğru Necip’in Suat’ın elllerini ve gözlerini öpmesinden ibaret olan bir yasak aşk var. Aslında onlar da biliyorlar bunun doğru olmadığını, kendi içlerinde çatışmalar yaşıyorlar, hatta ne kadar yanlış olduğunu düşünüp iğreniyorlar. Lâkin dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorlar, kısır bir döngü içindeler adeta. Mehmet Rauf her ne kadar bireylere yoğunlaşan bir eser yazmış olsa da birçok toplumsal konuya da değiniyor. Evliliklerde eşlerin uyum ve ilişkilerini üç örnek üzerinden anlatırken Necip de yaşadıkları aşkı namus, ihanet, ahlak gibi kavramlar çevresinde inceleyip toplumsal algıyı düşünerek felsefi sorgulamlar yapıyor: ''Tabiatta her şeyin insanları aşk ve kavuşmaya yöneltip davet ettiği, engellerin sadece sonradan konulmuş ve esassız kurallardan, hatta faydasız bağlardan ibaret olduğu fikrinde hâlâ sabit olduğu için kendinin yine mustarip ve güçsüz oluşunu anlamıyor, zayıflığına ve âcizliğine kızıyordu. Nefsini vaat edilmiş olası bir saadet için her bağdan uzak tutmaya, aşktan başka her şeyin boş olduğuna karar verip başka hiçbir şeye önem vermemeye niyetlenmişken engelleyemediği bazı duygularına uyarak bu kadarını da feda ediyor, maneviyata her şeyi feda ederek yetiniyor ve yine bundan bile acı çekip mustarip oluyordu… Düşünerek temelsiz bulduğu şeylere böyle elinde olmadan itaat edip boyun eğdikçe, 'Acaba düşüncemde mi yanılıyorum?' dediği olurdu. Fakat hayır, bu akıl ve mantığın, bilim ve felsefenin son çıkarımlarına ve delillerine dayanan bir düşünceydi. O zaman bir anlam, bir sebep bulamayarak bir şeyin doğru olmakla güzel ve iyi olamayacağını düşünür gibi oluyordu. Duygu akıldan daha fazla etki ediyordu, akıldan çok duyguya bağlı olduğumuz için 'toplumsal kurallar ve bağlar' dediği şeylerin asıl varlık ve gereklilik sebebine temas etmiş olduğunu anlayarak, 'evet, işte namus, mutlak namus bu… Ben yalnız kelimeyi kabul etmiyorum, fakat 'şeyi' yapıyorum, işte mecburen yapıyorum, onun altında eziliyorum. Bak bu kadar itaat ederken bile halen mustaribim; ne kadar inkâr edilirse edilsin bu şeyler kötü, çirkin; esasen çirkin, ve ruhum, kalbim bu çirkinliğe, bu kötülüğe tahammül edemiyor, demek namus bu, demek namus var…' diye boynunu büküyordu. Birçokları esasını ve mahiyetini bilmeden, sadece bu namus kelimesine itaatle hareket ederlerken kendisi olayların sevkiyle bu kelimenin işaret ettiği şeyin varlık sebebini hissedip ona esir oluyor ve bunun için onlardan daha çok âciz ve bahtsız oluyordu.'' Bu alıntıda özellikle bir şeyin doğru olmakla güzel ve iyi de olup olmayacağı, insanın reddettiği bir toplumsal kavrama pratikte uymakta mecburiyet hissetmesi, toplumun birçok kavram ve ideolojiyi aslını bilmeden benimsemesi meseleleri zihnimi meşgul etti. Bir başka yerde Necip aynı konu üzerine şu dikkat çekici cümleleri söylüyor: ''Bu yalnız insanların, özellikle insaniyetin selamet ve rahatı için konulmuş, kesin felaketleri engellemek için düzenlenmiş bir kanun değil miydi? İnsaniyet ile insanlığın bu mücadelesinde yine kim mağlup olmuş, hâlâ kim mağlup oluyordu?’' Kitap genel olarak bana şu soruları düşündürdü: Acaba gizli buluşup görüşülen yasak aşk mı daha acıdır ihanete uğrayan kişi için, yoksa yanıbaşında oturup konuşurken gerçekleşen bakışmalar mı? İhanet neye denir? Sevmek, yasak birisini sevmek bir ihanet sayılmayabilir bence. İnsanın kalbini, kimi seveceğini kontrol edebilme gücü tartışmalıdır neticede. Fakat asıl mesele zaten buradan sonra başlamıyor mu? Sevmek, bir derece kabul edilebilir masum bir insan davranışı sayılabilecekken bu durumun üstüne gitmek ihanete giriyor. Açıkçası bana göre Suat ve Necip’in yaşadığı neticede bir yasak aşk ve ihanet. Ne kadar güzellemelerle, süslü cümlelerle anlatılırsa anlatılsın, uzaktan yaşanırsa yaşansın benim gözümde pek de bir şeyi değiştirmiyor. O nedenle onların ''büyük aşkları, şiirsel bakışmaları'' betimlenir, uzun uzun anlatılırken pek çok kez sıkıldım. Normalde, Suat ve Necip daha önce tanışıp farklı bir durumda olsaydı, belki keyifle, heyecanlanarak okuyacağım sahnelerden keyif almadım. Tersine, sık sık, yazarın da sanıyorum kitabı üzerine inşa ettiği, soru ve sorgulamalara kaydı zihnim sık sık. ''Mademki aşk ile saadet ne kadar mümkün değilse aşk ile namus da o kadar imkânsızdır. O halde namus ile huzur ve rahat elbette tercih edilendir.'' (Suatın’ın kitabın sonlarına doğru vardığı ilginç bir fikir…) Kitabın sonu da ilginçti. Sonrasında öğrendim ki yazar zaten böyle bir sonun mesajlarını daha öncesinde çok kez vermiş, ben fark edememişim. O açıdan düşününce kurguya ve karakterlerin dileklerine uyacak bir son olmuş. Eylül, edebiyat dersimizde sık sık geçiyor ve ben de merak ediyordum. Edebiyatımızın bir ilkini, psikolojik roman türünde önemli bir eseri okuduğum için mutluyum. Tahliller, tasvirler hususunda ne kadar başarılı bulsam da maalesef kitap genelinde çok sevdiğimi, favorilerim arasına girdiğini, bir süre sonra öyle alıp da tekrar okuma heyecanı duyacağım bir kitap olduğunu söyleyemem. Yine de, neticede çok kolay sindirilip anlaşılabilecek bir eser olmadığı için ilerleyen yıllarda tekrar okumayı isterim. Mehmet Rauf ise… Genç Kız Kalbi ile, o eserindeki cümleleri, toplumsal eleştirileri, kalemi ve bana hissettirdikleri ile gönlümdeki yerini korumaya devam edecek…
Eylül
7.6/10
· 22,9bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
120 syf.
