Bilinç şunu gerektirir: görünenin varlığı yalnızca göründüğü sürece varolmamalıdır. Bilinç için olanın fenomenötesi varlığının ta kendisi, kendindedir.
Her bilinç bir ‘şey’in bilincidir. Bilincin bu tanımı, son derece farklı iki bağlamda ele alınabilir: bununla, ya bilincin kendi nesnesinin varlığının kurucusu olduğunu, ya da en derinlerdeki doğası içinde, bilincin aşkın bir varlıkla münasebeti olduğunu kastederiz. Ama formülün ilk kabulü, kendini kendiliğinden yok etmektedir: bir şeyin bilinci olmak bilinç olmayan somut ve dolu bir mevcudiyetin (presence) karşısında olmaktır. Hiç şüphesiz bir namevcudiyetin (absence) bilincinde olmak da mümkündür. Ama bu namevcudiyet zorunlu olarak bir mevcudiyet temelinde görünür. Oysa bilinç gerçek bir öznelliktir ve izlenim de öznel bir doluluktur. Ama bu öznellik aşkın bir nesneye izlenimsel bir doluluk kazandırarak onu ortaya koymak için kendinden çıkamaz. Dolayısıyla eğer fenomenin varlığının ne pahasına olursa olsun bilince bağımlı olması isteniyorsa, nesnenin de bilinçten kendi mevcudiyeti ile değil de kendi namevcudiyeti ile, kendi doluluğu ile değil de kendi hiçliğiyle ayrışması gerekir.
Varlığı/olmayı bir mevcudiyet gibi tanımlamak mümkün değildir-çünkü mevcut olmamak da aynı biçimde varlığı ortaya çıkarır, nitekim burada olmamak, yine de olmaktır.