• 556 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    John Steinback 'in yazdığı Gazap Üzümleri Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Tüm dünyada yankı uyandıran "Büyük Buhran" dönemini anlatıyor. Yazarın "Fareler ve İnsanlar" romanını da okumuştum ve Gazap Üzümleri gibi o romanda da çok etkilenmiştim.

    Çiftçilerin Oklahoma'dan Kaliforniya'ya göç etmek zorunda kaldıklarını ve yaşadıkları zorlukları gözler önüne seriyor. Romanda yer alan Joad ailesini ve aynı zorlukları da yaşayan diğer ailelerin; kapitalizmi, sefaleti, ırkçılığı sonuna kadar yaşatılan işçi ailelerin evlerini, bankaların satın alıp el koymasıyla adeta romandaki her yeri gezip görmüşüm ve zorlukları bende yaşamışım gibi oldum.

    Kitabın sonun neydi öyle? Şaşırtıcı bir son.

    En kısa zamanda filmini de izleyeceğim.


    Mükemmel bir kitap.

    Herkese tavsiye ediyorum.
  • 479 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Sizlere 2020 yılının ilk kitap paylaşımı olması için günlerce sabırla beklediğim kitabı takdim ediyorum. Huzurlarınızda Tehlikeli Oyunları ile Oğuz Atay.
    .
    Biz bu güzel kitabı İnstagram üzerinde @gercekkitapseverler ismiyle kurduğum toplulukta birbirinden değerli okurlar ile okuduk ve okuyoruz. Hala aramıza dahil olabilirsiniz.
    .
    Beni bilenler Oğuz Atay hayranlığımı ve Tutunamayanlar ın en sevdiğim kitap olduğunu bilir. Tehlikeli Oyunlar tahtı salladı, aslında tahta geçti de diyebilirim ama sıcağı sıcağına bunu söylemek olmaz biraz zaman geçmesi lazım.
    .
    Ben sizlere kitabın konusunu karakterler ve olaylar bazında anlatmayacağım bu yüzden kitabı okumayanlar da bu yorumu okuyabilir. Ben size hissiyatımı ve gördüklerimi anlatacağım.
    .
    Yaklaşık 5 gündür ruh halim bambaşka bir hal aldı. Sürekli pencere kenarında dikilip gökyüzünü seyre daldım. Sabahları erkenden uyanıp işaretlediğim kısımları sesli okuyarak başladım güne.
    .
    Oğuzcum Atay düşüncelerimi bir mimar gibi şekillendiriyor. Cümlelerinde kayboluyorum ve kitaptan çıkıp gerçek hayata dönmekte zorlanıyorum. Bazen düşüncelere daldığımda biri beni cimdiklesin, şuan gerçek dünyada mıyım yoksa rüya aleminde, düşünceler ülkesinde seyahate mi çıktım ayırt edemiyorum.
    .
    Hayata, yalnızlığa, karanlığa, aydınlığa, deliliğe, insanlığa, gerçeğe, hayale, anılara, adalete, ülkemize, aşka, evliliğe ; kısacası düşünmeye değer herşeye dair yazılar var bu kitapta. Ama öyle normal yazılar değil bunlar. Düzeni ve insanları, bahsettiğim herşeyi ince nüanslar ile büyüleyici dokunuşlar yaparak ancak ileri düzey zekaya sahip bir insanın kurgulayabileceği bir mizahi anlatım ile yorumlamış, eleştirmiştir. Sadece eleştirel değil bir yönüyle de özeleştireldir. Kitapta kadınlar ile alakalı duygusal düşünceleri, yaşantıları da görüyoruz.
    .
    Olay örgüsü belli bir düzene bağlı kalarak ilerlemiyor. Okurken bir kopukluk yaşarsanız yandınız. Aynı yeri hatta birkaç sayfayı tekrar okumanız gerekir.
    .
    Oğuz Atay anlamak için değil bir kalemdeki en mükemmel tadı hissetmek için okunur. Onu anlamak ciddi bir hayat tecrübesi gerektirir. Kolay anlaşılsaydı bu kadar değerli olur muydu hiç. Onu anlamamak bile güzel hele birde anladınız mı yüzlerce kez okumak isteyeceksiniz.
    .
    Yaşasaydı, geçip karşısına Oğuz abi şu konuda ne düşünüyorsun diye sormak ve mizahi bir şekilde ama hüznün içerisindeki bir mizahilikle anlatışını dinlerdim.
  • 108 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitap,barındırdığı en güzel öykü olan "İçler Dışlar Çarpımı" isimli mükemmel bir öyküyle başlıyor. Bu kadar güzel bir başlangıcı okuduktan sonra insan merakla bitiriyor zaten kitabı. Keşke hiç bitmeseydi keşke bu öykü başlı başına bir roman olsaydı dedim. Ardından gelen 2 öyküyle birlikte 3 öyküyü birbirine bağlamış yazar. Güzeldi. Bir de kitabın sonunda "Sessizliği Bozan Tuzluk" isimli mükemmel bir öykü var. Aradaki öyküler beni inanılmaz etkilemedi ama yazar o kadar güzel bir merhaba ve o kadar güzel bir elveda dedi ki bu kitabın yeri hep ayrı kalacak. İsmini verdiğim iki öykü Şermin Yaşar öyküleri ayarında. Genç yazarın yeni kitabını bekliyorum.
  • 624 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba arkadaşlar. İlk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Halk Fırkası karşına çıkmasıyla başlıyoruz. Siyasetten de içeriğinden de nefret ediyorum ama Kurtuluş Savaşı gibi kutlu bir savaşın başlangıcını yapan 7 kişiden 5 tanesinin bu partiden olması sadece Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün diğer partide olması beni şüpheye düşürdü. Sonuç olarak demek ki Halk Fırkası içinde yanlış gidenler vardı. Zaten kitapta da okuyoruz bunları işte o yüzden en nefret ettiğim konuyu hiç uzatmayacağım.
    => 17 Kasım 1924 – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kuruluşu
    => 5 Haziran 1925 – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kapatılışı