·
4 günde
·
1/10 puan
Kitabı okurken neden zevk almadım?
Nietzsche, bu kitabında, kendi değişim süreçlerini anlatırken, kim olduğuna dair çıkarımlarda bulunur. Eserlerinin nasıl ortaya çıktığını ve onları yazma amaçlarına değinir. Kendinden, Üst İnsan olarak bahseder. Kendine dair bilgiler verirken: Neden böyle bilgeyim? Neden böyle akıllıyım? gibi sorulara açıklamalar getirir. Kutsal olan her şeye karşı oluşundan, papazlardan, Almalardan nefret ettiğinden bahseder. Hristiyanlık dininin töreyi getirmesine, Tanrısızlık ve hiçlik kavramlarına sıkça yer verir eserinde. Şahsi yorumun, eğer yazarın eserlerini okumak istiyorsa okur, ilk başlangıç kitabı bu olmamalı. İyi bir çevirmenden okumak da yazılanları iyi anlamak için bu kitap adına, dikkat edilmesi gereken bir unsur. Ben bu kitabı çok beğenmemekle birlikte bu durumun, daha önce yazarın hiç bir kitabını okumamamdan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu yüzden önce yazdığı eserleri okuyup, sonra yazar hakkında, eserlerini yazdığı dönem ve koşullar, yazma amacı hakkında bilgi sahibi olmak için bu eseri okunmalıdır. Yeni başlayanlar için de anlaşılması kolay bir kitap değil. Bir de eğer aynı pencereden bakmıyorsanız onu anlar fakat hissedemezsiniz...
Ecce Homo
8.1/10
· 4.646 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Karakedi
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'yu inceledi.
59 syf.
·
1 günde
·
1/10 puan
eğer gerçek bir edebiyatseverseniz, hayatınız boyunca okumak istediğiniz kitapların listesini yaparsanız ömrünüzün hepsini okumaya yetecek kadar uzun olmadığını görürsünüz. bunu gören insanlar o yüzden "ölmeden önce okunması gereken 1000 eser" gibi listeler yapıyor. kitap okurken seçici olmak önemli. bir süredir klasik romanlar okuduğum için araya biraz da yakın edebiyatla ilgili; daha yeni, daha "post-modern" kitaplar sıkıştırayım dedim, oradaki farklı tadı da almak için. filminden ismini duyup bu kitabı okudum ve türk edebiyatı adına üzüldüm. ben ilhami algör'ün yerinde olsaydım bu kitabı yayınlamazdım. bunu da işte "nerede o eski klasikler" nostaljisi ile söylemiyorum: birincisi bu kitabın uzaktan yakından roman sanatı ile alakası yok, ikincisi edebiyatın sürekliliğini sağlayacak şeyler bunlar değil. yazarın kendisi de söyleşisinde demiş zaten: ben yazar değilim, sadece yazıyorum. keşke yazmaya devam etseydi, yayınlamasaydı... bir şekilde işte böyle arabesk tandanslı şarkı sözleri, mahalle ağzı, ipragaz tüp kamyonu, maço tripler, bir iki sansasyonel küfür ve popülist laflar ile iletişim yayınlarının dikkatini çekmiş ve filmini çevirtmiş bir kitap. yazar 55 doğumlu. kitap 95 yılında çıkmış. 2014te filme uyarlanmış. anladığım kadarıyla bu film ile de parlamış. yazar hakkında pek bilgi yok, internette biyografisini bulamadım, iletişimin parlattığı bir isim olduğu kanaatine vardım. kitap roman olarak lanse edilmiş ama bu bir romansa, o zaman bizim roman diye okuduklarımızı farklı bir kategoriye koymak gerekir. bir şahsın bilinçakışı tekniğinde yazdığı kurgusal bir anlatı demek daha doğru olur. bunu da utanmadan söylemek lazım: bu kitaba roman demek, roman sanatına hakaret olur. yazarın karmaşık gibi göstermeye çalıştığı hikaye ve hikayenin işlenişi/biçimi aslında basit: mesleği film montajcılığı olan bir adam işini çok severek yapmasına rağmen, yine işinden kovulur (niye kovulduğu hk bilgimiz yok). diğer tarafta müzeyyen, bebeğine hamileyken kocası trafik kazasında ölür; olaydan birkaç yıl sonra (4-5 yıl?) müzeyyen ile adam bir şekilde karşılaşır ve bir şekilde birlikte yaşamaya başlarlar (nasıl ve neden birlikte oldukları konusunda da bilgimiz yok). anlayabildiğimiz kadarıyla eski kocası zaten müzeyyen'in hayatında etki de bırakmamıştır (nasıl bir ilişkileri vardı, neden bırakmadığı konusunda fikrimiz yok). kitabın kahramanı ile bir semtte dolaşırken ve mahalle kahvesinde oturup etrafı izlerken tanışıyoruz. adam işten kovulduktan sonra kendini yazarlığa verir, hikaye yazmaya başlar fakat bazı fikirler aklına gelse de bunları toplarlayıp bitmiş bir hikaye haline getiremez. her gün hikayesine malzeme çıksın diye dışarı çıkar; sokaklarda yürüyüş yapar, esnafla sohbet eder vs vs. bir yandan da kendi hikayesini yazmaya başlar, işte okuduğumuz kitap