• “Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış…”

    Atlantis’in varlığı MÖ 9600 yıllarına dayanır ancak bilinen en somut delil ise MÖ 355 yıllarında Platon’un Atlantis adından bahsetmesidir. Yaklaşık olarak Atlantis’ten ilham alan 50000’den fazla eser bulunmaktadır. Kabaca internette arama yaptığımızda yaklaşık olarak toplam sayısı ise 140 milyar adet bir arama sayısı elde etmekteyiz. Bu durumda ismin popüler olarak her dilde kullanıldığı ve hikâye edildiğinden süregelmektedir.

    Konum olarak Cebelitarık ve çevresi söylense de dünyanın birçok yerinde olduğu söylenmiştir. Platon’un savunması ise Tanrıların kızıp sular altında bıraktığı şehirdir. Bu söylemini ise Solon ile desteklemektedir. Sayısız hikâye ve kurguya konu olan kayıp şehrin hikâye babası ise yine Platon’dur. Tarihsel spekülasyonlar; ezoterik, felsefi ve hatta okültist kurgular, maceralar ve moral ütopyaları da bulunmaktadır.

    Arkeologlar ve jeologlar Atlantis’e 19. yüzyılda kanca atıp, somut bir veriye ulaşamamışlardır.

    Azteklerin “Aztlan” söylencesi ve Mayalara ait olan sular altında kalmış bir adayı gösteren kabartması akıllara yine Atlantis’i getirmektedir. Bir dönem ise Portekizliler tarafından keşfedilen üzerinde bir başpiskopos ve altı piskopos bulunan, her birbirinin kendi devletleri olan “Yedi Devlet” adını alan ada Atlantis ile ilişkilendirilmiş ve daha sonrasında konumu kaybolmuştur. Yıl 1621.

    Yine Platon’a dönüp Atlantis’in nasıl ortaya atıldığına bakmak gerekir. Hayatının sonlarına doğru üç diyalog kaleme alınmıştır. Bunlardan tam metin olarak günümüze gelen Timaios Atlantis’ten bahseden ilk diyalogdur. Burada Atlantis’in konumu, medeniyeti, idaresi ve ordu şekli kaleme alınır ve Atina ile savaştırılır. Sonunda Atina galip gelir ve kibir ile insanlıktan çıkan Atlantis ise Tanrılar tarafından cezalandırılır. Cezalandırma Homeros’un İlayda’sında Akhalar için kurulan duvarın Atlantis içinde kurulduğudur. İkinci diyalog olan Kritias ise günümüze eksik olarak gelmiştir. Burada ise Platon’un ideal devlet yapısı Atlantis üzerinde anlatılır. Mükemmeliyetçi Atlantis’e Tanrısal sıfatını ekler ve “Devlet” isimli kitabında yer alan birçok hipotez, öğreti Atlantis için vurgulanır. Üçüncü diyalog olan Hermocrates ise tamamen kayıptır. Platon’un Atina’yı dizginlemek ve olası felaketlerden uzak tutmak için Atlantis kendi icadı, asla varlığı olmayan alegorisidir. Öğrencisi olan Aristoteles ise Atlantis için “Onu yaratan da, yok eden de aynı kişidir.” demesi bu hipotezi desteklemektedir. Biraz daha kafa yorulduğunda ve Platon’un eserlerine tabi kalındığında bu durum; “cennete geri dönme özlemine ya da mükemmel halkı örneklendirmeye, belki de Atina halkının mitlere olan inancını daha da perçinlenmesine” yarayan savdır.

    Atina, Sparta ve Yunan halkları her zaman mükemmel insan ırkını yakalamak için uğraşmışlardır. Özellikle Sparta bu konu da diğerlerinden bir tık öndedir. Çocukları doğduklarında şarapla yıkar ve vücutlarında en ufak bir sorun olanları ölüme terk ederlerdi. Mükemmel ırkı yakalamak için zinayı meşru kılar ve bu konuda halkları desteklerlerdi. Özellikle Kanun Koyucu Lykurgos bu amaca hizmet etmiş ve sayısız reform ile yasayı haklarına sunmuştur.

