• 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • 250 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle bir konuda herkesle acil olarak anlaşalım. Bu soruların incelemesini 15 güne yakın bir sürede anca yazdım. Sonu nerede bu yazının, diyerek kontrol edilmeden önce, bu sitedeki en uzun inceleme bu olmuştur, diyebilirim. Kimseden bu Evren incelemesini komple okumasını beklemiyorum. Bu incelemenin 10/1 uzunluğuna sahip incelemeler bile genelde burada uzun olarak kabul ediliyor. Ama bu cidden uzun. O yüzden tek ricam, soru başlıklarını okumanız. Genelde 3 kelimeden oluşan soru cümleleri var. Eğer soru ilginizi çekerse altındaki cevabı okuyabilirsiniz.

    Bu inceleme kitabın bir özeti niteliğinde değil. Bazı sorularda verilecek bilgi sınırlı. Örneğin; Venüs bir cehennem gibidir. Yani Venüs hakkında söylenebilecekler benzerdir. Sıcaklığı, diğerlerine göre farkları vesaire. Farklı materyallerde de bilgiler bu şekildedir. Ama bu tarz sorularda bile bir kopyala-yapıştır durumu mevcut değil. Hepsi kendi cümlelerim. Astronomi, bende en fazla hayranlık uyandıran konulardan biridir. Diğer uzun cevaplı sorularda ise bazen tamamen kitapla alakasız olarak, farklı materyal ve bilgilerden gelen cevaplar verdim. Örneğin; 41. soruya verilen cevabı kitaptan çok daha geniş ele aldım. Kitapta bu sorunun sahip olduğu sayfa sayısı, benim incelemede verdiğim cevabın kaplayacağı sayfa sayısından daha azdır. Bu kitabın yetersizliğinden kaynaklı değil, kişisel tercihimdir. Olayı daha başından anlatmaya başladım diyebilirim. Kitap çok güzel bu arada. Ama 2011 çıkışlı ve astronomi çok hızlı gelişen bir dal. Bu kitap yazıldığında, Evren'de tahmini galaksi sayısı 100-125 milyar tahminleri arasındaydı. Ama sayı 2 trilyona çıktı. Ya da bu kitap yazıldığında en fazla uyduya sahip gezegen Jüpiter'di. Ama son keşiflerle beraber şu an en fazla uyduya sahip gezegen Satürn. Ben elimden geldiğince bu haberleri takip ettiğimden, değiştiğini bildiklerimi incelemeye yansıttım. Bu arada bazı soruların altında genelde aynı seriden konuyla ilgili belgesel tavsiyeleri verdim. Tek bir sorunun cevabını bile okusanız dâhi, şimdiden teşekkür ederim. İyi yolculuklar!




    1- Evren nedir?

    Geçmişte olmuş, şimdi var olan ve gelecekte olacak her şeyi kapsayan, madde ve enerji bütünüdür. 13.8 milyar yaşındadır. Bir başı, sonu, merkezi ya da kenarı yoktur. 92 milyar ışık yılı genişliğindedir ve gittikçe hızlanarak genişlemeye devam eder.

    13.8 milyar yıllık bir tarihe başlamadan önce Evren'in ilk saniyesini içeren bu belgeseli izlemekte yarar var. İlk saniye derken ölçülebilen en kısa zaman aralığı olan Planck Zamanı ile inceleniyor. Higgs Bozonu, antimadde, çoklu evren gibi konulara da değiniliyor:
    https://youtu.be/rvJXC4I9XXk


    2- Uzay nedir?

    Gökcisimlerinin atmosferlerinin ötesindeki bölge 'uzay' olarak kabul edilir. Her gezegenin atmosfer seviyesi farklılık gösterdiğinden geneli kapsayan bir sınır belirlemek imkansızdır. Gezegenimizde bulunan sınır ise Theodore von Kármán tarafından belirlenmiştir. Kármán hattı diye bilinir. Tam olarak şu noktada başlar ve biter diye belirlenen net bir sınır olmasa bile, deniz seviyesinden aşağı yukarı 100 km yüksekte bulunan hayali bir sınırdır. Bu kitapta da bahsi geçen, Carl Sagan'ın verdiği meşhur örneğe göre, arabanızı yere dik bir konuma getirip havada 100 km hızla ilerleyebilirseniz, bir saat gibi bir sürede uzaya çıkmış olursunuz. Bu kitabın yazılmasından aşağı yukarı bir yıl sonra Felix Baumgartner adındaki eski bir paraşütçü, dünyaca ünlü bir içecek firmasının sponsorluğunda ve özel bir helyum balonun içinde tam 39 km yükseğe çıkarak kendini aşağı bıraktı. Saatte 1342 km hıza ulaşarak ses hızını aştı ve bir insanın ulaşabildiği en yüksek hız rekorunu kırdı. Bu olay medyada bile "uzaydan atlayan adam" olarak servis edilse bile, atladığı yükseklik Kármán hattının yarısına bile tekabül etmediğinden, uzaydan atlayan herhangi bir insan hâlâ bulunmuyor.

    Kármán hattını, fotoğrafta görünen mavi ve siyah renkli bölgelerin karıştığı yer olarak kabul edebiliriz:
    https://i.hizliresim.com/anQBWO.jpg

    İzlememiş olanlar için Felix'in atlayışını da bırakayım buraya:
    https://youtu.be/6Wm45Vs7mcw


    3- Uzay ne kadar boştur?

    Uzayın baz aldığımız bölümüne göre değişir. Metreküp başına düşen atom sayısına göre hesaplanır. Çok az miktarda bulunduğundan dolayı kilometreküp başına göre hesaplanan toz parçacıkları da bulunur. Güneş Sistemi'miz içindeki boşluk metreküp başına 5 ila 100 milyon atom arasında değişir. Galaksiler arası ise kıyaslanamayacak şekilde daha boştur. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisi ile içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi arasında bulunan mesafede metreküp başına ancak 1 atom bulunur. Kitapta bu soru başlığı altında değinilmeyip ayrı bir soru başlığı altında anlatılan, gözlemlenemeyen ama varlıkları ve etkileri bilinen karanlık madde ve karanlık enerji konusu da var. Gözlemlenebilen maddeler evrenin ancak %4-5'ini kapsar. Gözlemlenemeyen karanlık maddenin oranının ise %20 civarı olduğu düşünülüyor. Geriye kalan evren ise karanlık enerjiden oluşuyor. Yani aslında bir yokluk ve boşluk var denilemez. Ama bu soru başlığında baz alınan uzay boşluğu tamamen gözlemlenebilen maddeler üzerindendir.


    4- Bulutsu nedir?

    Evrende bulunan gazlar ve tozlar belli bir düzen olmaksızın evrene dağılmıştır. Ama bazen belli bir noktada toplanmaya başlarlar. Belli bir nokta dediysem genellikle bu nokta birkaç ışık yılı genişliğinde oluyor. Evrenin genişliğini baz aldığımızda küçük bir alanı kaplasa bile insanlık açısından korkunç bir mesafe. Yayıldığı alanı katedebilmek için saniyede (saatte demiyorum dikkat ederseniz) 300.000 km hızla (yani ışık hızıyla) giden bir araçta birkaç yıl gidilmesi gerek. İşte bu çeşitli yerler ve şekillerde toplanan gaz ve toz bulutlarına bulutsu ya da daha sık görebileceğiniz Latince adıyla Nebula deniyor. Bu gazların %70'ini hidrojen, %28'ini helyum ve %2'sini diğer elementler oluşturur. Adeta görsel bir şölen sunan nebulalar, yıldızların ölümüyle ortaya çıkabileceği gibi aynı zamanda tüm yıldızların da doğum yerleridir. Bir yıldız olan Güneş'imiz ve buna bağlı olarak güneş sistemimizin oluşumu ve geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek adına nebulalar hakkında bilgiler edinmek oldukça önemlidir. İnsanlar ve diğer canlılar, üstünde yaşadığımız gezegen ve içinde bulunduğumuz güneş sisteminde ne varsa bir zamanlar gaz ve tozlardan meydana gelmiş bir nebulaydı. Hatta evrenin kendisi bile Bing Bang sonrası ilk başlarda bir gaz ve toz bulutuydu, yani bir devasa bir nebulaydı diyebiliriz.

    Güneş' büyüklüğünde 30 yıldız daha yaratabilecek kadar büyük olan Atbaşı nebulası ve diğer nebulaları da görebileceğiniz oldukça güzel, nebula odaklı bir evren belgeseli: https://youtu.be/rVdqxaz88Uc


    5- Güneş nedir?

    1859 yılında spektroskopun icadı sayesinde öğrendiğimiz gibi aslında gezegenimize en yakın yıldızdır. Yakın dediysem dünya genelinde ya da günlük hayatta kullandığımız bir yakınlık değil tabii ki. Yukarıda da bahsettiğim ışık hızı yakınlığıdır. Dünya ve Güneş arasındaki mesafe aşağı yukarı 150 milyon km'dir. Güneş'in yaydığı ışınlar, saniyede 300.000 km hızla ilerleyerek, 150 milyon km'yi ancak 8 dakikanın üzerinde bir sürede aşarak bize ulaşabilir. Yani güneşli bir günde gözlerinizi kısarak Güneş'e bakmaya çalıştığınızda (yapmayın) onun 8 dakika önceki hâlini görürsünüz. İşi biraz daha ilginç hâle getirirsek, Güneş, ülkemizin saatiyle tam 12:00'da birden yok olursa, ancak 12:08-09'da karanlığa gömülür ve yıldızımızın yok olduğunu anlayabiliriz. Gece vakitlerinde olan herhangi bir ülke vatandaşı ise haber ve ajans takip etmiyorsa ancak Ay'ı izlediği sırada, Ay'ın birden ortadan kaybolmasıyla Güneş'in yok olduğunu anlayabilir. Ay, Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan bir gökcismidir. Yansıtacak bir ışık kalmadığından artık görünmez olacaktır. 8 ışık dakikası etkileyici gibi gelmeyebilir. O zaman Güneş'ten sonra bize en yakın yıldızı birden ortadan kaldıralım. Yani 4.2 ışık yılı uzağımızda bulunan Proxima Centauri'yi. Bize en yakın yıldız olmasına rağmen ışık seviyesi oldukça düşük olduğundan çıplak gözle görülemeyen, ancak teleskoplar sayesinde gözlemlenebilen bir yıldızdır. Teleskobunuzu bu yıldıza çevirdiğinizde onun 2015 yılındaki hâlini görürsünüz. Şu an tamamen ortadan kalksa bile 2024 yılına kadar teleskobunuzun merceğini süslemeye devam edecektir. İlkokul sıralarına geri dönersek, Güneş'imiz yaşam, ısı ve ışık kaynağımızdır. Duygusal anlamda kullanılan hâlini bir kenara bırakırsak, 'sensiz yaşayamam' cümlesini onun kadar hak eden hiçbir şey yoktur.

    Güneş Belgeseli: https://youtu.be/gYpO8grpBp4


    6- Güneş nasıl bir yıldızdır?

    Güneş orta boy bir yıldızdır. Hatta diğer yıldızlarla karşılaştırıldığında küçük bir yıldız bile denilebilir. Sıcaklığı da diğer yıldızlara göre pek yüksek sayılmaz. Yüzey sıcaklığı 5500°C’tır. Yüzey sıcaklığı bir yıldızın rengini belirler. Sahip olduğu yüzey sıcaklığı nedeniyle de sarı renkli bir yıldızdır. Merkezindeki çekirdeğin sıcaklığı ise 15 milyon derecedir. Burada saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Aradaki 4 milyon tonluk enerjiyi de uzaya saçar. Bize yaşam sağlar. Ne dedim? Onsuz olmaz.


    7- Güneş lekesi nedir?

    Çıplak gözle bakıldığında Güneş, gökyüzünde hareketsiz ve sakin bir küre gibi görünmesine rağmen aslında dinamik ve muazzam olayların yaşandığı bir yüzeye sahiptir. Yüzeyinde sürekli fokurdayan kabarcıklar vardır. Kabarcık denince akıllara ufak bir şeymiş gibi gelse bile bu kabarcıkların büyüklüğü aşağı yukarı ülkemiz kadardır ve sayıları milyonlarcadır. Yine Güneş'in yüzeyinde, genelde Dünya büyüklüğünde olan, bazen de Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter'den bile daha büyük lekeler oluşur. Koyu renk olarak gözükürler. Çünkü yüzeyin diğer alanlarına göre daha düşük sıcaklıklara sahiptirler. Manyetik alan şiddetinin en fazla yaşandığı yerlerdir. Çekirdek ve iç bölgelerden gelen enerji ve ısı bu lekelerden dışarı çıkamaz ve içe doğru batmaya başlar. Yüzeyde olan patlama ve püskürmelerin çoğu da lekeler nedeniyledir. Bu lekeler geçici yapılanmalardır. Güneş'in sakin ya da durağan olmadığı çok önceleri tahmin edilse bile bu lekeleri bularak bunu kanıtlayan kişi Galileo'dur. Geliştirdiği teleskobuyla Güneş'in görüntüsünü bir kağıdın üstüne düşürerek ortaya çıkan şekilde lekeler olduğunu görmüştür.


    8- Gezegen nedir?

    1802 yılında gökbilimci Herschel, büyük gezegenlerin uydularını ve oldukça küçük gezegenleri tanımlamak için yıldız benzeri anlamına gelen asteroit adını önerdi. Bu önerisi ancak 1851 yılında minik gezegenlerin sayısının 15'i bulması ve şu an gezegen olarak kabul edilen 8 büyük gezegenle birlikte gezegen sayısının 23'e çıkması sonrasında kabul edildi. Asteroit tanımının kabul edilmesiyle birlikte gezegen sayısı birden 8'e düştü. 1930 yılında Plüton keşfi sonrası gezegen sayısı 76 yıl boyunca 9 olarak kabul edildi. 2005 yılında Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede Plüton'dan daha büyük Eris adı verilen bir gökcisminin keşfedilmesi ve bu kuşaktaki gökcisimlerinin artmasıyla birlikte yeni bir tanım getirilmek zorunda kalındı. Ya Eris onuncu gezegen olarak kabul edilecek ya da Plüton gezegenlikten kovulacaktı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği gezegen olarak tanımlanmak için 3 şart koştu:
    1- Güneş'in ya da bir yıldızın çevresinde dönmek,
    2- Küre şeklinde olmasını sağlayacak kadar büyük bir kütleye sahip olmak,
    3- Yörüngesi civarındaki herhangi bir cisimden daha büyük kütleli olmak dolayısıyla daha büyük kütleçekime sahip olarak çevresini temizlemek.
    Aynı yörünge civarında bulunan Plüton ve Eris aşağı yukarı aynı kütleye sahip olunca Eris gezegenliğe kabul edilmedi, Plüton ise gezegenlikten çıkarıldı. Her ikisi de yeni tanımlanan cüce gezegen sınıfına sokuldu.

    https://i.hizliresim.com/M1GXOk.jpg
    Her zaman kalbimizdesin Plüton!


    9- Güneş Sistemi gaz ve toz bulutundan mı oluştu?

    Daha önceleri ortaya atılsa bile 18. yüzyılın sonlarında Pierre-Simon tarafından öne sürülen Bulutsu Varsayımı ilk başlarda mantıklı ve tutarlı görünse bile zaman geçtikçe hataların artmasıyla 20. yüzyılın başlarında tamamen terk edildi. Bugün yaygın olarak kabul gören model ise Sovyet gökbilimcisi Victor S. Safronov’un 1960’lı yıllarda geliştirdiği Güneş Bulutsusu modelidir. Güneş ve diğer gezegenlerin oluşumunu tutarlı olarak büyük oranda açıklar. Başka yıldızların çevresinde dönen gezegenler keşfedildikçe evrensel bir model olarak kabul edilmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji ve teleskoplar sayesinde gözlemlenen genç yıldızların çevresinde bulunan gaz ve toz bulutları yani gezegen oluşumları, Safronov'un modeliyle tutarlı şekilde uyuşuyor.