kendi hikayesini yazan yazarın hikayesidir (bu klişe de edebiyat tarihinde çokça kullanılmıştır). adam sorunlu bir kişiliktir: kapıların kilitleri adama konuşur, adam bundan anlam çıkarır (adamın bu hale nasıl geldiği konusunda fikrimiz yok). kitaptaki ÇIT adamla konuşan kapının kilidir, adamın hikayesinde "kayışın koptuğu" noktayı simgeler, adamın saçmalıklarını rasyonalize eder. bütün bunlar adamın gözünün önünden geçen sahnelerdir, bu parça parça sahneleri eklektik bir şekilde birleştirip bize anlatır. sonunda müzeyyen adamı terk eder (neden terk ettiği konusunda fikrimiz yok), ama adam terk edeceğini anlar. müzeyyen ayrılmak için adamı çağırır, adam müzeyyen'in karşısına çıkamaz, evin ahatarını zarfa koyup toz olur, kapı kilidinin dilimi adamın bu durumunu rasyonalize eder: "amaaan bitse nolur bitmese nolur". bu kadar. ayna metaforunda ise adam kişiliğinin paraçalara bölünmüş olduğunu bize anlatmak ister, fakat bununla yüzleşmek yerine sorunların üzerini örtmeyi tercih eder (?? keşke yüzleşseydi, o zaman ne kadar yetenekli bir yazar olduğunu irdeleyebilirdik...). çünkü zaten kendi hayatlarımızda da kişiliklerimiz parçalanmış değil midir ve de sorunların üzerini örtmez miyiz falan filan türünde bildiğiniz klişe şeyler. bunları zaten biliyoruz, iyi bir yazar bunları tartışabilir kılmalı, klişe olmaktan çıkarmalı, sorunların kökenine inebilmeli. 80 milyonluk bir toplumun 100 (yada 20, 40, 250 vb) yıldır yaşadığı bir dönüşüm, öyle "ayna kırıldı, ben parçalarını fırçayla boyadım" falan gibi klişe şeylerle açıklanamaz. oysa kitap baştan aşağı klişelerle dolu. anlatım bozuklukları, anlamsız deyimler, yazım yanlışları, böyle bayağı bir sokak ağzı. sokak kültürüne yakın kahramanların sokak ağzı ile konuşmasından bahsetmiyorum, bunu yapmak bir sanattır ama yazarın kendisinin de diyaloglar haricinde sokak ağzı ile yazması bence bayağılıktır. bunu zaten kendisi de söyleşisinde belirtmiş, yazılı kültürden gelmiyormuş. ama bunu belirtirken dahi eksikliğini yada cehaletini kendince rasyonalize etmeye çalışıyor. ilhami algör'e göre eğitim, dil, dilbilgisi vb şeyler sınırları önceden tanımlanmış ve bizlere dayatılan kurumlardır. bunların amacı bizi belli şablonlara göre şekillendirmek vs... gerçekten artık bu micro-fukocu klişeler de baydı. o zaman bütün her şeyi kaldırıp çöpe atalım; hiç bir kavram, kural, yazı tekniği, dilbilgisi, edebiyat tarihi hiçbir şey kalmasın çünkü bunların hepsi birer şablondur, bize dayatılanlardır, işte ingiliz dili ve edebiyatı, türk dili ve edebiyatı, akademik eğitim falan bunların hepsi saçmalıktır, özgür hayatlarımıza gem vurmaya çalışan şablonlar falan filan... yani böyle hiçbir sınır kalmasın deyip her şeyin amaçsız bir şekilde ortadan kaldırıldığı bir edebiyat dünyasında kim neyi yazabilir, kim neyden zevk alabilir? ayrıca bugün bize popüler gelen bir yazarın belki 50 yıl sonra suratına bile bakılmayacak çünkü siz edebiyatta bütün kurumsallığı, sürekliliği, tecrübeyi, birikimi "yav bunlar bizi şablon yapıyor ha" kaypaklığı ile yok etmiştiniz?? şimdi yazara bir soru soruyorlar, bilmiyorum diyor. başka bir şey soruyorlar, kıvırıyor. başka soruya geçiyorlar ama gençler ısrarla soruyor çünkü yazar her soruya kaçamak, psişik, gizemli cevaplar veriyor vs en sonunda yazar açıkça söylüyor "beni bilir kişi olarak görmeyin, ben kavramlardan anlamam, bunun eğitimi almadım, ama zaten bütün kavramlar hayatımıza gem vura....". işte "ama"dan sonrası tamamen bu zırvalığın rasyonalize edilmesi. rasyonel bir temele dayanmayan hiçbir şeyi kalabalıklara yediremezsiniz. bir yazar söyleşi yapıyor. karşısındaki gençlerin -bırak kavramlar üzerine akademik eğitim almayı- hayatta edindikleri tecrübe dahi sınırlıdır. sen 60 yaşında bir yazar olarak bu kitleye bir şey katamıyorsan o senin eksikliğindir, bu eksikliğini "ama zaten bütün kavramlar hayatımıza gem vura.." diye rasyonalize edemezsin. bazı kavramlar bizi özgürleştirir bazıları gem vurur; bunlar aslında ortak bir kavramın farklı taraflar tarafından sahiplenilme ve pratiğin teorize edilmesinden başka bir şey değildir. amiyane tabirle "her sınıf kendi tarihini yazar". bunları sınıflandırmak yazarın görevidir ve ancak iyi yazarlar bunu kavrayabilir. öyle hikaye yazmak için sokakta dolaşan