    Atlantis’in ilham edildiği en bilinen kitap ise Jules Verne in Deniz Altında 20 000 Fersah adlı eseridir. Kitap dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Beyaz perdeye baktığımız zaman ise 2001 yılında Disney tarafından animasyon olarak yapılan Atlantis: Kayıp İmparatorluk’tur.

    Konum olarak bazı savlar ise bizim Çanakkale’mizi göstermektedir. Birçok eserde yine Atlantis’in Troya olduğu belirtilmektedir. Son dönem yapıtlarından olan ve Gisbert Haefs in kaleminden düşen Troya dır. Bunların dışında ise farklı bir Kayıp Kıta olan Mu’yu Mustafa Kemal’in bir komisyon kurarak araştırmak istemesi ve MU’nun Türklerle ilişkilendirilmesi Mustafa Kemal’in bilinmeyen yönlerini ve dahi merakını bizlere göstermektedir.

    Okuduğumuz kitap 79 sayfa ve resimli bir şekilde bizlere Atlantis hakkında çok sağlam kaynaklarıyla beraber bilgiler sunmaktadır. Çevirisi ise harikulade ve okuyucuyu asla sıkmayacak bir dildedir. Gerek merak gerek ise bilgi olarak okunacak naçizane kitaplar arasındadır.

    Sonuç olarak Atlantis asla bulunamayacak bir mit olarak dünyamızda varlığını sürdürecektir. Gerek inanalım ya da inanmayalım bu tür gizler bize her zaman bizlere heyecan verecek ve takibini yaptıracaktır. Bu hususta Platon’u ayakta alkışlamak istiyorum.

    Sözün özü; ben kitabı aşırı derece sağlam kaynaklara dayandırılmış ve layıkı ile araştırılmış buldum. Gözü kapalı küçük dostlarımda dâhil herkesin okuyup, seveceğine inandığım bir eserdir.

    Sevgi ile kalın.
  • Kitap akıcılığında sorun olmamasına rağmen gidişat olarak sizi şaşırtmıyor. Yazarın diğer kitabı olan Sıradaki ni daha çok beğenmiştim. Kitabın film olarak çekilirse ki eminim daha çok beğenilecektir.
  • Bu kitabı sınıf öğretmenliği bölümü olduğum için bireysel gelişim ve sınıfta herhangi bir zamanda böyle durumla karşılaşabilirim düşüncesi ile aldım. Kitapta zorba çocuğun psikolojisini veyahutta ne durumlarda oluştuğunu. Kurbanın psikolojisini birçok açıdan dile getirmiş. Sadece bunlar ile kalmamış tanık olup tepki vermeyen ya da veremeyen kişilere de yer vermemiş. Genel olarak iyi bir kitaptı. Dünyada zorbalığa uğrayan insan sayısının ne derece de fazla olduğunu gözler önüne sermiş. Okumanızı tavsiye ederim.
  • Fazla dram unsuru ben de geri tepiyor. Kitabı bitirince miri'nin yaşadıklarina değil de kocasına daha çok üzüldüm. Kitabı iki bölüme ayıracağım. Kaçirilmadan önceki bölümlerde kocasi ve mirinin ilişki dinamiklerinin anlatıldığı bölümlerde çok sıkıldım. Bence miri acayip derecede egolu, kibirli ve dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü sanan biri, bu yüzden de kaçirildiktan sonra bu nazinin kaprisinin ailesinden baska kimseye geçmediğini gördükten sonra hepten tozuttu. Kaçırılmadan önce zaten kocasina çok saygisizca davranan biriydi. Vallahi adamin bunu kurtarmak için harcadiği emeğe yazık. Hep böyle simarik kiz çocuğu tavirlari filan. Öf ana karakterinin kezban olduğu kitaplara tahammul edemiyorum. Kacirilişindan sonraki sürec için yapacağim yorum daha farkli. Yasadiklarina, yapmak zorunda kaldiklarina üzüldüm. Bu sürecten sonra da özüne dönüş basladi ve olgunlasma eğilimi gösterdi. Çiftliğe sigindiği ve kaynanasiyla olan bölüm, birbirlerini destekledikleri sahneler çok güzeldi. Haiti hakkinda pek bilgim yoktu. Biraz arastirma yaptim. Bilgi sahibi olmami sağladı. Asla yasamam dediğim yerlerin liste başinda suudi arabistan var 2. Siraya haitiyi yerlestirdim. Iraği 3 e cektim. Yazarin hikayeciligi çok güzel, dil ve anlatimi da hoş bir kitap. Sonu da güzeldi. Kitapla ilgili tek sorun mirinin kendisi de değil kafa yapisi, böyle bir insanla arkadaslik bağim olsun istemem zengin kibri var çünkü... kitabin ana karakterinden irrite olursam ve yazar da kocaya yapilan tüm kezbanliklari ask bu iste gibisinden desteklerse sevemem yani... pek sevmedim bu kitabi, kurgusu da bir dağinik lakin yazar kendisini biraz daha geliştirirse iyi yazar olur ondan. Umarim devam eder. Ben mirinin yasadiklarindan çok pislik içinde top oynamaya çalisan, yaşamaya çalisan çocuklara üzüldüm açikcası. Kitap kapaği tasarimi da cok kötü.
  • Ülkemizdeki sosyalistler, komünistler emsalî görülmemiş bir şekilde hümanizmi savunuyor, halka tebliğ ediyor. Kardeşliğe şiirler, marşlar, şarkılar yazıyorlar. Ezilenler adı altında birlik olup, örgütleniyor ve çeşitli gösteriler, eylemler yapıyorlar. Başlıca Kürtlere ve diğer etniklere yapılan soykırımlardan, haksızlıklardan bahsediyorlar; ezilen hakların savunucuları diyorlar kendilerine.