    10- Güneş nasıl oluştu?

    Bu soru için 'bulutsu nedir?' sorusu altında tavsiye ettiğim nebula belgeseli oldukça aydınlatıcı. Bir yıldız olan Güneş, diğer tüm yıldızlar gibi nebuladan oluşmuştur. 4.6 milyar yıl önce Güneş, 50-100 ışık yılı büyüklüğünde bir hammadde nebulasıydı. Bu dev gaz bulutu çevreden gelen bir itme ya da çekme kuvveti nedeniyle hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenme nebulanın bir yıldızın yanından geçmesi ile kütleçekim etkisine maruz kalması ya da bir süpernovanın şok dalgasıyla itilmesi sonucu başlamış olabilir. Bu sayede gaz ve toz bulutu daha büyük kütlelerle belli yerlerde toplanmaya başlamıştır. Bu kütleler büyüdükçe diğer gaz ve toz parçacıklarını kütleçekim etkisi altına alarak çevreyi temizlemeye ve büyümeye başladı. Yaklaşık iki milyon yıl sonra bu kütleler iyice birleşerek çekirdek bulutlarını oluşturdu. Bu çekirdek bulutlarının diğer nebulalarda da gözlemlendiği gibi kendi eksenlerinde bir dönüş hızı vardır. Bulutlar küçüldükçe yani kütleler oluşmaya başladıkça bu dönme hızlanır. Daha hızlı dönen ve çevresindekileri daha kuvvetle çekmeye başlayan çekirdekler merkezlerine daha çok madde çektikçe, atom ve moleküllerin sürtünmeye başlaması nedeniyle ısınmaya başlar. 50-100 ışık yılı genişliğinden giderek küçülmeye başlayan nebula, sonunda Güneş'ten Plüton mesafesine sahip dev bir küre yapısı hâline geldi. Sıcaklıkla birlikte dönme hızı ve yoğunluğu da artan Güneş ise sonunda bir önyıldız aşamasına geçti.


    11- Güneş’in sonu nasıl olacak?

    Yıldızlar bulundukları kütlelere göre bir yaşam sürerler. Büyüklükleri ve ömürleri ters orantılıdır. Ne kadar büyüklerse o kadar kısa ömürlü olurlar. Güneş orta boylu hatta sarı cüce olarak kategorilendirilen bir yıldızdır. Diğer tüm yıldızlar gibi, bizim yıldızımız olan Güneş'in de bir ömrü ve sonu var. Güneş, 4.5 milyar yıldır pek değişmemiş şekliyle bir ana kol yıldızıdır. Ana kol yıldızları bir yıldızın en uzun evresidir. Güneş, merkezinde yakıt olarak kullandığı hidrojenin ancak yarısını yakmış orta yaşlı bir yıldızdır. 5-6 milyar yıl daha merkezinde hidrojen yakıp helyum üreterek çıkan enerjiyi uzaya saçmaya devam edeceği düşünülüyor. Ömrünün sonlarına doğru hidrojen tükenmeye yüz tutarken, helyum ortamı ele geçirerek Güneş'in içine doğru çökmesine neden olacak. Dış katmanların büyümeye başlamasıyla birlikte yüzeyi genişleyen ve buna bağlı olarak sıcaklığı düşen Güneş'in rengi turuncu, kırmızı gibi renklere bürünecek. 600-700 yıllık bir zaman diliminde tamamen kırmızı bir hâle büründükten sonra, 500 yıllık bir süreçle iyice küçülerek rengi maviye dönüşecek ve hızlı bir büyüme sürecine girecek. Bugünkü hâlini çap olarak 150 katına, sıcaklık olarak da 2000'e katlayarak 'kırmızı dev' formunu alacak. Ancak şiddetli güneş rüzgarları nedeniyle Güneş, çap olarak inanılmaz genişlemeye başlamasına rağmen kütlesinin yarısına yakınını kaybedecek. İşler bu noktada daha da ilginçleşmeye başlıyor. Güneş'in, kütle kaybına bağlı olarak kütleçekim oranı da gittikçe azaldığı için, gezegenlerle arasındaki bağ giderek zayıflayacak ve gezegenler Güneş'ten uzaklaşmaya başlayacak. Kitapta Venüs'ün bu sıralarda Dünya'nın şu anki yörüngesine gelirken Dünya'nın ise Mars'ın yörüngesine doğru kayacağı söyleniyor. Ama Venüs'ün ya da Dünya'nın başka yörüngelere çekilebilecek zamanı olabilecek mi sorusu oldukça sık tartışılıyor. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün, bu kırmızı devden kurtulması imkansız. Güneş sisteminde bir sonraki gezegen olan Venüs'ün de aynı akıbete uğrama ihtimali çok yüksek. Acaba gezegenimiz bu alev topundan kurtulabilir mi? Görüşler genelde kurtulabileceği yönünde olsa da net bir şey yok. Yaşam milyonlarca yıl önce ortadan kalkmış olacağı için, duygusallığı bir kenara bırakarak cevap verirsek, hiçbir şey fark etmiyor. Kırmızı dev formunda olan Güneş'in çekirdeği bir süre sonra 100 milyon dereceye ulaşacak ve bu sıcaklık sayesinde çeşitli elementlerin birbirleriyle tepkimeye girmesi sonucu enerji üretimi tekrar başlayacak. Birkaç milyon yıl sonra şu an bulunduğu çapın on katı çapa ulaşacak. Dengesini tekrar sağladığı için bir süre daha ışımaya devam edecek. 600-700 milyon içinde ikinci kez dengesini yitirerek bir süper kırmızı dev formuna dönüşecek. Tekrar dengesini sağlayıp üçüncü ve son kez dengesini yitirdiğinde ise yine kütlesinden büyük bir kısmı kaybedecek. En sonunda merkezdeki çekirdeğin çapı, şu an sahip olduğu çekirdeğin ancak %1'ine denk gelerek bir beyaz cüceye dönüşecek. Kütle ve sıcaklık iyice düşecek ve 100 milyar yıl içinde sıcaklığı artık ışıma yapmaya yetmediğinden bir siyah cüceye dönüşecek ve hiç görünmeyecek. Kesinlikle çalkantılı ve şiddetli bir ölüm.


    12- Gezegenler nasıl oluştu?

    Güneş nebulası içindeki gaz ve toz bulutlarından oluşmuştur. Tüm gezegenler, uydular ve asteroidlerin neredeyse hepsi Güneş kadar yaşlıdır. Güneş daha önyıldız aşamasındayken oluşmaya başlamıştırlar. Güneş'e olan uzaklıkları ve yörüngelerinde büyümelerini sağlayan hammadde miktarı ve çeşidine göre büyüklükleri ve yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin; Güneş'e yakın bölgelerde metal ve kayalar daha fazlaydı. Güneş'e daha uzak olan Jüpiter ve sonrasındaki kar hattı bölgesinde ise gaz ve buzlar daha fazlaydı. İlk başta kaya ve buz şeklinde olan Jüpiter, kütlesi büyüdükçe hızla gazları kendine çekmeye başladı ve bir gaz devi hâline geldi. Satürn'e ise daha az miktarda gaz kaldığından kütlesi çok daha düşük oldu. Neptün ve Uranüs bu gaz ziyafetine çok geç kaldığından ve yeteri kadar gaz toplayamadıklarından birer buz devine dönüştüler. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi Güneş'e en yakın gezegenler ise o bölgede kaya ve metallerin daha çok bulunması nedeniyle karasal birer gezegen oldular. Bulundukları bölge ise kar hattına göre çok daha az miktarda hammadde içerdiği için, o bölgedeki gezegenlere göre çok daha küçük gezegenler olarak kaldılar.


    13- Gezegenlerin temel özellikleri nelerdir?

    Diğer sorulara bakınca temel olarak ilkokul bilgisiyle cevap verilebilecek soru. Johannes Kepler'in bulduğu ve kendi adıyla anılan Kepler yasaları ve Newton'un bulduğu Kütleçekim yasası.


    14- Merkür nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ve en ufak gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Merkür'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Hermes'dir. Tanrıların habercisi olduğundan en hızlı tanrıdır. Merkür de en hızlı gezegen olduğundan bu isim kendisine layık görülmüştür. Güneş'in çevresindeki dönüşü 88 gün, kendi eksenindeki dönüşü ise 58 gün sürer. Bu yüzden Merkür'ün iki yılında sadece üç gün vardır. Deli gibi hareket etmesine rağmen, jeolojik açıdan ölü bir gezegendir. 4880 km çapına rağmen, merkezindeki demir çekirdeğin çapı 3600 km'dir. Çekirdeğinde muazzam büyüklükte demir bulunmasına rağmen, yüzeyinde demir yoktur. Bunun nedeni de tam olarak açıklanamamaktadır. Böyle de manyak bir gezegendir. Herhangi bir uydusu ya da kâle alınacak bir atmosferi yoktur. Aydınlık tarafında sıcaklık 430 derece, karanlık tarafında ise -170 derecedir. Gece ve gündüz farkının en yüksek olduğu gezegendir.

    Merkür belgeseli: https://youtu.be/G1CIngx58qk


    15- Venüs nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ikinci gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Aşk ve Güzellik tanrıçası'ndan alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir. Köken olarak bir kadın ismi alan tek gezegendir. Yüzeyinde bulunan kraterlere de birkaç istisna dışında tarihteki ve mitolojilerdeki kadınların isimleri verilmiştir. Erkek kökenli isimlere sahip diğer tüm gezegenlerden farkını ortaya koymak istermiş gibi değişik özelliklere sahiptir. En parlak gezegendir. Geceleri parlaklığı birçok yıldızı bile geride bırakır. Güneş'in etrafında dönme süresi 225 gün, kendi ekseninde ise 243 gündür. Venüs'ün bir günü, gezegenin yılından daha uzundur. Tüm gezegenler saat yönünün tersine dönerken saat yönünde dönen tek gezegendir. Gerçi Uranüs de saat yönünün tersine dönmez. Ama onun durumu bayağı karışık. Uranüs, kendini adeta deliye vurmuştur. Venüs'ün bu tersliği sebebiyle Güneş doğudan batar, batıdan doğar. Bu tersliğin nedeni tam olarak bilinmese de en yaygın görüş kuvvetli bir çarpışma sonrasında dönme yönünün değişmesidir. Ayrıca en sıcak gezegendir. Yüzey sıcaklığı 470 derecenin üstündedir.

    Dünya: Venüs'ün kötü ikizi belgeseli: https://youtu.be/HVha3DMlklo


    16- Dünya nasıl bir gezegendir?

    Talihsiz bir gezegendir.


    17- Ay nasıl bir gökcismidir?

    Biricik uydumuz. Uydusu olan diğer gezegenlerin uydu sayıları çok fazladır. Güneş Sisteminin 5. büyük uydusudur. Uydusu olduğu gezegene bu kadar yakın ve sevecen başka bir uydu yoktur. Bu yüzden gezegen-uydu ikilisinden çok 'gezegen çifti' olarak gören gökbilimciler de mevcuttur. Sesi iletecek bir atmosfer olmadığından yüzeyinde mutlak bir sessizlik hâkimdir. Jeolojik olarak uzun süredir ölüdür.

    Ay belgeseli: https://youtu.be/CyonPKPZXE8


    18- Ay nasıl oluşmuştur?

    Ay'dan örnekler gelmeden önce yaygın olan iki teori vardı. İlk teoriye göre Ay, şu an bulunduğu konumda, gaz ve toz bulutundan oluşmuştu. İkinci teoriye göre de hiçbir gezegenin kütleçekimine maruz kalmadan ortalıkta deli divane gezerken Dünya'nın yörüngesine girerek ve gezegenimizin kütleçekimine maruz kalarak şu an bulunduğu yörüngeye oturmuştu. İkinci teori aslında örnekler gelmeden önce zaten çürüktü. Çünkü; Dünya, yakınlarından geçen Ay'a "gel, otur şuraya soluklan yeğenim" diyebilecek bir kütleye sahip değildir. Gelen örneklerden sonra Ay'ın, Dünya gibi demir bir çekirdeğe sahip olmadığı anlaşıldı. Şimdi oldukları bölgede kendi hâllerinde oluşmuş olsalardı, aynı oluşum şartlarına ve hammadde ortamına sahip oldukları için, Ay'ın çekirdeğinde de demir bulunması gerekirdi. Ama alınan kaya örnekleri de gezegenimizdeki kayalarla birçok yönden benzeşti. Bu da ortak bir geçmişe sahip oldukları anlamına geliyordu. Dolayısıyla gelen örneklerle soruların yanıtlanması beklenirken kafalar iyice karıştı. Gelen kaya ve toprak örneklerinde, Ay'ın bir zamanlar eriyik şekilde ve lavlarla kaplı olduğu belirlendi. Bu sıcak dönemde çekirdeğinde bulunan demirin erimiş olması muhtemeldi. Ancak diğer yandan bu kadar küçük bir gökcisminin bu derece ısınması da imkansızdı. Gezegenler hakkında bilgi arttıkça üstlerinde oluşan büyük kraterlerin tarih olarak genelde tek bir zaman diliminde toplandığı anlaşıldı. Bu 4.6 milyarlık tarihin ilk bir milyar yılını kapsayan bir zaman dilimiydi. Etraftaki gaz ve tozları toplayarak oluşan gezegenler haricinde, ortalık da gaz ve tozdan geçilmediği için, kütle edinmiş gökcisimleri oldukça boldu. Bunlar daha büyük kütlelerin yani gezegenlerin kütleçekimine girdikleri an doğal olarak gezegenlere doğru yol almaya başladı ve buuuuum. O zamanlar bu oldukça sık gerçekleşen sıradan bir olaydı. Bu evreye 'bombardıman evresi' adı verildi. Şu an bu olaylara tanık olmayışımızın nedeni hem hammaddenin yok denecek kadar az olmasından dolayı büyük kütlelerin oluşamaması hem de geriye kalan küçük kütleli meteorların gezegenlerin atmosferleri tarafından imha edilmeleridir. Atmosferler tarafından imha edilemeyecek kadar büyük kütleli gökcisimleri, bombardıman evresinde patır patır gezegenlere çarptığı için zaten tükenmişti. Yani çok büyük oranda tükenmişti. Yoksa hepimizin bildiği, dinozorların soyunu tüketen ünlü meteor gibi örnekler de vardı. Bu meteor çok büyük ihtimal Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında ortaya çıkan bir gökcismiydi. 4.6 milyar yıl boyunca kendisinden daha büyük bir gökcisminin yörüngesine girmeden ortalıkta dolaştı ve günün birinde Dünya'nın yörüngesine girip kütleçekim etkisiyle gezegenimiz tarafından kendine çekildi. Dinozorlar için film sona ermişti. Peki bombardıman evresinde, gezegen büyüklüğündeki iki cisim çarpışmış olabilir miydi? Evet. Hem farkları ve benzerlikleri hem de Ay'ın bir zamanlar lavlarla kaplı olmasını tutarlı şekilde açıklayan ve günümüzde yaygın şekilde kabul gören teori budur. Ay'ın çapını baz alarak yapılan hesaplamalar sonucu, Dünya, Mars büyüklüğünde bir gökcismiyle çarpışarak kütlesinin bir bölümünü kaybetti. Yani bugün Ay olarak isimlendirdiğimiz gökcismi, bu çarpışma sonucu gezegenimizden kopan bir parçadan başka bir şey değildi.


    19- Mars nasıl bir gezegendir?

