• "Yaşamak, yaşantı üretmeyi, yaşama katılmayı, yorum yapmak yerine duygusal tepkiler verebilmeyi ve içsel yaşantılarımızı algılamaya çalışarak o doğrultuda hareket edebilmeyi içerir."

    Engin Geçtan'ın olağanüstü kitabını adeta bitmesin diye yavaş yavaş okudum ama yine de kısa sürede bitti. Kitabı okurken adeta bir Erich Fromm kitabı okur gibi hissettim. Yazar, bunu son bölümde açıklıyor beklediğim gibi:


    "Freud'un insanı tanımlayış biçimini 'tümüyle' benimseyememiş olduğumu, ancak sonradan ve kendi deneyimlerim belirli bir birikim düzeyine ulaştığında fark edebildim."

    Alana çok yakın biri olmamakla birlikte ben de Freud konusunda paralel düşünüyorum. Tabii ki o konuda eleştiride bulunmak bana düşmez ama ben de Geçtan gibi Freud'un cinselliğe aşırı derecede önem verdiğini, bazı örnekleri aşırı derecede genelleştirdiğini ve insan doğasının tamamen bencil ve saldırgan olarak görülemeyeceğini düşünüyorum. Geçtan da Adler, Fromm ve Jung düşüncelerine daha fazla önem vererek çalışmış.


    "Bugün insanların birbirinin karşıtı iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim."

    Yine aynı açıklamayı sürdürürken, birikim düzeyine sahip olunca böyle düşünüyor. İnsanın bencil ve saldırgan olma ihtimalinin de olduğunu ama Freud'un aksine bunun insanın mecbur olduğu yön olmadığını, insanın alternatifleri olduğunu belirtiyor.


    Geçtan, bu eserinde bir satırı bile harcamıyor. Bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında, tek satırı bile gereksiz olmayan, dolu dolu yazılma noktasında zirveye çıkan kitap olduğunu söyleyebilirim. Değindiği konulara bakalım kısaca:


    . Hasta toplum konusu; toplumun kanayan yarası, sadece bugüne ait bir sorun değil.

    . Geleneksel v çağdaş toplum; bir tarafta rönesans ve reform süreçlerini geçirerek, Aydınlanma'yı yaşayarak yükselen toplumlar, bir tarafta ise modern dünyada gelenekler içinde yaşayarak bocalayan toplumlar... Bu geleneksel toplumlarda yetişen kişi ne kadar iyi yetişebilir ki?

    . Duygusal yalıtım; Geçtan'a göre, duygusal yalıtım, bazı insanların kendilerini korumak için ördükleri duvarlarla olur. Bunun koruyucu bir açı olduğu doğrudur ama insanın doğasına uygun mudur?


    . Yüceltmek/yıkmak: Kişi, başkalarını gözünde yüceltir ise, o kişi tarafından terk edildiği zaman da yıkıcı etkileri olur.


    . İşkolik olmak; ona göre bir maskeleme durumu ve soyut bir uyuşturucu.


    . Yalnızlık tek bir kavram değildir. İtilme nedeniyle olabilir, kişinin seçimi olabilir, somut bir yalnızlık olabilir.


    . Aile ve cinsellik; kişinin karşı cinsle ilgili düşünceleri en çok aile içinde gelişir. Sonra değişebilir ama anne ve babanin, çocuklarına yaklaşımı gelişim açısından çok önemlidir.
  • Evren yasalarla yönetilir. Başarı yasa ile yönetilir. Sizin bilinçaltınızda yasa ile yönetilir. Bilinçaltımızın yasası inanç yasasıdır. Birçok kendine yardım kitabı ve motivasyon hocaları, inancın gücünden bahseder. Ortaya koydukları genel mesaj, Napolyon Hill'in söylediği gibidir. “Aklınız neyi kabul edip inanıyorsa, onu gerçekleştirebilir.” Aklınızın inandığı her şeyi gerçekleştirebileceği doğru mudur yoksa motivasyonel bir yalan mıdır? Bu benim bir kendine yardım kitabını okuduktan ve başarı seminerlerine katıldıktan sonra kendime sorduğum soruydu. Kendime ayrıca “Eğer ben şanssız doğduysam.”, ”Başarılı olmak kaderimde yoksa.” gibi soruları da sordum.