    Hemen akabinde bir kadın çatışması var. Fikriye hanımı belki duymuşsunuzdur. Atatürk’e candan bağlı onun için canını bile verebilecek bir kadın. Bir de Latife Hanım var, bir türlü kanımın ısınmadığı bir türlü huyunu suyunu beğenmediğim. Bunun karşılaştırması var kitapta. Fikriye hanım aşkından ve onun umutsuzluğundan en sonunda canına kıyarken Latife hanımın utanmazlığının aştığı sınırları Paşa da görmüştür diye düşünüyorum. Daha sonradan Latife Hanım’ın bir yazısı var ki ayrıldıklarında, artık onu kendiniz araştırın, benim Mustafa Kemal Paşa hakkında böyle bir yorum yapmamın erkekliğe, adamlığa, delikanlılığa sığar hiçbir yanı yok. Böyle bir sözü usumdan geçirmek bile beni kahrediyor ve Paşa’nın eşi diyerek susuyorum. Keşke Fikriye Hanım eş olsaydı da Latife o Çankaya’dan içeri girmeseydi. Diyeceklerim bu kadar bu konuda.
    Ayrıca gene doyamadım yazmam lazım. Yahu bu Fikriye Hanım çok güzel arkadaşlar. Cumhuriyet döneminde merak edip baktığım kadınlar arasında da en güzeli Fikriye. Şu saf şu duru güzelliğe bir bakar mısınız ya? Resmini paylaşıyorum burada ayrıca. Neyse bir yerde o hepimizin eski yengesi şimdi abartmayalım.
    https://i.hizliresim.com/Z506nZ.jpg
    => 31 Mayıs 1924 – Fikriye Hanım, aşkına dayanamayarak İNTİHAR ETTİ.

