• 2. Bölüm
    İlme kıymet vermek; medenî yaşamak için bir mecburiyettir. İnsan, ömür sürdüğü müddetçe dünyâda ihtiyaçlarını temin etmek, tehlikelerden korunmak, rahat ve huzur içinde yaşamak, mânen ve madden yükselebilmek için her şeyden önce bilmek, tanımak ve anlamak zorundadır. Çünkü insan bilmediğinin yalnız câhili değil, aynı zamanda esiri, âcizi ve düşmanıdır.

    İlim nedir? İlmin mâhiyeti nedir? İlmin kaynağı nedir? İlimden maksat nedir? gibi bir çeşit ilmin kritiğine yönelmiş sualler ve cevapları, ilk çağlardan beri tartışma konusu olmuştur. Bugün de bu tartışmalar bilhassa batı dünyasında ve tamâmen batıyı taklit edenler nazarında hâlen devam etmektedir.




    Eski Yunan filozoflarının da dâhil olduğu ilkçağ filozofları ve sonraki çağlarda gelen filozoflar netice olarak, ilmin metotlu bir arayış ve inceleme, bir araya toplama ve sınıflandırma yoluyla tabiatta ve çevrede görülen sayısız varlıkların ve olayların idrâkini mümkün kıldığını, böylece de devamlı bir oluş, akış, değişiklik içinde görünen bu olaylar karşısında insan duygularının bir düzene ve sıraya sokulması ve kaostan kurtulması için insanoğlunun bir gayret sarf etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bunun da ancak bütün oluşum ve değişimleri, âlem-şümûl planda hükmü altında bulundurduğuna kanâat getirilen düzenin ne olduğunun keşfedilmesiyle mümkün olacağını belirtmişlerdir.

    İşte bu noktadan îtibâren âlem-şümûl düzenin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, kim tarafından ve ne zaman konulduğu gibi soruların cevabını bulmak için yalnız akıl yoluyla ve eldeki çeşitli bilgilere dayanılarak sarf edilen gayretler çeşitli felsefe ekollerini ve felsefecileri ortaya çıkarmıştır. Bütün ilimlerin özünü, aslını ihtivâ edecek; hayatı, dünyayı, olayları aynı zamanda ve mutlak doğru bir tarzda îzah edecek bir görüş, bir fikir sistemi (diyalektik) arayışı bütün ilkçağ, ortaçağ ve yeniçağ filozoflarını ömürleri boyunca meşgul etmiştir. Ancak hiçbiri böyle bir idrâk ve izaha ulaşamamış, gerek kendi asırlarında ve gerekse sonraki asırlarda ne kadar büyük yanlışlara düştükleri ve kâinâttaki muazzam nizamı keşfetmekte bile ne kadar âciz kaldıkları ortaya konmuştur.

    Bu hallerinin sebebi, çeşitli fen bilgilerinin her yüzyılda ilerleyerek önceki zamanlarda yaşayan filozofların felsefelerini binâ ettikleri eski bilgilerden kat kat fazlalaşıp, hattâ eksikli ve yanlışlıklar bulup, o bilgileri değiştirmesi ve böylece onların felsefelerini hükümsüz kılması şeklinde îzah edilebilir. Ancak bu îzah, bütün fen bilgilerindeki en son gelişmeler inceden inceye dikkate alınarak kurulacak felsefelerin de yakın zamanda yıkılacağını da beraberinde getirmektedir ki, doğrudur. Nitekim son yüzyılda artık batıda da bu tip filozoflar ve felsefeleri îtibar görmemektedir.

    Batıda ilimleri ilk sınıflama teşebbüsünde bulunan kimse olarak Aristo bilinir. Aristo temel ilim olarak felsefeyi almış ve bu temele dayalı olarak üç ilim sayıyordu. Bunları teoritik ve spekülatif (teoloji, fizik, metafizik, biyopsikoloji), pratik filozofi (ahlâk ve siyasî ilimler), protüktiv felsefe (beyan, estetik, edebî tenkit) şeklinde sıralıyordu. Zenon Okulu (Revâkıyûn) mensupları ise bütün ilimleri bir bahçeye benzeterek “Mantık, bu bahçeyi dış tesir ve taarruzlardan korur. Fizik, bereketli toprağı temsil eder. Yetişen meyveler de ahlâktır.” demişlerdir.

    Yeni zamanlarda Francis Bacon, ilmin bir çeşit planını yapmaya kalkışarak insan zekâsının ortaya koyabildiği her şeyin bir envanterini çıkarmaya teşebbüs etmiştir. Bu arada Fransız filozofu Descartes ilmî metodun birliği prensibini rasyonalist bir tarzda tespit etmeye çalışmış, daha çok bir fizikçi olarak tanınan Ampére ise ilimlerin felsefesi üzerine verdiği derslerde, bütün ilimleri dört ayrı görüş açısından eleştirerek, yeni bir sınıflama yapmıştır. Ampére'in bu sınıflamasında ilimlerin sayısı 128 çeşide ulaşmaktadır. Auguste Compte ise, fazla teferruata girmeden yalnız temel pozitif ilimleri sınıflandırmıştır. Umumiyet ve komplekslik esas alınarak yapılan bu sınıflamada en genel ve mücerret, fakat en az kompleks olması bakımından matematik en üst sıraya konmuş, sosyoloji ise en alta yerleştirilmiştir. Compte'nin bu sınıflandırması çeşitli bakımlardan çok fazla tenkit edilmiştir.

    Herbert Spencere göre ise ilimler, konularındaki mücerretlik ve müşahhaslık derecelerine göre sınıflandırılmalıdır. O da Compte gibi edebî ve mânevî ilimleri bir kenâra bırakarak 10 ilimden ibâret bir tablo ortaya koymuştur.

    Cournot'un şemasını çizdiği bir başka tablo, bugünkü terminolojiye uydurularak ilimlerin tasnifinde kullanılmaktadır. Ayrıca ilimlerin üç ana gurupta toplanması da batıda son zamanlarda rağbet gören bir fikir olmuştur. Buna göre birinci gurupta tecrübî dayanağa ihtiyaç duymayan ilimler, ikinci gurupta canlılık kavramını hesâba katmadan yalnız maddeyi konu edinen ilimler, üçüncü grubu ise birbirlerinden ayrılamayacağı düşüncesiyle biyolojik-psikolojik-sosyolojik karakterdeki bütün ilimler girmektedir.

    İnsanlık târihi boyunca ilme en yüksek değeri ve en şerefli yeri, yalnız İslâmiyet vermiştir. Diğer hak ya da bâtıl hemen bütün inançların, felsefî sistemlerin, rejimlerin ve dünyanın her tarafında ve her zamanda yaşamış olan insanların hiç tartışmasız kabul ettikleri nâdir hususlardan biri, ilme kıymet vermektir. Ancak bu hepsinde şu ya da bu bakımdan, şu ya da bu derecede kalmış iken yalnız İslâmiyet'te ilim gerçek yerine oturtulmuş, bütün cepheleriyle ele alınmıştır.




    Ancak Müslüman olmakla kazanılan tevhid (Allah'ın bir olduğu) inancı, bütün Müslümanları daha başlangıçta kâinâtın yaratıcısı ve O'nun kurduğu düzeni hakkında mutlak doğru, kesin ve açık bir bilgiye kavuşturmuştur. Böylece batı dünyâsı için içinden çıkılmaz bir muammâ olup, hepsi de birbirinden ayrı şeyler söyleyen birçok felsefe mekteplerinin doğmasına sebep olan bu bilgi, İslâm dînini seçen herhangi bir insan için daha ilk kelimede halledilmiş olmaktadır. Başka bir ifâdeyle; Müslüman olmayan bir bilgin eşyayı ve olayları inceleyerek elde ettiği bilgiler yoluyla kâinattaki düzeni, bu düzenin yaratıcısını, bu yaratıcının nasıl olduğunu anlamak için ömür boyu çırpınmakta; İslâm âlimleri ise isimleriyle, sıfatlarıyla inandıkları ve bildikleri yaratıcının (Allah (cc)'ın) yarattığı eşya ve olayları incelemektedirler. Birinci bilgin, yalçın ve yırtıcı kayalıklarla dolu bir uçurumu tırnaklarıyla tırmanıp zirveye ulaşmak isteyen birine, İslâm âlimleri ise zirveye oturmuş, etrafı ibretle seyreden ve inceleyen bir diğer kimseye teşbih edilebilir. Uçurumu tırmanmaya çalışanlardan ender kişiler aşağıya uçup parçalanmaktan kurtulmuş, bin bir meşakkatle tırmandıkları zirvede ise Hz. Muhammed'in tevhid inancını tebliğ eden sözlerini bulmuşlardır. Çeşitli din ve milliyetlerden olup da İslâmiyet'i seçen fen bilginleri ve düşünürler bu hâlin misâlini teşkil etmektedir.




    Sevgili Peygamberimize vahiy yoluyla Allah (cc) tarafından indirilen âyetlerin tamamını ihtivâ eden Kurân-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. Bu ilâhî kitap, dünyâ ve âhirete âit bütün ilimleri ihtivâ etmektedir. Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfler'i de, Kurân-ı Kerîm'in âyetlerini tefsîr eden, mânâlarını açıklayan mutlak doğru sözlerdir. İşte İslâm dünyâsında “haber-i sâdık” denilen ve ilmin kaynaklarından en önemli olanı bu ikisidir. Ayrıca her asırdaki güvenilir insanların hepsinin bildirdiği şeyler de haber-i sâdık'ın ikinci çeşididir.

    Bu güne kadar insanların elde ettiği hiçbir fen bilgisi, hiçbir ilmî buluş ve keşif, Kurân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte bildirilenlerin dışında olmamış ve aksini söylememiştir. Halbuki insanlar elinde bozulmuş olan Tevrât ve İncil'de yazılı olanlar his ve akıl yoluyla elde edilen fen bilgileriyle çatışınca, hattâ fen bilgileri tarafından saçma ve uydurma oldukları ortaya konunca, Hıristiyan âlemindeki bilginler bu kitapların yazılarını ve papazların sözlerini reddetmişlerdir. Böylece onlar insan eliyle değiştirilmiş bu kitaplara bakarak ilimde hâber-i sâdık kaynağını kabul etmemişler, filozofların sözlerini ve kitaplarını bunların yerine geçirmek yolunu tutmuşlardır. Müslüman âlimlerin erdikleri, Kurân-ı Kerîm gibi bir kitaba sahip olma saâdetine onlar erememişlerdir.