    İnanç kavramım, Dr. Joe Vitale'nin Ruhsal Pazarlama adlı kitabını okuyunca değişti.Aslında “Aklımız, neyi kavrayıp inanıyorsa, onu gerçekleştirebilir.” yerine “Bilinçli aklınızın kavrayıp, bilinçaltınızın inandığı gerçekleşir.” demek gerekir. Bu, sizin bilinçaltınızın gücüdür. İşte sebebi;

    Bilinçaltımız, mıknatıs gibidir. Kendi inançlarını yansıtan şeyleri çeker. Açıkçası, bilinçaltımızda belli bir inanç varsa, bilinçaltımız bu inanca uygun titreşimler yaratır ve bunu yansıtan ya da buna uyan olayları ve insanları kendine çeker. Buna Evrensel Titreşim ve Çekim Yasası denir. Siz inansanız da. İnanmasanız da nasıl yerçekimi yasası varsa bu yasa da vardır. Bu yasa, sizi inansanız da inanmasanız da etkiler.

    Eğer bilinçaltınız, yaşamınızın zor geçeceğine inanırsa, gerçekten yaşamınız zor olacaktır. Karşılaşacağınız olaylar ve insanlar hayatımızı zorlaştıracaktır. Eğer bilinçaltımız paranın zor kazanılacağına inanırsa, para zor kazanılacaktır. Para kazanmakta zorluk çekiyorsanız, bilin ki bilinçaltınız paranın kolay kazanılmadığına inandığı içindir. Karşınıza çıkan fırsatlar para kazanmak için insan üstü çaba göstermeniz gerekenler olacaktır.

    Yukarıdaki paragrafı başka sözcüklerle anlatayım: Yaşamınız zorsa, bunun sebebi bilinçaltınızın yaşamın zor olduğuna inanmasıdır. Para kazanmakta zorluk çekiyorsanız sebebi bilinçaltınızın paranın zor kazanılacağına olan inancıdır.

    Zor geçen yaşamınız ya da maddi durumunuzla ilgili başka hiçbir kimseyi suçlamanıza gerek ve neden yoktur.

    Burada anlatmaya çalıştığım şudur; “Sizin gerçeklerinizi sizin bilinçaltınız yaratır.” Hayata başarılı olabilmesi için kişinin tamamen ve adamakıllı anlaması gereken en önemli deyiştir.

    Biz, bilincimizin gücünü bir fikri kavramak için, bilinçaltımızın gücünü ise sonuca ulaşmak için kullanırız. Birçok kişi, bunun tersini yapar. Bilinçlerini neticeye ulaşmak için kullanırlar, bu da genellikle stres ve endişe yaratır. Bu bilinç gücümüzle, bilinçaltı gücümüzü kullanımdaki farktır.

    Şimdi bilinçaltımızın ne olduğunla ilgili bir benzetme vereyim. Bilinçaltınız bilgisayarınızın hard diski gibidir. Ekranda gördüğünüz ise sizin gerçeğiniz ya da yaşantınızdır.

    Ekrandaki bilginin nereden geldiğini kendinize sorun. Hard diskten gelmesi gerekir değil mi? Eğer bilgisayar ekranı sizin gerçeğinizi gösteriyorsa, bu nereden geliyor? Bu benzetmeye göre sizin bilinçaltınızdan.

    Söylemek istediğim, sizin gerçeğiniz ya da deney imlemekte olduğunuz yaşam, bilinçaltınızdaki inançlarınızın bir yansımadır. Birçok insan sıkça iş değiştirmelerine rağmen, nereye giderlerse gitsinler aynı sorunlarla karşılaştıklarının farkına varırlar. Anlamadıkları ise, dışsal şartları değiştirmek yerine içinizdeki inançları değiştirmek gerektiğidir. İnançlarını değiştirince, yeni insanlar ve yeni işlere çekim hissedecekler; dünyaları da bilinçaltındaki inançlarının değişimine paralel olacaktır.