    Bu konunun arkasından büyük ve oldukça çetrefilli bir diğer durum ile karşılaşacağız. Nesturîler. Bu insan azmanları 1. Dünya Savaşı ile beraber isyan etmişler, sürekli isyana hazır durmuşlar ve en sonunda İngilizlerin Petrol ve Musul düşünceleri nedeniyle onların baskısı altında isyan ettiler. Bu dönemde Amerikan uçaklarının sınırlarımızı geçerek savaş tehdidi verdi ve bir MANDA (nasıl anlarsanız anlayın) olan Irak’a döndü. İsyan çok güzel bir şekilde güzel bir ortaklıkla bastırıldı.

    => 7 Ağustos 1924 & 26 Eylül 1924 – Nesturî Ayaklanması
    Şimdi burada apayrı bir konuya değineceğim. İskilipli Atıf Hoca yüzünden birtakım karaktersiz, kişiliksiz insanlar asla erişemeyecekleri yerde erişemeyecekleri yüce bir komutana laf atıyorlar. Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki burası kitapta yok ama Şapka Kanunu nedeniyle onun idam edildiği söyleniyor. Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 yıl evvel yazdığı bir yazı dolayısıyla bu durum başına geliyor. Olmayan bir kanun hakkında kanun geldikten sonra işlem görüyor yani. İlginç. Her neyse bunu kitapla nerede bağdaştıracağım? Mecliste ilk zamanlarda silahla giriliyordu. Herkesin belinde silahla bir meclis hayal edin, hele ki günümüzde. Neyse burada Kel Ali denen bir adam var, kendisi komutan ve tabiri caizse ejderha gibi bir adam. Özellikle kendi mevkidaşı ve generallere karşı tutunduğu tavır çok acayip ve tabiri caizse kıskançça. Deli Halit Paşa var zamanında kafasına sıkılıyor ama ölmüyor, öyle bir adam. Bunu bu konuda tehdit ediyor sen bize laf mı dedin gibisinden ve her neyse işte bu kanımın ısınmadığı Kel Ali de zaten herkes tarafından huyu suyu bilinen bir adam. İstiklal Mahkemesinin başına getiriliyor. İdam kararı verdiği adamsa Atıf Hoca maalesef ki. Yani o dönem öyle bir irdelenmeli ki çok büyük araştırmalar, çok büyük yazılar bulunmalı. O dönemin en karanlık dönem olduğunu söylemekten çekinmiyorum. Hani ben bunu derken bir başkası aynı olayı daha farklı yorumluyor. Bu yüzden karanlık. Tarih net olmalıdır, muğlak kabul etmez. Ayrıca Deli Halit Paşa’m da 9 Şubat 1925’te meclis koridorunda vurularak şehit edilecektir daha sonra. Halit Paşa’mın size bir özelliğini söyleyip öyle bitireyim de onun karakterini daha iyi anlayın. Düşmanlarımızı yakaladığında NAMUSLU dediği sağ tarafında taşıdığı silahıyla; askerden kaçan hainleri yakaladığında ise sol tarafında taşıdığı NAMUSSUZ adı verdiğiyle vuran komutanımızdır o bizim. Nerede şimdi böyle asker, nerede şimdi böyle komutanlar? Varsa da zaten adını duyurmaz, ordu şerefi taşıyan insanlar kendini belli etmez, reklamla uğraşmaz, salt işine bakar zaten. Hepsinin ruhları şad olsun.
    => 22 Aralık 1914 & 17 Ocak 1915: Kars Sarıkamış Operasyonu ve burada şehit düşenlerimizi de bugünün (dünün) anlam ve önemiyle bir analım istiyorum. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