    İslâmiyet'te insanların sahip oldukları ilim, Allah (cc)'ın sıfatlarından ilim sıfatının zıllerindendir. İnsanlara ilmi O vermiştir. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e kendi ulûhiyyetine ve dünya işlerine âit bâzı bilgileri Allah (cc) kendisinin öğrettiğini, diğer peygamberlere de din bilgilerinin yanı sıra çeşitli dünyâ bilgilerini öğrettiğini Kurân-ı Kerîm'de bildirmektedir. Kurân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler bütün insanlara en çok lâzım olan ve insanların akıllarının yetmeyeceği îmân ve ibâdet bilgileri ile doğruyu bulmakta zorlanacakları ahlâk bilgilerini tafsilâtıyla bildirmiş, fen bilgilerine ise öz şekliyle beliğ ifadelerle işâret edip bunlar hakkında insanlar, düşünmeye, araştırma ve inceleme yapmaya ve tefekkür ederek ibret almaya sevk edilmişlerdir.




    İslâmiyet'te ilim ve ilim sahipleri çok övülmüş, cehâlet ise kötülenmiş olmasına rağmen ilim bir maksat değil, vâsıtadır. İlim, insana Rabbini tanıtan ve onu kulluğa sevk eden bir merhaledir. İlim, amele (fiiliyata, işe) dönüşürse kıymetlidir. Böyle olmayan bilgilere “faydasız ilim” denilerek insanlığı cehâlete götürdüğü bildirilmiştir. İlim, insanı kendini bilmeye ve sonra da Rabbini bilmeye götürmelidir. “Âlim”, ilmin kendisinden kıymetlidir. İlmi arttıkça tevazuu artmayan, amelleri ve ahlâkı olgunlaşmayan, kibir ve gurura kapılanlara âlim denmez.

    Müslümanlara beşikten mezara kadar ilim öğrenmelerini emreden İslâmiyet'in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. İlk asırlarda yaşayan sâlih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve muntazamdı. İlk yıllarda ilimlerin kâğıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber İslâm âlimlerinin eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücud bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. Bu sıralamada dîni bildiren ilimler en mühimleri olup, diğer fen bilgileri de bu ilimleri anlamaya, hayatta tatbik etmeye yarayan ilimler olarak gereken önem ve titizlikle üzerinde duruluyordu.

    Eski Yunan filozoflarının eserlerinin tercüme edilmesinden sonra bu kitaplardaki bozuk düşüncelere cevaplar verilirken, İslâm bilgileri de bu arada tasnif edilerek kâğıda geçirildi. Batıdaki ilim tasnifleri her yüzyılda az ya da çok değişikliğe uğramışken, İslâm âlimlerinin yaptığı tasnif, yüzyıllar boyunca hiç değişmedi.

    Müslümanların İlme Hizmetleri
    İnsanlığın bugün sahip olduğu ilim ve teknik seviyedeki en büyük pay, Müslüman âlimlerinindir. 20. yüzyılda, artık baş döndürücü bir sürate ulaşan fen bilgileri ve teknik harikaların temel bilgilerinin hemen hepsi Müslüman âlimlerin kitaplarına dayanmakta ve esaslar oradan alınmaktadır. Tıp, matematik, astronomi, fizik, kimyâ, biyoloji gibi pek çok ana ilim dalında İslâm dünyâsında yüzyıllar boyunca yazılmış ve hepsi çok kıymetli bilgilerle dolu kitaplar, dünyânın meşhur kütüphânelerinin en kıymetli eserleri olarak muhâfaza edilmektedir. İslâmiyet'in doğuşundan îtibâren 18. yüzyıla gelinceye kadar çeşitli İslâm memleketlerinde yetişen âlimlerin bir ibâdet vecdi içinde geceli gündüzlü yaptıkları çalışmalar, dünyâyı her bakımdan aydınlatmış, yeni yeni ilmî keşifler ve teknik buluşlar insanlığa hediye edilmiştir.

    İslâm dünyâsında üç çeşit âlim yetişmiştir: Yalnız fen bilgilerinde mütehassıs olanlara “fen âlimi”; yalnız din bilgilerinde mütehassıs olanlara da “din âlimi” denilmiştir. Din bilgilerinde üstâd ve zamânındaki fen bilgilerinde mütehassıs olanlara ise “İslâm âlimi” denilmiştir.



    Vaktiyle çok İslâm âlimi vardı. Bunlardan en meşhur olanlarından biri İmâm-ı Gazâlî'dir. İmâm-ı Gazâlî din bilgilerindeki derinliği, ictihâddaki derecesinin yüksekliğinin yanı sıra zamânının bütün fen bilgilerinde de mütehassıs idi. Bağdat Üniversitesinin rektörü olup o zamânın ikinci dili olan Rumca'yı iki senede öğrenmiş, eski Yunan ve Roma felsefesini, fennini incelemiş, yanlışlarını ve bozuk taraflarını kitaplarında bildiren İmâm-ı Gazâlî, eski Yunan filozofları ile felsefelerini tasnif ederek, her birinin sözlerinin esâsını, birbirlerinden farklarını, ayrıldıkları ve birleştikleri yerleri sistemli olarak mükemmel bir tarzda sıralamıştır. Ayrıca kitaplarında Dünyâ'nın döndüğünü, maddenin yapısını, ay ve güneş tutulmasının hesaplarını ve daha birçok teknik ve sosyal bilgileri yazmıştır. Eserleri yüzyıllar boyunca İslâm dünyâsında olduğu gibi Avrupa'da da kaynak eser olarak okutulmuştur. Bugün de Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde bâzı eserleri ders kitabı olarak okutulmakta, UNESCO tarafından neşredilerek bütün dünyâya dağıtılmaktadır.

    İslâm âlimlerinin en büyüklerinden biri de İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî'dir. Bunun din bilgilerindeki derinliğini ve ictihâd derecesinin yüksekliğini; hele tasavvuftaki, vilâyetteki kemâlinin, aklın, idrâkin üstünde olduğunu, dinde söz sâhibi olanlar söylediği gibi, Amerika'da yeni çıkan kitaplar da bu ilim ve irfân güneşinin ışıklarıyla aydınlanmaya başlamıştır. İmâm-ı Rabbânî zamânının fen bilgilerinde de mütehassıs idi. Elektronların aralarının boş olduğunu, hızla döndükleri için dolu göründüklerini ilk defâ o açıklamış, bu bilgi Avrupalılar tarafından ancak son yıllarda anlaşılmıştır. İmâm-ı Rabbânî'nin talebelerine okuttuğu Şerh-i Mevâkıf kitâbı Arapça büyük bir eser olup, içinde; o zamânın bütün fen bilgileri anlatılmakta, yer küresinin yuvarlak olduğu, batıdan doğuya doğru döndüğü ispat edilmekte, atom üzerinde, maddenin çeşitli hâlleri, kuvvetler ve psikolojik olaylar üzerinde kıymetli bilgiler verilmektedir. Kâdı Adûd'un 14. yüzyılda yazdığı ve Seyyid Şerîf Cürcânî'nin şerh ettiği bu kitapta ayrıca Yunan felsefecilerinin hatâları ve yanlışları ispat edilmiştir.




    Bu kitapların yazıldığı devirde Avrupalılar dünyâyı tepsi gibi düz, etrâfı duvarla çevrili zannediyorlardı. Bir meridyenin uzunluğunu da ilk defâ Musul ve Diyarbakır arasında, Sincâr Sahrasında Müslümanlar ölçtüler ve bugünkü gibi buldular.

    Endülüs İslâm üniversitesinde astronomi profesörü olan Nûreddîn Batrûcî, El-Hayât adlı kitâbında bugünkü astronomiyi yazmaktadır.

    Aynalarda ışıkların kırılması kânunlarını ilk defâ İbn-i Heysem bulmuştur. Avrupa'da Alhazem adıyla tanınan bu Müslüman âlim, 10. yüzyılda yaşamış, matematik, fizik ve tıp ilimlerinde yüze yakın kitap yazmıştır.

    Türkistanlı Ali bin Ebilhazm İbn-i Nefîs, doktor olup, tıp ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, tıp ilminin kaynaklarından olmuştur. Akciğerlerdeki kan deverânının şemasını ilk olarak bu doktor çizmiş, böbrek ve mesâne taşlarının alâmetlerini ve nasıl tedâvi edileceğini anlatmıştır. İslâm cerrahlarından meşhur operatör Amr bin Abdürrahmân Kirmânî, Endülüs hastahânelerinde ameliyat yapmıştır.

    Ebû Bekr Muhammed bin Zekeriyyâ Râzî büyük bir İslâm tabibiydi. Göz ameliyatlarını ilk defâ fennî usûllerle yaptı. Avrupa'da Râzes ismi ile meşhûrdur. İlâçlar ve kimyâ üzerine de kıymetli kitaplar yazmıştır.

    Hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk bulan, İslâm medeniyetinin yetiştirdiği İbn-i Sînâ'dır. İbn-i Sînâ, bundan 900 sene evvel; “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir âletimiz yok.” demiştir. Ayrıca kanın insan vücûdunda faydalı besinleri taşıyan sıvı olduğunu; idrardaki şekerin varlığını, içme suyunu mikroplardan temizleme usûllerini, civa ile tedâvî edilme, ameliyatlarda ağrıları hafifletici uyuşturucu terkiplerini yine ilk defâ İbn-i Sinâ söylemiştir. Kânun adlı eseri yüzyıllar boyunca Avrupa tıp fakültelerinde yegâne tıp kitabı hâline gelmiştir.

    Osmanlı âlimlerinden Fâtih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddîn de, Maddet-ül-Hayât kitabında; “Hastalıklar insandan insana canlı varlıklar (mikroplar) vâsıtasıyla geçmektedir.” diye yazmıştır. Kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı ayrı hastalıklar olduğunu bulmuştur. Osmanlı Türkleri inekte çiçek aşısı üretmişlerdir.