    Kızıl gezegen. Romalılar kan rengindeki bu gezegene, Savaş Tanrısı olan Mars'ın adını vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Ares'tir. İki tane uyduya sahiptir. Bu uydular da Ares'in savaşlarda yanında götürdüğü iki oğluna hitaben isimlendirilmiştir. Phobos (korku) ve Deimos (dehşet). Kan rengine sahip olmasını toprağında bol miktarda bulunan demiroksite borçludur. Yani günlük hayatta da sıkça gördüğümüz demirin çürümesine neden olan, pas'tır. Dünya'dan oldukça ufak olan Mars'ın kendi ekseninde dönüş süresi, bize benzer şekilde 25 saate yakındır. Ama Güneş'e bizden daha uzak olması nedeniyle Güneş etrafındaki dönme turu 687 gün sürmektedir. Bilim insanlarının ilgi odağı olmasının ve özellikle 21. yüzyılda artan koloni kurulma planlarının yapılmasının nedeni, bizim de dahil olduğumuz karasal gezegenlerin sonuncusu olması ve yüzeyinin yeryüzüne çok benzemesidir. Sıcaklığı da bizden sonra koloni kurmaya en uygun sıcaklığa sahiptir. Diğer karasal gezegenlerden Venüs ve Merkür'ün yüzey sıcaklıkları 400 derecenin üstünde gezdiği için, oralara koloni kurma düşüncesi bile şu an oldukça komiktir. Mars'ın yüzey sıcaklığı Antartika'nın kış günlerine benzer şekilde -60 derecedir. Yaz aylarında ise sıcaklığı 0 derecedir.

    Mars belgeseli: https://youtu.be/MBLPu_HQDQY


    20- Mars’ta yaşam var mı?

    Yüzey üstünde hareket edebilen araçlar ve uydular herhangi bir canlı izine ya da fosiline rastlamadı. Ancak milyarlarca yıl önce, sıcaklığı tıpkı bizim atmosferimiz gibi tutabilecek daha yoğun bir atmosfere sahip olduğu biliniyor. Şu an donmuş şekilde yüzeyinde bulunan buz kütleleri, bir zamanlar su şeklindeydi. Dünya üstünde sadece Antartika'nın derinliklerindeki soğuk ortamda yaşayan bakteriler mevcut. Yüzey sıcaklığı da Antartika'ya çok benzediğinden bu donmuş su kütlelerinin derinliklerinde, bakterilerden öteye gitmese bile yaşam olma ihtimali çok yüksek. Mars'a koloni kurulması başarıldığında eğer canlı izine rastlanırsa bir DNA temeline sahip olup olmadığı araştırılacak. Eğer DNA temeline sahipse ya meteor çarpışmaları nedeniyle bizden oraya gitti ya da Mars'tan buraya gelerek daha uygun bir ortamda yaşam oluşmaya başladı. DNA temelli değilse de evrende farklı biçimlerde ve çok yaygın şekilde yaşam oluşabileceğinin büyük bir kanıtı olacak.


    21- Asteroit nedir?

    Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında, gezegen olabilecek kadar kütle toplamayı başaramamış döküntülerdir. Sayıları milyarlarcadır. Büyüklükleri birkaç metre çapında ya da minik bir gezegen boyutunda olabilir. Teleskobun icadıyla keşfedilen asteroitlerin, büyük kütleye sahip olanları bir zamanlar gezegen olarak kabul ediliyordu. Ama her yıl yenileri ortaya çıkmaya ve sayıları fazlalaşmaya başlayınca asteroit tanımı getirildi ve rütbeleri düşürüldü. Asteroitler, gezegenler ve dolayısıyla bizim için büyük tehlikeler oluşturur.


    22- Jüpiter nasıl bir gezegendir?

    Ortamın kralı olan en büyük gezegen. İsmini Roma mitolojisinde Tanrıların Kralı olan Jüpiter'den alır. Yunan mitolojisinde karşılığı Zeus'tur. Bir gaz devidir. Oluşum sırasında çevresinde ne kadar gaz varsa hepsini silip süpürmüş bir oburdur. Güneş Sistemi'nin elektrikli süpürgesidir. Büyüklüğü de bundan kaynaklanır. Jüpiter'in içine 1300 tane Dünya sığdırılabilir. Kütlesi de muazzam derecededir. 7 gezegenin toplam kütlesinin 2.5 katı gibi bir kütleye sahiptir. Bu kütleden dolayı çok güçlü bir kütleçekime sahip olduğundan, yeryüzünde 80 kg olan biri orada 187 kg gelir. İlk başlarda çapı bugünkü Jüpiter'in tam iki katıydı. Ama her yıl 2 cm küçülme yaşadığından gittikçe küçülmeye başlamıştır. Eğer ortamda Jüpiter gibi devasa bir elektrikli süpürgemiz bulunmasaydı, diğer gezegenler asteroitlerden kafalarını kaldıramazdı. Ayrıca tam 79 uydusu vardır. Kitapta 67 olarak yazılsa bile 2011 yılından sonra 12 yeni uydu daha keşfedilmiştir. En büyük 4 uydusunu ise Galileo keşfetmiştir. Bu nedenle bu 4 uydusuna Galileo Ayları denir.

    Jüpiter belgeseli: https://youtu.be/FIjSDm87IiU


    23- Jüpiter’in büyük uyduları neden önemlidir?

    Cevap çok basit. Bu uydular, Jüpiter'in muazzam kütleçekimine maruz kalmayarak Jüpiter'in değil de Güneş'in çevresinde dönebilseydi, bugün gezegen sayısı 12 olacaktı. Hepsi de Merkür'den daha büyüktür. Aynı zamanda ilginç özelliklere sahiptirler. Örneğin; Io'nun üstünde 300'den fazla etkin yanardağ vardır ve bu yüzden rengi turuncudur. Volkanik olarak tüm sistem içindeki en aktif gökcismidir. Europa'nın ise pürüzsüz bir buz yüzeyi vardır. Bu buzdan tabakanın 10-20 km arası olduğu ve tabakanın altında derinliği 100 km'yi bulan bir okyanus olduğu tahmin ediliyor. Eğer tahminler doğruysa Europa'da Dünya'daki su miktarının tam iki katı su var demektir. Su demek de yaşam ihtimali demektir.


    24- Satürn nasıl bir gezegendir?

    Fotoğrafların yıldızı olan oldukça güzel gezegen. En dikkat çekici yönü halkalarıdır. En büyük ikinci gezegendir. Tıpkı Jüpiter gibi bir gaz devidir. Ama onun kadar gaz sömüremediğinden daha küçük kalmıştır. İsmini Roma mitolojisinde Jüpiter'in babası olan Satürn'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Kronos'tur. Kronos ikincil tanrı olarak adlandırılan Titan Tanrılardandır. Bu yüzden Satürn'ün en büyük uydusu da Titan olarak isimlendirilmiştir. En büyük ikinci gezegen olmasına rağmen yoğunluğu en düşük gezegendir. Yoğunluğu o kadar azdır ki su dolu dev bir kabın içinde batmaz, yüzerdi. Bu kitabın yazıldığı 2011 yılından sonra uydu sayısına 20 tane uydu daha ekleyerek 82 uyduya ulaşmıştır. Kitabın yazıldığı tarihte en çok uyduya sahip olan gezegen Jüpiter olsa da şu an uydu sayısında Jüpiter'i geride bırakmıştır. Zaten kitapta da keşfedilmemiş yüzlerce uydusu olduğu tahmin olarak belirtiliyor. En büyük ve meşhur uydusu olan Titan yoğun bir atmosferi olan tek uydudur. Gezegenimizden sonra yüzeyinde sıvı olan tek gökcismidir. Ama bu sıvı, su değil metandır.

    Satürn belgeseli: https://youtu.be/b3MKyGHAFz4


    25- Güneş Sistemi’nin buz devleri nelerdir?

    Geldik son iki gezegene. Uranüs ve Neptün. Aslında bunlar da gazsal gezegenlerdir. Ama Güneş'e en uzak iki gezegen olduklarından ve merkezlerinde de Jüpiter ve Satürn kadar ısı üretemedikleri için, buz devlerine dönüşmüşlerdir. Uranüs en büyük üçüncü gezegendir. Uranüs, ismini Roma mitolojisi yerine Yunan mitolojisinden alan tek gezegendir. Bunun nedeni de çok uzak ve çok yavaş hareket eden bir gezegen olduğu için, açık bir gökyüzünde çıplak gözle fark edilebilmesine rağmen gezegen yerine muhtemelen bir yıldız sanılmasındandır. Gezegenlere kendi tanrılarının isimlerini veren Romalılar, bu gezegenin varlığından habersiz oldukları için, Uranüs'ü isimlendirmek teleskobun icadıyla birlikte gökbilimcilere düşmüştür. Onlar da yeni keşfedilen bu gezegene, hiyerarşiyi bozmayacak şekilde, Satürn'ün (yani Kronos'un) babası olan Uranüs'ün ismini vermişlerdir. Uranüs'ün diğer gezegenlere göre ilgi çekici yanı pek yoktur. En ilginç özelliği dönüş şeklidir. 6 gezegen saat yönünün tersine, Venüs ise saat yönünde dönerken Uranüs'ün kutbu Güneş'e bakar. Yani diğer gezegenleri ayakta dönen bir insan olarak kabul edersek Uranüs çimenlere yatarak yuvarlanan birini andırır. Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarındaki şiddetli bir çarpışma sonucu bu hâle geldiği en yaygın görüştür. Neptün ise Güneş'e uzak gezegendir. Çıplak gözle görülme şansı yoktur. Neptün'ün keşfi için, Newton'un kütleçekim yasası kullanılmıştır. Gökbilimciler, Uranüs'ün yörüngesini belli zaman dilimlerinde etkileyen bir gezegen olması gerektiğini fark edince, kütleçekim yasasını baz alarak hesaplamalar yaptılar. Hesaplanan nokta ile Neptün'ün yörüngesi arasındaki fark sadece 1° oldu. Bu kütleçekim yasasının büyük bir zaferiydi. Keşfedilen bu yeni ve mavi gezegene Roma mitolojisinde Denizlerin Tanrısı olan Neptün adı verildi. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Posedion'dur. İsmini mitolojiden almayan tek gezegen Dünya'dır. Dünya, ismini mitolojiden alsaydı Neptün adını bu mavi gezegene bırakmazdık sanırım. En büyük uydusuna da Poseidon'un oğlu Triton'un adı verilmiştir.

    Uranüs ve Neptün belgeseli: https://youtu.be/QiCr3CyyvEQ


    26-Cüce gezegen nedir?

    'Gezegen nedir' soru başlığının altında yazdıklarım bu sorunun cevabını veriyor zaten. Tekrar uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Plüton'un dahil olduğu gezegen sınıfı. Bir zamanlar gezegen sayılmasının hatrına, isminin nereden geldiğini anlatayım. İsmini Roma mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Plüton'dan almıştır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Hades'tir. Diğer tanrıların hepsinden uzak bir yerde yaşadığından, gezegen olarak kabul edildiği dönemde Güneş'e en uzak gezegen olmasından dolayı, bu isim ona çok yakışıyordu. Bu arada Plüton ismini gökbilimciler vermemiştir. Plüton'un keşfedildiği 1930 yılında, Oxford'da okuyan 11-12 yaşlarındaki minik bir kız çocuğunun önerisi üstüne bu isim verilmiştir. Mitolojiye ilgi duyan Venetia Burney, Oxford'da kütüphane görevlisi olarak çalışan dedesine laf arasında bu fikrini söylemiş, dedesi de Oxford profesörlerinden birine Venetia'nın önerisini aktarmıştır. Profesörün bu öneriyi meslektaşlarıyla paylaşmasının ardından, isimlendirme için yapılan toplantıda, 3 isim önerisinden biri olan Venetia'nın önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Venetia, Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasından üç yıl sonra hayata veda etti. Kimsenin bu duruma onun kadar içerlemediğini düşünüyorum. Keşfedilen uydularına ise yine isimlendirildiği tanrıyla alakalı isimler verildi. En büyük uydusu olan Charon, mitolojide ölü ruhları taşıyan yeraltı dünyasının kayıkçısıdır. Bir diğer uydusu olan Nix, ismini Yunan mitolojisindeki Gece Tanrıçası'ndan almıştır. Charon'un annesidir. Aslında mitolojide Nix diye bir isim yoktur. Nyx olarak geçer. Nyx ismi başka bir gökcismine verildiği için, Nix olarak değiştirilmiştir. Plüton da dahil olmak üzere bilinen 5 cüce gezegen vardır. Bunların dördü Neptün'ün yörüngesinden sonra başlayan ve Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede bulunur. Mars ve Jüpiter'in arasındaki cüce gezegen Ceres ise o kadar küçüktür ki aynı zamanda asteroit sınıfına da sokulur. Yani bu Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede arka arkaya cüce gezegenler keşfedilmesinden sonra, bu bölgenin cüce gezegen doğumhanesi olma ihtimali çok yüksek. Bu bölgenin uzaklığı nedeniyle tam olarak bilgi sahibi olunmasa da bu bölgedeki cüce gezegen sayısının 200'ü bulabileceği tahmin ediliyor. Kuşağın ötesini de hesaba katarsak 2000 gezegen sayısı gibi tahminlerde bulunuluyor. Bu yüzden Plüton'a maalesef veda etmek zorundaydık.

    Plüton belgeseli: https://youtu.be/78-X9IZ85Ic
    Cüce gezegenler: https://youtu.be/kkWQzXeJxR4


    27-Yıldız kayması nedir?

    Aslında olmayan şeydir. Bunlar Güneş gibi yıldızlar değil, küçük meteorlardır. Öyle çok uzak bir bölgeyi geçtim, uzayda olan bir olay bile değildirler. 'Uzay nedir' sorusu altında belirttiğim gibi, 100 km altı uzay olarak kabul edilmez. Hepsi de 100 km'nin altında gerçekleşen olaylardır. Atmosfere giren küçük meteorlar tıpkı bir kibrit gibi yanar ve buharlaşır. Bu yanma sırasında da bir ışık gösterisi sunarlar. Kuyruklu yıldızlar da bir göktaşından başka bir şey değildirler. Meşhur Halley Kuyruklu Yıldızı da büyük bir göktaşından ibarettir. Attığı tur sırasında her 75 yılda bir Dünya'nın çok yakınından geçer.


    28-Güneş Sistemi’ni araştırmak için kaç uzay aracı gönderildi?

    2019 yılının sonlarında cevaplaması çok zor bir soru. Üstelik ucu da çok açık. Hubble gibi uzay teleskoplarını da dahil edersek net bir rakam vermek zor. 2011 yılında basılan bu kitapta da gönderilen uzay araçlarına dair net bir sayı verilmemiş. Genelde gezegenlere gönderilen araçlar listelenmiş.


    29-Evren’de başka yaşam var mı?

    En merak edilen soru herhalde budur. Evren'de başka yaşam var mı? Bu koskoca Evren'de yalnız mıyız? Bu konuda araştırmalar iki koldan ilerliyor. Herhangi bir gökcisminde, mikroorganizma ya da daha üst düzey canlılara yönelik araştırmalar ve Evren'in herhangi bir yerinde iletişim kurabileceğimiz akıllı canlılarla temasa geçebilme amacıyla onlardan gelebilecek radyodalgalarını yakalamaya yönelik araştırmalar. Radyonun icadından sonra radyodalgaları ismini almışlardır ama aslında elektromanyetik dalgalardır. Cep telefonları, radyolar ve televizyonlar bu dalgalar sayesinde veri taşır. Radyodalgalarının hızı saniyede 300.000 km'dir. Yani ışık hızı. Hiçbir şey ışıktan hızlı olamaz. Yani radyodalgaları özlerinde birer ışıktır. Bu dalgalar atmosferlerden bile etkilenmez. Başka gezegenlere gönderilen araçlardan bilgi ve görüntüler de bu dalgalar sayesinde alınır. Mükemmel iletim kaynaklarıdır. Bunlarla iletilen veriler yok olmaz. Yani 5 yıl önce yaptığınız bir telefon görüşmesi aslında uzayda 5 ışık yılı ötede olabilir. Evren'e bu dalgalarla, radyonun icadıyla ses göndereli 118 yıl, görüntüler saçmaya başlayalı da televizyonun icadıyla beraber 83 yıl oldu. Yani bugün bir televizyon programı, radyo yayını ya da cep telefonu görüşmesi bizden 500 ışık yılı ileride yaşayan ve bizim gibi bu dalgaları keşfedip kullanmaya başlayan, akıllı bir canlı türü tarafından yakalanabilir. Ama 2500 yılı dolaylarında bunu yakalayabilirler. İletişime geçmek için gönderecekleri radyodalgaları ise ancak 3000 yılında bize ulaşır. Ama Evren'in büyüklüğü ve içinde bulunan gezegen miktarını (bir sonraki soru) baz alırsak çok daha yakın bir zamanda bu iletişim gerçekleşebilir. Başka akıllı canlıların uzaya gönderebileceği radyodalgalarını yakalamak için, kulaklarımızı pür dikkat diktiğimiz bazı aletlerle Evren'i dinlemeye başladık bile. Bu arada Drake Denklemi olarak bilinen ve Evren hakkındaki bildiğimiz tüm bilgileri içeren bir denklem var. Bu denklem bizim gibi uygarlıkların sayısının kaç olabileceğini hesaplamak için kurulmuş bir denklem. Tabii ki kesin değil ve denklemdeki çoğu değişkene dair bir fikrimiz yok. Ama bu denkleme göre cevap 10.000. Hadi canım o kadar da olmaz, diyorsanız bir sonraki sorunun cevabını dikkatle okuyun.