    Hemen akabinde sıkça bahsettiğimiz bir konu olan Papa Eftim meselesi geliyor. Bu güzel Papaz ne din ne de devlet düşmanıdır. Artık bunu Rumlar bile kabul ettiğine göre konuşabiliriz. Kimseye bir fiske vurmamış, sadece sevgi ve onun diliyle iş yürütebileceğini kanıksamış bir devlet adamıdır. Bugün İstanbul’da ikamet ediyorsanız ve Eminönü taraflarına gezmeye gidebiliyorsanız sahilden biraz içeride bir Meryem Ana Kilisesi göreceksiniz. Tabi bir Meryem Ana Kilisesi daha var ama o Balat taraflarında ve bir Rum kilisesi. Yakın zamanda o taraflara geçtiğimden biliyorum bunları. Sosyal medyada burada çekilmiş resmimi bulabilirsiniz. Neyse biz bizim çocuklara ait olana gelelim. Artık Zeki Erenerol adını alacak olan bu kutsal insan (bu arada ben Müslümanım, yazılarımdan dolayı yanlış anlaşılabilir ama hepsi saygın ve vefat etmiş insanlardır, kutsallıkları da yaptıkları işler nedeniyledir) vefatı olan 1968’den 6 yıl önce 1962’e kadar görevinde kalmıştır. Şimdi de -sanırım torunu- Ümit Erenerol tarafından halen varlığı devam etmektedir. Katolik kilisesi tarafından tanınmaz, gerçi kimin umurunda değil mi?
    => Papa Eftim (Zeki Erenerol) <---> 1884 -14 Mart 1968

    Sırayla gidiyoruz ve konumuz hepimizin de yakından duyup bildiği bir devletçik (!) hayaliyle yanıp tutuşanların en sonunda Şeyh Sait isyanını hazırlamasıydı. Ne demiş Ata? Türkiye devleti şeyhlerin, dervişlerin memleketi değildir. Ne kadar haklı. Şeyh Sait’in bu amacını daha sonraları şu aralar İmralı Cezaevinde halen neden nefes aldığını bile anlamadığım bir insan (!) devam ettirmeye çalışacaktı. Şubat ve Nisan arasında devam eden bu ayaklanmada Şeyh yakalanmış ve 29 Haziran 1925’te idam edilmiştir. Teşekkürler Türkiye Cumhuriyeti. Hiçbir Müslüman sırf o da Müslüman olduğu için onu destekleyemez. Önce araştırır, işin arkasını öğrenir, ondan sonra desteklemeye devam ederse ya Türk değil ya da Türkiye düşmanıdır. Bu konuda tavrımız her zaman nettir, net olacaktır. Ayrıca bilinsin ki mahkeme kayıtları ve tutanaklardan elde edilen sonuçlardan birisi şudur. Şeyh Sait denilen gudubet 1910 yılında Şeyh Yusuf öldükten sonra onun karısını kendisine nikahlamıştır. Yani tam olarak açık konuşalım mı? KENDİ ANNESİNİ KENDİNE NİKAHLAMIŞTIR. Ben buraya içimden geçen lafları yazamıyorum sizler de içinizde tutunuz, internette de yazdıklarımızdan sorumluyuz. Ayrıca bu dönem yine bu yapılanlar göz önüne alınarak tekke ve zaviyelerin kapatıldığı da kanunlaşmıştır.
    => 29 Haziran 1925 – Şeyh Sait İdam Edildi.
    => 13 Aralık 1925 – Tekke ve Zaviyeler Kapatıldı.

    Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı ve benim belki de bir türlü anlam veremediğim bir olay vardır. Şapka meselesi. Onun yaptığı bunca işin arasında belki en gereksiz gördüğüm de budur. Okuduğum tüm tarihçiler de görüşleri ne kadar birbirinden farklı olursa olsun bu konuda ortak fikirdedir. Her neyse bu inadı içinden bir türlü atamayan Kemal Paşa bir gün iyice kendi kendini gaza getirir ve bütün gezdiği ulusun tek gitmediği yeri olan Kastamonu’ya gitmeye karar verir. Bakın şimdi burası önemli. Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu gibi önemli hemi de. Kastamonu’da halkın karşısına başı çıplak çıkar. Çünkü halk onu ilk defa görecektir. Bu da bunun fırsatından yararlanacaktır. Öncelikle onu gören fesli, sarıklı, kalpaklı erkekler saygıdan bunları çıkarırlar. Sonradan elinde bir Panama Şapka ile görüntülenecektir ki bu şapka da sahiden acayip afilli. Şimdi bunu takıp gezmek de yürek ister, millet insanlar ne der nasıl bakar diye giyemiyor da. Her neyse.
    => 28 Kasım 1925 – Şapka Devrimi

