• 77 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba. Stefan Zweig'la tanışma kitabım. Bu kitaptan sonra Zweig'dan 8 kitap daha okudum. Çoğunuz okumuşsunuzdur diye düşünüyorum ama henüz Zweig okumadıysanız bu kitapla başlamanızı tavsiye edebilirim. Çünkü bu sayede yazarın ruh durumunu çok net bir şekilde analiz edebilirsiniz. Nedir bu ruh durumu ondan da bahsedelim. Yazarın yaşadığı dönemin en büyük sorunu olan Nazi tehlikesi, baskı, zorbalık ve toplumun yaşadığı sorunlar vs vs. Zweig bu kitabı Brezilya'da kaleme almış ve intihar etmeden hemen önce tamamlamıştır.

    Kitabı okurken biraz kafam karıştı ama yine de çok sevdim. İçim daraldı ama yine de elimden bırakamadım öyle bir kitap kesinlikle. Keyifle okuyacağınıza inanıyorum. :)
  • 1286 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Seyehat etmenin nispeten kolay olduğu zamanlardayız.  Uçakla daha kısa sürede daha uzun mesafeler katetmek mümkün. Yollar daha güvenli. Lisan bilmek çok da zaruri değil belki.

    Abdurreşid İbrahim 1857 doğumlu bir Tatar. Dini eğitimini almış ve tam manasıyla "kendini İslam' a ve İslam' ın yayılışına adamış bir mü' min. " Bir Seyyah. Japonya' ya İslamı ilk tanıtan kişi.

    İki ciltlik kitabın ilk cildinin büyük bir kısmını oluşturan Japonya seyehati ile beraber Japonya bahsi kadar tafsilatlı olmamakla beraber Türkistan, Sibirya, Moğolistan, Mançurya seyehatlerinden de bahis var. Lakin eser tanıtımında (1.cilt)  daha ziyade Japonya' dan bahsedeceğiz.

    17 Kasım 1909' da Vladivostok' tan Japonlara ait " Hozan Maru" isimli vapurla yola çıkan Abdurreşid İbrahim' in tafsilatlı anlatımı, bu dakikadan itibaren başlıyor.

    "Tam saat 12, Hozan Maru iskeleden hareket etti: Herkes birer işaret ile vapurda olan ahbaplarına veda merasimini ifa ettiler. Ne ağlamak var, ne öpüşmek ve ne de musafaha etmek ve mendil sallamak, hiçbirini burada görmedim..."

    Hozan Maru iskeleden ayrılıp yola çıktıktan yaklaşık bir saat sonra kaptandan tayfaya; açşıdan yolcuya herkes eline bir kitap almış ve mütalaa ile meşgul olmaya başlamıştır.
    " Vapurumuz hemen bir kütüphane şeklini aldı. Herkes vapurun her tarafında karyolalara uzanmış, bazılarının elinde kitap, bazılarının elinde gazete hep mütalaa ile meşgul bulunuyordu.
    ... Hatta büfede hizmet etmekte olan aşçılar ve tablakarlar dahi hep okumakta idiler.
    ... Bu suretle benim kütüphane deniz üzerinde tam 40 saat yol aldı, insanın burada gördüğü insanca muamele, söylemekle tükenmez o kadar hoş idi." diyerek yolculuk memnuniyetini, hayretini dile getirmekle birlikte tafsilatlı anlatımı ile bunu biz okuyucuyunun da gözlerinin önünde adeta bir resim gibi canlandırmaktadır.