    Yıldızların hareketlerini inceleyen “zîc ilmi” de Müslümanlar tarafından bulunmuştur. İslâm âlimlerinin bulduğu zîcler yıllar boyunca astronomi ilmine rehber olmuş, batılı astronomlar önce bu zîcleri araştırmış, sonra çalışmalarına başlamışlardır. Meşhûr Müslüman âlim Câbir'in Endülüs'te (İspanya'da) Sevilla (İşbiliyye) şehrinde kurduğu rasathâneye, burayı işgâl ettikleri zaman rastlayan Hıristiyanlar, bu rasathânenin ne işe yaradığını anlayamayıp çan kulesi yapmışlardır.

    Ayrıca Müslümanlar yıldızların katalogunu yapıp birçoğunun adını vermişlerdir. Bugünkü semâ haritalarında yıldızların çoğunun isimleri Müslümanların verdiği gibidir. Birgüneş yılının müddetini tâyin, ışığın kırılmasının keşfi, rakkaslı saat da Müslümanların insanlığa hediyelerindendir.

    Bîrûnî'nin çizdiği astronomi şemasının yanı sıra astronomi ilminin en büyük üstatlarından Uluğ Beyin astronomik buluşları bu ilimde Müslümanların ulaştıkları mahâretin delillerindendir.

    Osmanlı Türklerinden Kâdızâde-i Rûmî ise Uluğ Bey Zîci'nin büyük kısmını tamamlamış, matematik ve astronomi ilmine âit eserleriyle meşhur olmuştur.

    Kâdızâde'nin talebelerinden olan ve hocasının vefâtından sonra Semerkant rasathânesinin başına geçen Ali Kuşçu da o devirlerin en büyük matematik ve astronomi âlimlerinden biri olarak ün salmıştır. Astronomi ilmine âit en büyük eseri Risâle fil-Hey'e'dir.

    Coğrafya ilminde de Müslümanlar başı çekmişlerdir. Ünlü coğrafya âlimi İdrisî'nin Nüzhet-ül-Müştâk fî İbtirâk-il-Âfâk isimli meşhur eserinde 72 adet harita vardır. Evliyâ Çelebi, İbn-i Battûta ve Yâkub Hamevî'nin seyâhatleri ve eserleriyle coğrafya ilmine yaptıkları hizmetler, her türlü takdirin üstündedir.

    Coğrafya ilmine adını büyük harflerle yazdıran Müslümanlardan biri de Pîrî Reis'tir. Bu meşhur Türk denizcisi yaptığı deniz seferleri sırasında edindiği bilgileri Kitâb-ı Bahriye adlı eserinde toplamış, birçok bölgenin ve denizaşırı yerlerin bugünküne çok yakın haritalarını çizmiştir.

    Kâtip Çelebi ise coğrafya ilminde en büyük eser olarak Cihânnümâ'yı yazarak bu ilim dalında yeni bir devir açmıştır.

    Bugün bütün dünyânın kullandığı rakamları, sıfır dâhil, Müslüman âlimler bulmuşlardır. “Sıfır”ı Muhammed bin Ahmed bulmuş, cebir ilmini Harezmî kurmuştur. Bu ilmin adı Harezmî'nin Hisâb-ül-Cebr vel-Mukâbele kitâbından gelmektedir. Ayrıca logaritma, onar onar sayıp yazmak, her dokuzdan sonra rakamın sağına sıfır koyarak diğer bir onlar hânesi vücûda getirmek yine Harezmî'nin buluşlarındandır. Harezmî'nin eserleri matematik sâhasında o kadar yayılmış ve kullanılmıştır ki, ismi bile çeşitli milletlerin dilinde “Alkhorismi”, “Algorisme”, “Augrisme” şekillerinde yazılıp söylenmiştir.

    Sosyoloji ilmini ilk kuran İbn-i Haldun'dur. Mukaddime isimli ansiklopedik eserinde ilimlerin her dalından bahseder ve yeni bir ilim olarak sosyoloji yâni İlm-i içtimâiyyâtı kurduğunu bu ilmin esaslarıyla berâber anlatır.

    İlim ve teknik, insanların hizmetinde faydalı olduğu müddetçe değerlidir. İnsanlara faydası olmayan ilmin ve fennin hiçbir faydası yoktur. Bu yüzden İslâm âlimleri insanlara faydalı olabilmek için ellerinden geleni yapmışlar, bu hususta müslim, gayr-i müslim ayırımı yapmamışlardır. İslâm âlimlerinin, ilme ve insanlığa yaptıkları hizmetlerin hepsini saymak, ancak her ilme âit kitap külliyetleri vücuda getirmekle mümkündür.

    Lokman Hekîm, şöyle buyurmuştur:

    “Yoksullar, ilim sâyesinde sultan sarayında (sofrasında) otururlar.”

    Müslümanların ilme katkıları konusunda Avrupalı ilim insanlarının söyledikleri sözlerden bâzıları şöyledir:

    Corci Zeydan: “Astronomi ilminde Avrupalılar değerli İslâm âlimlerine o kadar muhtaçtırlar ki, astronomi ilmi ile ilgili herhangi bir müşkil mesele ile karşılaştıkları zaman hemen Müslüman memleketlerine husûsî memurlar göndererek onlardan yardım isterlerdi.”

    Drapper: “İslâm âlimleri yaptıkları hesapların çoğunda o kadar isâbet etmişlerdir ki, yeni matematikçilerin en mâhirleri bile onları bulmuş oldukları bu hesapları kabul etmek zorunda kalmışlardır.”

    Will Durant: “Tıp sâhasında en büyük âlim İbn-i Sînâ, en büyük hekim Râzî, en büyük kimyâger de Câbir'dir.”

    George Sarton: “Bîrûnî, felsefe, matematik ve coğrafya ilimlerinde çok kıymetli olup, en büyük âlimlerden birisidir.”

    Prof. E. F.Genrtier: “Hiçbir îtirâza imkân yoktur ki, bizim rönesansımızın matematik hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır. Bizim bugün bildiğimiz hesap ilminin temel taşları İslâm rakamlarıdır. Matematik ilminin karanlık garp âlemine nasıl intikal ettiğini ve onların maddî medeniyetini nasıl ilerlettiğini bir tarafa bırakarak İslâm rakamlarını bugünün dünyâ kültüründen kaldıracak olursak acabâ şu büyük atom medeniyetinden geride ne kalır; düşünmek ve ona göre Müslümanların matematik ilmine yapmış oldukları hizmetleri takdir etmek lâzımdır.”

    Pasteur: “Îmân hiçbir gelişmeyi engellemez. Bugün bildiklerimden daha çok ilmim olsaydı, Allah'a îmânım şimdikinden daha güçlü ve derin olurdu.”

    Admon Harbert (Jeolog): “İlim hiçbir zaman küfre neden olmaz.”

    Einstein: “Îmân, ilim araştırmalarının en güçlü ve en güzel savunucusudur. İlimsiz îmân topalın yürüyüşüne benzer. Îmânsız ilim de âmâ insanın bir şeyi duyuşuyla (el yordamıyla) anlamasına benzer.”

    Charles Seignebos: “Müslümanlarla Haçlı seferleri yoluyla tanışan Avrupalılar medenîleştiler.”

    Bodley: “Rönesansı İslâmiyet'e borçluyuz. Garplılar yel değirmenlerinin varlığını, kanallarla zirâat yapıldığını, oyuklu ok, trampet, top, barut, askerî alanda çok büyük öneme hâiz olan bu malzemeleri Haçlı seferleri sâyesinde öğrendiler. Otomatik saatten ipekli kumaşa kadar her şey Avrupalıların gözlerini kamaştırıyordu.”

    Levi Provençal: “İspanya'da yetiştirilen çiçeklerin adları, Arapça'dan alındığı gibi kullanılıyor. Araplardan alınan bu isimler, Pirene Dağlarını aşmış, Fransız diline geçmiştir.”

    Roger Garaudy: “İslâmın büyük Peygamberi; “Yarın ölecekmiş gibi âhirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya çalışın.” derken, her şeyi anlatmıştır. İslâm hem maddeye, hem de mânâya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılabilir ki, İslâm; “İlim Çin'de de olsa alınız.”; “İlim ve fen, mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alsın.” diyor. İlmin ve çalışmanın burada sınırı yoktur. İslâm bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyâyı sarsmıştır.”

    İlme Dâir
    İlimsiz bir şey olmaz, ilim her şeye baştır,
    Karanlık yollarda o, en aziz arkadaştır.
    Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok,
    Her şeyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok.
    İlmde bir tat var ki, hiçbir şeyde bu tat yok.
    Allah'ın huzûrunda, âlimden makbûl zât yok.
    İlm, uçsuz, bucaksız, bir ummânı andırır,
    İlmden başka her şey, insanı usandırır.
    Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor.
    Bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîste ne diyor:
    Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun!
    İlm öğrenmek farzdır, her mümin için olsun.
    Bak! Alîy-yül-Mürtezâ, ne diyor, dinlesene:
    “Köle olurum bana, bir harfi öğretene.”
    Âlimler, İslâmiyet'i zevâlden kurtarır,
    Âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahtır.
    Mürekkeb-i ulemâ, azizdir hattâ şundan:
    Fî sebîlillah akan, şehîdlerin kanından.
    Çünkü, cihâd-ı ekber, ancak ilimle olur,
    Dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur.
    Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır,
    Âlimler, âhirette nebîler yanındadır.
    İlm âşıklar tâcı, ilm ruhlara gıdâ,
    İlmdir, devâ olan, yükselen her feryâda.
    İlm edinmenin ilk şartı, âlim bulmaktır,
    Hiçbir şey düşünmeden, ona teslim olmaktır.
    Âlimin bir nazarı, bulunmaz hazînedir,
    Bir sohbeti, yıllarca bitmez kütübhânedir.
    Dime! Cihânda âlim kalmadı, belki vardır.
    Aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır!
    Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler,
    Benî İsrâil'deki nebîler gibidirler.
    Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır,
    İnsanı en alçaktan, bâlâlara kaldırır.[1]
  • İlim (Alm. Wissenschaft, Fr. Science, İng. Knowledge, science), eşyânın ve olayların idrâki, kavranması; maddî mânevî sırlara vâkıf olma ve bilme. İlim, lügatte “bilmek” demektir. İlmin çok çeşitli târifleri yapılmıştır. Bu târiflerden bâzıları şöyledir:

    “Varlığı mevcut olan bir şeyin kesin olarak kabûl edilmesidir.”