    Gelecek dönem bir aile toplantısı yapılır. Latife Hanım ve ailesi ile Mustafa Kemal arasında geçer bu toplantı ve dünürü Muammer Bey ile kafa kafaya vererek Cumhuriyetin ilk bankasını kurmak üzere anlaşırlar. Bu banka İş Bankası’dır.
    => 26 Ağustos 1924 – İş Bankası Kuruldu.

    Geliyoruz suikastların tabiri caizse piri olmuş Mustafa Kemal Paşa’ya. İttihat ve Terakki zamanında Selanik’te Halil Paşa’ya öldürtülmek istendi, olmadı. İki kere Ethem Bey tarafından öldürülmek istendi, olmadı. Direksiyon’daki odasında, yatağında, Taşhan önünde, olmadı, olmadı, olmadı… İngilizlerin casusu Mustafa Sagir denedi olmadı. Samsun’a çıktığında bir İngiliz oyuna bir Kürt tarafından öldürülüp ülke iyice karıştırılmak istendi gene olmadı. Yani bir nevi şükürler olsun ki ölmüyordu ama suikastlar da bir türlü bitmiyordu. Bu kervana son olarak ve en çetrefilli ve sistemli olarak Ziya Hurşit katılmıştı. Onun planı olsun anlatımı olsun kitabın 130 sayfası bu suikasta ayrılarak ne kadar mühim bir olay olduğunu anlatıyordu. Bir tarih kitabında sadece 1 konu için 130 sayfa ayırmak ne demek az çok tarihçiler bilir. Ayrıca geçen de bahsettiğim TRT’de oynanan Kurtuluş dizisini hatırlarsınız, burada Ziya Hurşit’i hepimizin ekranlarda Testere Necmi olarak bildiği geçen aylarda vefat eden rahmetli Tarık Ünlüoğlu canlandırmıştır. Ayrıca 5-6 sayfalık bir ara sonrası gene bu İstiklal Mahkemeleri üzerinden devam eden konuya 83 sayfa daha ayrılmış, bu idamlar konuşulmuş ve bu konuya ne kadar önem verildiği de 200 sayfanın üstünde bir yazıyla kanıtlanmıştır.
    => 14 Temmuz 1926 – Ziya Hurşit Asıldı.

    Sonra konu İstanbul’a dönüşe geliyor. Vatan kurtarılmış, yeni bir Cumhuriyet kurulmuş, savaşlar ve görüşmeler yapılmış derken 1919 sonrası takvimler 1 Temmuz 1927 yılını gösterdiğinde 8 yıl aradan sonra Gazi tekrar İstanbul’a dönecektir. Dolmabahçe Sarayı’nı kendisine alacak ve Riyaset-i Cumhur Makamı olarak kullanacaktır. Ayrıca burada hepimizin -en cahiliniz benim bile- adını duyduğu NUTUK kitabını kafasında oluşturacaktır. 1919-1927 arası yaşadıklarının özeti olarak bilinen o mükemmel konuşmayı yapacaktır ileride mecliste de. Ayrıca ine buradan içerik verirsek 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde yaptığı bu konuşma ile Kültür Bakanlığı tarafından 900 sayfalık bir metinin oluşturulmasına yardımcı olmuştur. Halen tam metin baskısını bulamamış olmanın verdiği üzüntü içerisindeyim. Bulamıyorum.
    => 1 Temmuz 1927 – Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’a Dönüşü