insanların yapacağı iş değildir bu. 60 yaşında bu işi yapamıyorsan "ben bu kadar yapıyorum kardeşim" de, bu kadar basit. oysa burada yapılan şey cehaletin estetize ve teorize edilmesidir. kitabı ben pdften okuduğum için basılı hali kaç sayfa bilmiyorum ama şu kitaptan en az 50 tane zırvalık çıkartıp buraya yazabilirim. bunları okurken kaydettim. bazılarını alıntılarda gösterdim, daha bir çoğunu da uzun olmasın diye paylaşmadım. +saçma saçma muhabbetler. burada küçük bir kız çocuğuna orospu diyor. #102140076 +anlatım bozukluğu #102271017 #102271742 +müzeyyen bunu terk ediyor, adam neden terk ettiğini anlamıyor ve bize soruyor neden terk etti diye. eh biz de ona soruyoruz "kardeşim yazar olan sensin, biz nereden bilelim hikayeyi yaşayan sensin, sen anlat"... +cinsiyet ayrımcı ve alttan alta kadına karşı şiddeti, tacizi estetize eden ifadeler, seviyesizlik, bayağılık +kitaptaki ögelerden biri de şarkılar. şarkıları toplumsal hayatımızın aynası, tarihimizin yansıması olarak görüyor. hatta demiş ki, "Ulan, dedim, bu milletin tarih kitabına ihtiyacı yok. Şarkıları peş peşe diz, koy kasete, ver radyodan...” hee evet daya şarkıyı gitsin aynen, çok estetik, edebi bir zevk aldım bu yaklaşımdan hmm. ilk şarkı örneğini yemen türküsünden vermiş, oradan nataşa türküsüne kadar gidiyor. "Rusya'dan kızlar geldi doldi sahiller doldi, Bekarlara neysa evlilere ne oldi" falan diyor şarkıda. yani sovyetler birliği dağıldığında kapitalizm tarafından esir alınan bir halkın eğitimli, kültürlü kadın vatandaşlarının karadeniz coğrafyası tarafından fuhuş batağına sürüklenmesi bizim kültürel değerimiz midir? yoksa eleştirilmesi gereken bir çürüme, ahlaksızlık örneği midir? ahlaksızlığın, insanın en temel özelliklerinin aşağılanmasından zevk duyulmasının estetize edilmesi bir edebi bir değer taşır mı? böyle kitapların türk edebiyatı adına piyasaya sürülmesini ben utanç verici buldum. youtu.be/hOBPF6NcvHE?t=915 bu da yazarın söyleşisi. bırakın edebiyat, roman vs bir şey konuşmayı, böyle bir insanla en basit bir sosyal meselenin bile tartışılabileceğini sanmıyorum. adam daha kendini ifade edemiyor. eğer bu kitap bir edebiyat ürünüyse, türk ve dünya edebiyat tarihinde bu kadar donanımlı, yetenekli yazarları nereye koyabiliriz bilmiyorum... yazık.
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Asiye Ulu
Körlük'ü inceledi.
331 syf.
·
65 günde
·
4/10 puan
Neden bu kitap bu kadar herkesin dilinde, diye sorarak başlamak istedim. İçeriğine çok fazla değinmeden eleştirmek istiyorum fakat bu mümkün değil. Aniden gelen bir sorun ve aniden giden bu sorun arasındaki kaosu öyle kendini tekrarlayan bir algı içerisinde işlemiş ki yazar sanki kitap sürükleyicilik özelliğini 100 sayfa içerisinde sıkıştırıp 320 sayfa boyunca kendini tekrarlamış, Neden bu ısrarla uzatma çabası yazardaki, mesaj çok net değil miydi ki? İnsan her ne olursa insandır ve temel ihtiyaçları karşılanmaz ise iyi insan kötü insan yoktur ihtiyacı karşılansın diye kaos oluşturan inanlar vardır, olayın özü budur. Önce açlık, sonra barınma ve sonra sevgi, saygı Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin romanlaşması gibi... Peki ben bu kitabı bitirdiğimde ne edindim? Hiçbir şey! Bana kitap aniden gelen bir sorunun aniden gitmesi dışında hiçbir şey anlattı mı? Nedenler sonuçlar doğurur, sonuçlar da nedenleri? Nedensiz hiçbir şey yoksa eğer bu kitabın amacı nedensiz sorunların var olabileceğini ve aynı nedensizlikle yok olabileceğini anlatmak mıydı yoksa insan ne olursa olsun insandır, kaos insanın hayatında her şekilde var her zaman var olacaktır mı? Içel bir aydınlanma anlatılıyor deniyor, insanlar birbirlerini öldürerek mi bu aydınlanmayı yaşadı? Açlık söz konusu olduğunda tamamen düşünceleri bir kenara bırakarak mı? Sonunda sadece geçen aslında kör olan diye başlayan ifade bütün kitabın içsel bir aydınlatmayı anlattığı düşüncesini oluşturmak için yeterli değil... Beni tatmin eden bir kitap değildi okurken zevk almadım, sonunu getirme nedenim ise sadece bilimsel olarak tamamlamazsam beynimde o çekmecenin darmadağın kalacak olması düşüncesi... Okuyup çok beğenen kişilerin olduğunu biliyor buna saygı duyuyorum ama benim bakış açıma göre beğendiğim bir kitap olmadı. Beğenmediklerim arasına katıldı.