    40 saatlik seyehatin sonunda 20 kasım sabahı Abdurreşid İbrahim Japonya' ya varır. İlk dikkatini çeken insanların çektiği iki tekerlekli bir araba olan " Rikşe"lerin varlığıdır. O zamanlarda 50 milyonu aşkın nüfusa sahip Japonya' da nüfus için yeteri arazi mevcut değildir ve bu yüzden hayvan  yetiştiriciliği yok denecek kadar azdır. Bu azlık sebebiyle  hayvanların gördüğü çoğu işi insanlar üstlenmektedir. Rikşeler de bunun en büyük göstergelerinden biridir. Sadece Tokyo bölgesinde 14.000 rikşenin var olduğunu yazan Abdurreşid İbrahim; bu arabaları çeken insanların 150 kiloya kadar yük taşıyabildiğini, saatte 12 kilometreye kadar hız yapabildiğini, normal seyirde ise 8- 10 kilometre yol aldığını ifade eder. Japon hükümeti elektrikli tramvay yapımı ve hayvan yetiştiriciliği teşviki ile Rikşelerin varlığını mümkün olduğunca azaltmaya çalışmaktadır.

    Japon lisanına dair bir şey bilmeden geldiği ülkede kısa sürede lisanı öğrenmeye başlayan Abdurreşid İbrahim bir yandan Japonya' nın önemli kişilerle görüşmekte bir yandan da köy ve şehirleri dolaşarak Japonya hakkındaki malumatını arttırma gayreti içerisindedir. Gözlemlediği üzre Japonya' da köylüler ve kentliler arasıda çok fark yoktur. Köylü halk da şehir halkı gibi saygılı, yüksek ahlaka sahip ve memleketleri için gayret eden insanlardır. Evleri gayet sadedir ve odalarda eşya namına sadece hasır ve ısınmak amaçlı bir de mangal bulunmaktadır. Kadın ve erkek herkes çalışmakla mükelleftir. Yiyecekleri de en az yaşamları kadar sadedir. Birkaç çeşit balık, yağsız tuzsuz lapa kıvamında pilav... Kadınlar çocuklarını genelde bir kuşak yardımıyla sırtlarında taşır ve Abdurreşid İbrahim' e göre de kısa boylarının sebebi de çocukların  birkaç yıl boyunca sürekli bu şekilde sırtta taşınmalarıdır. Erkekler genelde sakalsızdır, bıyıklarını da kendileri keserler.  8- 10 hanelik ufacık köylerde bile birkaç fabrika, mektep ve kütüphane bulunur.

    Terakkiye, eğitime, okumaya çok önem veren Japonya' da okullar üçe ayrılır: bazıları devlet, bazıları vakıf ve bazıları şahsidir. Okullar ilk açılacağı  zaman bir miktar para toplanır ve devlet bu paraya herhangi bir müdahalede bulunmaz. Para tamamiyle eğitimde kullanılır. Okuma yazma oranı çok yüksektir. İlköğretim zorunludur ve bir çocuk okula gönderilmediğinde bundan annesi, babası hatta o mahallenin idaresine atanan polis memuru sorumludur.

    Gazete Japonlarda ayrı bir ehemmiyet taşımaktadır. Ayda bir, haftada bir, günde bir baskı yapan gazeteler olduğu gibi günde iki baskı yapan gazetelerin varlığını haber veren Abdurreşid İbrahim; Hoti Şimbon gazetesinin gün içerisindeki iki baskıda toplamda 700.000 adet gazetenin çıktığını söyler. Gazete çok ucuz olmakla beraber gazeteyi satın almayacak fukaraların da okuyabilmesi için gazeteler köprü başlarına, şehrin kalabalık meydanlarına gerilerek halkın hizmetine sunulur.

    Japonların bu kadar kısa sürede terakki etmesinde en büyük etken Japonların memleketin menfaati için söylenilen bir bilgiyi kimden geldiğini umursamaksızın kabul etmeleridir. Velev ki bu bilgi hiç bilmedikleri bir yabancıdan gelsin. Abdurreşid İbrahim âmalar için açılan mektep fikrinin bir Amerikalıya ait olduğunu, lakin bu fikrin memleketin menfaatine uygun olduğundan Japonlar tarafından derhal kabul edildiğini yazar.

    Abdurreşid İbrahim' e göre Japonlar her noktada fazla iken eksik kaldıkları tek konu inanç ve din meselesidir.
    Tab' an  ( doğuştan) yüksek bir ahlaka, temizlik adabına, sadakat,dürüstlük gibi pek çok güzel haslete sahip Japon halkı için Abdurreşid İbrahim' e göre en uygun din İslam' dır. Çünkü Japonların bir "adet" nazarıyla baktıkları bu özellikleri aslında İslam' ın rükünlerindendir.