    “Bir şeyin sûretinin, şeklinin akılda meydana gelmesidir.”

    “Akıl sâhibi olan insanın, kendisinin dışında bulunan şeyleri olduğu gibi kavramasıdır.”

    “İnsanın bir şeyin mânâsına ulaşmasıdır.”

    İlim, insanın sonradan elde ettiği bir sıfatıdır. İlim, aynı zamanda Allah (cc)'ın sıfatlarından biridir. Fakat O'nun ilmi, yarattıklarınınki gibi değildir. Allah (cc)'ın ilmi, ezelî ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur. O her şeyi bilir, O'nun ilmi, her şeyi kuşatmıştır. Fakat insanın ilmi, meydana gelişi, kazanılması bakımından bâzı şekiller arz etmektedir.

    Aklın, düşünmeden elde ettiği bilgilere “bedihî ilim” denir. Hesâba, tecrübeye (deneye) dayanan bilgilere “istidlâlî ilim” denir. Fen bilgileri böyledir. Duygu organlarıyla elde edilen bilgilere de “zarûrî ilim” denmektedir. Görmekle, işitmekle, tatmakla, dokunmakla ve duymakla elde edilen bilgiler böyledir.

    Arapça olan “ilim”, “mârifet” ve “şuûr” kelimelerinin mânâ bakımından birbirine yakınlıkları vardır. İlim bilmek; mârifet tanımak, şûur idrak etmek, akılla kavramak demektir. Bu kelimelerden türeyen “âlim, ârif ve şâir” kelimelerinde de bu mânâlar mevcuttur. “Ulemâ”, âlim kelimesinin çoğulu olup, âlimler (bilenler) demektir.

    İlim kesbîdir, yâni sebeplere yapışarak, çalışarak elde edilir. Mârifet, keşif ve ilham ile hâsıl olur. Mârifet, kalbe doğan bir nûrdur, çalışmadan ele geçen ilâhî ihsânlar, lütuflardır. Bunlara “vehbî ilimler” ya da “meârif-i ledünniyye, meârif-i ilâhiyye ve hakâyık-ı Rabbâniyye” de denir.

    İlim, üstâddan, yâni bir bilenden öğrenilir. İlâhî mârifetler, yâni Allah-u teâlâyı tanımaya yarayan bilgiler, keşif ve ilhâm ile hâsıl olur. Bunlara kâmil ve mükemmil (tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen) bir rehberin yetiştirmesiyle kavuşulabilir. Tasavvuf bilgileri, keşif ve ilhâm ile hâsıl olan mârifetlerdir. Dinde ibâdetler diğer işlerle ilgili bilgiler ve fen bilgileri âlimden (hocadan) öğrenmekle elde edilir.

    İlmin Târihçesi
    İlim, insanlık târihi ile birlikte başlamıştır. Akıl ve idrâk sâhibi olan insan, kendisinin ilgi sâhasına giren her hususta bilgi sâhibi olmak istemiş ve buna ihtiyâç da duymuştur. Bu bilgiyi, ya kendi tecrübesiyle ya da güvenilir bir kaynaktan öğrenmekle elde etmiştir.

    Yeryüzünde yaratılan ilk insan, Hz. Âdem'dir. Bütün insanların babasıdır. Çocuklarına Peygamber oldu. Cebrâil adındaki melek, kendisine on iki defâ geldi ve Allah-u teâlâdan kitap getirdi. Hz. Âdem'e oruç, namaz, gusül abdesti gibi din bilgileri yanında; fizik, kimyâ, tıp, eczâcılık, matematik bilgileri ile çeşitli diller öğretildi. Çocukları çeşit çeşit dillerle konuştu. Zamânında Süryânî, İbrânî ve Arap dilleri ile kerpiç üzerine kitaplar yazıldı. Yaratılan her şeyin isimleri ve faydaları kendisine bildirildi. İhtiyaç duydukları zaman kullandılar.

    Daha sonra gelen peygamberler, insanların ihtiyaçlarını giderecek bilgileri onlara öğrettiler. Örneğin çift sürüp ekin ekmeyi Hz. Âdem'den, elbise dikmeyi Hz. İdris'ten, gemi yapmayı Hz. Nûh'tan öğrendiler. Bütün bunlar, Kurân-ı Kerîm'de bildirilmekte ve ilk insanların ilimsiz ve medeniyetten uzak kalmadıkları görülmektedir. Bugünkü târihî araştırmalar, eski insanların bir çok medeniyetler kurduğunu, fakat harplerin, yer ve gök âfetlerinin ve uzun bir zamânın geçmesi netîcesinde yıkılıp yok olduklarını haber vermektedir.

    Eski Mısır'da ilim ve tekniğingeçmişinin M.Ö. 5000 yıllarına kadar çıktığı târihî araştırmalardan anlaşılmaktadır. Mısırlılar kendilerine mahsus bâzı rakamlarla hesap işlemleri yapıyor, bâzı âdî kesirlerden faydalanıp üçgen ve dörtgenlerin yüzölçümlerini, piramitlerin hacimlerini hesaplayabiliyorlardı. Böylece geometri ilminden yararlanıp Nil sellerinden sonra bozulan arâzi taksîmâtını yeniden düzenliyor ve “tanrı” yerine koydukları firavunlar için meşhur piramitleri inşâ edebiliyorlardı. Onların ayrıca, hiyeroglif yazısı için kullanılan papirüs, mumya yapımı, süs, güzellik ve sağlık için hayli ileri bir tıp, kimyâ ve eczâcılık bilgisine sahip oldukları anlaşılmaktadır.

    Eski Mısırlılar gök olayları hakkında geniş bilgiye sâhiptiler. Yıldızlar konusunda çok geri olmalarına rağmen, Ayın periyodik olarak gösterdiği safhaları göstermişler ve güneşin hareketlerini dikkatle inceleyerek bir yıl içindeki yükselme ve alçalmalarını tespit etmişlerdir. Ayrıca dört yön üzerinde kesin bilgi sâhibiydiler. 365 günlük ve 12 aya bölünmüş bir güneş takvimini kullanmışlardır. Bu takvim M.Ö. 4200 yıllarına kadar uzanmaktadır.




    Mezopotamya'da ise, Eski Mısır medeniyetiyle çağdaş olan hayli ileri bir medeniyet yaşanmıştır. Sümer, Bâbil kavimleri bilhassa matematik ve astronomide Mısırlıları geçerek matematikte 60'a kadar ondalık sistemi, yukarısı için 60 tabanlı sistemi kurmuş ve kullanmışlardır. Ayrıca çarpma, bölme, kare, karekök ve küpkök cetvelleri hazırlamışlardır. Dâireyi 360 dereceye bölerek gök mekaniği hesaplarında faydalanmışlar, bir günü 24 eşit zaman birimine, bunu da 60 eşit parçaya ayırmışlar, M.Ö. 4700 yıllarına kadar çıkan bir takvim kullanmışlardır. Sümer-Bâbil Kavimleri Takvimi adıyla bilinen bu takvimde bir yıl 29 ve 30 günlük 12 kamerî aya ve 354 güne bölünmüştür. Ayrıca güneş yılının bundan uzun olduğunu gördüklerinden her üç yılda bir kamerî takvime bir ay ilâve etmişlerdir.

    Sümer ve Bâbil kavimleri yıldız hareketlerinin insanların hareketlerine etkili olduklarına inanarak bu yolda çalışmışlar, ayrıca Güneş'in, Ay'ın ve gözleyebildikleri beş gezegenin hareketlerini özel fen âletleriyle takip ederek, hesaplarını çıkarmışlar, güneş ve ay tutulmalarını önceden tahmin etmişlerdir.




    Bütün bunlar ve bâzı tıp-eczâcılık bilgileri ile cebiri hatırlatan temel bilgiler, Mezopotamya kavimlerinin bıraktığı çivi yazılı killi topraktan mâmul kabartmalardan anlaşılmaktadır.

    Eski İyonya ve Yunan'da ilmî çalışmaların temelini Mısır ve Mezopotamya kavimlerinden istifâde ederek kuran Thales, bâzı astronomi bilgileri ve matematikte üçgenlerin alanlarını hesaplama işlemini ifâde eden teoremi ortaya koymuştur. Mısır ve Bâbil kaynaklarından geniş şekilde faydalanan bir başka bilgin Phythagorius, hipotenüs karesi ile ilgili problemi açıklamış, sayılar üzerinde çalışmıştır. Her bilgiyi ve bu arada astronomiyi de akılla ölçmeye ve aklî delil ve îzahlara dayandırmakta oldukça ileri giden İyon ve Yunan bilginleri, “tanrı, kâinâtın yaratılışı, hayat” gibi konularda da aynı yolu tutup, her şeyi akılla çözmeye kalkışmışlar ve böylece eski Yunan felsefesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca coğrafya dalında Miletoslu Hekataios, tıp ve anatomi dalında da Galen (Calinos)in fikirleri Orta Çağda Avrupa'da mûteber tutulmuştur.

    Atina'da ilim hayatı denilince akla felsefe gelir. Yüzyıllar boyunca bu sâhada yapılan ısrarlı çalışmalar; Aristo, Eflatun, Sokrat gibi filozofun yetişmesine sebep olmuştur. Bunların ve öğrencilerinin kurduğu felsefe ekollerinin gittikçe yaygınlaşması netîcesinde ilk çağlarda ilim üzerinde yapılan çalışmalar, daha çok felsefî mâhiyete dönüştü. Bilhassa Yunan ve Roma'da bir çok filozoflar, beğendikleri düşünceleri hakikat olarak anlatıyorlar, yaldızlı ve heyecan verici sözlerle insanları kandırıyorlardı. Felsefe netîcede, sırf akla dayandığı için eski Yunan felsefesi başlı başına bir ilim değildi. Ayrıca Eflatun gibi felsefecilerin, ilmi, peygamberlerden ve onların bildirdikleri kitaplardan aldığını İslâm âlimleri kitaplarında bildirmişlerdir.