    Seminerlerime katılanlara inançların gerçekleri yarattığını söylediğim zaman, aldığım olumsuz tepkiler “içinde bulunduğum gerçekliğe inanmıyorum ama neden hala başıma geliyor “ şeklinde olur. Anlamamız gereken şudur; sizin gerçeğinizi yaratan inancın ne olduğuna siz karar veremezsiniz bilinçaltınız verir. Birkaç kitap okuyunca hayatınızın bolluk içinde olduğuna inanmaya başlayabilirsiniz. Ama bilinçaltınız ikna olmamış olabilir.
    devamı için https://gizliilimler.tr.gg/...5%3B-Calismalari.htm
  • Her ne kadar geç kalmış bir buluşma olsa da öncelikle Mehmed Uzun'la ve kitabıyla beni buluşturan #30997659 etkinliğinde Esra hanım başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim...

    En baştan vurgulamak isterim ki; konu olarak çok farklı, dil ve anlatım yönünden çok zengin, zihnimde bıraktıkları açısından çok değerli bir kitap okudum arkadaşlar... Bunca karmaşa ve ayrıştırmanın içinde; insanlar sürekli birbirinden uzaklaştırılmaya ve birbirine düşürülmeye çalışılırken, her şeye inat, bir Kürt yazarı tanımanın, Mehmed Uzun özelinde Kürt edebiyatına bir nebze olsun yaklaşmanın keyfini yaşadım...

    Bu etkinlik bir yazar etkinliği olduğu için Mehmed Uzun'a birkaç satır değinmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Hayatını ana dilini savunarak, dilinin, edebiyatının mazisini araştırarak, bir dilin neden yasak olduğunu sorgulayarak ve kendi dilinde edebiyatın tüm zenginliğini, tüm güzelliğini içinde taşıyan eserler vererek geçirmiş bir yazar Mehmed Uzun... Yıllarca sürgünde yaşamak zorunda kaldığı İsveç'te dahi bu sevda ve gayretinden asla ödün vermemiş; hem yurt içinde hem de yurt dışında çok geniş bir çevrenin saygısını kazanmayı başarmış bir aydın... Her ne kadar kendisi yaşarken yaptıklarının, yazdıklarının tam karşılığını alamamış olsa da, ben inanıyorum ki bugün var olan ve bundan sonra gelecek olan nesiller bu değerli aydına gecikmeli de olsa hak ettiği değeri verecek ve onun daha fazla kitap dostu tarafından tanınmasına katkıda bulunacaktır...

    Uzun'la tanışma kitabım Yaşlı Rind'in Ölümü ise yazarın 1987'de yayınladığı bir kitap... Bana yazıldığı tarihten 30 yıl sonra okumak kısmet oldu nedense!

    Kitabın iki baş karakterinden biri olan Serdar, kitabın yazarı Uzun'un yaşadığına benzer bir sürgün hayatı sürüyor. O da kendi topraklarını terk edip İsveç'e gidiyor ve o da Uzun gibi orada kendi dili ile ilgili araştırmalar yapıyor. Yaşlı Rind ise sürgün yolculuğu esnasında köyün birinde tesadüfen tanıştığı kör bir bilge... Aralarında öyle sıcak bir ilişki kuruluyor ki, siz de üçüncü kişi olarak onların yanında bulunmak, sohbetlerinin bir parçasından tutup o anlara tanıklık etmek istiyorsunuz kitabı okurken...

    Kitap gerçekten de çok güçlü bir dil ve anlatıma sahip... Sizi edebi anlamda fazlasıyla doyuruyor. Kitabı bitirdiğinizde 'dolu dolu' geçen edebi bir yolculuğun tatlı yorgunluğunu hissediyorsunuz...

    Daha fazla detaya inmeden bunan sonrasını size bırakıyorum. Kitaba adını veren Yaşlı Rind'i özellikle tek cümleyle geçtim. Çünkü Yaşlı Rind'i, tıpkı kitapta işlendiği gibi kısık ateşte yavaş yavaş tanıma keyfini sizden almak istemedim...

    ----------------------------------

    Madem bize çok yakın ama fazla uzak olan 'Kürt edebiyatı'na bir giriş yaptık, o zaman bu kitap vesilesiyle birkaç genel düşüncemi de sizinle paylaşmak isterim...