    Japonya' da ikamet ettiği süre içerisinde Prens İto, Kont Okama... gibi üst düzey pek çok kişiyle tanışıp görüşen; müze,kütüphane, okul, şehir, köy gezen Abdurreşid İbrahim bütün bu gezileri, konferansları, adına verilen ziyafetleri tafsilatlı bir şekilde büyük bir minnet ve şükranla kaleme almakta ve bu anlatımını çoğunlukla fotoğraflarla kuvvetlendirmektedir.

    Tokyo' da tanıştığı  Türk asıllı Mısırlı bir subay olan Fazlı Bey ile beraber İslam dinine ait ilk hutbeyi Vaside Üniversitesinde verirler. Dakikalarca alkışlanan ve herkesin hoşnut kaldığı bu hutbeden sonra Japonların kalbi biraz daha İslam' a ısınacak, üst düzey yetkililer bir mescidin gerekliliğini, bunun için kendilerinin gereken her şeyi yapacaklarını sürekli olarak dile getirmeye başlayacaklardır.

    7 aylık Japonya seyehatini 15 Haziran 1909' da tamamlayan Abdurreşid İbrahim Tokyo' da yapılması planlanan caminin izinlerini almak için yola çıkışını anlatarak kitabım birinci cildini bitirir ve " ayrılırken en çok zorlandığım yer" diyerek Japonya' ya ve halkına olan sevgi ve muhabbetini ifade eder.

    (Aslında dikkat çeken hususlardan biri Türkiye' dir. Caminin yapılması bahsinde Türkiye ile hiçbir  dostluğun, siyasi bağın olmadığı dile getirilmekte ancak 1890 yılında Japonya' ya ziyarete gelen ve Oşimo köyü yakınlarında batan Ertuğrul Fırkateynine ait herhangi bir bilgi verilmemektedir. )
  • 110 syf.
    ·30 günde·8/10
    Kitaba Geçmeden Kitap Şuan KitapYurdu Dr Idefix Kitapsec ve Babilde Satışı başladı.Ve Sizlerin Önyargılarınızı- Ertelediğiniz Planları-Üşengeçliğinizi-Ölümden Kaçışınızı ve daha nice altbaşlıklı hikayelerinizi size anlatan bu kitabın videosunu izlemelisiniz.
    https://www.youtube.com/watch?v=EmhFxXBKfD8
    Kitabın yazarı olarak değil okuyucu gözüyle inceleyeceğim ve bence kitap 10 üzerinden 8'lik (kendi kitabım diye 10 vermem doğru değil hakkı neyse onu vermeliyiz :) Ancak ben kitabı sürekli okuduğum ve yazdığım için baymış olabilir. Ancak sizler için 10 da olabilir ve inşaAllah 10 rakımınıda burda çokca görürüz. Kitaba gelecek olursak Dediğim gibi sizleri sizlerin hikayesiyle size anlatan bir kitap. Çok aşırı bir dini kitap beklemeyin arapça yazı olduğundan dolayı. Bu kitap normal hikayeler anlatıyor okuyucu sıkmadan okuyacak şekilde ve ufak dini motifler içeriyor mesela. Makyaj yapan bayanlar yada yapmayanlar, istediği bölümü seçemeyip baskı alan çocuklar yada baskı yapan ebeveynler,bir aksiyon içerisinde ölümden kaçışın ortasında kalan biri (Çoğumuz ölümü istemeyerek ölümden kaçmış sayılmıyor muyuz ?), Bir Öğretmen ve öğüt hakkındakiler. Önyargılarmız, Sosyal medyamız daha nice alt başlıklarla dolu olan bir kitap. Kitap içeriğinden bahsetmek istemiyorum her hikaye kısa bu yüzden spoiler etmiş olurum. Ancak Hikayeler Bizim kültürümüze uygun ve az bir şekilde içinde kritik noktalarında yedirilmiş Dini motifler (ayet -hadis-kısa vb) var. Belkide bu size İnsan Neyle Yaşar? dan tanıdık geliyordur. Ancak orada İncilden alıntılar var ve bize uzak bir kültür bizim kitabımızda ise bizlerin hikayeleri var. İnşaAllah en kısa zamanda alıp okuma fırsatınız olur. ve incelemelerinizi görürüm. Kitapta hatalar var mı var. baskıdan kaynaklanan benim cümle düşüklüklerim, editörün gözden kaçırdığı yazım hataları tabi ki var inşaAllah gözünüze çok gelmez bu hatalar ve sizi rahatsız etmez . İnşaAllah ilk basım iyi bir sürede biter ikincisine geçince tüm hatalar düzeltilmiş olur. Hatasız olmaz tabiki yine hatalı bir kitaptır Dünyada tek hatasız bir kitap var bizde ona zaten yaklaşamayız :) Rabbim Gönlünüze Göre versin inşaAllah okuma fırsatı bulurunuz. Kitabı bazı kişiler önceden okuma fırsatı olmuş olacak( ya yapım aşamasında yada Muş'ilinde bulunduysa kitaplar öncelikle bize geldi. Birde Bir kaç Bizi kırmayan ve kitabı kabul eden arkadaşlarımız var inşaAllah en kısa zamanda onlarında incelemelerinde burada görürüz,bir kaç kişi de özelden okumalarını rica edecem inşaAllah onlarda kırmaz bizi :) (kitabı yazmaya başladığımı okuma tarihi komple taslağı bitirmemi de okumayı bitirdiğim hali olarak kayıt ediyorum siteye :)
  • "Hayal kurabiliyorsak, bu her şeye değer. Dünyayı yeniden kurabiliriz. Başkaları ne yaparsa yapsın, bize sözcükleri özgürce dalgalandırmak düşecek. Tertemiz, sevgiyle, aşkla, dünyanın bütün uygar ve güzel insanlarıyla birlikte…"