    Burada kendisini solcu, komünist diyenlere bir kaç soru sormak doğru olurdu.

    Hocalı Soykırımı, Ahiska Soykırımı, Ermeni Soykırımı, şu anda Doğu Türkistan'daki Türklere, Kızıl Çin tarafından yapılan; Türk kızlarının genç yaşta alınıp genelevlere satılması, Türk çocukların ailelerinden zorla alınıp Çinli ailelere verilmesi, Türkçe yasağı ve daha onlarcası olurken ve yaşanmışken, Türkiye'de meydanlara çıkıp Türklere karşı yapılan bu mide bulandırıcı olayları neden dile getirmediniz? Getirmiyorsunuz?

    Hangi partinizin, sendikanızın başkanı, yöneticisi işçi? Hangisi bir inşaatta ya da teksil atölyesinde çalışıyor?

    Faşistler! Katiller! Diye bağırırken aklınıza hiç gelmiyor mu onlarca millete kendi yaptığınız soykırımlar, toplu infazlar. Milyonların kanı ellerinize bulaşmışken nasıl olurda hümanizmden bahsediyorsunuz?


    "Komünst Manifesto"

    Düşüncede mükemmel bir kitap. Karl Max, F. Engels düşündükleri bu mükemmel fikri şuan pratikte görse kitabı yazarlar mıydı emin değilim. Komünizm öğrenilmesi gerekn bir fikir, aynı zamanda bir felsefedir.

    Geçelim!

    Kitabı okumadan önce kendinize şu soruları sorun:

    Neden bu kitabı almalıyım?
    Neden bu kitabı okumalıyım?
    Ve neden bu kitabı anlamalıyım?

    Kitabı neden almalıyım sorusuna kendinizi tatmin edici bir cevap verdiyseniz kitabın sizden ne istediğini de anlarsınız.

    Kitabı neden okumalıyım sorusuna onlarca cevap verilebilir. Fakat "kitabı komünist olacağım bunuda okuyayım bari" fikri ile okuyan kişinin pek bir şey anlayacağını düşünmüyorum. Başlangıç için ağır, üstüne basa basa söylüyorum "ağır" çünkü idealler ve ideolojilerin ne olduğunu bilmeden ve haklarında tek bir kitap bile okumamış kişilere göre değil bu kitap!

    Kitabı neden anlamalıyım sorusuna: verilecek bir cevaptan çok daha fazlası gerek.
  • Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.