    Kendi kişisel tarihimde, Türkler ve Kürtler arasında süregelen sorunlara 'Arkadaşlar benim Kürtlerle hiçbir sorunum yok, hatta benim pek çok Kürt arkadaşım var' sığlığında yaklaşmaktan vazgeçeli uzun yıllar oldu...

    Her konuda olduğu gibi bu konuda da siyaseti kılavuz edinmek yerine, kendim görüp keşfetmenin, tanıyıp da karar vermenin yollarını aradım her fırsat bulduğumda... Çünkü bana göre siyaset sorun çözen değil, sorunla beslenen bir kurum... Tabağına bir lokma da ben ekleyip kendi ellerimle beslemek istemedim açıkçası...

    Bilmek, empati kurmak, anlamak veya sevmek... Niyetiniz ne olursa olsun bana göre başlangıç noktası tek bir kapıya çıkıyor;

    TANIMAK...

    Tanımak bence insanı fikirsel özgürlüğe davet eden önemli bir istasyon... İnsanların başkalarından devşirme, kaynağı belirsiz hazır fikirlerle ortamlarda asıp kesmesi yerine tanıyıp kendi fikirlerini üretmenin, bu fikirleri savunmanın peşine düşmesi gerekiyor artık...

    İşte bu yüzden siyaset yerine sanatı, edebiyatı, kültürel çeşitliliği, varsa imkan gezip görmeyi kılavuz edinmek zorundayız... Siyaset bizi ayrıştırmak, bölmek, parçalamak için sorun üstüne sorun bina ederken, sanatın, edebiyatın, kültürün de o ölçüde bizi yerden kaldırıp, toplayıp, birleştirmesi gerekiyor. Ancak unutulmamalı ki, siyaset bulduğu her delikten girip yakaladığı yerde karşımıza çıkarken, sanatın, edebiyatın maalesef böyle bir lüksü yok. O yüzden gerekli çabayı gösterip ve önyargılarımızı bir kenara atıp bizim onlara gitmemiz, rotamızı o yöne çevirmemiz, keşfetmemiz gerekiyor!

    ------------------------------------

    Özellikle mesleğe yeni adım attığım ilk muhabirlik yıllarımda zaman zaman Doğu ve Güneydoğu'ya iş vesilesiyle çeşitli ziyaretler yaptım. Bu ziyaretlerimde konuya bakış açımı değiştirecek, her şeyin bize anlatıldığı (ya da dayatıldığı) gibi olmadığını gösteren çok önemli kazanımlar elde ettim. Mesela ziyaretlerimden birinde tatsız bir olaya tanık oldum. Bir ilkokulun bahçesindeki trafoya(!) topu kaçan bir çocuk topunu almak isterken elektrik akımına kapılıp can verdi. Olayı haber yapmak için hemen okula koştum önce... Gittiğim yerin okul olduğuna ikna olmam baya uzun sürdü. Ancak içeri girip de sıraları, yazı tahtasını görünce anladım doğru yerde olduğumu...

    Aynı günün gecesi bana rehberlik eden yerel gazeteci abimden beni çocuğun evine götürmesini rica ettim. Eve gittiğimde gördüğüm manzara çok daha ürperticiydi. Hayatımda gördüğüm en varoş, en bakımsız mahallenin dibinde ev adını verdikleri bir yerde yaşıyordu aile... O gece burada paylaşamayacağım başka şeylere de tanık oldum... Ve nihayetinde bu olay bana 'Kürt sorunu' denen şeyin salt bir dil veya kimlik sorunu olmaktan öte, temelinde bir 'insanlık' sorunu olduğunu öğretti... O evde yaşayan bir çocuğun okuduğu okulun bahçesine trafo koyma hakkını kim kendine reva görmüştü acaba?