    30- Kaç gezegen var?

    Genel olarak astronomi ile ilgili en ufak bilgi ve merak taşımayan kişilerde, çok sık düşülen bir yanılgı var. Evren'i sadece içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nden ibaret sanmak. Yani Evren, gezegenimiz ve sürekli adını duyduğumuz diğer gezegenlerden ibaretmiş gibi bir algı var. Ama bu büyük bir yanılgı. Güneş Sistemi olarak adlandırdığımız ve içinde 8 gezegen ve cüce gezegen bulunan sistem, sadece tek bir oluşum. İçinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, Milky Way yani Türkçede bilinen ismiyle Samanyolu Gökadası'nda bulunan yıldız sistemlerinden sadece bir tanesidir. Peki, içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi'nde Güneş'imiz gibi kaç yıldız var? Tahmini olarak en az 200 milyar. İçindeki yıldız sayısının 400 milyar olma ihtimali de var. Bir yıldızın çevresinde dönen gezegen sayısını 1 olarak alırsak bile, ortaya en düşük ihtimallerde 200 milyar gezegen çıkar. Ama ortalama olarak 1'den çok daha düşük olabilir. Her yıldız gezegen sistemi yaratamıyor. Yıldızlarda olduğu gibi toplam bir gezegen tahmini yapılamamasının nedeni, hem yıldızların yanında toz tanesi gibi kalmalarından hem de yıldızlar gibi güçlü bir ışık yaymamalarından kaynaklı. Peki belirlenen gezegenlere göre yapılan tahminlerde, kaçında yaşam olabilme ihtimali var? 2009'da fırlatılan ve geçen sene emekli olan Kepler Uydusu'nun gönderdiği bilgilerle yapılan hesaplamalara göre, aşağı yukarı Dünya büyüklüğünde ve etrafında döndüğü yıldıza uzaklığı Dünya kadar olan, dolayısıyla da herhangi bir canlı yaşamına ev sahipliği yapabilecek gezegen sayısı 100 milyon olarak tahmin ediliyor. Peki Evren içinde 200 milyar yıldız ve milyarlarca gezegen bulunan Samanyolu'ndan mı ibaret? Bu da büyük bir yanılgı. İçinde 200 milyar yıldız barındıran Samanyolu gibi galaksilerin sayısı, yapılan hesaplamalara göre 125 milyar gibi bir sayıyı buluyor. Yani Evren'deki yıldız sayısı 200 milyar x 125 milyar. Bu da 22 tane sıfır eklenerek ortaya çıkan 10 sekstilyon rakamını veriyor. Carl Sagan'ın meşhur örneğine göre, bu rakam Dünya'da bulunan tüm kumsallardaki kum tanelerinden bile çok daha fazla. Ama, Carl Sagan ve bu kitabın baz aldığı sayı 90'larda yapılan tahminleri içeriyordu. Birkaç yıl önce Hubble'dan gelen bilgilerle galaksi sayısı 2 trilyona fırladı. Tabii yıldız sayısına falan hiç girmeyelim artık. Tüm bu sayıları baz alarak Evren'de kapladığımız alana bakalım hadi. Güneş'imizin içine tam 1.300.000 tane Dünya sığabilir. Ama Güneş, Evren'in büyüklüğünü baz alınca bir kum tanesi bile değil. Biz o kum tanesi bile olamayan yapının içini, ancak 1.300.000/1 oranında doldurabilen bir yapının, üstünde yaşayan yok seviyesindeki canlılarız. Bu kadarla da sınırlı değil. Bu konuştuğumuz rakamların hepsi gözlemlenebilen Evren. Sayılar çok daha korkutucu rakamlara ulaşabilir ve şu anki sayıları aratabilir. Bu bahsettiğimiz sadece yıldız sayısı. Gezegen sayısının bunun çok üstünde olduğu kesin. Bizim gibi 10.000 uygarlık bulunabilir, cevabı hâlâ çok geliyor mu? Peki, bu Evren'de kesin olarak sadece biz varız, cevabı aslında ne kadar komik değil mi?


    31- Kahverengi cüce nedir?

    Yıldız olayım derken gezegen olan gökcisimleri. Oluşumları sırasında yıldız olmak için gereken evrelerden geçerken merkezlerindeki nükleer faaliyetlerin durması nedeniyle varlıklarına gezegen olarak devam eden gökcisimleridir. En küçük yıldızlardan bile daha küçük ama gezegenlerden çok daha büyüktür. Bu sınıfa girmek için, bizim ortamın kralı olan Jüpiter'den en az 13 kat daha fazla kütleye sahip olmaları gerekmektedir. Jüpiter'in kütlesini 70-80'e katlayanları bile vardır. Yüzeyleri çok sıcak olsa da parlamazlar ve kızılötesi ışın yayarlar. Bazıları bir yıldızın etrafında dönerken bazıları ise etrafta gezer. İlk keşfedildiğinde çok garip olsa da şu an sayıları yüzlerce olan ve normal kabul edilen bir gökcismi hâlini almıştır. Keşfedilen en ilginç kahverengi cücelerden birinin, çevresinde dönen bir gezegene sahip olduğu saptanmıştır. Bu keşif sonrasında da gezegen sistemleri bile olabilecek kahverengi cüceler ihtimali belirmiştir.


    32- Yıldızların yaşamı nasıldır?

    Doğar, büyür ve ölürler. Çok uzak gökcisimleri olduğundan, en güçlü teleskoplar bile onları ışık şeklinde bir nokta olarak görür. Yüzeylerine ait elimizde bulunan herhangi bir görüntü yok. Ancak bir ışının kaynağı belirlenebilir ve oldukça veri içerir. Bu sayede onlardan gelen bir ışın tayfı incelenerek kütleleri, parlaklıkları, büyüklükleri, yüzey sıcaklıkları ve hangi yaşam evresinde olup ne zaman ölecekleri bile belirlenebiliyor. Yüzey sıcaklıkları bir yıldızın rengini belirler. En sıcak yıldızlar mavi-beyaz karışımı bir renkte, düşük sıcaklığa sahip olanlar sarı, turuncu ve kırmızı renklere sahip olur. Güneş'imiz sarı renkli hâliyle büyük akrabalarına göre düşük sıcaklığa sahip küçük bir yıldızdır. Bir gökcisminin yıldız olabilmesi için olması gerek kütle, Güneş'in kütlesinin %8.5'una tekabül eder. Ancak bu kütleye ulaşabilen gökcisimlerinin merkezlerinde bulunan çekirdekte nükleer reaksiyon başlar ve uzaya enerji saçmaya başlayabilirler. Bir önceki soruda bahsedilen kahverengi cücelerin yıldız yerine gezegen olmalarının sebebi yeterli kütleye erişememeleridir. Evren'in başından beri en çok bulunan hidrojen ve helyum elementlerinden oluşurlar. Yakıtları tükendiğinde de ölümleri gerçekleşir.


    33- Yıldızlar nasıl ölür?

    'Güneş'in sonu nasıl olacak' sorusunda uzun uzun anlattım. Ama her yıldız aynı ölüm süreçlerinden geçmez. Bu süreçler kütlelerinin büyüklüklerine göre değişir. Çok büyük kütleli yıldızlar küçük kardeşlerine göre çok daha hızlı ölür. Yani, ben çok büyüğüm, cehennem gibiyim, alayınızı yakarım, diyen bir yıldızın gazı hemen söner. Yıldızlar büyük kütlelere sahip olduğundan gezegen gibi gökcisimlerini bile kendilerine çeker. Ama merkezlerindeki bu muazzam kütleçekimi diğer cisimlere uyguladıkları gibi, kendilerine de uygularlar. Bu muazzam kütleçekime kendi yüzeyleri bile dayanamaz ve yüzeyleri içeri doğru çökmeye başlar. Bu çökmeyi durdurmak için merkezlerinde hidrojen yakıp helyum üretirler. Astronomik boyutlardan çıkarıp anlaşılabilecek bir örnek verirsem, saniyede 10 hidrojen yakıp 9 helyum üretirler. Kaybolan bu 1 tane hidrojen ortaya muazzam bir enerji çıkarıp dışarıya doğru ilermeye başlar ve çökmeyi durdurur. Bu bir dengedir. Güneş'imizden bize ulaşan ısı ve ışık enerjisinin sebebi işte bu '1' hidrojen farkıdır. Gerçi o, saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Çıkan enerji farkıyla çökmesini durdurur ve bu enerjiyi saçar. Peki büyük kütleli yıldızlar neden daha çabuk ölür? Bunu da insana uyarlayayım. Eğer küçük bir mideye sahipseniz daha az besin yakarak kendinize yeterli enerjiyi sağlarsınız. Ama büyük bir mideye sahip olursanız sürekli daha çok besin yakmaya ihtiyaç duyarak gittikçe kilo alırsınız ve bu oldukça sağlıksız ve kısa bir ömür anlamına gelir. -kamu spotu- Sağlıklı ve yeterli beslenin ve çok yaşayın, büyük kütleler yıldızların bile sonunu getirir -kamu spotu- Büyük kütleli yıldızlara geri dönersek büyük kütle demek doğal olarak daha büyük kütleçekim demektir. Dolayısıyla bu yıldızlar yüzeylerini çok daha büyük bir güçle çekmeye başlarlar. Dengeyi sağlamak için de daha fazla yakıt yakmaları gerekir. Tabii bu yakıtın bir sınırı olduğu için yakıtlarını çok çok daha çabuk tüketir ve nalları dikerler. Ölümleri esnasında artık dengeyi sağlamak için yakıt kalmadığından merkezleri içeri göçer ve süpernova denilen muazzam bir patlama gerçekleşir, parçalar uzaya saçılır. Ölmekte olan yıldızın ilk kütlesi 8-20 Güneş kütlesinden daha büyükse süpernova patlaması sırasında ortaya nötronlardan oluşan küçücük bir yıldız kalır. Buna nötron yıldızı denir. Ama ilk kütlesi 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız, süpernova patlamasıyla ömrünün sonuna geldiğinde, herkesin adlarını bildiği ama genel olarak ne olduğunu pek bilmediği bir şey ortaya çıkar: Karadelik!


    34- Karadelik nedir?

    Üstte nasıl ortaya çıktığı yazıyor. Şimdi, nedir, neyi kanıtlar, neleri etkiler? Öncelikle Newton'un kütleçekim teorisinden bahsetmek şart. 'Güneş nedir' sorusunda, eğer Güneş yok olsaydı karanlığa gömülmemizin 8 dakikadan biraz fazla bir süre alacağını söylemiştim. Newton'un teorisine göre ise Güneş birden yok olursa biz bunu kütleçekimsel olarak anında hissederiz ve yörüngeden çıkarız. Anında. Ancak Newton'dan yıllar sonra doğan, bir patent ofisinde çalışan ve sonradan dili dışarıda pozlar veren bir memurun bu konuyla ilgili sorunları vardı. Bu sorunun çözümünün adı Genel Görelilik olacaktı. O memur da hepimizin bildiği gibi Einstein'dan başkası değildi. Einstein'a göre ve sonradan kanıtlandığı üzere hiçbir şey ışıktan daha hızlı olamazdı. Buna kütleçekim etkisi de dahildi. Işığın bile 8 dakikadan fazla bir sürede katettiği yolu, kütleçekim etkisini nasıl anında katedebilirdi? Newton bazı konularda yanılıyordu. Bunu en basit şekliyle şöyle anlatayım, hatta sürekli paylaşılan bir film sahnesi de görmüşsünüzdür bununla ilgili anlamak için daha kolay bir örneği yok: İki arkadaşınız bir çarşafı alarak iki yandan tutsun, çarşafı ise uzay-zaman olarak kabul edelim. Uzay ve zaman olguları ayrı ayrı ele alınamaz. Siz de bu çarşafın tam ortasına küçük bir karpuz bırakın. Bu karpuz da Güneş olsun. Ne olur? Karpuz, çarşafı aşağı doğru çökertir ve kütlesiyle kendi etrafında bir şekil oluşturur. Şimdi bir mandalinayı çarşafın üstüne bırakın. Mandalina da Dünya olsun. Bu sefer ne olur? Mandalina, karpuzun çarşafta oluşturduğu eğrilere göre yol alır. Yani kütleçekim dediğimiz şey Güneş'in, kendi Güneş sistemimiz içinde en büyük kütleye sahip gökcismi olmasından dolayı uzay-zamanı diğer cisimlere göre çok daha bükmesi ve diğer gökcisimlerinin de bu bükülmenin oluşturduğu eğrileri takip etmesidir. Einsten'in teorisinden sonra bakış açısı tamamen değişmiş ve bazı sorulara cevap verilebilmiştir. Genel Görelilik teorisinden hemen sonra karadeliklerin varlıkları kuramsal olarak öngörüldü. Mesela Samanyolu içindeki milyarlarca yıldızın takip edeceği bir eğriyi yaratabilecek kadar, yani uzay-zamanı bu derece bükebilecek kadar muhteşem kütleli bir yapı olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda hacminin çok küçük olması gerekiyordu. Çünkü uzay-zamanda bu derece bükme yaratabilecek bir kütleye sahip olan nesne, eğer kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı onu hemen keşfedebilirdik. Mesela Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelik 4 milyon Güneş kütlesine sahiptir. Oha çekenler için, aşağıya bıraktığım karadelik belgeselinde 10 milyar Güneş kütlesine sahip karadeliklerin bile anlatıldığını belirteyim. Eğer 4 milyon Güneş kütlesine sahip bir yapı, kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı ilk fark edeceğimiz şey bu olurdu. Ama hayır, bildiğimiz en büyük yıldızlar bile böyle bir kütlenin, ufacık denebilecek bir oranını asla sağlayamazdı. Bu yapı, çok küçük bir hacmin içinde inanılmaz bir kütleye sahip olmalıydı ve bu yüzden de uzay-zamanı bükmeyi geçin, çarşaf örneğindeki çarşafı delip geçmeliydi. Karadeliklerin yaptığı şey budur. Uzay-zamanda bir delik açılan yerlerdir. İçlerine dair sadece teoriler var. Pratikte ne olduğunu bilmemizin imkanı hiç yok. O yüzden karadelikler, uzay-zamandan bağımsız yerlerdir. Orada bilinen kanunların hiçbiri işlemez. Tıpkı Bing Bang gibi tekilliktirler. Filmlerle birlikte oluşan yanlış algıdaki gibi korkunç şeyler değildir. Aksine yıldız üretimine en büyük katkıyı sağlarlar. Öyle ne var ne yok içine çekmezler. Olay ufku denilen bir sınırları vardır. Bu sınıra girmedikçe problem yok. Olay ufku, karadeliği bir küre gibi sarar. Bu 'olay ufku' çok geniş değil. Örneğin; Güneş'in yerine 10 Güneş kütlesine sahip bir karadelik koyduğumuzu düşünelim. Bu karadeliğin olay ufku anca 30 km falan oluyor. Isı veya ışık gibi faktörler olmasa hiçbir şey anlamadan, sorunsuz bir şekilde bu karadeliğin çevresinde dönmeye devam ederdik. Ancak bir karadeliğin olay ufkuna girilirse ne olur? Bir kütlenin kütleçekim etkisinden kurtulabilmek için sahip olunması gereken bir hız vardır. Bu hıza 'kaçış hızı' denir. Örneğin; Dünya'dan kaçış hızı saniyede 11,2 km'lik bir hızdır. Güneş'in kütlesinden kaçış hızı saatte 2,2 milyon km'dir. Kütle büyüdükçe kaçış için gereken hız da artar. Ama karadelikler muazzam kütlelere sahip olduklarından, kaçış hızı için en yüksek hıza, yani ışık hızına sahip olsanız bile onlardan kaçamazsınız. Zaten ışık bile karadeliklerin olay ufkundan kaçamaz. Adı üstünde karadelik. Gözlemlemek aşırı zordur. Hatta bir ara imkansız olduğu düşünülüyordu. Ama 2019 yılında çekilen ilk karadelik fotoğrafları kamuoyuna sunuldu. Dalga geçenleri hiç sallamayın. O flu fotoğraf muhteşem ötesi bir şey! Muhteşem ötesi!