    Ortaçağda Avrupa, ilim ve medeniyet bakımından tamâmen karanlık bir devir yaşamıştır. Bu zamanda insanların, her sâhadaki ilim ile uğraşabilmesi, Hıristiyan papazlarının tekelindeydi. Onlar bu hususta kimseye izin vermiyorlardı. Avrupalılar, dünyâ tepsi gibi düz, etrâfı duvar çevrili zannederken; Müslümanlar, yer küresinin yuvarlak olup döndüğünü buldular. Galileo İslâm âlimlerinin kitaplarından okuyarak öğrendiği, “Dünyânın yuvarlaklığı ve batıdan doğuya doğru döndüğü” hakîkatini söyleyince, papazlar tarafından aforoz edilmiş, hapsedilerek öldürülmesine karar verilmişti. Kopernik ve Newton'un başına gelenler de bundan az değildir.

    Avrupa'da ancak mîlâdî 1500 yıllarından sonra ilmî çalışmalara başlanmıştır. Çünkü onlar bu sıralarda, harpler ve çeşitli sebeplerle Müslümanlarla sık sık temaslarda bulunmuşlar, onları yakından görerek ahlâkına, ilim ve medeniyetlerine hayrân kalmışlardır. Sulh zamanlarında İslâm ülkelerini ziyâret ederek gördüklerini, kendi memleketindeki insanlara, bilmedikleri ve hiç duymadıkları şeyleri anlatmışlardır. Temizliği, hastalıkların tedâvisini bilmeyen Avrupalılar, Müslümanların kurdukları hastahânelerde tedâvi olmaya gelmişlerdir. Nitekim Fransız İmparatoru Napolyon, 1798'de Mısır'daki Akka Kalesini kuşattığı zaman, askerleri arasında baş gösteren çiçek hastalığından kurtulmak için, biraz önce savaştığı Müslüman Türklerden yardım dilemiştir. Merhamet isteyen, düşmanının bile yardımına koşan Müslüman Türk hekimleri, Fransız askerlerini bu felâketten kurtarmışlardır. Târih kitapları, bunun gibi pek çok olayı yazmaktadır. Aynı çağda Müslümanlar, her türlü ilimde, fen ve sanatta en yüksek medeniyet eserleri meydana getirmişlerdir. Ayrıca Emevîler İslâm dînini, İspanya'dan, Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversitelerini kurup, batıya ilim ve fen ışıkları saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü ilim ve teknikteki ilerlemenin temelini attı. Dünyâ yüzündeki ilk üniversitenin, Fas'ın Fez şehrinde bulunan Kayrevan Üniversitesi olduğu bütün ansiklopedilerde yazılıdır. Bu üniversite 859 (Hicri 244) yılında kurulmuştur.




    Endülüs Sultanı 3. Abdurrahmân (M.S. 829-903) kendisi ve devlet adamları ilim ve edep sâhibiydiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için Endülüs'te ilim ve fen çok ilerledi. Saray ve devlet dâireleri birer ilim yuvası oldu. Her memleketten ilim öğrenmek isteyenler akın akın Kurtuba'ya geldiler. Kurtuba'da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kuruldu. Avrupa'da ilk yapılan tıp fakültesi budur.

    Avrupa kralları ve devlet adamları, tedâvi için Kurtuba'ya gelir; gördükleri medeniyete, güzel ahlâka, misâfirperverliğe hayran kalırlardı. 3. Abdurrahmân ayrıca 600.000 kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba'da çok sayıda derin âlimler yetişti. Osmanlı Türkleri, İslâm dînini doğudan, Avrupa'nın ortalarına kadar yaydılar, ilimde ve teknikte, bütün dünyâya ışık tutan muazzam medeniyet eserleri meydana getirdiler.

    Avrupalılar, Müslümanlarla olan bu temasları sonucunda, dinlerinin yanlışlıklarla ve hurâfelerle dolu olduğunu, ilimde ve teknikte çok gerilerde bulunduklarını anladılar. Papazların halk üzerindeki nüfûzunu azaltmak ve dinlerini hurâfelerden kurtarmak için reform (dînî değişiklik) hareketlerine giriştiler. Bu hususta 1555'te Martin Luther'in ve Calvin'in öncülük yaptığı pek meşhurdur. Bunun yanında fen bilgilerinin çoğunu ve hepsinin temelini İslâm kitaplarından öğrenen Avrupalılar, ilimde ve sanatta Rönesans hareketi adı altında birtakım yeniliklere başladılar.

    Hâlbuki bütün ortaçağ boyunca İslâm âlemi ilmin, sanatın, fen ve tekniğin merkezi olmuştu. Matematik, fizik, kimyâ, tıp, astronomi ilimleri ve bunların dalları üzerinde birçok eserler yazılmış ve o günün eğitim müesseseleri, üniversiteleri olan medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu ilimleri Avrupalılar, İslâm memleketlerinde okuyup tahsil ettikten sonra öğrenmişlerdir. Bu çağda Müslümanların ilme hizmetleri sayılamayacak kadar çoktur.

    Avrupa'daki Rönesans hareketinin başlaması, Müslümanlardan öğrendikleri ilimler sâyesinde olmuştur. 19. yüzyıla kadar Osmanlı medreselerinde fen dersleri okutuluyordu. Aydın din ve fen adamları yetişiyordu. Dünyâya önderlik ediyorlardı. Tanzimatçıların fen derslerini medreselerden kaldırmasıyla bu sâhadaki çalışmalar tamâmen durdu ve batı, doğuyu süratle geçti.

    18. yüzyılın ikinci yarısından îtibâren buharlı gemilerin bulunması, yeni harp araçlarının yapılması ve bunları takip eden diğer teknik buluşların ortaya çıkması ile ilimde, teknikte pek sür'atli ve muazzam buluşlar yapıldı. Fizik ve kimyâda, tıpta, astronomide akılları durduracak bu keşifler, yepyeni ufukların açılmasını sağladı. Atomun parçalanıp büyük nükleer güçlerin meydana gelmesi, uzay çalışmalarının başlaması ile yeni bir çağ başladı.



    İslâm Dîninde İlim
    İslâmiyet, ilmin tâ kendisidir. Kurân-ı Kerîm'in birçok yerinde, ilim emredilmekte, ilim insanları övülmektedir. Meselâ Zümer sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen; “Bilenlerle bilmeyenler hiçbir olur mu? Bilenler elbette kıymetlidir!” buyruldu.

    Resûlullah'ın (sav), ilmi öven ve teşvik buyuran sözleri, o kadar çok ve meşhurdur ki, başka dinde olanlar da bunları biliyor. Meselâ İhyâu Ulûmiddîn, İbn-i Mâce'nin Sünen'inde ve Mevdû'ât-ül-Ulûm kitaplarında, ilmin fazîleti anlatılırken, “İlmi, Çin'de de olsa, alınız!” hadîs-i şerîfi yazılıdır. Yâni dünyânın en uzak yerinde ve kâfirlerde de olsa, gidip ilim öğreniniz! Bir hadîs-i şerîfte de; “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız.” buyruldu. Yâni bir ayağı mezarda olan seksenlik ihtiyarın da çalışması lâzımdır. Öğrenmesi ibâdettir.

    Peygamberimiz: “Yârın ölecekmiş gibi âhirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâ işlerine çalışınız.” buyururken diğer hadîs-i şerîflerde de: “Bilerek yapılan az bir ibâdet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir” ve “Şeytanın bir âlimden korkması, câhil olan bin âbidden korkmasından daha çoktur” buyurmuştur.

    İslâm dîninde kadın, kocasının izni olmadan nâfile hacca gidemez. Yolculuğa, misafirliğe gidemez. Fakat, kocası öğretmezse ve izin vermezse, ondan izinsiz, ilim öğrenmeğe gidebilir. Görülüyor ki, Allah (cc)'ın sevdiği, büyük ibâdet olan hacca izinsiz gitmesi günâh olduğu hâlde, ilim öğrenmeye izinsiz gitmesi günâh olmuyor. Her Müslüman'ın önce din, sonra dünyâ bilgilerini öğrenmesi lâzımdır.

    İlim hakkındaki hadîs-i şerîflerde buyruluyor ki:

    Allah (cc) bir kimseye iyilik etmek isterse, onu dinde âlim yapar ve ona doğru yolu ihsân eder.

    Ümmetimin âlimleri İsrâiloğulları'nın peygamberleri gibidir.

    Temiz ve müttakî (Allah-u teâlâdan korkan, haramlardan sakınan) bir âlimin arkasında namaz kılan, İsrâiloğulları'nın peygamberlerinden birinin arkasında namaz kılmış gibidir.

    Göklerde ve yerde olanlar, âlim için istiğfâr ederler.

    Peygamberlik derecesine en yakın olan insanlar din âlimleridir. Çünkü din âlimleri, insanları peygamberlerin gönderildikleri şeye çağırırlar.

    Ümmetimden iki kısım insan iyi olursa, insanlar da din husûsunda iyi olur. Bunlar âlimler ve devlet reisleridir.

    Âlimin âbid üzerine üstünlüğü, benim sizin en aşağınız üzerine olan üstünlüğüm gibidir.

    Kıyâmet gününde üç kısım kimse şefâat eder. Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehîdler.

    Âlimle âbid arasında yüz derece vardır. İki derecenin arası yetmiş senelik mesâfedir.

    Allah (cc)'ın Cehennem'den âzâd ettiklerine bakmak isteyen, ilim talebesine baksın! Nefsim yed-i kudretinde olan Allah-u teâlâya yemin ederim ki, bir âlimin kapısına giden ilim talebesine her adımı için Allah (cc) bir yıllık ibâdet sevâbı yazar ve Allah (cc)'ın Cehennem ateşinden âzâd ettiği kullarından olduğuna melekler şâhitlik eder.