    İşte o yıllarda böyle başladı 'tanıma' hikayem... Bir başka gün, tanıdığım herkesi devreye sokup o çok istediğim Dengbej dinletisinde buldum kendimi... Dinletinin olacağı gün alana ilk gidenlerden biri bendim... Etkinlik saatine yakın adım atacak yer kalmadı alanda... Dengbejlerin Kürt kültüründeki önemini biliyordum ama bunu tecrübe etmek çok daha önemliydi benim için... Etkinlik bittiğinde ben de Meltem Cumbul gibi (Gönül Yarası filmindeki meşhur sahne:) tek bir kelime anlamadığım bu dinletiden inanılmaz etkilenmiştim. Etkinlik sonunda röportaj yapmak için Dengbejlerden birinin yanına giderken o atmosferin etkisiyle müthiş bir heyecan dalgası yaşadım. O an bana 'Tarkan'la mı yoksa o dengbejle mi röportaj yapmak istersin' diye sorsalardı tartışmasız dengbeji seçerdim. Çünkü o an İstinye Park'ta değil, oradaydım. O kültürün, o atmosferin bir parçasıydım. Kürt değildim, ama yabancı da değildim... Sadece 'tanımanın' büyülü koridorları arasında yürüyen sıradan bir insandım...

    Size buna benzer çok daha fazla deneyim anlatabilirim ama bu yazının bir kitap incelemesi olduğunun da farkındayım:) Bazen böyle oluyor işte, kitabı değil de kitabın bana anlatmak istediğini ya da benim ondan anladığımı gelip yazıyorum buraya... Sanki Mehmed Uzun'un bana sunduğu edebi lezzetin karşılığını bu şekilde vermem, hayatta olsaydı eğer, onu çok daha mutlu ederdi diye hissediyorum...

    ---------------------------

    Tüm bunlar bir yana, Mehmed Uzun'u 35 yaşımdan sonra tanıdığımı, Kürt sanatçı Dodan'ı, ancak 40 yaşında katılabildiği, ülkenin popüler kültür deyince akla gelen ilk TV şovunda keşfettiğimi, pek çok Kürt yönetmenin tek bir filmini dahi seyretmediğimi hesaba kattığımda, daha yolun çok başında olduğumu, önümde tanımak ve anlamak için çok uzun bir yol olduğunu tüm samimiyetimle belirtmeden de geçmek istemem açıkçası... Halklar siyasetin kendilerine çizmiş olduğu dar alandan çıkıp yola kendi başlarına devam etmeye çaba gösterdikçe, bu kültürel zenginliğin daha fazla içine gireceğimizden hiç kuşkum yok. Birbirimize her ortamda küfür ve hakaret ettiğimiz günleri geride bırakıp birbirimize daha fazla kitap, film, şarkı tavsiyeleri verdiğimiz, sahnedeki sanatçının ırkına bakmadan aynı konserlere gidip eğlenebileceğimiz, bulduğumuz her 3 günlük tatilde soluğu Mikanos'ta almak yerine ortak kültür ve tarihle varettiğimiz kendi kentlerimizi, kendi lezzetlerimizi keşfedeceğimiz günler de gelecektir elbet...

    Eğer siz de o günlerin hasretini çekiyor ve bunun için bir 'ilk adım' arıyorsanız, ilk fırsatta Mehmed Uzun'un bir kitabını okuyarak atabilirsiniz bu adımı...

    Silahların sustuğu, sadece kelimelerin ve ezgilerin konuştuğu daha güzel bir dünyada buluşmak dileğiyle...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Kitap sohbetleri ile yüzümü güldüren bir arkadaşımın önerisi üzerine okudum Sevgim Sana Ait'i. Yıllar önce adını bile hatırlamadığım bir kitabını okumuştum yazarın, pek sevmemiştim ama sebebini gerçekten hatırlamıyorum. Tek bildiğim bitirdiğim gibi elden çıkardığım ki eskiden okuduğum neredeyse her kitabı sevdiğimi düşünürsek durumun acınasılığı ortadadır.

    Sevgim Sana Ait ön yargısız başladığım bir kitap. Başlangıç itibarı ile daha önce okuduğum, nefret ettiğim Sessiz İntikam kitabını anımsattı bana. Bir kadın, çıkar evliliği yapmak için bir lordun kapısını çalıyor. Ama kesinlikle ondan farklıydı, ondan bin kat daha güzeldi. Şimdi size çelişkili duygular silsilemden bahsetmek istiyorum.