    Şimdi gelelim kitabımızın sonuna. En son bölümün adı Havuzdaki Çıplak Kadınlar. Bunu yazarın niye anlattığını bir türlü anlamıyorum. Sürekli olarak Paşa’nın kadınlarla al birini vur ötekine gibi bir yaşantısı varmış gibi anlatıp durmasını hoş karşılamadığım gibi açıkçası böyle bir şeye de inanmıyorum. Benim güzel Fikriye’m ve Latife Hanım dışında bir kadınla ilişkisi olduğuna da inanmıyorum zaten.
    Paşanın dinlediği sanatçıları da merak eden bir kardeşimiz vardı onu da es geçmek istemiyorum. Denizkızı Eftalya, Safiye Ayla, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar ve Hafız Yaşar.
    Böylelikle serinin artık son kitabına geçeceğiz. Nasipse onu da bitirip bu yıl ki okumama her an son verebilirim. Malum final haftalarına giriyoruz, girdik, gireceğiz derken biraz ayrılık vakti. Hepimize bol keyifli okumalar diliyorum, esen kalın efendim..
  • 163 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)En sevdiğim kitabın incelemesini yapmak için doğru zamanı bekliyordum buna layık dahi değilim zaten cesarette gösteremiyordum şuan içimden yazmak geldi sadece bir kitapta kendimi bulacağımı bilemezdim dostlarim. mükemmel bir kitap. böyle kitaplar okuyunca pis dünyadan uzaklaşıyor insan..
    benim için dünyanın en sürükleyici en başarılı romanıdır.Dostoyevski tarzinda olmasi benim icin yine farkli bir özelliği her yıl tekrar tekrar okumaya çalışıyorum yine de doyamıyorum ismi geçince burda alıntılarını gördükçe inanın farklı hissediyorum hem burukluk hem mutluluk bir arada bilmiyorum sabahattin ali'nin bu kadar yalin bir dille beni nasil ayni duygularla sardigini anlatamıyorum.Üstadin okuduğum ilk kitabıydı. tuhaf bir his bırakıyor hep sonunda içimde elime aldiğimda; biraz özlem, biraz duygusallık, biraz da huzur. okuduğum ilk kitabıyla çok sevdim Sabahattin ali’yi. benim gözümde ince, narin, saygılı ve hassas kalpli bir adam imajını çizdi. çünkü böyle olmayan bir adamdan o satırlar dökülemez diye düşünüyorum.Ama Sabahattin ali, hiçbir yazarla karşılaştırılamaz. nevi şahsına münhasırdır bunu ekleyeyim.Ayrica diğer eserlerini de okudum aynı güzel tadı hep aldım.
    Raif efendi’yi o kadar çok sevdim ki, kitabın sonunda oturup ağlayasım gelmişti. raif efendi karakteri daha güzel anlatılamazdı. şimdi yine duygulandım, bilmiyorum niye ama bu kitabın bende özel bir yeri var. bilmiyorum neden raif'in bu icine kapanis hikayesi, kara kapli defterinde sakladigi aski ve berlin sokaklarinin maria'dan sonra nasil ruhen degistigi beni bu kadar derinden üzmüştü.Cevremizdeki insanların ve hatta kendi yalnızlığımızın farkına varmak için, arada bir mesela 2-3 yılda bir tekrarlanmalı bu okuma bana göre.Bitirince ağlayan tek kişinin ben olmadığımi gördüğümden beri kitabin farkliligindan eminim Şu da var unutmadan;
    Türk edebiyatının en değerli, en derin romanlarından birinin, insanların aklında bir instagram sosyal medya malzemesi olarak yer etmesi ne kadar üzücü değil mi ayrıca ? fotoğrafını paylaşanlara kızdığımdan da değil aslında, herkesin sevgisini gösterme şekli ya da motivasyonu farklı sonuçta ama bu kadar değerli bir yazın nasıl böyle sıradanlaştırıldı hiç anlayamıyorum. Popüler kültüre kurban gitsin istemiyorum ya o kadar ünlü oldu ki "okudum" demeye utanıyorum...kahve ile cekilmiş fotografı 40 tl sadece kitap 20 tl :)Her neyse..