    Süper kütleli karadelik belgeseli: https://youtu.be/bXgLUx8DT7A
    Karadelikler belgeseli:
    https://youtu.be/hocG9_ImTv4


    35- En yakın yıldızlar hangileridir?

    Soru yakın kelimesi içerse de tabii ki astronomik olarak yakın. Güneş'imizle bile aramızda 150 milyon km vardır. Saatte 1000 km hızla giden bir uçakla 150 milyon km'yi katetmek, bir an bile hız kesmediğiniz takdirde 17 yıl sürer. Güneş'ten sonra en yakınımızdaki yıldız, 'Güneş nedir' sorusunda ortadan yok ettiğim Proxima Centauri’dir. 4.2 ışık yılı uzaklıktadır. Bulunduğu noktaya aynı uçakla gitmeye kalkarsanız zaten gidemezsiniz. Bu yıldızla aramızdaki mesafeyi uçakla katetmek 4.5 milyon yıl sürer. Hızı saatte 250.000 km olan bir araçla bile ancak 18.000 yıl sonra varırsınız. Bizden 10 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen ve hızla bize yaklaşan Ross 248 isimli yıldız, yolda başına bir şey gelmezse 33.000 yıl sonra bize Proxima'dan daha yakın olacaktır. Samanyolu'nda yıldızlar arasındaki mesafe ortalama 5-10 ışık yılıdır. Güneş'imiz gibi yalnız yıldızlar çok azdır. Yıldızlar genelde çift, üç ya da daha fazla sayıdaki gruplar hâlinde takılırlar. Örneğin; Proxima'dan sonra bize en yakın yıldız ikili bir yıldız sistemidir. Alfa Centauri sistemi olarak A ve B diye adlandırılırlar. Proxima da bu ikisinin çevresinde döner zaten. 10 ışık yılı yarıçapındaki bir küre içini baz aldığımızda çevremizde sadece 11 tane yıldız vardır.


    36- Gökada nedir?

    'Kaç gezegen var' sorusu altında bu sorunun cevabından bahsettim. Gözlemlenebilir Evren'de sayılarının, 2011 yılında yazılan bu kitapta 125 milyar olduğu yazıyor. Ama Hubble'dan alınan son verilerle yapılan hesaplamalara göre gökada sayısı 2 trilyona fırladı. O da gözlemlenebilir kısmı olarak tabii ki. Sayılar iyice manyak bir hâl almaya hiç şüphesiz devam edecek. Gökadalar farklı büyüklüklerde bulunuyor. Dolayısıyla içlerinde farklı yıldız sayıları barındırıyorlar. Birkaç milyon yıldız içeren oldukça küçük gökadalar bulunduğu gibi, içlerinde trilyonlarca yıldız barındıran gökadalar da mevcut. Samanyolu'nun çapı 100.000 ışık yılıdır. Aslında cüce kategorisinde bir gökadadır. Geçen yıl, Samanyolu'nun, hesaplamalardan en az 2 katı büyüklükte olabileceği anlaşıldı. Samanyolu'nun büyüklüğü hesaplanırken sadece en parlak yıldızların dizildiği disk şekli baz alınarak hesap yapılıyordu. Ama dümdüz bir disk yerine buruşuk bir yapı içerdiği anlaşıldı. Yani bizim göremediğimiz karanlık bölgelerinin olma ihtimali çok fazla. Ama iki katına çıksa bile yine cücelikten kurtulamıyor. Daha büyük galaksilerin çapı 6.000.000 ışık yılını bile buluyor. Gerisini siz hesaplayın. Bir çoğunun merkezinde bizim gökadamızda olduğu gibi, süper kütleli bir karadelik bulunur. Gökadanın içindeki cisimler de bu karadelik çevresinde döner durur. Gökadaların şekilleri de birbirinden farklı. Üç çeşidi var: elips, sarmal ve düzensiz. Sarmal gökadalar da kendi içinde normal ve çubuk olarak iki çeşittir. Samanyolu'muz çubuklu sarmal bir gökadadır. Daha önce birleşen gökadalar olduğu biliniyor. Bize en yakın galaksi, 2 milyon ışık yılı civarlarında bulunan Andromeda gökadası. Birbirlerine büyük bir hızla yaklaşıyorlar. Tahmini 4 milyar yıl sonra çarpışacaklar. Bu çarpışma da 4 milyar gibi bir süre boyunca devam edecek. Bu kitap yazılırken Andromeda Galaksisi tahminlerde bizden birkaç kat büyüktü. Ama buruşuk bir yapıda olduğumuzun ortaya çıkması ve Andromeda hakkındaki son hesaplamalardan sonra, iki galaksinin çok yakın büyüklüklerde oldukları ortaya çıktı. Ama bizim merkezimizdeki süper kütleli karadelik 4.4 milyon Güneş kütlesine sahipken Andromeda'nın karadeliği ise 100 milyon Güneş kütlesine sahip. Andromeda çok daha ağır ve büyük olduğu için hüüüüp diye içe çekilen bizim galaksimiz olacak. İki karadelik birleşip tek bir karadelik hâline gelecek. Yıldızlar arası boşluk çok olduğu için, bu ilk akla gelen düşünce gibi, her iki galaksideki tüm yıldız ve gezegenlerin toz duman olacağı anlamına gelmiyor. İki galaksinin iç içe geçmesi şeklinde bir çarpışma olacak. İki galaksi de milyarca yıldız ve gezegen kaybedecek ve canlıların hayatta kalamayacağı ışınlar yayılacak. Ama her iki galaksinin içindeki tüm cisimlerin infilak edeceği ve toz hâline geleceği yok. Zaten bu zaman dilimine gelmeden insanlar başka bir gezegene kaçamazsa bunları dert etmelerine gerek de olmayacak. Güneş'imiz ölüm evresine çoktan girmiş olacağı için, bu çarpışmadan çok önce Dünya'da yaşam zaten çoktan bitmiş olacak. Bu birbine yaklaşan iki gökadaya bakarak gökadaların sabit olmadığı zaten anlaşılabilir. Birbirlerini çekerler ve küme gökadaları denilen ve birçok gökada barındıran bölgedeki gruplar birbirlerini etkilerler. Birçok gökada kendi ekseninde döner ve evrenin sürekli genişlemesinden dolayı uzay tarafından ileri taşınır. Yani ileriye doğru bir hareketleri de mevcut.


    37- Samanyolu nasıl bir gökadadır?

    Çubuklu sarmal bir gökadadır. Bu kitapta büyüklüğünü anlatmak için verilen örnekte; Güneş Sistemimiz (yani Güneş'imizin etrafında dönen, 8 gezegen ve diğer ne kadar gökcismi varsa hepsi dahil) bir müzik CD büyüklüğündeyken Samanyolu bir Dünya büyüklüğündedir. Tabii bu kitaptan sonra keşfedilen buruşuk yapının ardından iki dünya büyüklüğündedir. İçerisinde keşfedilen en yaşlı yıldız 13,2 milyar yaşındadır. Yani gökadamız, Evren'den sadece 600 milyon yıl daha genç. Samanyolu'nu 130.000 ışık yılı çapında hale denilen bir yapı kuşatır. Bir de karanlık hale vardır ki o çok gizemli ve çok büyüktür. Karanlık hale'nin kütlesi, Samanyolu'nun toplamından 10 kat daha fazla kütleye sahiptir. Merkezindeki karadeliğin çevresinde tüm gökcisimleri döner. Güneş Sistemimiz de dahil. Üstelik saniyede 250 km hızla döner. Bir tur 250 milyon yıl kadar sürer. Bu karadeliğin çevresinde bu zamana kadar 20 tur falan attık.


    38- Yerel grup nedir?

    Samanyolu'nun dışına çıkınca karşılaşılan bölge artık Evren denilen yerdir. Gökadalar, kütleçekim sayesinde başka gökadalarla birlikte gruplar oluşturur. Küçüklerine grup, büyüklerine küme denir. 50 gökada altına grup, 50-1000 arasında gökada birlikteliklerine de küme denir. Biz 46 gökada içeren ve içinde bulunduğumuz için 'yerel grup' olarak adlandırılan bir gökada grubunun içindeyiz. Yerelliğe bak.


    39- Evren’in büyük ölçekli yapısı nasıldır?

    'Büyük resmi' görebilmek adına oluşturulan, en küçük parça olarak gökadaların kabul edildiği ve içinde trilyonlarca yıldız bulunan gökadaları sadece birer nokta şeklinde gösteren harita ve modellemeler oluşturuldu. Ama bu kitap yazıldığında tahmini gökada sayısı 125 milyar civarıydı. Şu an 2 trilyon. O yüzden büyük ölçeği daha küçük bir bölgeye (birkaç milyar ışık yıllık) indirirsek süper küme gökadalar, küme gökadalar ve gökada grupları ipliksi bir yapıyla sanki birbirine bağlıymış gibi, zincir ya da yaprak şeklinde bir görüntü ortaya çıkarıyor. Merkez olarak belirlenecek bir yapı yoktur. Her yere de eşit dağılmış homojen bir görüntü ortaya çıkar.

    Diğer soruları uzunluktan dolayı site kabul etmediğinden yoruma bırakıyorum.
  • 225 syf.
    ·6 günde·7/10
    (Öncelikle Allah kimsenin başına ikinci kez aynı incelmeyi yazdırmasın inşaAllah. Çünkü az önce incelemenin son bir kaç cümlesine geldim ve anlamsızca PC mavi ekran verdi, ve şuan hevesim kaçmış şekilde yazmaya çalışacağım...) C.S Lewis ile ilk tanışmam bu kitapla oldu. Tolkien'in 4lü grubundan belkide en yakın arkadaşı Lewis. Bu ikili dünyaya fantastik olarak damga vurmuş ikili. Arkadaş olmaları şaşırtıcı olmasa gerek. (diğer iki arkadaşları o kadar etki yapmamış olacak ki adlarını hatırlamıyorum. ve belkide çeviride kitapları yoktur.) Neyse Lewis'ten Narnia'ya serisini okumayı düşünüyorum. Ama şimdiki kitabımız bir şarkıya dahi adını vermiş olan sessiz gezegenin dışında adlı eser.( https://www.youtube.com/...Vnp-eVYk&index=1 ) Dil bilimci öğretmen Ransom yürüyüşe çıkıp bir şeyler görme amacındayken hayallerinde düşünemeyeceği bir yolculukta çıkıyor. Uzaylılar tarafından kaçırılıp yepyeni bir evren ve canlı topluluğunu gözleme şansı oluyor. Çok klişe hatta komik bile gelebilecek bu konu cidden klişe değil. Çünkü Lewis bambaşka bir seviye irdelemiş bir bilim kurgu kendisi. aksiyon yok,uzaylıların bize karşı bir sıkıntısı yok. Bizden yana bir şeyler var bu sefer :) spoiler vermek istemiyorum o yüzden kendiniz okuyabilirsiniz. Ama altmetinleri güzel şeyler var. Mesela dünyamız hakkında : Sizin dünyanızın kötü gidişinin sebebi her birinin bir tanrı olmaya çalışması olabilir mi ? Yada açgözlü insanların kendi ırkını sevmemesine rağmen çıkarları uğruna birşeyler hakkında kovalaması, çarpık insan zihniyeti vb. Güzel alt metinler içeriyor. Uzaylılar diyorum ben o evrendeki 3ırk'a. Weston adlı karakterde bizim toplulumuzun kısa bir özeti gibi hareket ediyor. Neyse kitabı okuyun bence. Ama sakın aksiyon beklentiniz olmasın. Bolca betimleme ve yavaşlık göreceksiniz .(bu iki sebepten iki puan kırdım, çünkü insan yoruluyor.) Yer yer güldüren kısımlar var ama bu güzel oluyordu :) NEyse dediğim gibi başka evren keşfetme adına güzel bir kitap . Ama keşke Lewis Tolkien'i örnek alıp harita benzeri çizim yapsaydı. Özellikle bir taş üzerinde resimler olduğu kısımda kesinlikle bir resim gereği duyuyoruz. Kendini okutan bu eser şimdiden ikinci kitap için bende merak uyandırıyor. Çünkü asıl ikinci kitapta altmetin ve dini ögeler bolca var. Onuda okuyacağım inşaAllah. Bu kitap yalnız başına da okunabilir.(aksiyon pek aramayan bilim kurgucular için bulunmaz bir nimet Öyle bir sonu var. Seriye devam etme zorunluluğunuz yok lakin ben devam edeceğim. (Bu arada kırdığım bir diğer puan ise KABALCI SAYESİNDE. bu kitabı neden ceb boy basmışlar anlamadım. Hadi cep boy bastınız puntolar neden 5 gibi. Kör olacaktım okurken. Çok küçük puntolar ve cep boy birleşince gerçekten okuması zorlaşıyor. KEnarla kaçan kelimeler, göz yorulmaları vb. Bu arada kitabın kapağı da alakasız saçma bir görsel. kesinlikle kitabı okumadan önce yabancı basımdaki kapağı bir kez inceleyin.) Spoiler vereceğim bundan sonraki cümlemde ona göre hareket edin... Ya Ransom'un yaşadıkları gerçekse ya gerçekten oyarsa' tarafından buraya yollandıysa ? Ya da sadece bir delinin mektubuysa ? Bilemeyiz gizemini koruyacak. Zamanda yolculuk isteği onu ikinci kitaba mı gönderdi acaba? bakalım göreceğiz.
  • 478 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    -Uzun zamandır beni bu kadar ezen bir kitap okumamıştım-

    Kitabı kapsamlı bir şekilde kendi penceremden değerlendirmek istiyorum...

    Dostoyevski 1849 yılında önce idama mahkûm edilmiş daha sonra bu idam cezası sürgüne çevrilmişti. Ağır şartlardaki hapis hayatı ve sonrasındaki zorunlu askerlikte geçirilen toplam 8 yıldan sonra Dostoyevski ağır izler taşıyan bir ruh haliyle eserler vermeye devam eder. Ezilenler de bu sürgün hayatından kısa bir süre sonra (1861) kaleme aldığı eserlerinden biridir.

    Dostoyevski, Ezilenler'le eleştirmenlerden umduğunu bulamaz, ağır bir şekilde eleştirilir ancak okurlar tarafından beğenilir. Eleştirmenlerin özellikle kitabı hangi konularda eleştirdiklerine ulaşamamamla birlikte, kanaatimce işlediği konu ile o zamanki kültürel toplum ahlakına uygun bulunmadığın dolayı eleştirilmiştir. Bir genç kızın aklı ve sağ duyuyu ikinci plana atarak, yüreğinin peşinden koşması yani eserde Klasisizm'e karışı Romantizm'in savunulması eleştirmenleri rahatsız etmiş olabilir. Ama okurlar daha çok ortaya konulan ürünün hoşnutluk derecesine bakarlar ve bu eser fazlasıyla duyguları harekete geçiriyor, o zaman okur bunu beğenir. Özellikle şu ifadesi “En önemlisi akıl değil, onu yöneten huy, kalp, asil duygular, kültür...” bu konunun özeti gibi olmuş.