    Kitaptan nefret etmedim. Tarihi kurgu adıyla basılan ve içinde tarihi hiçbir öge bulunmayan bir kitap için bu kesinlikle bir artıdır benim için. Kitaba kızmadım, karakterlere sinirlenmedim, mantık hataları yüzünden saçımı başımı yolmadım. Bundan bahsediyorum çünkü nefret etseydim yapacaklarımın bunlar olduğunu biliyoruz. Lakin şu var ki kitabı sevemedim de. Okudum, iyiydi ve geçti gitti. Bende iz bırakmadı anlayacağınız.

    Evie, utangaç ve kekeme bir kadın karakter olarak anlatılıyor kitapta. Bu açıdan kitabı komik buldum çünkü gördüğümüz kadın güçlü, aklını kullanabilen, acı çekecekse bile başkalarının değil kendi yaptığı eylemlerin sonuçlarıyla yüzleşmek isteyen biriydi. Konuşurken birkaç kez titriyor olması konuşurkenki kararlılığını kesinlikle zedelemiyordu. Belki yazar bu noktada ön yargılara birkaç taş göndermek istemiş olabilir, bunu çok hissetmedim ama yazdığı karakteri sevdim diyebilirim.

    Vincent ise... Hım... Çok farklı bir karakter değildi. Çok sıradan da değildi. Geçmişi, kararları, eylemleri ve yakışıklılığı ile toplumda bir hayli adı çıkmış; yine de elbette bunlardan fazlası olan bir adamdı. Gereksiz yere gurur yapmayan, aldığı kararların arkasında durabilen, çapkınlığının hakkını verecek şekilde kadın ruhundan anlayan bir karakterdi. Bu fikrime katılır mısınız bilmiyorum ama kitaplarda genel olarak tüm kadınların peşinden koştuğu erkek tiplemesi şey olarak veriliyor: kibirli, küstah, alaycı, kadını ezen, yalnızca bir kadın için bu huylarını kaybeden, uslanmış bir çapkın vs. Bu beni hep irite etmiştir. Bu yüzden Vincent karakterini çok mantıklı buldum. Adam çapkın, kadınlar peşinde pervane oluyor çünkü kadın ruhundan anlıyor. Kitabın en başından beri biraz aşırı bulsam da çok nazik bir şekilde yaklaşıyor Evie'ye. Yalnızca bir yerde, sinirlendiği bir sahne var. Söyledikleri? Kesinlikle karakterine uyuyor. Sorun değil. Ama kızı kenara fırlatması? Bilemiyorum. Yolculuk esnasında üşümesin diye hiç tanımadığı eşinin ayağına tuğla ısıtıp koyan bir adamdan bu kadarını beklemiyordum. Bunu telafi etmek için yazarın eklediği korkunç klişe niyeyse benim gözümde hatasını kurtaramadı. Özür dileseydi daha hoş olabilirdi.

    Gelelim kitabımızın geneline... Kitabın aşk hariç bir kurgusu olmaması, çiftin karşı karşıya geldikleri sahne dışında özellikle Vincent'ın hiçbir fikri, davranışı ve duygusu üzerinde durulmaması beni rahatsız etti. Yani bir kurgu varmış da aman canım kim uğraşacak detaylarla diyerek yüzeysel bırakılmış gibi hissettim. Kim şimdi Vincet ve fikirlerinden, içsel çatışmasından bahsedecek. Onun yerine yan karakterden bahsedeyim, onun yaptığı şeyleri anlatayım. İşte böyle hissettim.