    İlim öğrenmek, erkek ve kadın her mü'mine farzdır.

    Ey Ali! Ya âlim ol, ya ilim talebesi ol, yâhut da dinleyici ol. 4. olma, helâk olursun!

    Müslümanların öğrenmesi lâzım olan ilimlere “Ulûm-i İslâmiyye” (İslâm bilgileri) denilerek önce ikiye ayrılmıştır. Bunlardan birincisine “ulûm-i nakliyye”, ikincisine “ulûm-i akliyye” denir.

    Ulûm-i nakliyye: Yüksek din bilgileri olup, 8 büyük kısma ayrılır: İlm-i tefsîr, İlm-i usûl-i hadîs, İlm-i hadîs, İlm-i usûl-i kelâm, İlm-i kelâm, İlm-i usûl-i fıkıh, İlm-i fıkıh, İlm-i tasavvuf (ilm-i ahlâk) şeklinde sıralanan bu sekiz ana ilim de kendi içlerinde bir çok dala ayrılır.

    Erkek ve kadın her Müslüman'ın bu sekiz bilgiden kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerinde lüzumu kadarını öğrenmesi farz-ı ayndır. Bu bilgilerin kaynağı dörttür ve buna; “edille-i şer'iyye” denilir. Bu bilgiler zamanla değişmez. Bir insan kendi görüşü ile bu bilgilerde değişiklik yapamaz.

    Ulûm-i akliyye: Bunlara tecrübî ilimler de denir. Bunlar: Fen bilgisi ve edebiyât bilgisi olmak üzere ikiye ayrılır. Bunları Müslümanların öğrenmeleri farz-ı kifâyedir. Herkes kendi mesleği ile ilgili ilimleri tahsil etmeli, mümkünse mütehassıs olmalıdır. Bunlar zamanla değişebilir. Çeşitleri çoğalıp sayıları da artabilir. Bunlar akıl yoluyla elde edilen bilgilerdir. Aklî ilimlerle ilgili en mükemmel çalışmaları da yine Müslümanlar yapmıştır. Çeşitli ilimler, bunların mevzuları, kaynakları, bunlar üstüne yazılmış kitaplar ve yazarları hakkında bir çok eser telif edilmiş, içlerinden Keşf-üz-Zünûn gibi yüzlerce ilmin sayıldığı ve yeterli mâlumâtların verildiği kitaplar bütün dünyâca meşhur olmuştur. Mevdûât-ul-Ulûm kitâbında 500'den fazla ilmin tasnifi yapılmıştır.

    İslâmiyet'te İlim Elde Etme Yolları
    İnsanın her şeyi bilmesi, üç vâsıtadan birisiyle elde edilir. Bunlar:

    1. His (duygu) organı: His organları göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bunların hastalıklardan sâlim olduğu zaman, bir şey hakkında elde ettiği bilgiye güvenilebilir. Gözün, renk körü olduğu zaman gördükleri yanlıştır. Sinir sisteminin bozuk, nezle ve grip olduğu zaman derinin duyarlılığı azalır.

    2. Akıl: Akıl ile bilmek iki şekilde olur. Düşünmeden hemen bilinirse “bedîhî” denir. Düşünmekle bilinirse, “istidlâlî” denir. Her şeyin, kendi parçasından büyük olduğunu bilmek bedîhîdir. Hesapla elde edilen bilgiler, istidlâlîdir.

    His (duyu) organları ve akıl ile birlikte elde edilen bilgilere (tecrübî bilgi) denir. Bunlar, çeşitli deneyler sonucu elde edilen bilgilerdir. Aklî ilimler yâni fen bilgileri, his (duyu) organları ve akıl ile tecrübe edilerek elde edilir.

    3. Güvenilir haber: Buna “haber-i sâdık” da denir. Din bilgileri bu yolla bilinir. Güvenilir haber ikidir:

    a) Tevâtür haberleri: Her yüzyılın güvenilen insanlarının hepsinin söylemesidir.

    b) Peygamber haberleri: Peygamberlerin, Allah-u teâlâdan vahiy yoluyla alıp, insanlara bildirdiği bilgiler.

    İmâm-ı Gazâlî, El-Münkızü-ani'd-Dalâl kitabında diyor ki: Akıl ile anlaşılan şeyler, his organlarıyla anlaşılanların üstünde olduğu ve bunların yanlışını çıkardığı gibi, akıl da peygamberlik makâmında anlaşılan şeyleri kavramaktan âcizdir. İnanmaktan başka çâresi yoktur. Akıl, anlayamadığı şeyleri nasıl ölçebilir? Bunların doğru ve yanlış olduğuna nasıl karar verebilir?

    Nakil yoluyla anlaşılan, yâni peygamberlerin söyledikleri şeyleri, akılla araştırmaya uğraşmak, düz yolda güç giden, yüklü bir arabayı, yokuşa çıkarmak için zorlamaya benzer. At, yokuşa doğru kamçılanırsa, ya yıkılıp çabalaya çabalaya canı çıkar, yâhut alışmış olduğu düz yola kavuşmak için sağa sola ve geriye kıvrılarak arabayı yıkar ve eşyâlar harâb olur. Akıl da, yürüyemediği, anlayamadığı âhiret bilgilerini çözmeye zorlanırsa, ya çıldırır veyâ bunları alışmış olduğu, dünyâ işlerine benzetmeye kalkışarak yanılır, aldanır ve insanları da aldatır. Akıl; his kuvveti ile anlaşılabilen ya da hissedilenlere benzeyen ve onlara bağlılıkları bulunan şeyleri birbirleri ile ölçerek, iyilerini kötülerinden ayırmaya yarayan, bir miyardır, bir âlettir. Bunların dışındakilerin hakîkatlerini anlama konusunda şaşırıp kalır. O hâlde, Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla danışmaksızın inanmaktan başka çâre yoktur. Görülüyor ki, peygamberlere tâbi olmak, aklın gösterdiği bir lüzumdur ve aklın istediği ve beğendiği bir yoldur.

    İslâmiyet ve Fen
    İslâmiyet, fen ilimleriyle uğraşılmasını Müslümanlardan istemektedir. Fen; “mahlûkları, hâdiseleri görmek, inceleyip anlamak ve deneyip benzerini yapmak” demektir. Bunları Kurân-ı Kerîm emretmektedir. Fen bilgilerini ve sanat öğrenmek, en modern harp silâhlarını yapmaya uğraşmak, devletin ve Müslümanların görevidir. Müslüman olmayanlardan daha çok çalışmamızı dînimiz emretmektedir. O hâlde İslâmiyet, fenni, tecrübeyi, müsbet çalışmayı emreden dinamik bir dindir.

    İslâmiyet'in hükümlerini iyice kavramış ve bugünkü medeniyetin temelini teşkil eden fen kollarının târihçesini incelemiş bir fen adamı, târih boyunca hiçbir zamanda, hiçbir teknik başarının, hiçbir fennî hakîkatin, İslâmiyet'e karşı durmadığını ve dâimâ ona uygun bulunduğunu pek açık olarak görür. Nasıl uygun olmasın! Zâten tabiatı incelemek ve madde ile kuvvet üzerinde çalışmak, İslâmiyet'in emrettiği bir şeydir. Allah (cc), Kurân-ı Kerîm'in birçok yerinde meâlen; “Sizden evvel gelip geçenlerin hayatlarını, gittikleri yolları ve başlarına gelenleri, gözden geçirip, onlardan ders alınız. Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceleyiniz. Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız. Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hâkimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız.” buyuruyor.

    Allah (cc), İslâmiyet'in temeli olan îmânı, tecrübeye ve aklı kullanmağa bağlamıştır. Yâni Müslümanlık binâsı, bu iki esas üzerine kurulmuştur. Diğer bütün ibâdetler, iyilikler, itâatler hep, bu îmân ağacının dalları, budaklarıdır. Allah (cc), Kurân-ı Kerîm'in birçok yerinde, kâfirleri, neden akıllarını kullanmadıkları için ve neden yerleri, gökleri ve kendilerini inceleyerek düşünmedikleri ve böylece îmâna kavuşamadıkları için, azarlamakta ve aşağılamaktadır. Büyük İslâm âlimi Seyyid Şerîf Cürcânî diyor ki: “Aklı olan, iyi düşünen bir kimse için, astronomi ilmi, Allah (cc)'ın varlığını anlamaya çok yardım eder.” İmâm-ı Gazâlî'nin; “Astronomi ve anatomi bilmeyen, Allah (cc)'ın varlığını ve kudretini anlayamaz” sözü meşhur olmuştur.

    Günümüzde Fen Bilgileri
    20. yüzyıldaki ilmî buluşlar, birçok ilmî teorileri altüst edercesine gelişti. Bu buluşlar insan yaşayışını da etkiledi. Wilhelm Konrad'ın Röntgen şuâları; Antoine Henri Becquerel'in radyoaktiviteyi fark etmesi; 1900 yılında Mendel kânunlarının çıkışı; 1901 yılında Max Planck'ın kuantum teorisi; Pierre ve Marie Curei'nin radyumun radyoaktif radyasyonu; 1905-1916 seneleri arasında Albert Einstein'in relativite ile ilgili teorileri ve Baron Rutherford'un 1919 yılında atomu parçalayarak atom teorisinin gelişmesi son yüzyılın ilmî buluşları arasında sayılabilir.

    1950'lerde başlayan uzay çalışmaları ile ilimde yeni bir çığır açıldı. Uzayda zamanla yeni galaksiler meydana geldiği, her uzay cisminin kendine has manyetik sâhaları olduğu ortaya çıkarıldı. Elektronik ilminin uzay çalışmalarındaki yardımları küçümsenmeyecek ölçüde büyüktür. Elektronik bilgisayarların geliştirilmesi insan hayâtını etkilemiştir. Atomun yapısı hakkında bilgiler genişlemiş, nükleer enerji hem enerji kaynağı olarak hem de atom ve nötron bombaları şeklinde savaş vâsıtası olarak kullanılmaya başlamıştır.