    hayatı asıl yönlendiren şeylerin teferruatlar olduğunu, hayatın içindeki görece kısa olan bir zaman diliminin aslında koca bir hayat olduğunu hatırlatan roman bana..
    özümüzde , hepimizin içinde derinlerde bir yerlerde "raif efendi" karakteri var. ve hepimizin hayatında bir "maria puder" olmuştur. bu eseri bu kadar kıymetli yapan da bu bence.., okuyan herkese cömertçe bir payın düşeceği mirastır. sevmiş, tutulmuş, özlemiş, hüzünlenmiş, yanmış, korkmuş her kişinin hissettiği, çoğumuzun da fikren vücuda dahi getiremediği, kelimelere dökemediği duyguları karakterlerin şahsında bizim aynadaki aksimiz gibi tasvir etmiştir. maria puder ve raif efendi'nin şahsında tüm hazin sonların muhatapları için gözyaşı döktürmüştür
    kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. bunun sebebi herhalde, 'bu öyle olmayabilirdi!' düşüncesi çıkardığım bu oldu..
    sevgi de imkansızlık ve fedakarlığı yaşayana hatırlatan değerli eser..bir resim sergisindeki tablodan yola çıkarak kahramanların iç dünyasını keşfedebileceğiniz çok güzel bir eser.
    her insanın mutlaka yaşadığı o aşk duygusunu hissettiren, aşkı en yalın haliyle anlatan bir eser aynı zamanda kesinlikle
    raif efendi duygularını, yalnızlığını, üzüntülerini anlatırken yüreğim sızladı diyebilirim.
    Raif’in kabulleneci tavrı, bu kadar mücadeleden uzak, pasif yaşayan biri olması beni daralttı bazen cidden Raif'in maria'dan sonra kabuğuna çekilip, o günlerin acısıyla hayatını idame ettirmesi, ruhunu hâlâ o Almanya sokaklarında, birlikte gezdiği maria'ya bırakması, fiziksel ruhunun ise herşeye eyvallah demesi, eve ekmek parası getirmek için herşeye tamam demesi.. insan düşünüyor ama neden? mutlu olmayacağını bile bile bir başkasıyla neden evlendi raif? ondan çocuklar yaptı? bütün varını yoğunu maria'nın yanına gitmek için harcamalıydı. maria ise keşke o türk diye bahsettiği kişinin ismini verse idi annesine, çocuk bari tanısaydı babasını, hoş babasından ruhen geriye ne kaldıysa artık. hadi herşeyi geçtim, o treni durdursaydın, çocuğuna sıkı sıkıya sarılsaydın be adam!Bitirdikten sonra raif efendi'nin babasından kalan tüm malı kaptırıp sefalet içinde yaşayıp gitmesini hala sindiremedim.
    ahh Maria puder! mutluluk en çok sana yakışırdı. kürk mantolu madonna'yı yeniden çizebilseydin keşke kaderin olarak kalmasına izin vermeden önce... yüreğimi dağladın güzel yürekli ve güçlü kadın!
    ahh Raif! daha güçlü olsaydın keşke. fedakarlık, kaybettiğin kişi için hayatını feda etmek değildir; kaybetmeye dayanamayacağına inandığın kişi için hayatını ortaya koyarak mücadele etmektir. çok yazık...
    Keşke devamını yazsaydın Üstadım ya her okuduğumda bu sorularla kafayı yiyecek gibi oluyorum.
    Sizlere iyi okumalar:)

    Iyi ki yazdın, iyi ki var oldun, iyi ki seni tanıdım..
    #Ruhun Şad olsun Üstadım..