    Toparlamam gerekirse kitabı sevmedim, pek beğenmedim ama nefret de etmedim. Bazı detaylar hoştu. Kadını aşağılamayan, küçümsemeyen, güzelliği ile öne çıkarmayan bir erkek karakter okumak benim hoşuma gider derseniz tavsiye edebilirim. Sevgiler...
  • Serenad, hitler dönemine ve yaşanan olaylara değinmiş.
    O dönemin toplum yapısını da yansıtan, zulüm içindeki acıklı bir aşk hikayesini ortaya koymuş.
    Maximilian ve Nadia'nın hikayesi...
    Max ari bir alman Nadia ise "dışlanan" yahudi bir aileye mensup.
    Bu iki insanın o dönem birleşmesi toplum açısından büyük bir sorun fakat onlar için değil.
    Zülfü Livaneli romanında tam da bu noktaya ayak basmış.
    Ne ırk ne din ne de cinsiyet önemli. Bizleri bu hayata sımsıkı saracak tek birşey var "insan olmak,insanca yaşamak" ve sadece çevremizdekilere değil herkese karşı.
  • Alman asıllı siyaset bilimci ve sosyolog yazarın bu kitaptaki çözümleme başlıca 4 bölümü içermektedir :

    Birincisi, tarihsel bir arka plan çözümlemesidir.

    İkincisi; resmi laisizmin ve 1920 ‘ler ile 1930 ‘ların laikleşme reformlarının gelişimi üzerinde odaklanıyor. Bu bölüm aynı zamanda iki savaş arası dönemde resmi laisizmin Ortodoks ve popüler İslam üzerindeki etkilerine ilişkin bir tartışmayı kapsıyor.

    Üçüncü bölümde, 1950’ lerden itibaren resmi laisizmin yumuşaması ve bu durumun İslami grupların ana siyasal akımlarla bütünleşmelerine yol açması üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda , popüler İslam’ın kentlileşmiş ve teknik bir modern topluma genel dönüşüm sırasında kendi karakterini de değiştirmesi dikkate alınmıştır. Eğitim görmemiş köylü ve esnaf ,giderek eğitim görmüş ve profesyonel insanlar tarafından temsil edilen popüler İslam’ın tipik bayraktarları olmaktan çıkmışlardır .

    Dördüncü bölümde, üç kadınla yapılan derinlemesine görüşmelerle, günümüz Türkiye’sinde laisizmin en tartışmalı konularından birine dönüşen başörtüsü çatışması inceleniyor. Bu sunuşta güncel gelişmelerin iki önemli yönü üzerinde duruluyor ; biri , laisizm sorunlarının bir yüzyıl öncesine kıyasla azalması gerçeğiyle ilgilidir ; diğeri kutsal kitabı Kuranı giderek daha çok temel alan popüler İslam’ın değişen karakteriyle ilgileniyor.

    Çağdaş Türkiye ‘de laisizm İslamcılıkla karşı karşıya geldiği zaman , söz konusu olan, temelden farklı iki toplumsal sistemin birbiriyle boy ölçüşmesi değildir. Ne yazık ki çatışma genellikle böyle bir durum varmış gibi çözümlenmektedir. Oysa burada rasyolanizmin rengini , diğeri romantizmin damgasını taşıyan, birbirinin karşısında yer alan iki farklı ideolojiyle ilgili bir sorun vardır. Genellikle meydan okuyan rolündeki İslamcılar bütünüyle farklı bir platformdan hareket etmiyor , mevcut yönetim biçiminin kabul ettiği imkanları elde etmek için şimdiki anayasal, laik sistemin verili argümanlarını kullanıyorlar. Bütün anlaşmazlık sadece , temel mutabakatı kendi çevresinde sağlayan bir sistemin içindeki kuralların birbiriyle çelişen yorumlarıyla ilgilidir. Başörtüsü İslami değerlerin sembolik ifadesi haline gelmiştir, ancak bunlar İslami hukuku temel alan farklı bir ekonomik ve siyasal sistem üzerinde odaklanmazlar .Başörtüsü savunusunda ayırt edilebilecek olan , daha çok kişisel ve ahlaki itibar ,mesleki özlemler ve ana baba baskısı, toplumsal ve kurumsal baskılardan özgürleşme dürtüsüyle ilgili değerlerdir. Kutsal kabul edilen bu değerler, sistemi değiştirmekten çok bireysel özgürlük sorunlarıyla bağlantılıdır. Türkiye ‘de popüler İslam modern yönetim biçimine asla ciddi biçimde meydan okumamıştır, ancak modernleşme süreci ilerledikçe ve eğitimin genel düzeyi yükseldikçe, popüler duygular daha keskin ve daha duyarlı hale gelmiş ve böylece öncekinden daha kışkırtıcı görünmüştür. Bu “radikalizm” genellikle hatalı biçimde, modern , laik yönetim biçiminin temellerine yönelik bir tehdit oluşturuyormuş gibi yorumlanmıştır. Oysa böyle bir tehdit yoktur .