    Tıp sâhasında ise organ nakli, açık kalp ameliyatları, sun'î derinin îmâli gibi tedâvî usûllerine geçilmesinin yanı sıra; teşhis metotları ve âletlerinde de elektronik cihazların devreye girmesiyle büyük gelişmeler sağlandı.

    Haberleşme sâhasında telgraf, telefon ve radyo gerilerde bırakılıp; televizyon, video, uydular aracılığıyla haberleşme günlük hayâta uygulanarak “mesâfe” faktörü her geçen gün biraz daha önemini kaybetmektedir.[1]
  • 1224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba :) Bu kitabı ve tarih ilmini çok önemsiyorum seviyorum etrafta bilen çok insan var aslında ama okunma sayısı çok değil malesef keşke daha fazla okunsa "coğrafya kaderdir"üzerinden bilinmese bu güzel eser ahhh keşke...

    Baktigimiz da kitabül iber ve divanül mübtedei vel haber fi eyyamil arab vel acem vel berber ve men aserehüm min zevissultanil ekber" çalışmasının sadece birinci cildininden müteşekkil aslında ayrı 7 cilt var bu eser sadece önsöz kısmını içeriyor o şekilde .İşte böylesine özgün bir yapıya sahip ilk cilt, dönemsel tarih, coğrafya ve güncel politika konularını ele alıyor.

    ibni haldun`un mukaddime kitabını okuduğumuzda onu ümran ilmini kurmaya götüren yegane sebebin tarih ilmi ile ilgili bazı sorun ve kaygıları olduğunu görebiliriz.çünkü o yeni bir tarih kaleme almanın gerekli olduğunu savunmuştur.

    Kitap konusunda Dergâh yayınevine teşekkür ediyorum eseri oldukça iyi çevirmişler üstelik türkçede çevirisi çok fazla yok ve yorumlar katılarak yapılan özgün çeviriler az. Okuduğumda oldukça anlaşılır buldum bir solukta okumadım tabi sindirerek okumaya çalıştım üzerinde çok not aldığım düşündüğüm kısımlar oldu.Büyük islam alimi Ibni Haldunun ruhuna rahmet diliyorum bu güzel eseri Yazdiklari icin..

    İbni Haldun’un tasarısının kapsamı daha okuyucuların dikkatine sunduğu ilk satırlarıyla kendini gösterir. ,Eser eksiksiz bir Evrensel Tarih’tir. Olayların nedenlerini verir. Tarihin felsefesini bir bütün olarak içinde taşır. Olayların nedenlerinden ve aynı zamanda bizzat olgulardan çıkarılacak dersleri açıkça ortaya koyar. Onun içindir ki yapıta, Arapların, Perslerin ve Berberilerin tutumları ve onların zamanlarının egemen olduğu görülür.


    Söze kitabin önsöz kısmında Ibni Haldunun Eseri yazma sebebini ele almasiyla geçen kısımdan bahsederek başlamak istiyorum;

    Bu eserde umranın ve medenileşmenin hallerini, zatî arazlardan olmak üzere insan topluluklarına arız olan hususları açıkladım. Bu açıklamalar, olan şeylerin illet ve sebeplerini anlama konusunda sana faydalı olacak, devlet sahiplerinin ve hükümdarların, devlete açılan kapıdan nasıl girdiklerini sana tarif edecektir. Hatta bu sayede taklitten el çekecek, senden önceki ve sonraki nesillerin, hâdiselerin durumlarına vâkıf olacaksın.
    Mukaddime..

    İbn Haldun’un muhteşem eseri Mukaddime belki de en güzel tavsîfini Cemil Meriç’te bulur düşününce : “Bazen revak saraydan daha muhteşem. İbn Haldun'un Mukaddimesi gibi” Günümüzde değerlendirmeye tutulduğunda içerisinde pek çok ilimle alakalı mevzu içeren, pek çok ilmî disiplinin sahasına giren Mukaddime her şeyden önce şüphesiz tarihte bir usûl koyma iddiasını taşır daha çok.

    İbn Haldun’a göre sıradan, hatta gaflet içerisindeki kişilerin bile öğrenmek için heveslendikleri tarih ilmi aslında hiç de basit bir ilim değildir, anlaşılması derin bir vukûfiyet ister. Öyle ki bu ilmin sahip olduğu değer kendisinin hikemî ilimlerden sayılmasını da zorunlu kılar.

    Kendi dönemine kadar gelen tarihçilik literatür müktesebâtına vâkıf olduğu anlaşılan İbn Haldun, bu tarihçileri tenkîd etmekten de geri kalmaz. İslam tarihinde büyük tarihçilerin varlığını inkar etmemekle birlikte özellikle bu büyük tarihçilerden sonra gelen ve bunları asalak tarihçiler olarak tavsîf eden İbn Haldun, belli bir tarih usûlüne sahip olmadıkları için gelen haberlerin yalan yanlış pek çok rivayetler harmanlandığını ifade eder.İbn Haldun’a göre İslam tarihçiliğinde asıl problemler de işte burada başlar. Sonra gelen kimi tarihçilerin öncekilerin mukallidi olduğunu söyleyen İbn Haldun onlar hakkında “budala” ve “ahmak” kelimelerini kullanmaktan da çekinmez.

    Eserde dikkatimi en çok çeken kısım şu oldu ;

    ibni haldun konusunda islam coğrafyası, yaşadığı dönem, yaptığı görevler dikkate alındığında en dikkat çekici tarafı burda devlet düzeninin dinsel kurallara dayanmak zorunda olmadığı iddiasıdır.

    toplumu öne aldığı konulardan bahsederken ; peygamberlik kurumunu insanlığın yaşamı için zorunlu görmediğini, dinin, kabile gücüyle gerçekleştirilebildiğini kabile gücü olmasaydı peygamberin başarılı olamayacağını, bu güç olmasaydı hiç bir peygamberin başarılı olamayacağını dile getiresi oldu Peygamberimiz dönemini de sav düşündüm.

    Haldun’a göre tarihçinin vazifelerinden biri de kendi döneminin şahitliğini yapmaktır. Daha öncekiler bunu yapmış olmalarına rağmen sonra gelen bu tarihçiler işin içinden çıkamadıkları için kendi dönemleriyle alakalı bir birikim ortaya koymamış, bunun yerine kendilerinden önceki tarihçilerin naklettikleri bilgileri nakledegelmekten başka bir şey yapmamışlardır.Ayrıca eserlerini doğru olmayan hakimlerle dolduranlar için  İlk problem budur.
    Suan günümüze baktığımızda bu durumu görüyoruz zaten.Kitapta dediği gibi Ibni Haldun
    (Hakîkatin kudretine mukâvemet edilemez .)

    Kesinlikle youtube üzerinden Ihsan Fazlıoğlu hocadan dinleyin seri olarak üstelik tavsiye ederim.

    https://youtu.be/aRrz00tnuIw

    KİTABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM..
    iyi okumalar:)
  • Şubat ayı erken kitap alımı:)
    1.Yastıkname
    2.Vasatlar için Peri Masalı
    3.Büyücü
    4.Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar&Ötekiliği Yorumlamak
    5.Denizi Yitiren Denizci
    6.Kumların Kadını
    7.Hızır-İlyas Kültü
    8.Mimesis:Batı Edebiyatında Gerçekliğin Tasviri
    9.Dedem Korkudun Kitabı
    10.Saraydan Sokağa Oyun
    11.Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar
    Not: Kitap Yurdun’da Kabalcı Yayınları’nın bazı kitaplarında %65’e varan indirimler var:)
  • 60 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Bilinmeyen Bir “Adamın” Öyküsü olarak gördüğüm, fakat “Bilinmeyen Bir ‘Adanın’ Öyküsü olan kitap :) Gerçi kralın âlimi her erkeğin bir ‘ada’ olduğunu söylüyormuş (s.36). Kitap bana erkekten daha çok, her insanın kendisini keşfetmek için bir arayışa sahip olması gerektiği iması verdi. Biraz Küçük Prens tadında fakat içsel arayışı semboller yönüyle ortaya koymakta. Ben çok beğendim, tavsiye ederim.
  • İbrahim
    İbrahim Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler'i inceledi.
    168 syf.
    ·
    Aslında çok güzel bir kitap ama bazı fıkhı ve meseleler araştırıp öğrendiğim kadarıyla yanlış. Vadeli mal satın alımı ilmihalden bakılırsa, koşullar sağlanıyorsa caizdir. Bu mesele haramdır , İslam'da böyle birşey yoktur diye bir çırpıda kenara atılacak cinsten değil.

    Gözüme çarpan başka bir durum yok gayet bilinç açan bir kitap mutlaka okunmasını tavsiye ediyorum. Iyi okumalar.
  • Mezhepsizlik demek, Resulullah efendimizin vârisleri olan âlimlere düşmanlık demektir. Suizan ve iftira demektir. Hadis-i şerifte, (Âlim Allah’ın güvendiği kimsedir, Resulullahın vârisidir) buyuruluyor.

    Kendisine güvenilmeyip dil uzatılan Hadika’nın sahibi kimdir?

    Hadika’nın sahibi Abdülgani Nablusi hazretleridir. Fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufta çok derin âlim idi. Yüzden fazla değerli kitap yazdı. Hadika kitabı, imam-ı Birgivi’nin Tarikat-i Muhammediyye’sinin şerhidir. Allah’ın güvendiği ve Resulullahın vârisi olan böyle bir âlim, kitabına tetkik etmeden, rastgele bir hadis alır mı? İmam-ı Gazali hazretlerine yapılan gaflet ve ihmallik iftirası bu zata da yapılıyor.

    Mezhepsiz Şevkani, Beydavi tefsirinde uydurma hadis olduğunu söylüyor. Zahir ve bâtın ilimlerinde kâmil dört mezhebin inceliklerini iyi bilen, derin âlim, veliy-yi-kamil, ârif-i billah seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: Beydavi, tefsir ilminde, en büyük makama yükselmiştir. Her meslekte senettir. Her mezhepte önderdir. Her düşüncede rehberdir. Her fende mahir, her usulde bürhan, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksektir. Böyle derin bir âlimin tefsirinde mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri söyleyenin dili, inananın kalbi, dinleyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acaba, bu büyük ilim sahibi, mevdu hadisleri sahihlerinden ayıramaz mı idi? Yoksa, hadis uyduracak kadar ve böyle yapanlar için, Resulullahın bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi? Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir âlimin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Bu, “Resulullah böyle söylemedi" demek değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır; fakat başka müctehide göre sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır) buyuruldu. İctihad ictihadla nakzedilemez ve Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis var denilemez.