    Ezilenler, Dostoyevski'nin o sıralar çıkardığı dergisinin satışını canlandırır ve buradan elde ettiği kazançla çok istediği Avrupa gezisine çıkar (1862). Dostoyevski'den birçok şey taşıyan eserdeki baş karakterlerden biri olan yazar Vanya da yayıncısından kendisini rahatlatacak toplu bir para alıyordu: "Hikâyem bitti, yayınevi sahibi hayli borçlandığıma bakmadan, ganimeti eline geçirdiği için az çok, hiç değilse elli ruble bir şey verir. Epeydir elime bu kadar para geçmemişti. Özgürlük ve para!.."

    Vanya'ya değinmişken Dostoyevski ile ortak birkaç yönüne daha dikkat çekmek istiyorum: Dostoyevski, hayatının çoğu safhasında para sıkıntısı çekmişti. Hatta bazen daha yazmadığı eserinin parasını alıp yayıncısına borçlanırdı. Kumarbaz'ı da yayıncısının kendisine verdiği mühletin dolmasına 30 gün kala yazmaya başlayıp 29 günde bitirmişti. Yukarıdaki alıntıya ek olarak şu alıntı benzerliği daha net bir şekilde ifade ediyor
    " Yazıya neredeyse hırsla sarıldım, elimdekini ne yapıp yapıp bitirmem gerekiyordu. Aksi halde, beni iyice sıkıştıran yayınevi sahibinden taş çatlasa para alamazdım." Ancak buradaki örnekte Dostoyevski, Vanya'ya benziyor çünkü Kumarbaz 1867 yılında kaleme alınıyor.

    Dostoyevski gibi Vanya da elit çevreye katılmıyor: " İlk yapıtıyla kazandığı ünden sonra girdiği edebiyat çevrelerinde kişisel görünümüyle etkili olmayı başaramayan yazar, alışık olmadığı bu toplumsal ortamdan kaçmak için edebiyat çalışmalarını sürdürdü..."(Ezilenler, FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ, Bordo Siyah); ve Vanya, “Yüksek çevre” adını verdiğiniz topluluğa önce sıkıcı bulduğum, sonra da ilgimi çekeceğini tahmin etmediğim için girmiyorum. Ama yine de arada bir uğradığım oluyor..."

    Vanya rutubetli bir evde yaşamak zorunda kalır aynı zamanda hastalıklı bir bünyeye sahip zaman zaman iki gün yataktan kalkamaz hale gelir :"Yukarı çıkar çıkmaz birden başım döndü, odanın ortasına yığılıverdim. Yelena’nın çığlığını hatırlıyorum, ellerini çırparak, düşmeme engel olmak için bana doğru atıldı. Sonrasını bilmiyorum..." , "ihtiyar doktorumun son defa, “Yoo, bu çalışmaya dayanacak sağlığın yoktur azizim, buna imkân yok!” dediğini duyar gibiyim. Aynı şekilde Dostoyevski de hastalıktan çok çekmiştir: "Dostoyevski’nin hayatı boyunca büyük ıstıraplar çektiği sara nöbetlerinin, romanlarındaki hastalıklı tipleri yaratmasında ne gibi katkısı olmuştur ."(DOSTOYEVSKİ’NİN KUMARBAZ ROMANININ HAYAT-ESER AÇISINDAN İNCELENMESİ, Dr. Selahattin ÇİTÇİ). Bu arada sara demişken eserde küçük meleğim Nelly de sık sık sara nöbetlerini geçirir. Daha bunlar gibi başka ortak özellikler de bulunabilir. Belki Dostoyevski'nin iç dünyaları yansıtmasındaki başarısının altında bu benzerliklerin de etkisi yatmaktadır.

    Şimdi genel portreye geçmek istiyorum, eserde neler var:
    Birinci sırada Vanya var, her yere, çevresindeki her ezilene yetişmek için çabalayan ama aynı zamanda kendisi de bir ezilen olan, muhteşem bir insan. Belki de gerçek hayatta karşılaşmamız pek mümkün olmayan insan ırkının ütopya hali. Böyle bir insan olabilir miyiz ya da böyle bir insan herhangi bir çağda yaşayabilir mi, yaşamış mı? Bilmiyorum. Ama onun ruhunu bedenime aktardığımda inanılmaz huzur buluyorum. Belki de bu huzurun nedeni istediğim ama yapamadığım davranışların toplamının Vanya'da olmasından geliyor! Vanya aşka yeni bir boyut kazandırıyor; benim olmasan da seni yine aynı şekilde seveceğim, beni bırakıp gitsen de hep senin yanında olacağımın örneğini gösteriyor; sen değerlimsen o zaman benim varlığım senin mutluluğun için harcanmalı diyebilen adamı örnekliyor. Bir ezilen gördüğünde yüreğinin titrediği asil bir insan örneğidir. Vefanın temsilidir. Gerçekten merak ediyorum, acaba Dostoyevski neyi düşünerek Vanya'yı oluşturmuştur; bastırılmış duygularının dışa vurumu mu bu, yoksa özlem duyduğu insan örneği mi?

    İkinci sırada küçük Nelly var, gördüğü acımasızlıklarla kalbi mühürlenen, artık her insanı acımasız, zalim olarak gören, her uzatılan eli tehdit olarak algılayan asil yürek Nelly. Anne sevgisiyle yoğrulmuş acı bir hayat ve bunu değiştirmek için çabalayan küçük bir beden. Hiçbir şeyi olmadan dünyaya meydan okuyan Nelly. Ruhumda oluşturduğu sarsıntıları anlatamam. Ama Dostoyevski Nelly ile hayata tapanlara çok ağır dersler vermiştir. Kitabı okuyup da Nelly'nin dünyasından geçmeyen ve geçerken de titremeyen biri -ben Ezilenler'i okudum- demesin. Aklı başında vicdanı yerinde olan her insana hayatı onlarca kez sorgulatır, Nelly. Nedir bu hayata tutunma sevdası, her şeye rağmen, yarını sadece hayal olan bir hayat için ruhunu rezalete sürüklemek hangi planın parçası?

    Ve çürük ruhları yüreğinde cezalandıran kadın, Nelly'nin annesi. Gerçekten ne kadar iddialı, birini yüreğinde cezalandırmak. Çürük ruh düşüncesinde, bu ne delice bir harekettir bu ne delice bir insandır!..

    Üçüncü sırada eleştirmenleri ayağa kaldıran Nataşa var, akıl mı, kalp mi? Üzülerek, ezilerek kalp kalp diyen kadın. Bir tarafta güçlü aile bağı diğer tarafta yüreğine taht kuran insan. Benliğini kendine bağlatan insan, aklının ısrarla yapma yapma dediği şeyi ezile ezile yapan kadın. Vanya da sevdiği için her şeyi yapıyordu ama o bunu yaparken sadece kendisi acı çekiyordu oysa Nataşa sevdiği için her şeyi yaparken kendisini sevenleri de perişan ediyor. İşte onun için Nataşa'nın sevgisi kabul görmedi. Hep hayalimde Nataşa gibi seven bir kadın vardı. Oysa sıkı pazarlığa tutuşan sert ortaklar kaynıyor her tarafta!.. Anladım ki o sadece hayalmiş... Vazgeçtim, resetledim hayallerimi...

    Bir ailenin direği, haysiyetli, onurlu ama güçsüz ama çaresiz ezilen bir baba, Ihmenev. Yıkılmadım, yıkılmam dedikçe içinden bir parça düşen adam. Acısını kapılar ardında yaşayan ama çevresine umursamaz görünmeye çabalayan adam. Sana da çok zor yerden gelmiş...

    Ve diğerleri...

    Dostoyevski'nin Ezilenleri, asil ruha sahip olan insanlardır. Buradaki ezilenler iradeleriyle bu duruma düşüyorlar, bu kararlar onlara aittir. Bana göre bu kitabın en önemli mesajıdır bu. Ya ruhunun asaletini kaybedeceksin ya da ezileceksin. Bunu yapacak kadar güçlü değilim diyenlere, küçük Nelly'den daha mı güçsüzsün, demiş Dostoyevski. Belki de bu mesaj bana yabancı gelmediğinden bu kadar hırpalandım... Mesajı anlamayanlar için olayı daha sade hale getirilmiş biraz uzun ama olayı çok güzel bir şekilde dile getiriyor bu paragraf:

    " Hiçbir idealim yok, olmasını da istemem, asla özlemedim bunu. İdealsiz de çok hoş bir ömür sürülebilir. En somme[kısacası] siyanür asidine başvurmak zorunda olmayışıma seviniyorum. Biraz daha erdemli olsaydım, belki ahmak filozof gibi (kesin Alman’dır), o nesnesiz yapamazdım. Yoo! Hayatta o kadar güzel şeyler var ki. Mevki, rütbe, büyük oyun; kumara bayılırım. Hepsinin üstünde de kadınlar...

    ...rahatım yerinde oldukça “evet efendim”ciliği bırakmam, sureti haktan görünerek bunları savunurum. Sırası gelince herkesten önce sırt çevirecek de ben olacağım... Hayatımda hiçbir davranışımdan ötürü vicdan azabı duymadım. Rahatım bozulmasın, yeter bana! Benim gibiler sayılmayacak kadar çoktur, hepimiz de huzur içindeyiz. Evrenin kuruluşundan beri varız biz. Günün birinde dünya batacak olsa biz yine üste çıkmanın yolunu buluruz. Hem biliyor musunuz, bizim gibi insanların ömrü uzun olur. Buna hiç dikkat ettiniz mi? Seksen, doksan yaşına kadar yaşarız! Şu halde bizzat tabiat bizi korumaktadır. "

    Dostoyevski ikinci olarak bir kararın kendisini ve antisini bu eserde birlikte veriyor. Kararın kendisi uygulandığında ortaya çıkan sonuç, Nelly'nin dedesinin kendi kızı için verdiği karar ve sonuçları, sonra da bu kararın antisi olan Ihmenev'in Nataşa için verdiği karar ve sonuçları...


    Bu kitabı iyi ki okudum ve herkesin de okumasını isterim. Kitapta duygu yoğunlu çok yüksek -düşünmek istemezseniz, düşünmezsiniz duygularla yetinebilirsiniz- ve akıcı bir şekilde ilerliyor. Giriş kısmında okuru çok dolandırmadan birazcık betimlemelerle oyalarken, birden Vanya'nın hikayesiyle sizi tünele sokuyor zaten sonrasında ışığı görene kadar etrafınızla bağınızı kesiyor...

    Genelde bir incelememi yazdıktan sonra o eserle ilgili yapılmış incelemelerin çoğunu okurum ama bu defa öyle yapmayacağım bu kitap hakkında hissettiğim bu duygularla kalmak istiyorum...
  • 1008 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Ölümden önce yaşam, zayıflıktan önce güç, hedeften önce yolculuk.”

    Oathbringer... Sanderson beni bir kez daha şaşırttı. Parlayan Sözler’den sonra daha güzel bir şey okuyamayacağım konusunda oldukça emindim fakat Oathbringer tüm düşüncelerimi değiştirdi. Bu kitapta Roshar tarihinde daha derine inerken aynı zamanda büyü sistemini de daha iyi tanıyoruz. Sanderson’ın yazdığı her büyü sistemine hayran olmama rağmen Dalgalar’dan oluşan bu sistem beni büyüledi. Ama Oathbringer’ın benim için bu kadar etkileyici olmasının asıl sebebi, içerdiği “Cosmere mesajları” olabilir. Kimseye “spoiler” vermek istemediğimden bu mesajlardan çok bahsetmeyeceğim ama henüz kitabı okumadıysanız Savaşkıran’ı önce okumanızı öneririm!

    Tüm bu saydığım özelliklerin yanısıra, bu kitapta Dalinar’ın geçmişini öğreniyoruz — ki bu bile kitabı okumanız için yeterli bir sebep, diye düşünüyorum ben.

    Bildiğiniz üzere ülkemizde iki kitap arası beklediğimiz süre gereğinden fazla, bu yüzden kitap hakkında biraz daha ayrıntıya inmek ve gelecekte okuduğumda kitabı hatırlayabileceğim bir inceleme yazmak istiyorum. Tabii bu inceleme bir özete benzeyecek ama elimden geldiğince üstünkörü geçmeye çalışacağım. Buradan sonrasını kitabı okumamışlar okumasın: SPOILER UYARISI! (Biliyorum ki kitabı yeni okumuşlar da bir özet okumak istemeyecektir, bu yüzden derlememi atlayıp COSMERE KISMI’na geçebilirsiniz. Ben bu özeti gelecekte dönelim diye yapıyorum.)

    Kitap boyunca Dalinar’ın geçmişini incelemek oldukça ilgi çekiciydi: Nihayetinde karısı Evi’yi hatırlayışı, geçmişinde olduğu kişi... Bizim iki kitaptır tanıdığımız adama kıyasla çok farklı. Biliyorum ki hepimiz Dalinar Kholin’i şerefinden ötürü seviyorduk ve her ne kadar geçmişte farklı bir adam olduğundan sık sık bahsedilse de bunu hayal edememiştim. “Heyecan”ı hissettiği zamanlarda yaptığı şeyler, aslında Heyecan’la beraber büyüyüşü ve yaşadığı onca şey o kadar etkileyiciydi ki ilk defa birinin geçmişini okurken bu kadar heyecanlıydım. Bana göre Dalinar, seri boyu zihinsel olarak en büyük gelişmeyi gösteren karakter: Acısını dindirebilmek için Gecegözcüsü’nden anılarını almasını isteyen adamdan acılarını Garaz’a vermeyi reddeden güçlü bir adama dönüşüyor. Doğrusu, kitabın ismi Oathbringer diye Dalinar’ın öleceğini düşünmüş ve kitabın sonuna dek “lütfen ölme, lütfen ölme,” diye sayıklayarak okumuştum her sahneyi. Dokuz Gölgeli Şampiyon’dan bahsedildiğinde de Dalinar’ın o şampiyonla bizzat dövüşme türü bir çılgınlık yapacağından korkmuştum. Ama elbette, Sanderson bizi daha da şaşırtarak az kalsın Garaz’ın şampiyonunu Dalinar yapıyordu.

    Dalinar’la ilgili diğer bir dikkat çekici şey ise sonunda neyi “birleştireceğini” bulması. İlk kitaptan beri duyduğumuz “Onları birleştir” lafı, bu kitapta ortaya çıkıyor: Birleştirmesi gereken sadece Alethkar değildi, sadece ülkeler de değildi, üç alemi birleştirmeliydi. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel. (Burada not düşmek istiyorum: Kitabın sonlarına doğru Dalinar bir toplantı sırasında yine “onları birleştir” sesi duyuyor ve Fırtınababa’ya neden bunu söyleyip durduğunu soruyor. Fırtınababa ise “ben bir şey söylemedim” diyor. Dalinar’a bunu söyleyen başka bir ses de mi var, yoksa sadece aklı mı karışıktı?)

    Bu sırada gelelim favori karakterlerimden bir öbürüne: Kaladin. Köprü Dört, Kaladin’e yakın durmak şartıyla bir nevi parlayanlara dönüşüyor. Kaladin kitabın başlarında ailesinin Dinmezfırtına’dan sağ çıkıp çıkmadığını öğrenmek için evine uçarak dönüyor ve “Oroden” adlı bir kardeşinin olduğunu öğreniyor. Daha sonra geri dönmeye çalışırken bir parshmen grubu onu kaçırıyor. Parshmenlerle geçirdiği kısa yolculukta liderlik vasfı fazlasıyla yüksek olduğundan hemen onlara önderlik ediyor ve bir süreliğine olayı onların gözünden görüyor. Parshmenlerin savaş isteyen yaratıklardan ziyade henüz özgürlüğü yeni tatmış köleler olduğunu anlıyor. Parshmenleri kamplarına bıraktıktan sonra oradan kaçıyor, kaçmaya çalışırken birkaç Kaynaşık’la dövüşüyor. (Not: Bu sahnede bir fırtına yaklaşmakta ve Kaladin birkaç saniyeliğine fırtınayı durduruyor.)