    "Bu satırları polis kuşatması altında yazıyorum."

    Zaman Gazetesi yazarlarından usta denemeci Ali Çolak, kayyım esareti yaşanan gazete binasıyla ilgili öyle bir yazı kaleme aldı ki...

    Gazete binasının polis kuşatması altında olduğunu belirten Çolak, sosyal paylaşım sitesi Facebook hesabında paylaştığı yazısında, "Şimdi bu satırları, günlerdir polis kuşatması altındaki binamızda, adlarını, görevlerini, kim olduklarını bilmediğimiz onlarca garip insanın dolaştığı, bizimse her seferinde kimlik göstererek ve adlarımızı kaydettirerek girebildiğimiz binamızda yazıyorum." ifadelerini kullandı.

    Ali Çolak'ın polis silahlarının gölgesinde kaleme aldığı yazının tamamı:

    Dedemin sivrilttiği kalem

    Gayet iyi hatırlıyorum. 27 yıl önce, yine böyle bir bahardı. Apaydınlık, ılık, şerbetli bir ikindi sonrası beş arkadaş, İzmir’de İkiçeşmelik Parkı’nda buluşmuş, mürekkebinin buğusu tüten edebiyat dergimizin çıkışını kutluyorduk. Gevrek, gazoz çekirdek filan almış olmalıyız… Aşağılara, Konak meydanına, Körfez’e ve Karşıyaka kıyılarına bakıyor, baharın rayihasıyla köpüren içimizin heyecanını dizeler mırıldanarak; geleceğe, upuzun geleceğe dair sonsuz hayallere dalıp giderek çoğaltıyorduk. Yeryüzünde bir cennet varsa, o ikindi saatinde, orada kurulmuş olmalıydı.