Körlük
8.6/10
· 54,5bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
Annie Acil serviste işim bittiğinde neredeyse gün doğuyordu. Eve döndüm. Christine'e, artık ona ihtiyacım olmadığını, defolup istediği kişiyle evlenebileceğini, başkasını bulduğumu söylemeye hevesliydim. Fakat evin kapısını açtığımda o çoktan gitmişti. Üzgün hissetmek istemiyordum ama yarısı boş dolapları görünce kendimi tutamadım. Ancak Faith Brown'u düşününce o duygu hemen kayboluverdi. Tanrı'nın bir kapıyı kapatırken diğerini açması bu anlama mı geliyordu? Eh, Faith açılan, Christine kapanan kapıydı. Tek yapmam gereken Faith'in o kapıdan kollarıma gelmesini sağlamaktı Christine 'in yanına almayı unuttuğu her şeyi toparlayıp attım. Tıp eğitimi beni biraz obsesif kompulsif yapmıştı, o yüzden de evimizin neredeyse hastanedeki ameliyathaneler gibi görünmesini istiyordum. Christine eskiden salondaki ameliyathane ışıkları yüzünden benimle alay ederdi. O daha ziyade yatak odamızdaki abajurun kısık ışığını seviyordu ama faturaları ödeyen ben olduğum için bu fikri kendisine saklıyordu; en azından çoğu zaman. Onunla ilgili sevdiğim şeylerden biri de buydu; değiştiremeyeceği ya da en azından buna cüret edemeyeceği şeyler konusunda sessiz kalırdı . İşte bu yüzden aniden heteroseksüel olmaya karar verince şoka girmiştim. Bana neden evlenmek istediğini de söylememişti. Artık bir önemi de yoktu. Artık zaten umursamıyordum çünkü gerçek bir aşk bulmuştum. Lisedeymişim gibi davrandığımı fark edince gülümsedim. Ergenler gibi hareket etmeyi seviyordum. Tabii ki ergen kafasıyla doktor olmamıştım. Faith Brown'u kazanmam gerektiğini biliyordum. Bir oyun planı ya da biz doktorların söylediği gibi, tedavi protokolü geliştirmem gerekliydi. Tabii benim sevdam bir hastalık değildi. Ha stalıkların ötesindeydi. Sistemimden çıkarmam gereken bir bakteri de değildi. Cinsel dürtüler ile aranan ruh eşini birbirine karıştıracak değildim. Tabii onu baştan çıkarmak kolay olmayacaktı çünkü Güney 'de, ulaşılması zor bir yerlerde yaşıyordu. Baş ağrısı geçince -sadece uykusuzluktan kaynaklandığı için geçeceğinde şüphem yoktu- ortadan kaybolacaktı ve belki de onu bir daha hiç görmeyecektim. Hızlı hareket etmeliydim. Telefonumu çıkarıp ona mesaj attım. "Bir konuda seni uyarmayı unuttum," yazdım mesajımda. "Bu sabah buluşabilir miyiz?" Pek etik bir hareket değildi ancak çaresiz zamanlar zavallı çözümler getirirdi. Romeo en azından Juliet'in evinin bahçesine girebiliyordu ama ben Faith 'in evinin yerini bile bilmiyordum. Elimdeki tek şey telefon numarasıydı. Cevap çabucak gelmişti; şaşırmış ve keyiflenmiştim. "Bu sabah sadece erken saatte boşum. Bir saat içinde Ortigas Center'daki Shangri-La Otel'de buluşabilir miyiz?" Mesajında kelimeleri yazma tarzını sevmiştim. Çoğu kişi farklı anlamlara çıkabilecek kısaltmalar kullanırdı; en azından benim bakış açımdan. Biz doktorların kısaltmalardan hoşlandığını biliyordum ama okuldayken bu kısaltmaların anlamlarını ezberlerdik. Mesaj atanlar basit bir "teşekkürler" için bile bir sürii farklı yol deniyorlardı, mesela TŞK, TŞKR, TŞKRLR, hatta sadece gülücük. Ben kelimelerin tek tek yazılmasını tercih ediyordum. "Evet," diye yanıtladım ve en şık kıyafetlerimi giydim. Bir saatte Shangri-La Otel'e zar zor yetiştim. Trafik felaketti ama DR plakam sayesinde kırmızı ışıklarda polis tarafından durdurulmadan geçebiliyordum. Doktor olmanın sevdiğim yanlarından biri de buydu, trafik kurallarından muaftım. Her zaman acil bir durum varmış gibi davranabiliyordum. Ancak bu kez gerek kalmamıştı, etrafta hiç polis yoktu. Hepsi bir yerlerde turistleri vurmaya çalışan çıldırmış bir polisi durdurmaya çalışıyordu. İşte orada, lobide tek başına oturuyordu. Güzeldi, yani gerçekten çok güzeldi. Beni görünce ayağa kalktı. "Buraya gelmenizi istediğim için özür dilerim," dedi, "ama tahmin edebileceğiniz gibi randevularım var ve . . . " Cümlesini bitirmesine gerek yoktu, zaten durması için elimi kaldırmıştım. "Lütfen, özür dileme. Zaten benim hatam. Acil serviste seninle daha uzun ilgilenmeliydim." Pürüzsüz alnında bir çizgi belirdi. "Sorun nedir, doktor?" "Ciddi bir şey değil. Sadece önlem. Acil servisten çıktığım an fark ettim ama sen çoktan gitmiştin." "Ah, evet," dedi. "Ücreti korumam ödedi. Çok uzun bir sıra vardı, benim de çıkmam gerekiyordu. Üzgünüm." "Özür dilemeniz gerekmiyor," dedim. Oturmasını işaret ettim. "Ne içiyorsun?" diye sordum. "Bir tür meyve suyu," dedi. "Garson getirdi. Yardımcım ben gelmeden sipariş vermiş." Köşede dikilmiş bizi izleyen, sert görünümlü ve çirkin bir adam fark ettim. Muhtemelen yardımcısı oydu. Koruması vardı. "Ah," dedi bakışımı fark ederek. "Kendisi benim yardımcım. Korumam az önce lavaboya gitti. Birkaç dakika içinde döner. Onu seveceksiniz. Ufak tefek bir