    Kaladin kaçıp Harap Ovalar’a döndükten sonra öğreniyoruz ki Moash da o civarlarda, beraber kaçtığı şu açıkgözlerle beraber. Moash’ın zihni oldukça bulanık, yaptığı şeyin doğru olduğunu kendine söyleyip duyuyor fakat bu sahnelerde içindeki pişmanlığı hisseder gibi oluyorsunuz. Her neyse, Kaynaşıklar Moash ve yanındakilerin Parekılıçlarını çalmak için Moashlara saldırıyor, Moash bir Kaynaşık’ı öldürerek Kaynaşıklar tarafından saygı görülesi bir konuma geçiyor.

    Bu sırada Harap Ovalar’daki Shallan ve Adolin, Parlayan Sözler’in sonunda Adolin tarafından işlenmiş Torol Sadeas cinayetini araştırıyor. Onlar bunu yaparken yeni cinayetler de işleniyor ve Shallan cinayetler arasındaki bağı keşfediyor: Her cinayet çift halde. Biri işlendikten sonra peşinden taklidi geliyor. Kişiliğini sayamayacağımız parçalara bölmüş Shallan’ımız da Peçe olarak işi biraz daha araştırıyor ve siyah bir silueti keşfediyor: Re-Shepir, Yaradılmamışlar’dan biri. Bu insanların şiddetini taklit eden bir Yaradılmamış. Neyse ki Shallan, zihinsel gücüyle bu yaratığı uzaklaştırmayı başarıyor.

    Shallan’dan bahsetmişken kitap boyu bana rahatsızlık veren şeylerden biri de kişilikleri. İlk başta bu fikri hoş bulmuş olsam da bir yerden sonra sapıttığını düşünüyorum. Kitabın başını okurken Shallan’ın Adolin’i sevdiğine emindim ama ortalara doğru Peçe’nin Kaladin’den hoşlandığını öğrendik. Daha sonra, Shallan hiç Adolin’i sevmemiş de Adolin’i seven Berrakhanım Parlayan’mış türü bir şeyler oldu. Kitabın sonunda Adolin’e geri dönmüş de olsa oraya gelesiye kadar geçen süreçte beni oldukça rahatsız etti Shallan ve tavırları. Jasnah ortaya çıktığındaki hareketlerinden bahsetmeyeceğim bile.

    Her neyse, Dalinar Urithiru’da politik süreçleri sürdürmeye devam ederken Elhokar, Kholinar’ı kurtarmak uğruna yola çıkmayı planlıyor. Yanına Kaladin, Shallan ve Adolin’i de alarak Kholinar’a gidiyor. Tahmin ettikleri gibi Kholinar ve Kholinar’daki yemin kapısı düşman tarafından ele geçirilmiş durumda. Üstelik şehirdeki sprenler değişiyor, normalden farklılar. Halk da kafayı yemiş durumda, sprenlerin dünyayı ele geçirdiği düşüncesiyle spren kılığına falan giriyorlar. Bu sırada Elhokar saraydaki eşi (Kraliçe Aesudan) ve oğlu Gavinor’u merak ediyor fakat sarayın üstüne bir karaltı çökmüş olduğundan saraya öylece giremiyorlar. Hedefleri saraya girip içerideki Yeminkapısı’nı açmak ve bunun için plan yapmaya başlıyorlar. Shallan ışıkörüsüyle binaya sızma planları kurarken Kaladin Kholinar’da şehri korumak için kalan son birliklerden birine katılıyor. Burada birliğin komutanı sahiden ilgi çekici bir karakter: Çivit. Parekılıcı yok olmayan ve üstünde elmas barındırmayan bir kadın general. (Çivit hakkındaki asıl düşüncelerimi en sona, Cosmere hakkında konuştuğum kısma bırakacağım.)

    Uzun planlamalar sonucunda saraya sızıyorlar. Tabii Kaynaşıklar’ı oyalamak için bir tür savaş ortaya çıkarıyorlar. Bu Kholinar’ın kazanamayacağı bir savaş fakat Yeminkapısı açılırsa Urithiru’dan ordu getirebileceklerini umuyorlar. Saraya girdiklerinde Kaladin ve Elhokar, Aesudan’ın odasına giriyor ve onun tamamen karanlık tarafından ele geçirildiğini fark ediyorlar. Tam emin olmamakla beraber Aesudan’ı delirtenin bir Yaradılmamış olduğunu söyleyebilirim. Aesudan’ın aklını yitirdiğinden emin olduklarında Gavinor’u da alıp gitme kararı alıyorlar ama onlar sarayın aşağı katına indiklerinde savaş çoktan ilerlemiş durumda. Bu sahnede Kaladin, beraber yolculuk ettiği parshmenler ve Çivit’in komutası altında beraber savaştığı tüm o adamların birbirini öldürüşünü izliyor. O uzun bir sürenin ardından ilk defa bir savaş sırasında tereddüt ederken Elhokar da oğlunu oradan kurtarmaya çalışıyor. Elhokar, etrafı sarıldığında parlayanların ilk yeminleri ediyor ve ne yazık ki yeminlerini tamamlayamadan Moash tarafından öldürülüyor. Her ne kadar Elhokar’a ikinci kitap boyunca sinir de olsam, ilk ideali söylerken ölüşü beni derinden etkiledi. Bilmiyorum, bu sadece bende mi var ama fantastik serilerde kralların/hükümdarların ölümleri her daim beni hüzünlendirmiştir, kişilikleri nasıl olursa olsun — ki Elhokar, gerçekten çabalıyordu. Bir kral olabilmek için uğraşıyordu. Tüm bunların üstüne Moash’ın bir de Kaladin’e köprü dört selamı verişi... Kitapta en hüzünlendiğim ve öfkeyle dolduğum sahne buydu sanırım.

    Adolin, Elhokar’ın ölümüne bakakalmış Kaladin’i kurtardıktan sonra Yeminkapısı’nı açmaya çalışan Shallan’ın yanına gidiyorlar. Shallan, kapıda bir Yaradılmamış tarafından durduruluyor: Sja-Anat. Sja-Anat kapıda tuzak olduğunu, uzak durmaları gerektiğini söylüyor fakat bizimkiler dinlemiyor ve Yeminkapısı’ndan geçiyorlar. Sja-Anat, onları öldürmemek için bir şekilde onları Shadesmar’a çekiyor. Shadesmar’da sprenler de fiziksel formlarında gözüktüğünden Kaladin ve Syl, Adolin ve Maya (Ölügöz), Shallan ve Desen, bir de Çivit Shadesmar’da uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bizim üçlünün amacı Thaylenah’ya ulaşıp Yeminkapısı’nı çalıştırmakken Çivit Dikeysellik dediği bir yere gitme konusunda kararlı: O da konuşan bir kılıcı ve kılıcı Roshar’a getiren adamı arıyor. (Cosmere kısmında bahsedeceğim.)

    Bu sırada Urithiru’da politik işlerle uğraşan Dalinar, yavaş yavaş insan toplamayı başarıyor. Buradaki şaşırtıcı nokta, Dalinar’ın “birleşme” çağrısına ilk cevap verenin Taravangian olması. Kral Taravangian kendince dünyayı kurtarmayı dileyen bir adam ve eski kitaplarda kötü karakter olduğunu düşünmüş de olsam bu kitapta tuhaf bir şekilde sevdiğim bir karakter. Kendisi Gecegözcüsü’nden bir dilek istemiş zamanında (halkını koruyabilmek için): Üstün bir mantık ve üstün bir vicdan. Elbette Gecegözcüsü dilekleri lanetsiz vermediğinden ona istediklerini verdiği halde aynı anda kullanabilmesine izin vermemiş. İşte bu yüzden Taravangian bir gün zeki, başka bir gün aptal olarak uyanıyor. Zeki olduğu günlerde “Diyagram”la uğraşıyor. Issızlıkları incelediği bir şey bu diyagram.

    Taravangian’dan sonra Dalinar diğer kral ve kraliçeleri görülerine davet ederek onları ittifaka çekmeyi başarıyor. Fakat bir görünün sonunda beklenmedik bir şeyle karşılaşıyoruz: Ak sakallı, altın ve beyaz renklere bürünmüş bir adam. İlk bakışta bu adamı -ilahi varlığı- Şeref sanmıştım, tıpkı Dalinar’ın sandığı gibi. Fakat sonrasında öğreniyoruz ki bu Garaz. Burada Sanderson’ın yaptığı şeyi sahiden takdir ettim. Garaz’ın davranış açısından Sissoylu serisindeki Harap türü bir şey olacağını hayal ederdim, görünüş olarak da elbette bir Lord Hükümdar beklemiştim. Fakat aksine benim tam Şeref olarak hayal edeceğim türden birini çıkardı karşımıza. Üstelik konuşma biçimi ve açıklamaları bile oldukça mantıklıydı. Bana kalırsa Garaz’ın gücünü bu şekilde çok iyi yansıtmış Sanderson. Onu sıradan bir canavar yaparak basitleştirebilirdi de. (Sissoylu Spoilerı: Örneğin Harap bazı duyguları -sevgi vb- algılayamıyordu, yıkmak için oradaydı. Onun aksine Garaz tüm insani duyguları algılayabiliyor ve mantık sahibi.)

    Her neyse, Dalinar bir şekilde Garaz’ı bir şampiyon düellosuna ikna etmeye çalışıyor ve Garaz kabul etmiyor. Görünün sonunda, görüye sızmış Lift de karşımıza çıkıyor.

    Tüm bunlar gelişirken bir de unuttuğumuz Beyazlı Suikastçı var. O artık daha çok siyahlı, sanırım (espriler, espriler...) çünkü elinde “kılıç-nimi” diye seslendiği, siyah dumanlar sızan bir kılıç tutuyor. Bir semadeşen ve semadeşen eğitimi almakta. Szeth’in kısımlarında Szeth’in geçmişte her türlü tarikata üye olmuş olduğunu öğreniyoruz, bir de Kılıç’ın yaptığı tuhaf konuşmaları (en altta bahsedeceğim) dinliyoruz. Szeth diğer semadeşenlere göre oldukça hızlı gelişiyor ve ilk iki ideali de söylüyor.

    Bu sırada karşı cephede kız kardeşini ve kocasını Kaynaşıklar’a kaybetmiş Venli, Garaz’ın emri doğrultusunda parshmenlere vaazlar veriyor. Onlara savaşın niçin gerekli olduğunu açıklamaya çalışıyor. Ama kendisi yaptığı şeyden emin değil. Hatta Şeref’in sprenlerinden biri tarafından takip edilmekte ve Kaynaşıklar o spreni yok etmesin diye onu koruyor. Ayrıca şunu belirtmeliyim, parshmenler de savaşa pek sıcak bakmıyor. Bu yüzden Garaz ordusu için birtakım antik yaratıkları uyandırıyor ve “Heyecan”la parshmenleri ve Amaram’ın ordusunu güçlendirmeye çalışıyor.

    En son savaş kısmına yaklaşırken Dalinar iyice aklını yitirmeye başlıyor ve tekrardan alkole dönüyor. Geçmişini gitgide daha çok hatırlıyor ve bu onu güçsüzleştiriyor. Gecegözcüsü’nü ziyaret edişini hatırlıyor, orada Terbiye ile tanıştığını ve hafızasını sildirişini hatırlıyor. En sonunda, savaşa en yakın zamanda da Evi’yi aslında öldürttüğünü hatırlıyor. Ben bu kısımda şok olmuştum. Dalinar’ın hataları yüzünden Evi’nin ölüşünü anlayabilirdim ama Dalinar’ın bizzat emri verişi... Kitap boyunca geçmişinde yaptığı onca acımasızlık düşünülünce o kadar şaşırtıcı gelmemeliydi ama öyleydi. Her ne kadar Garaz durumu üstlenmeye çalışsa da Dalinar’ın da kabul ettiği gibi: Bunu yapan oydu. Heyecan’lı veya Heyecan’sız.

    Kitabın başından beri Dalinar’a nasıl karşı koyacağının planını yapan Taravangian da nihayetinde atağa geçiyor. “Sırlar” dediği, önceden topladığı Dalinar ve Yokelçilerle ilgili sırları tam bir toplantı sırasında ortaya çıkarıyor. Bu sırların çoğu politik fakat biri, hepimizin merak ettiği o sır: Hıyanet’in sebebi. Meğer Yokelçiler, gezegene sonradan gelen işgalcilermiş ve bunlar parshmenler değil, insanlarmış. Eğer bunu bir kitap öncesinde öğrenseydim, belki tahmin edilebilir bulurdum fakat bu haber beni yine çok şaşırttı. Üstelik sadece bu da değil, Garaz’ı gezegene getiren de insanlarmış. Üçüncü tanrıyı ortaya çıkaranlar.

    Elbette bu haber herkesi yıkıp geçerken ortalık iyice karışıyor. Bir yandan henüz geri dönmemiş oğlu ve yeğenini düşünürken bir yandan da birliğin bozulmasını engellemeye çalışan Dalinar, kitabın sonunda Garaz’la yüzleşiyor. Dalinar hala bir şampiyon düellosunda ısrar ederken Garaz, Dalinar’ı kendi tarafına çekmeye çalışarak acılarını almayı teklif ediyor. Ve o anda, Dalinar hatıralarının ona neden geri döndüğünü anlıyor: Eğer dönmemiş olsalardı, Garaz hatıralarını bir anda geri verip onu büyük bir acıya maruz bırakacaktı ve Dalinar da bu acıdan kaçabilmek için acılarını vermeyi kolayca kabul edecekti. Ama hatıraları yavaş yavaş geldiğinden, Dalinar son darbeye (karısını öldürüşüne) rağmen toparlanıyor ve acısını vermeyi reddediyor. Hemen ardından da üç diyarı birleştiriyor.

    İncelememin başından beri Jasnah’dan pek bahsedemedim (favori karakterim olmasına rağmen) fakat o geri döndükten sonra genellikle Navani ve Dalinar’a politik işler konusunda yardımcı oluyor. Onun ilgi çekici bölümü, savaş sahnesinde geliyor: Aralarından birinin ihanet ettiğini fark ediyor ve Renarin’deki tuhaflıkları hissediyor. Renarin’in spreni (Glys) olması gerektiği gibi davranmıyor. Bu Jasnah’yı şüphelendiriyor ve Renarin’i öldürmeye niyetleniyor. Renarin de kendine ne olduğunu anlayamamış durumda, bir şeyler görüyor ama gördükleri Parlayan olduğu için mi yoksa yokelçilerle ilişkili olduğu için mi bir türlü anlayamıyor. Jasnah, tam Renarin’i öldürecekken kendinden beklenmeyen bir harekette bulunarak Renarin’e sarılıyor ve her şeyi düzelteceklerini söylüyor.

    Bu sırada Shadesmar’da Kaynaşıklar’dan kaçan Adolin, Shallan ve Kaladin, Thaylenah’daki Yeminkapısı’na ulaşıyor ama Shallan kapıyı çalıştıramıyor bir türlü. Adolin, Kaynaşıklar tarafından yaralanıyor ve Kaladin kendini dördüncü yeminini etmek için zorluyor. Tam umutları tükendiğindeyse Dalinar diyarları birleştirdiğinden ötürü savaş alanına ulaşabiliyorlar.

    Aynı zamanda savaş alanını tepeden izleyen Elçi Nin ve Szeth, Szeth’in üçüncü yeminine hazırlanmakta. Semadeşenler genelde son yeminleriyle kendilerini bir şeye -veya bir kişiye- bağlıyorlar. Çoğu kendilerini Adalet’e bağlasa da Nin’in söylediğine göre kendini Nin’e de bağlayanlar var. Ama Szeth, Dalinar’ın davranışlarını gözlemleyerek onu takip edeceğine yemin ediyor.