    Sual: Tarihte Hadis uyduranlar olduğuna göre âlimlerin kitaplarında uydurma hadis yok mudur?
    CEVAP
    Hadis uyduranlar olmuş ise de, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında asla uydurma hadis yoktur. Çünkü onların her biri, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) ve (Âlimler, Allah’ın güvendiği kimselerdir) gibi hadis-i şerifler ile övülen büyük insandır. Hadis uydurmanın ve uydurma hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bilirler. (Söylemediğim sözü hadis diye bildiren Cehenneme gidecektir) hadis-i şerifini nakleden o âlimler, kitaplarına nasıl olur da uydurma hadis alabilirler?

    Resulullahın vârislerine olan itimadı sarsmak için böyle iftira ediyorlar. Bir müctehid, başka bir müctehide hata ettin demez. Çünkü Mecelle’de (İctihad ictihadla nakzedilemez) buyuruluyor. (Madde 16)

    Dört mezhepte birbirinden farklı hükümler vardır. Fakat hiçbiri, diğerini sapıklıkla, hata etmekle itham etmemiştir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki]

    (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]

    Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafii’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması farklıdır. Bir müctehidin sahih dediği bir hadise, başka bir müctehid mevdu diyebilir.

    Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir hadise mevdu derse, diğer müctehidler buna sahih diyebilir. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için "Mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur" der. Yani bu sözün hadis olduğu bence anlaşılamamıştır, der. Yoksa "Bu söz, Peygamber efendimizin sözü değildir" demek istemez. Aynı hadis için başka bir müctehid sahihtir diyebilir. Sahih olduğunu söyleyen müctehid ötekine, "Peygamber efendimizin bu sözüne nasıl mevdu dersin?" demediği gibi öteki de, "Bu uydurma söze sen nasıl hadis diyebilirsin?" demez. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43]

    (Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) [Nahl 43]

    (Bunun hükmünü peygambere ve ülül-emre [âlimlere] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83] [Âyet-i kerimede geçen ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)]

    (Allah’tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28]
    [Allah’tan korkmak büyük mertebedir. Peygamber efendimiz (Allah’tan en çok ben korkarım) buyurdu. (Buhari)]

    (Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) [Zümer 9]
    Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:
    (Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi]

    (Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.) [İ. Neccar]

    (Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdi]

    (Bilmediklerinizi salih [âlim]lerden sorup öğrenin!) [Taberani]

    Mezhebe uymanın lüzumu
    Allahü teâlâ ve Resulü, âlimleri böyle överken, onların kitaplarında uydurma hadis olduğunu söylemek ne kadar çirkin iftira olur. (Uydurma hadis), bu sözü Allah Resulü söyledi diye iftira etmektir. Sıradan bir müslümanın bile hayalinden dahi geçiremiyeceği bu iftirayı, bir ehl-i sünnet âlimi hiç yapabilir mi?

    Eğer herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor. İki hadis-i şerifin birbirine zıt gibi olduğunu gören, mezhebinin hükmüne uyar. Zaten müctehid olmayanın hadis-i şerifle amel etmesi, hüküm çıkarmaya kalkması caiz olmaz.

    Her müslümanın dört hak mezhepten birine uyması gerekir. Uymayanın mülhid olacağını imam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead kitabında bildiriyor.

    Dört mezhepten birine uymayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılanın da sapık veya kâfir olacağı S. Ahmet Tahtavi hazretlerinin Dürr-ül-muhtar haşiyesinde yazılıdır. Abdülgani Nablüsi hazretleri de, (Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır!) buyuruyor. (Hadika)

    Ne söyleyeceklerini bile şaşırdılar
    Sual: Hadis düşmanları, (Bir hadise, bir âlim uydurma demişse, o hadise bin âlim sahih dese de, o hadis artık, damgayı yemiştir, onunla amel etmeyi içime sığdıramam) diyorlar.
    CEVAP
    Düşmanlık veya sapıklıklarından ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini bile şaşırdılar. Ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. Bir kâfir, bir casus müslüman görünüp, din adamı görünüp, (Kur’anı değiştirdiler, çok âyeti çıkardılar veya eklediler) dese, şimdi bunlar bu haine inanıp, Kur’an-ı kerimi de içlerine sığdıramayacaklar mı? Ona da mı damgayı yemiştir diyecekler? Acaba bunlar, ingiliz casuslarının kurduğu Vehhabiliği, Yahudilerin ortaya çıkardığı Rafiziliği içlerine nasıl sindiriyorlar?

    Bunlara soruyoruz, siz namaz kılıyorsanız, imam arkasında Fatiha okuyor musunuz? Şafiilerin okuması farzdır, Hanefilerin de okumaması vaciptir. Okursa tahrimen mekruh işlemiş olurlar. Mezhepsizler okuyoruz derlerse, Hanefi âlimlerine muhalefet etmiş olurlar, okumuyoruz diyorlarsa, o zaman Şafii âlimlerine muhalefet olur. Böyle namazı içlerine nasıl sindirebiliyorlar ki?

    Hadis ilminde müctehid bir âlim, bazı âlimlerin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Müctehidin böyle demesi; “Bu hadisi, Peygamber efendimiz söylememiştir" anlamında değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır [sahih değildir]; fakat başka müctehide göre hadis sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Bana göre doğrusu bu der; fakat farklı ictihadda bulunan müctehide söz söylemez. Birinin uydurma [sahih değildir] demeye yetkisi varsa, ötekinin de sahih demeye yetkisi vardır. Bunun için hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalı, din cahili veya düşmanlarının oyunlarına gelmemelidir.

    Sual: Uydurma hadis olmaz diyorsunuz. Unutmayın bizim iki katımız olan Hıristiyan âlemi bile bir çok hadisin uydurma olduğunu söylüyor. Bu kadar insanları hiçe mi sayıyorsunuz?
    CEVAP
    Biz uydurma hadis olmaz demedik. Hakiki İslam âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olmaz dedik. Diğer yandan, İslamiyet’e inanmayan hıristiyanların, Peygamberimize, Kur’an-ı kerime inanmayan hıristiyanların, bazı hadisler hakkındaki sözlerinin ne önemi var? Sahih dedikleri hadis var mı ki? İkincisi Hıristiyanlar, bizim iki katımız kadar değil. Öyle bile olsa ne önemi var? Hıristiyanlardan sayıca fazla Çinli ile Japon var. Hepsi Budist. Bir sürü dinsiz insan da var. Hepsi Hıristiyanların iki katından fazladır. Ama Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

    Sual: Çelişkili hadislere bir örnek vereyim. Kur’anda Allah kullarına yapamayacakları hiçbir işi vermeyeceğini söylüyor. Buna rağmen sizin hadislerinize göre ise; Hazret-i Muhammed miraca çıktığında Allah ile namaz hakkında bir pazarlığa giriyor. Ümmetim bu kadarını yapamaz 50 vakit namaz sayısını azalt demiyor mu? Hiç böyle şey olur mu?
    CEVAP
    Bekara suresinin sonunda buyuruluyor ki:
    (Rabbimiz Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.) [Bekara 286]

    Bu âyet de gösteriyor ki önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklenmişti, Peygamber efendimizin hürmetine bu ümmete kaldıramayacağı yükler verilmemiştir, dileseydi öteki ümmetlere yüklediği gibi bize de yüklerdi. Bu Resulullahın ümmetine Allahü teâlânın bir ihsanıdır. Sonra 50 vakit emretse yapılamaz mı idi? Beş vakte indirildiği halde her Müslüman kılabiliyor mu? Beş vakti severek kılan 50 vakti de kılabilirdi. Ama kolaylık olması için beşe indirilmiştir. Bu husus Buhari ve Müslim gibi İslam dininin en sahih iki hadis kitabında bildirilmektedir. Pazarlığa girmiyor, bu senin gibi hadis düşmanlarının bir iftirasıdır. Allah’a yalvarıyor istirham ediyor, rica ediyor niye pazarlık kelimesini kullanıyorsun?

    Sizin hadisler diyorsun. Sen Müslüman değil misin, misyoner misin veya 19 cu musun? Sen hadislere inanmıyor musun? Kur’an-ı kerimde baştan sona kadar Resulüme uyun, Onun sözlerine tâbi olun buyuruluyor. Bir de niye Peygamber efendimiz demiyorsun da Hazret-i Muhammed diyorsun? Sen hangi dindensin?

    Sual: Hazret-i Musa’nın akıl vermesi ile, Hazret-i Muhammed’in Allah’tan böyle bir teklifte bulunması normal olabilir mi hiç? Çelişki değil mi?
    CEVAP
    Namazlarda olsun namazlardan sonra olsun Allah’a dua etmiyor muyuz? Ya Rabbi kazadan beladan koru diye dua etmiyor muyuz? Şunu ver bunu ver demiyor muyuz? Peygamber efendimizin de istemesi normal değil mi? Musa aleyhisselam tecrübesine göre tavsiye ediyor. Önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklendiğini biliyordu. Bunun çelişki neresindedir? Sonra bu hadis-i şerif İslam tarihinde en kıymetli iki hadis kitabında vardır. Bütün İslam âlimlerinin onayladığı iki kitap. Asırlardır gelen bütün İslam âlimleri, bütün mezhep imamları bunu onaylamıştır. Ancak yeni türediler ve misyonerlerin oyuncakları buna itiraz etmişlerdir. Bunda itiraz olunacak ne var ki? Buna itiraz etmek bütün İslam âlimlerini bir kalemde silip atmak demektir. Halbuki Allahü teâlâ (Bilmiyorsanız zikir ehline = âlimlere sorun) buyuruyor. (Âlimler çok kıymetli insanlar) buyuruyor. Kendi aklını âlimlerin ilminden ve aklından üstün mü biliyorsun?