kadındır ama İsrail 'in meşru müdafaa sanatı Krav Maga eğitimi almış. O da, şey, sizin gibi giyiniyor." Krav Maga 'yı biliyordum. Aslına bakılırsa her tür savaş ve savunma sanatını biliyordum. Bir keresinde kara kuşak karateci bir sevgilim olmuştu. Bana dokunma şekli pek hoş değildi. Her seferinde dokunuşları göğüslerime kalıcı hasar verecek diye korkardım. "Peki benimle hastane dışında görüşmenizi gerektirecek kadar önemli olan şey ne?" diye sordu Faith. Kendimi toparlamaya çalıştım. Bu kadının kalbini ya da en azından vücudunu nasıl kazanacağımı tam olarak bilmiyordum. Genellikle çekiciliğim, doktor oluşum, gençliğimde de parti hayatım benden genç ya da yaşlı birini çekmeme yetiyordu. Christine 'le tanışmadan önce istediğim hemen herkese sahip oluyordum, özellikle de okuduğum kız okulundaki kızlara. O zamanlar lezbiyen olmak bir normdu, rahibeler kaş çatsa da öyle bir ekiptik. Rahibeler bunun normal olmadığını söylerdi ama biz sadece sırıtıp arkalarını döndükleri an öpüşürdük. Gerçi iğrenilecek derecede heteroseksüel kızlar olduğunu da kabul etmeliydim. Eh, kimse mükemmel değil, diye düşünürdüm kendi kendime. Doktor olduğumda ya da daha tıp okurken bile kadınlar, her ne kadar hayali de olsa servetimden etkilenirlerdi. Aslında doktorlar olarak o kadar da fazla kazanmıyorduk. Tabii bazılarımız vergilerinde hile yapıyordu, buna kendi aralarında vergi kaçırma yerine vergi iptali adını takmışlardı ama zaten ödemeler de o kadar yüklü değildi. Aslında sadece hastaların zihninde zengindik, genelde maaşlarımızı çok yüksek sanıyorlardı. Çok yüksekmiş ! Tıp okurken geçirdiğimiz onca yıldan sonra mı? Beş yıl tıp , üzerine üç yıl uzmanlık, sonra üç yıl daha alt uzmanlık, hatta bazen de çoğumuz için bir alt düzey uzmanlık alanı için bir ya da iki yıl daha. Kesinlikle yüksek maaşları hak ediyorduk ! Daha önce kadınlar üzerinde kullandığım tavlama cümlelerinin hepsini düşünmüştüm. Çoğu zaman onlara aşık olmadığım, sadece vücutlarını istediğim için o an bir şey uydururdum. Ancak bu kadınla olmuyordu. Net düşünemeyecek kadar heyecanlıydım. Ona sahip olmam gerektiğini biliyordum. Belki sadece Christine 'in açığını kapatmak içindi. Belki sadece libidoydu. Her neyse, kesinlikle zapt edilemiyordu. Aklımı toparlayamıyordum. Benimle bir sevgili olarak ilgilenmesi için hangi tekniği kullanmam gerektiğini çözemiyordum. "Affedersiniz," dedi Faith. "Aklınızda bir sürü şey varmış gibi görünüyor. Ancak bir sorunum olup olmadığını bilmeyi çok istiyorum." Ayaklarım yere basmıştı. "Hayır," diye yanıtladım. "Bir sorununuz yok. Aslına bakılırsa mükemmel görünüyorsunuz, yani sağlık açısından. Mükemmelsiniz." Yıllar önce, daha lisenin ilk yılında bir öğretmeni arzularken yapacağım şekilde davranıyordum. Öğretmenimiz oldukça gençti, daha yeni mezun olduğu belliydi, ayrıca benimle ilgileniyordu. Yanımdan geçerken omzuma dokunma şeklinden bunu anlayabiliyordum. Ona beklentiyle baktığımda sorunun cevabını bildiğimi anlayarak benim ismimi söylemesinden, başka taraflara baktığımda cevabı bilmediğimi fark ederek asla adımı söylememesinden, beni asla aşağılamamasından, ders bitiminde tahtayı silmesine yardım etmem için kalmamı istemesinden anlıyordum. Dönem başladıktan iki ay sonra birlikte sinemaya gidiyorduk, başta sadece el ele tutuşuyorduk ama sonra birbirimizin lezzetli kısımlarını keşfetmeye başlamıştık . Gelmemi sağladığında çığlık atıyordum ama elini ağzıma koyuyordu. Sonrasında bir dondurmacıdan muz yatağında dondurma aldığımız sırada kahkahalarla gülüyorduk. Muz yatağında dondurmaya bayılıyor, saatlerce klasik muz yatağında dondurmanın nasıl da deği ştiği ve yeni moda sunumunun geleneğe ihaneti hakkında saatlerce konuşuyorduk . Faith'i benimle sinemada, onu parmaklayarak gelmesini sağlarken hayal ettim. Bağırır mıydı? Boştaki elimle ağzını kapatır mıydım? Bu cennete ait ağızdan çıkan bütün sesler de cennete ait olacaktı, hiç kimse de dünyayı bu seslerden mahrum bırakma hakkına sahip değildi . Fantezilerimin altında öyle eziliyordum ki elime dokunduğunda bilinçsizce gerildim . "Doktor," dedi. "İyi misiniz?" Boşu boşuna deneyimli bir çapkın olmamıştım. Hemen boştaki elimle onun eline dokundum. Elini, kibar karşılanacağından daha uzun süre tutmama izin verdi . "Evet, Faith," dedim, "gayet iyiyim. Senden o kadar etkilendim ki, o kadar. .. " Aklımdan "vuruldum" demek geçiyordu ama o zaman canını sıkardım. Gülümsedi. "İnsanların benimle konuşurken biraz, şey, garip davranmasına alışığım. Boyum yüzünden olmalı . Bu ülkedeki çoğu erkekten uzunum. Avrupa'yı o yüzden seviyorum, erkekler daha iri ve daha az utangaç." Hemen hatasını anlamıştı. "Affedersiniz," dedi tekrar. Dünyanın en çok özür dileyen insanı olmalıydı. "Erkekler hakkında konuşmak istememiştim." Demek biliyordu ! Erkeklerle