    Üniversiteyi bitirmiş, 50 lira aylıkla bir şirkette çalışıyordum. Diğer dört arkadaşım fakülte son sınıftaydılar. Biricik hülyamıza, dergimize kavuşmuştuk. Dergiye ait her şey, bütün mal varlığımız yanımızda, bir Bond çantanın içerisindeydi! Harçlıklarımızdan, arkadaşlarımızdan topladığımız bağışlardan, daha dergi çıkmadan yaptığımız abonelerden toplanan parayla çıkardığımız Kırkikindi’nin birinci sayısını matbaadan almıştık. Ayaklarımız yerden kesikti, bulutların üzerinde geziyorduk. Dünyanın en güçlü, en yetenekli, en cesur, en zengin adamlarıydık o gün orada. Öyle hissediyorduk kendimizi. Bankların üzerinde dergiyi elden ele dolaştırıyor, defalarca evirip çeviriyor, okşuyor ve onun bizim eserimiz olduğuna inanmakta hâlâ güçlük çekiyorduk. Mutluyduk ve bunu bütün İzmir, hatta bütün dünya duysun istiyorduk.
    O gün orada neler konuştuk, çoğunu hatırlamıyorum. Unutamadığım şudur: Bizim geleceğimiz, mesleğimiz, hayalimiz edebiyat… Ne olursa olsun bundan vazgeçmeyeceğiz! Yazacağız, yazmalıyız... Dergiyi ne pahasına olursa olsun sürdürmeliyiz.

    O kutlama aynı zamanda bir vedaydı. Mardin’e öğretmen olarak tayin edilmiştim ve gidiyordum. Dergiyi arkadaşlarıma bırakıyordum. Şimdi hayal meyal… Bir sürü tembihte bulundum. Mektuplara zamanında cevap vermelerini, kitapçılara bıraktığımız dergilerin parasını sıkı takip etmelerini, ikinci sayının yazılarını zamanında hazırlamalarını istedim. Bütün bunlar olurken, İzmir Körfezi önümüzde bütün sükûnetiyle uzanmış ruhumuzu okşarken, ilk yazın ikindi serinliği sevincimizle kol kola girip bizi başka gezegenlere davet ediyorken, havanın kararıp gittiğinden haberimiz bile olmamıştı. İzmir, zaten insana zamanı unutturmak konusunda oldukça mahirdir.

    Sonrası mı? Ben Mardin’e gittim. Derginin ikinci sayısı arkamdan geldi. Üç ay sonra istifa edip İzmir’e döndüm. Üçüncü ve son sayımızı çıkardık. Dergi kapandı. İstanbul’a geldim. Başka dergilerde yazmaya başladım.

    Bir gün, nasıl olduysa, Zaman’da bir sütun açıldı: Gülsaati… Haftada bir, yazmaya başladım. (Haziran, 1992) Daha 26 yaşındaydım, gençtim. Zamanla alıştım, okurlar da alıştı. Yüzlerce mektup geliyordu. Ülkenin her yerinden dostlarım, okurlarım olmuştu. Artık çok okunan bir ‘köşe’ yazarıydım. İlk kitabım "Mavisini Yitirmiş Yaşamak", 1995’in Aralık ayında çıktı. Beklemediğim bir okur kitlesine ulaştı. Kader ağlarını örüyordu!

    1996’da askere gittim. 8 ay köşeyi boş bırakırsam, dönüşte yerinde bulamayabilirdim. İki aylık yazıyı gazeteye bıraktım. Sonra bir yolunu bulurdum elbet. Acemilik döneminde üç ay, Tugay Komutanı’nın oğluna Türkçe-Edebiyat çalıştırmakla görevlendirdim. Başka işim yoktu. Yazılarımı rahatça yazabiliyor, bizim gazetenin bürosuna giderek merkeze fakslıyordum. Yazılarımı komutan da okuyordu. Bana olumlu-olumsuz bir yorum yapmıyordu ama akşamları evde beğendiğini söylüyormuş, oğlu gelip bana iletiyordu. Acemiliği bitirip Doğubayazıt’a gittiğimde işler değişecekti. Tabur komutanı ilk gün karşısına aldı ve yazar olduğum için tebrik etti. “Fakat” dedi, “artık burada yazmayacaksın!” Buna söz veremezdim, sustum. Yazmadan yaşamam, üstelik kışlanın stresine dayanabilmem mümkün değildi. Yazılarımı geceleri silahlıkta, kimi zaman sıhhiye çavuşu arkadaşın odasına üzerimden kilitleyerek yazıyordum. Beyaz kâğıtlara siyah pilot kalemle…