    Kitap 1998 yılında basılmıştır . Verilen örnekler dönemin toplumsal yapısı göz önüne alınarak okunmalıdır. Daha derin incelenmesi gereken günümüz sorunlarına ayak basmıştır özet niteliğinde olmuştur bir nevi.
    Çok zor zamanlar yaşanmıştır başörtüsü adına yapılan insana yakışmayacak davranışlar unutulmamıştir.

    Kitabın dokusu eski ve kapak kısmı sadedir en sevdiğimden. Okumanızı tavsiye ederim .İlk incelemem :) æ
  • Kitabın başlarında çok gömeceğim için üzülüyordum ama çok gömmeyeceğim. O da kitabın sonu için. Ortaları da iyiydi ama az çok tahmin etmiştim. Neyse.

    Bu kitap Sarai ve Victor ile alakalı değildi. (Şükürler olsun) Fredrik ile alakalıydı. Fredrikte Victor’un sağ kolu gibi bir şey. O da çetenin içinde. Sorguları yapıyor genelde.

    Neyse, siz ikinci kitapta buna ihanet eden Seraphine adında bir kadını öğreniyorsunuz. Serephina, Fredrik’in eski karısı. Ama bu kadın kayıp. 6 yıldır. Fredrikte onu arıyor. Bu kitapta bunu anlatmış işte. Fredrik, Serephina’ya ulaşabilmek için bir kız bulmuş. Kız, Serephina’nın yerini bilen tek kişi. Ama bir sorun var:

    Kız, anılarını hatırlamıyor. Yani hafıza kaybı yaşıyor.

    Fredrik onu hatırlatmaya falan çalışıyor, bu süreçte birbirlerine bir takım insanın sinirlerini bozan duygular besliyorlar.

    Yazarı tebrik ediyorum. Bir insan nasıl olaylar ve olaylara bağlı yaşanan duyguları bu kadar alakasız ve gerizekalıca verebilir.

    Ya adam sizi kaçırmış, kaçmaman için ayağına pıranga takmış, yetmezmiş gibi size dişlerini ve tırnaklarını söktüğü insanların işkencelerini canlı canlı seyrettiriyor. Sen ne yapıyorsun? BU ADAMI SEVİYORSUN, ONA GÜVENİYORSUN.

    Allahım yazarken bile ellerim titriyor sinirden.

    İşte buraları okurken kafamda sadece kitabı gömebilmek için uygun kelimeleri arıyordum. Bir insanın masum olması için illa kötü birini, katil birini mi sevmesi gerek? Masumluk bu mudur sadece?

    Masumluk sarı saçlı olmak, beyaz elbise giymek, kırılgan olmak, sürekli ağlamak mıdır?

    Artık o kadar bıktım ki. Bir insanı masum yapacağım diye gerizekalı yapıyorsunuz.

    Ya Fredrik’e ne demeli? Bu bir kurgu ama, birine bağlanmaktansa onla yat, bunla yat, asla bağlanma algısı… bıktım, bıktım, bıktım ve BIKTIM aynı şeyleri okumaktan.

    Buralar o kadar kötüydü ki, kitaba 2 verecektim. Ama sonra ortalarda (her ne kadar böyle bir şey olacağını tahmin etsem de) yine de heyecanla okuduğum bir bölüm geldi. O ki elimden bırakamadım bile diyebilirim.

    Özellikle sonu. Sonunda Fredrik’in öyle bir şey yapmasını gerçekten ama gerçekten beklemiyordum. Ve sırf ortası ve sonu için 6 verdim bu kitaba.

    Ve her ne kadar diğer kitapların da umutsuz vaka olduğunu hissetsem de… yine de okuyacağım. Başladığım işi bitireyim en azından.

    Şuan Alaska’nın Peşinde’yi okuyorum.

    İlaç gibi yemin ederim.

    Dipnot: Bu seriye asla bulaşmayın.