rekabet ettiğimin farkındaydı . Farklı niyetlerim olduğunu biliyordu. Elimden gelen en doktor ifademi takınıp, "Acil servise geldiğinde hiçbir sorunun yoktu. Sana teselli ilacı verdim. Teselli ilacı demek ... " "Teselli ilacının anlamını biliyorum, doktor," dedi. "Merak etmeyin. İlacı almadım." "O zaman özür dilemeye geldiğimi de biliyorsun. Biz doktorların, hastalara yalan söylediğini düşünmeni istemedim." "Doktorları bilirim," dedi. "Annem de doktordu. Bana acil servis stajı sırasında üstündeki doktorun, halihazırda ölmüş bir hastayı sanki canlandırma ihtimalleri varmış gibi davranmasını istediğini, böylece akrabalarından daha fazla para alabildiklerini anlatırdı. Annem bundan hoşlanmamıştı. Acil servisi bırakıp cerrahiye geçmişti . O ve diğer cerrah arkadaşları benim önümde bile dahiliyeciler ve acil servis doktorlarıyla münakaşa ederlerdi. Bunu bütün mesleklerin cilvesi olarak düşünmüşümdür. Ben hep oralardaydım, doktor. Gerçekten gördüm." Sonra da kahkaha attı. Ne sevimli bir kahkahaydı ! "Babam da tıp okumaya başlamış," diye sürdürdü sözlerini Faith. "Ancak çok geçmeden kafasının iş dünyasına daha uygun olduğunu anlamış. Oldukça başarılıydı da." Hoşbeş zamanının geldiğini düşünmüştüm, o yüzden de sohbeti sürdürerek, "Tanıdığım biri mi?" diye sordum, gerçi cevabı zaten biliyordum. "Onu herkes tanır," diye yanıtladı. "George Brown." Christine Eh, sandığım gibi olmamıştı ama beraber ilk gecemiz fena değildi. George ' la, onun otel odasında, kelimenin tam anlamıyla yattım. Sadece uyudum, gerçekten de uyudum. Heteroseksüel seks diye bildiğim şeyi yapmadık. Yaptığımız şey Annie 'yle yaşadığımın zayıf bir taklidiydi, sadece George erkekti. Bu gece ya travmatik ya heyecan verici olacaktı. Büyük Payatas Otel ' de kendisininkine bitişik bir süit rezerve etmişti. Böylesinin daha uygun olduğunu söylemişti. Ünlü bir adamdı, paparazziler hep etraftaydı ve gazetelerine yeni başlıklar arayarak dolaşıyorlardı. Kendi süitinin ek odası da olduğu için, onu bana tutmuştu. Odacı çocuklar olup bitenin farkındaydı ancak George yine de biri yemek getirdiğinde odalar arasındaki kapıyı kapatıyordu. Aşağıdaki restoran yerine her seferinde oda servisini tercih ediyordu. Ayrıca bir beyefendi olarak ama tabii önlem gereği benden de oda servisini kullanmamı istemişti. Ben de mönüde bulduğum en pahalı şeyleri sipariş ederek bu isteğe uydum. Yükseklerde yaşama hayalimi gerçekleştiriyordum, bunu bozmayacaktım da. Bu gece içime girdiğinde tamamıyla ayık olmak istiyordum. Lakin içime girmemişti. Görünüşe bakılırsa bir sürü şey için bir sürü ilaç alıyordu. Aldığı ilaçlardan biri beta engelleyiciydi ve onu erkek olmaktan alıkoyuyordu. Basitçe, ED, dedi ve ben de bu cevabı yeterli buldum. Annie bana, kendisine ereksiyon disfonksiyonu yaşayan hastaların ona söylediklerini anlatmıştı; onları hastanenin üroloğuna yönlendiriyordu. Annie bunu sadece gerçekten erkek olmadığını düşündüğü bir adam karşısında etkilenecek mi diye yaptıklarını düşünüyordu. George hoş sayılırdı. Benimle bir kadın gibi sevişmişti ama şefkat ve uzmanlığı yoktu. Yorgundu. Tanrım, gerçekten yorgundu. Önce dilini kullanmıştı ama nereyi kullanacağını, ne zaman emip ne zaman üfleyeceğini bilmiyordu. Yani gerçekten acemiydi. Sonra işaret parmağını kullandı. Ancak G-noktamın nerede olduğuna dair en ufak fikri yoktu. Yani o kadar kötüydü işte. Kendimi tutamadım. Kendi kendime daha derine, daha yukarı diye mırıldandım ama duyduğuna şüpheliydim çünkü kendisiyle fazla meşguldü. Neyse, ben gelmeye hazır değildim, özellikle de içime girmediği için. İki parmağını sokmayı denedi. Acı verici değildi ama işe de yaramamıştı. Bana yataktaki numaralarını anlatan pek çok heteroseksüel kadından öğrendiğim gibi orgazm numarası yaptım. İnledim, kasıldım, hatta yüksek sesle, Aman Tanrım, diye bağırdım. Neyse ki kadınlar hakkında az şey biliyor gibiydi. İçimden sıvı akmadığını fark etmedi. Duyduğum kadarıyla çoğu erkek, kadınların da seksten sonra çarşafta büyük lekeler bıraktığını bilmiyordu. Gelmesini sağlamak için onu yalayacaktım ama bunun için yeterince zaman olduğunu söyledi. Bu açıdan biraz tuhaftı. Numara yaptığım orgazmdan sonra beni bırakıp odasına gitti ama ara kapıyı açık bıraktı. Ağzını defalarca yıkadığını duyabiliyordum. Gerçekten iğrençti. Onu yalasaydım menisini yutardım. Sanki hiçbir parçamın içinde olmasını istemiyormuş gibiydi. Neden onunla evlenmemi istediğini merak ettim. Muhtemelen seks için değildi çünkü gayet iyi biliyordu ki ED'si varken beni -ya da hiçbir kadını- tatmin edemezdi. Öyle mükemmel de görünmüyordun. Düzenli olarak spor salonuna gidiyordum. Göğüslerimi büyüttürmüştüm. Erkek dergilerindeki kadınlar gibi görünmek için diğerlerinin yaptığı her şeyi ben de uygulamıştım. Gerçi bunları erkekler