    Ertesi gün nizamiye kapısına gelen eskiden tanıdığım bir öğretmen arkadaşa teslim ediyordum yazıyı, faks parasıyla birlikte... O da sanırım bir benzin istasyonundan gazeteye fakslıyordu. Askerde, sekiz ay boyunca yazılarımı hiç aksatmadım. Yanımda götürdüğüm bir antoloji ve birkaç kitabı döne döne okuyarak, sözcükleri zihnimde döndürerek, yazarak, düzelterek, yeniden yazarak… Posta çavuşuna ısmarladığım gazete gelince yazımı defalarca okuyarak kışlanın bütün sıkıntısını, gurbeti, ailemin ve dostlarımın hasretini giderebiliyor, yaşama sevinci bulabiliyordum.

    Doksanlı yıllarda, iki binlerde hastalıklar ve zorunlu aralar dışında hep yazdım ZAMAN’da. Tam 24 yıl, çeyrek asır… Şimdi orta yaşıma geldim. Yeryüzünde dünya malı olarak taksitleri bitmemiş bir evim, yine taksitle alınmış ikinci el bir arabam ve 13 kitabım var. Hiçbir dünya nimeti beni mutlu etmedi, edemiyor. Yazmak, yalnız yazmak… Bir hafta boyunca sözcükleri, cümleleri gezdirip duruyorum zihnimde. Onlardan bahçeler kuruyor, heykeller yontuyorum. En iyi dostlarım, ölmüş yazarlar. Sonra günümüzün birkaç usta yazarı ve genç çalışma arkadaşlarım, dostlarım... Yazmaktan başka bir iş, elimden gelmiyor ne yazık ki. Baba mesleği çiftçiliği sanırım beceremem. Öğretmenlikse, artık mümkün görünmüyor.

    Şimdi, 24 yıldır yazdığım, bütünleştiğim, evimden daha çok vakit geçirdiğim, herkesten önce gelip herkesten sonra çıktığım gazeteme kayyım atandı. Köşelerimizi yazmamıza izin verilmiyor. Belki yakın zamanda işimize son verilecek. 15 yıldır biriktirdiğim kitaplarımı, çekmecelerimi toplayıp çıkacağım buradan. Kolay olmayacak, biliyorum.

    Zaman'da 15 yıl Kültür Sanat editörlüğü yaptım. Ülkenin en güzel kültür sanat sayfalarından birini hazırladık. Çok sayıda genç, yetenekli gazeteci yetişti bu servisten. Hepsiyle çalışmak büyük onurdu. Bugün, hangi gazeteye gitseler, mesleklerinin en iyisi olacaklarından eminim. Hepsi dil bilen, kültürlü, donanımlı, dünyaya açık ve entelektüel düzeyi yüksek arkadaşlar. 15 yıldır onlarla yaptığımız işlerden hep gurur duyacağım. Dünya standartlarında, çok sesli, dil zevkini önceleyen, sanatın ve kültürün bütün şubelerinin hakkını vermeye çalışan kültür sanat sayfaları yaptık. Niteliksizliğe pirim vermedik. Kitaplarını tanıtmadığım, haberlerine yer vermediğim için birçok eski dostum ve arkadaşımla aram açıldı, küstüler bana. Bizim bir çıtamız ve ilkelerimiz vardı, taviz vermeyi hiç düşünmedik. Şimdi de olsa aynısını yaparım. (Şunu da bir kenara kaydedelim: Bugün Zaman’a kayyım atandığı için coşkuya kapılan, olup biteni alkışlayan kimi muhafazakâr, siyasal İslamcı, eski nurcu, sağcı, riyakâr, yeteneksiz yazar, şair ve gazeteci tayfası, burada yazmak için araya adamlar koydu, bin kere kapı aşındırdı. Kitaplarının, belgesellerinin tanıtılması için rica üstüne ricada bulundu, kendisiyle röportaj yapmamız için yalvardı. Hatta kendi kendine röportaj yapıp gönderdi yayımlamamız için. Zaman, onlar için öyle önemli, öyle büyük, öyle görkemli bir mecra idi. Biz, bunların hepsine direndik. Çünkü yeteneksiz ve riyakâr olduklarını çok iyi biliyorduk, direndik. Bizi solcu olmakla, onlara yaranmaya çalışmakla suçladılar. Kendi yeteneksizliklerinin farkında bile değillerdi. Bizi aşamayınca aracılar bulup üst yönetimden baskı yaptırdılar. Kendi arkadaşlarıma, yöneticilerime direndim. Buna rağmen bazıları kitaplarını, belgesellerini, filmlerini tanıttırmayı başardı. Zoraki, el ucuyla tanıttık. Tek pişmanlığım varsa, gönülsüz ve zoraki bile olsa, o niteliksizlerin ürünlere bu gazetede yer vermiş olmamdır. Allah affetsin.)