    Böylece yeni bir birlik doğmuş oluyor. Dalinar, kırmızı bir sis olarak tasvir edilen Heyecan’la yüz yüze karşılaşması gerektiğini fark ediyor. Karşılaşmadan önce yeni Parlayanlara emirler veriyor: Kaladin koruması olarak yanında kalacak, Szeth ve Lift Thaylen kasalarından çalınan şu “büyük mücevheri” getirmeli, Shallan ve Jasnah orduları engellemeli.

    Savaş sahnesini uzun uzun yazmak istemiyorum, özetlemek gerekirse: Szeth ve Lift, siyah kılıcı da kullanmak zorunda kalarak bir şekilde mücevheri almaya çabalıyor. Shallan, ışıkörerek bir ordu yaratıyor ve kitabın her kısmında olduğu gibi bir psikolojik savaş yaşıyor. Jasnah... Jasnah üstün bir güç elde ediyor, kitabın sonunda neredeyse tek eliyle kocaman bir duvar örüyor. Kaladin Amaram’a karşı savaşıp Dalinar’ı koruyor. Bu sırada Adolin, Garaz’ın canavarlarından birine karşı savaşmaya çalışıyor ama Renarin gelip onu koruyor.

    En sonunda Dalinar, Heyecan’ı nasıl alt edeceğini keşfediyor: Ona tatlı dille yaklaşarak eskiden yaptığı şeyler için teşekkür ediyor, eski dostluklarını hatırlatıyor ve onu Lift’in getirdiği mücevherin içine hapsediyor. Bir fabrial yapar gibi.

    Savaş sona erince Kholinar’ın bir krala ihtiyacı olduğu fark ediliyor ve tacı Adolin’in alması gerektiği düşünülüyor. Fakat Adolin, Sadeas’ı öldürdüğünü itiraf ederek tacı reddediyor ve taç -bence- en başından beri hakkeden kişiye gidiyor. Jasnah’ya. Elbette Jasnah taçlandırılıyor ama Gavinor’un hala hayatta olduğunu da unutmamak lazım. Ha bir de en sonunda, savaş esnasında Shallan bir seçim yapıyor ve kitabın sonunda Adolin ile evleniyor. Düğün gününde de kardeşlerine kavuşuyor.

    Elbette kitabın sonunda karanlık bir kısım olmazsa olmaz. Garaz, Taravangian’la konuşmaya geliyor ve Diyagram’ı inceliyor. Ardından Taravangian’a teklifte bulunuyor. Taravangian, kitabın başından beri tüm ülkelerin kralı olmak istiyordu - ki bu bana çok saçma gelmişti, o kadar güç hırsına sahip bir karaktere benzemiyordu. Ama öğreniyoruz ki, Taravangian Garaz’dan kendi insanlarını korumasını istemeyi planlıyormuş ve Taravangian da tüm ülkelerin kralı olursa herkesi koruyabileceğini umuyormuş. Elbette Garaz bu hareketi önceden fark ediyor ve Taravangian’ın bunu yapmasını engelliyor. Ama yine de Kharbranth’ı koruma şartıyla anlaşma yapıyorlar.

    Tamam, şimdilik incelemem (ya da özetim, ne derseniz deyin) bu kadar. Biliyorum, fazla karışıktı. Umarım bir gün geri dönüp düzenleyecek vaktim olur fakat şimdilik, kitabı yeni okumuşken bir şeyler yazmak zorunda olduğumu hissettim. Şu anda kimse bunu okumaz, biliyorum ama üç yıl sonra The Rhythm of War (dördüncü kitap) ülkemize geldiğinde birileri bana teşekkür edecek. Eheh. Şimdi gelelim son ve benim için en önemli kısma...

    COSMERE KISMI

    Normal kitaplarda oradan buradan Kozmer mesajı yakalamaya çalışırken bu kitapta önümüze öylece serpilmiş bazı bilgiler vardı (eminim ki önümüze serpttiği bu bilgilerin ardında asıl önemli olanları sakladı.) İnternette, kitapta Cosmere ile ilgili geçen her ayrıntıyı bulabilirsiniz fakat ben göze çarpanlardan bahsedeceğim.

    Elbette Gecekanı. Szeth’in elinde. Onu buraya getiren kişiyi de “Çivit” takip ediyor. Çivit’in Vivenna olduğunu düşünürsem çok yanılmam sanırım – ki bu durumda da Zahel, Vasher oluyor. Zahel’in kimliğini geçen kitapta anlayamadığım için kendimi tam bir aptal gibi hissediyorum. Parlayan Sözler’de zaten dış görünüşü resmen Vasher olarak veriliyor ve geceleri artık “o sesi” duymadığından bahsettiği bir sahne var. (Bknz: Parlayan Sözler sf. 336)

    Kitabın ikinci kısmındaki bölüm başı notları mektuplar şeklinde. Yanılmıyorsam iki mektup var ve ikincisinin Sazed’e ait olduğunu düşünüyorum. Hatırlamayanlar için şuraya bırakayım: “Arkadaş,
    Mektubun çok merak uyandırıcı hatta hayret verici. Mevcut konumuma ulaşmadan önce bir tanrının şaşıramayacağını düşünürdüm. Belli ki bu doğru değil. Şaşırabiliyormuşum. Hatta saf bile olabiliyormuşum, diye düşünüyorum ben. Bu amacında sana yardım etmek için aralarında en az uygun olanı benim. Elimde tuttuğum güçler öylesine zıt ki, en basit eylemlerin bile zor olabileceğini görüyorum. Ayrıca gizliliğin benim şüphe duymama neden oluyor. Neden bana kendini daha önce tanıtmadın? Benden nasıl saklanabiliyorsun? Gerçekten sen kimsin ve Adonalsium hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebiliyorsun? Eğer benimle daha fazla konuşmak istersen, dürüst olmanı isteyeceğim. Topraklarıma dön, hizmetkarlarıma yaklaş ve ben de amacın için neler yapabileceğime bir bakayım.” (Oathbringer, sayfa 433’ten başlıyor.)

    Bildiğiniz üzere Sazed iki zıt gücü (Harap ve Muhafaza) bir başına tutuyor. Üstelik şu “diye düşünüyorum ben” cümlesinin bir çeviri hatası olduğunu hiç sanmıyorum. Her neyse, asıl önemli olan Sazed’in kime yazdığı. Mektubu yazdığı kişinin Hoid olabileceğini düşünüyorum, aklıma Adonalsium hakkında bilgili ve gezegenden gezegene geçen başka biri gelmiyor.

    Hoid demişken 548’de Shallan ile konuştuğu şu sahne var. O sahnede Hoid’in 4.500 yaşının üstünde olduğunu öğreniyoruz ki bu beni çok da şaşırtmadı.

    Bir başka not aldığım yer de sayfa 708, burada Gecekanı Vasher ve Vivenna’dan bahsediyor. Bakmak isteyenler incelesin.

    Sayfa 766 da ise Taravangian “Gökten düşen bir metal”den bahsediyor ki orayı okurken kalbim tekledi. Muhtemelen düşündüğüm şeyden çok alakasız ama... Çeviriyle ilgili bir problem değilse sorgulanabilir.

    Bunun dışında yabancı Cosmere fanları Ara Söz’lerde gördüğümüz şu karakterlerin farklı diyarlardan geldiğine inanıyor. Hatta şu deniz fenerinde çalışan adamın Elantrian veya Scadriallı olabileceği tartışılıyor, tabii benim Kozmer bilgim öyle geniş olmadığından bilemiyorum. Yine de araştırmak isteyen varsa diye söyleyeyim dedim.

    Pekala, her şey bu kadardı sanırım. Biliyorum çok eksik kısım var ama cidden, hepsini toparlamak çok zor. Zihnimde toparlayamazken yazıya dökmek beni aştı. (Düşünün bir de Sanderson bu kitapları yazıyor.) Ve eminim birkaç yanlışım da vardır, kusura bakmayın!
  • 207 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    İncelemem kitabın içerisindeki ruh haline aittir ve spoiler içeirir.

    Burası dahil bir çok forumda okuyucuların Ahmet Arif'in nasıl tutku ile aşık olduğuna ve bu aşkını nasıl muhteşem betimlemeler ve şiirler ile sevdiğine aktardığına dair alıntılar yorumlar okudum. Açıkçası ben de bu kitabı büyük bir aşk ve aşkın emsalsiz anlatımının tadını almak için elime aldım. Ancak tekrar tekrar okudukça bu büyük tutkulu aşk ve aşkın yazıya dökülüşü kadar, Ahmet Arif'in içine düştüğü karmaşa, aşkındaki karşılıksızlık, bu karşılıksızlık karşısında yaşadığı büyük acı, öfkesi, inadı, gelgitleri, bunalımı, kendine biçtiği olumsuz yakıştırmaları, gururu, gururuna karşı aşkına tutunuşu beni benden etti.

    Kitabın içeriğine dair yeterince inceleme mevcut. O dönemin yazarları siyasi ortamı, yayın evlerinin durumu vs, bir çok konuda yazılar tespitler bulak mümkün. Bunları tekrar etmek gereksiz diye düşünüyorum. Kitaba dair bir ayrıntı dikkatimi çekti, Kitap başındaki kronoloji ile mektuplardaki kronolojide bazı uyuşmayan noktalar mevcut.

    Ayrıca Leyla Erbil ile Ahmet Arif'in bir araya gelip gelmedikleri aklıma takılmıştı, çok net olmasa da ikisinin başlangıçta bir araya geldiklerine dair mektupların bir kaç yerinde bilgi var. Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e ne zaman hangi ortamda aşık olduğu tam net olmasa da mektuplarda var.

    Ahmet Arif'in mektuplarını tam anlamıyla anlayabilmek için Leyla Erbil'in cevaplarını da okumak gerektiği fikrine ben de katılıyorum ancak bir çok yerde hem Ahmet Arif'in yaptığı alıntılardan hem de verdiği cevaplardan Leyla Erbil'in ne yazdığında dair fikir edinmek mümkün, Ahmet Arif'in kızdığında özellikle verdiği cevaplardan Leyla Erbil'in ne dediği bazen çok net anlaşılıyor, bazen de Leyla Erbil ne dedi de Ahmet Arif bunu dedi ki demeden durulamuyor. Net bir şey var ki, Ahmet Arif ile Leyla Erbil duygusal anlamda çok başka yerlerdeler. Girişte Leyla Erbil "bende aşk yoktu, bendeki dostluktu" diyor, bunu okumak çok acı. Çünkü Ahmet Arif bu fikirle yıllarca mücadele ediyor, yer yer bunu red ediyor, yer yer umutlanıyor, yer yer hayaller kuruyor, gerçekliği kaybediyor, bazen öfkesinden kuduruyor, "sen beni hiç sevmedin" diye haykırıyor. Ahmet Arif'in doruklarda gezen aşk nağmelerine, tutkusuna karşı Leyla Erbil gerçekten sadece dost kalarak hiç bir şey hissetmeden cevap vermeye devam etmesi, eğer Leyla Erbil gerçekten sadece dost ise, insanda "neden buna devam edip adamı süründürdün be kadın" dedirtiyor. Belki Leyla Erbil başlarda bir şeyler hissetti ve devam edişi belki kde bundandı, belki o kadar ısrarı karşısında cevap vermemeyi çok acımasız buldu bilemiyorum.

    Bir çok yerde Ahmet Arif ısrarla cevap bekliyor ve onsuz hayatın anlamının olmadığını ve ölmek istediğini söylüyor. Leyla Erbil Ahmet Arif'e acıdığı ve onun kendine zarar vereceğinden korktuğu için geri dönmüş olabilir diye insan düşünmeden edemiyor. Ama böyle ise bu Ahmet Arif'e büyük haksızlık. Acıdığı ve kendine zarar verdiği için dönmüş olmasını Ahmet Arif'de fark ederek öfkesinden kuduruyor, çok ağır laflar ediyor. Bir kahve yüzünden ona "İT" bile diyebiliyor. Bunu okuyan Leyla Erbil nasıl geri dönebiliyor, sadece acımak ve dostluk bu geri dönüşe nasıl yetiyor insan anlayamıyor. Her ne olursa olsun Ahmet Arif sevdasından ya da sevdasına tutunmaktan geri durmuyor.

    Yaşayan bilir. Bazen çok seversin, öyle seversin ki gururunu bir tarafa bırakma anın gelir, Aşkta gurur yoktur denebilir ama bence görünüşte yoktur. İçte gururla sevdanın savaşı sürer gider, hele de duygularda, kişilik detaylarında, yaşta, yaşanmışlıklarda farklılık varsa içinizde gurur ile tutkunuz gırtlak gırtlağa bir birine girer. Kimi zaman gurur galip gelir ve arkanızı döner gidersiniz, kolayca "bitti, istemiyorum" dersiniz, sonrası artık ne getirirse. Aşkınız kazanırsa, herşeyi riske edip, tekrar tekrar, sabırla son nefesinize kadar, hayatınızı da riske ederek Ahmet Arif gibi sevdanızı haykırmaya devam edersiniz. Ahmet Arif uzun bir süre bu ikinciyi yaşamış gibi. Ama sonra oda pes etmiş ve haykırmayı bir tarafa bırakıp rutini yaşamaya dönmüş. Dönmüş ama şiir üretmesi de sona ermiş.

    Leyla Erbil'in bir çok an bıktığı, bunaldığı bariz belli oluyor. Bu bıkkınlığını Ahmet Arif'de anlıyor ve "seni bıktırdım biliyorum" diyor. Ama bir türlü bu karşılılıksızlığı kabullenemiyor. İnsanın "Bıktırdığını düşündüysen bir dur be Ahmet!" diyesi geliyor. Ama seven bilir nasıl durulabilir ki. Hele de uzaksan, kaybetme korkun doruklardaysa nasıl durulabilir ki? Hatta nasıl nefes alınabilir ki?

    Ahmet Arif bıktırdığını düşündüğü anlarda konuyu şiire, edebiyata, yayın evlerine ve o dönemin özellikle de Leyla Erbil'in yakın çevresindeki yazarlara kaydırarak iletişimde kalmaya devam etmek istiyor. Ama bu çok kısa sürüyor ve sevdasını pervasızca haykırmaktan geri duramıyor.

    Leyla Erbil konuyu nereden cinselliğe getiriyorsa Ahmet Arif cinsel organını kesip atabilmeyi bile teklif edecek kadar öfkeleniyor. Ama ne kadar öfkelenirse öfkelensin aklına beton döküp yine sevdasını kelimelere döküyor.

    Mektuplar içerisinde 31 Aralık 1956 tarihli mektup mektupların özeti bence. Çok güzel tespitler var.

    Leyla Erbil'in "Mektup Aşkları" kitabının bu kitaptan önce okunması gerekliliğine dair fikirler mevcut. Böyle de okunabilir. Ben tersten gideceğim.

    Daha yazacak o kadar şey var ki. Tüm mektupları tek tek analiz edesim var. Ama susmak lazım bu noktada, okumak lazım.

    Aşkın muhteşemliği ve bunu dile gelişi kadar Ahmet Arif'in ruh haline dikkat ederek ve Leyla Erbil'in ne demiş olabileceğine dair fikirler yürütülerek okunması temennilerimle iyi okumalar dilerim.
  • 126 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10·
    Öncesinde kimseden tavsiye almadan, hakkında ismi ve yazarı hariç bilgimin olmadığı bir kitap seçerek okumaya başladım. Kitabı sindirerek, sineye çekerek, her yönüyle sayfalarda yaşayarak okudum. Kısa bir kitabın verdiği bu uzun mesajı okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.
    Verilen mesaj özet olarak şu diyemeyeceğim, aksine bu kitabın özeti kitaptan daha uzun olabilir.
    İyiyle kötü, güçlüyle zayıf o kadar güzel anlatılmış ki! Yıllar önce kaleme alınmasına rağmen bugünün insanını anlatmış sanki. Ayrıca kitaba verilen isim çok manidar, hedefine ulaşmak için binbir yoldan geçen varlıkları kalemine bağlamış yazar bize diyor ki, güçlü olun, gücünüzü kullanarak istediklerinize sahip olun; aklınızı çalıştırın, gücünüzle sahip olamadığınız şeylere sahip olun!