için değil, kadınlar için yapmıştım; özellikle de Annie için. Annie. Onu bu şekilde terk etmemiş olmayı diledim ama muhtemelen en iyisi buydu. Temiz bir kesik. Ferdinand Marcos'un yapmış olması gerektiği ama reddettiği gibi. Bu sebeple gömülmemiş, yolsuzluğuna inanmayanları kandırmak için mumyalanmıştı. Yolsuzluk yapmamışmış ! Hayal edebileceğiniz en çarpık adamlardan biriydi. Bunları ben uydurmuyordum. Guinness Rekorlar Kitabı'nda okumuştum. Tüm zamanların en yoz üç diktatörlüklerinden biri olarak listeye koymuşlardı. Tabii bu liste de biraz fazla katıydı. O listede Nero, Stalin, Mao gibi insanlar olmalıydı. Ancak ister ilk üçe girsin, ister girmesin, kesinlikle kötüydü. Daha lisedeyken bile erkek cinsinden kaçınmamın sebebi Marcos 'tu. Tarih hocasından Marcos 'un Filipinler'e yaptıklarını, yönetmesinin tek sebebinin daha fazla para arzusu olduğunu öğrendikten sonra, erkek ırkına lanet olsun, demiştim. Kadınları tercih edecektim. Imelda Marcos' a hayrandım. Zevk sahibiydi. Soyluydu. Gücü vardı. Çocukları olmasaydı, bizden biri olacağına yemin edebilirdim. Onun yanında Ferdinand çelimsizdi. Kısa boyluydu bir kere. Komik bir Filipin aksanıyla konuşuyordu. Asla çağrı merkezi sektöründe iş bulamazdı. George ise Marcos 'un aksine uzundu. Pek çok açıdan büyüktü; mesela işinde, gücünde, zekasında . . . Önem arz eden tek şey dışında her şeyi büyüktü. İşte orası gerçekten küçük, yani kısaydı. Daha önce seks filmleri izlemiş, seks sitelerine girmiştim; oralarda erkeklerinki hep uzun olurdu. Belki de kamera numarasıydı, bilgisayar yapımıydı; tıpkı kadınların saçlarının rüzgarda sadece bir dijital tasarımcının hayalindeki gibi uçuştuğunu gösteren şampuan reklamları gibi. Ancak George'unkinden daha kısasını hayal dahi edemiyordum. Yani içeri sokmayı başarsa bile farkına varamayabilirdim. Onunla parası dışında bir şey için evlenmediğimden, şikayet edemezdim. Gerçi ED'den başka bir sorun vardı. Bana Faith adında bir kadını anlatmaya çalışmıştı. Kızı ya da vasisi, belki de sevgilisiydi. Gerçi ED 'siyle sevgilisi olamazdı. Onu sevdiği belliydi çünkü benim odamdaki akşam yemeğimiz sırasında sürekli telefonla arayıp durmuştu. Belli ki bir sebeple hastaneye gitmişti, George da endişeliydi. Muhtemelen hastaneden çıktığını filan söylemiş olacaktı ki George rahatlamış göründü. Keşke Annie yanımda olsaydı. Bana ED 'si olan birinin nasıl sevgilisi, vasisi -ya da artık bu Faith denilen kadın her kimseolduğunu, neden hastaneyi bir saatten kısa sürede terk ettiğini açıklayabilirdi. Annie bir keresinde hastalık hastası tipler olduğunu ve acil servise gelip tansiyonlarını ölçtürmeden rahat edemediklerini anlatmıştı. Belki Faith de onlardan biriydi. George 'la evliliğim sırasında onunla uğraşmak zorunda kalmamayı umdum. Ne olursa olsun her şeyi planlamıştım. Bana aylık bir milyon dolar vermeyi garantileyen bir evlilik öncesi sözleşmesi imzalayacak, George'la Fransa'nın güneyinde evlenecek, balayına çıkacak -gerçi ED yüzünden burayı değiştirmem gerekiyordu- sonra da ondan boşanacaktım. Sonra da Annie'ye dönecektim. Beni anlayıp bağışlamasını umuyordum, özellikle de ona gemiyle Ege turu ısmarladıktan sonra.
Levent Günaydın
Bir İdam Mahkumunun Son Günü'ü inceledi.
118 syf.
·
4 günde
·
7/10 puan
İdam Olmalı mı?
Gerçekten idam olayına karşıyım. bu kitabı da okuyunca neden olduğunu az buçuk tekrar hatırladım. bir insanın hayatını elinden alma olayı, bu kadar basit olmamalı. Ama sonra günümüzde yapılan pislikleri düşünüyorum. Özellikle ülkemizdeki canilikler canımı sıkıyor ve en doğru kararın kısasa kısas olduğunu hatırlıyorum. Allah bağışlayanları sever ama insanlar kısasa kısas’ta suçluyu bağışlamasa da bazı insanlara kızamayız. her gün yeni bir canilikle karşılaşıyoruz. Bu ülkedeki rezillikler yüzünden idam getirilse yok demem. Neyse kitaba gelelim. Kitabın önsözünü hikayesinden çok daha fazla sevdim. Çünkü önsözünde ki canilik ve acı dolu kısımlar daha çok içime işledi. ama hikaye için bunu pek söyleyemeyeceğim. Başlarda çok güzeldi ama sonlara doğru pek zevk almadım. duygulanmadım da. Duygu yoksunuyum biraz ondan da olabilir. özellikle adamın suçunun ne olduğunu bilmememden midir billinmez. bir türlü adama acıyamadım. Maalesef kitabı okurken 1-2 hafta önce yapılan bir suçlu aklıma geliyordu. onun idama gitmesini neredeyse herkes istedi. Şimdi böyle bir suç varsa maalesef adama üzülemem. Ama yine de kitabın vermek istediği mesaj güzel. Bence zamanınız varsa okuyun. İş bankası da gayet iyi iş çıkarmış. Kitap çok daha iyi olabilirdi bence. Suç ve Ceza’yı düşünüyorum. Orada ki mesela insanın pişmanlığı, etkilerini daha iyi görüyorduk bu kitaba nazaran. Neyse iyi okumalar, bence bir şansı hak ediyor.
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
OKUYACAKLARIMA EKLE
4