    Zaman ile birlikte, tam on yıl, ülkenin en iyi kitap eklerinden birini çıkardık. Dünya çapında bir dergiydi. Adalet Ağaoğlu’nun, Hilmi Yavuz’un, Selim İleri’nin, Ferit Edgü’nün, İlhan Berk’in, Dağlarca’nın, Gülten Akın’ın, Alberto Manguel’in, Enis Batur’un, Ahmet Turan Alkan’ın, Geoff Dyer’ın, Javiar Marias’ın, John Banville’in, Murat Belge’nin , Per Petterson’un, Şavkar Altınel’in, Ülkü Tamer’in yazdığı, röportajlar verdiği bir kitap eki… Yayıncılık hayatımızın gurur nişanı. Kitap Zamanı, Türkiye ve edebiyatımız için büyük bir kazançtı. Emeği geçen kardeşlerimi kutluyorum. Eke yıllarca katkı sunan yazarlarımızı da… Buradan çıkıp gitsek bile gurur duyacağımız eserlerimiz yok olmayacak. Arşivlerde konuşup duracaklar.

    Şimdi, bunca şeyden sonra, şu orta yaşın şafağında dönüp geçmişe bakıyorum. Bana yazmayı, kalem tutmayı hatta kalem açmayı dedem öğretmişti. Karıncalı dağlarında mavzerini omzuna asmış, doru atıyla dolaşan dedem... O dağ gibi adam. Bir gün, cebinden siyah boynuz saplı büyükçe çakısını çıkarmış, kalemimi alıp ucunu sol avucunun içine dayamış ve hayranlık uyandıran bir maharetle sivriltmişti ucunu. “İşte” demişti, “böyle yapacaksın!” Bugün, evimde bir bilgisayarım bile yok ama sayısız defterim ve kalemim var. Annemden miras kalan bir de kara saplı bıçağım… Üstelik dedemin gösterdiği usulle kalem açmayı da biliyorum. Başka ne isterim! Kağıt ve kalemin bulunduğu yerde, düşüncelerin gürlemesi için başka bir nesneye ihtiyaç yok. Yazabildiğim müddetçe var olacağımı, güçlü olacağımı, yaşama sevinciyle dopdolu olacağımı biliyorum.

    Şimdi bu satırları, günlerdir polis kuşatması altındaki binamızda, adlarını, görevlerini, kim olduklarını bilmediğimiz onlarca garip insanın dolaştığı, bizimse her seferinde kimlik göstererek ve adlarımızı kaydettirerek girebildiğimiz binamızda yazıyorum.

    24 yıldır cumartesileri benim yazdıklarımı okuyup mutlu olan insanları, okurlarımı mutsuz etmemek için. Onların yaşama sevincini kursaklarında bırakmamak için… Ekran, önümde sözcüklerin cıvıltısına açık. Bir yandan, Bach dinliyor ve dışarıdaki uysal ikindi ışığına dalıp gidiyorum. Tıpkı 27 yıl önceki İzmir baharında olduğu gibi, yine heyecanla, yine sözcüklerle oynaşmanın verdiği sevinçle… O günkü dostlarımı ve şimdiki çalışma arkadaşlarımı sevgiyle anarak...

    Sevgili okurlar,

    Gücüm yettiğince, haftalık yazılarımı buradan yazmaya çalışacağım. Bir gün yeni bir mecra açılana kadar. O mecra hiç olmayabilir. Buna da üzülmem. Edebiyat benim yaşam biçimim. Defterlerime, kendim için yazar ve kendim okuyarak mutlu olabilirim. Yazmayı, okumayı, kitapları, yazının bizzat kendisini sevdim. İnsanları, riyasız insanları çok sevdim. Yalancıları, nefret kusanları, düzenbazları, muktedirlerin yalakalarını sevmedim ama kin de duymadım onlara. Hiç kin duymadım. Sadece yok saydım, adlarını unutmak istedim, o kadar! Onlar beni hiç ilgilendirmiyor.

    Hangi görüş ve düşünceden olursa olsun bu ülkenin dürüst, vicdanlı, merhametli, demokrat insanlarını seviyorum. Sayısız dostum var onlar arasında. Hemen hepsi aradılar, üzüntülerini bildirdiler, hep yanımda olduklarını söylediler. Hepsine saygılarımı, sevgilerimi, teşekkürlerimi iletiyorum. Bir gün saf ve katıksız inancın, dürüstlüğün, uygarlığın, bilimsel düşüncenin, iyiliğin ve merhametin galip geleceğine inanıyorum. Bu inançla yaşıyorum. O güzel dünyayı tüm merhametli, riyasız, demokrat insanlarla birlikte kuracağız, bundan adım kadar eminim. Böyle bir dünya yeniden kurulurken, edebiyatın büyük bir işlevi olacağına inananlardanım. Jules Renard’ın dediği gibi, yaşam, içinden bize düşen edebiyatı çıkardığımız bir maden ocağı… Madem artık toplumda konuşmak git gide zorlaşıyor. Öyleyse Michel Foucault gibi, “Konuşmanın artık mümkün olmadığı noktada yazmanın gizli, zorlu, biraz da tehlikeli tılsımını keşfedebiliriz.” Yalnızca yazmanın ve üstelik böyle, sanal mecralarda yazmanın, belki yalnızca masasında, sarı sayfalı defterlere…

    Yazacağız, yazacağım… Dedemin sivrilttiği o ilk kalemi unutmadan. O dağ gibi adamın bana duyduğu güveni yaşatarak… Mario Vargas Llosa’nın o benzersiz Neden Edebiyat yazısında dediği gibi, edebiyat bize bu dünyanın düzeninin bozuk olduğunu; bunun tersini ileri sürenlerin, güçlülerle talihlilerin yalan söylediklerini; dünyanın düzeltilebileceğini bize anımsatıp durmuyor mu?

    27 yıl öncesinin İzmir baharına duyduğum sonsuz özlemle, edebiyata, dile, sözcüklere inancımı, bağlılığımı bir kere daha tazeliyorum. Belki birkaç gün sonra, bir grup arkadaş, bu kez İstanbul Boğazı’na bakan bir parkta oturmuş, yazı üstüne, dergiler ve kitaplar üstüne hayaller kuruyor olacağız. Hayal kurabiliyorsak, bu her şeye değer. Dünyayı yeniden kurabiliriz. Başkaları ne yaparsa yapsın, bize sözcükleri özgürce dalgalandırmak düşecek. Tertemiz, sevgiyle, aşkla, dünyanın bütün uygar ve güzel insanlarıyla birlikte…

    Hadi bakalım!

    Kaynak:
    https://m.facebook.com/...p;id=712203322230040

    Haber:
    http://www.yarinabakis.com/...ziyorum_2328764.html
    Ali Çolak
    Zaman Gazetesi'nde yayınlanmayan son yazısı