• 279 syf.
    Kitabı bitirip kapatınca “nolucak şimdi, güzeldi ama bunlar ne işime yaradı sanki? “ dedirten cinsten değil tam tersi etki yapan, uygulanabilirliği ve fayda alımı yüksek bir kitap. Okumuş olmaktan çok memnunum. Kitabın vaadi karı kocalık üzerine de olsa nişanlı, evli, sevgili diye kategorize etmeden çevrenizdeki her türlü insan ilişkileri için -bence güzel- reçeteler içerir.
  • Hatipoğlu’nu değerlendirmey düşunuyorum. Goldziher’in değerlendirilecek bir tarafı yok. Hadis tarihini siyasî, fıkhî ve kelamî çatışmaların bir sened eklenerek hadis formunda Peygamber’e isnadı olarak görüyor. Bunun nesini değerlendireceksin?! Ebu Yusuf uydurmacı, İmam Muhammed yalancı, Buharî sahtekar olunca bunun değerlendirmeye alınacak bir tarafı olabilir mi? Olamaz, ancak görüşlerinden haberdar olmak lazım. Onun için Goldziher’in hadis tarihini nasıl gördüğüne dair bir takım görüşleri serdedilebilir.

    Burada benim için önemli olan Goldziher’in görüşleri değil, Hatipoğlu’nun onu nasıl gördüğüdür. Onun için mukaddimeden yola çıkarak bir değerlendirme yapmak istiyorum. Hemen başta söyliyeyim ki, emek başka övgü başka bir şeydir. Gerçekten Goldziher büyük bir emek ortaya koymuştur. Bu emeğe saygı duyulur. Bu saygı, övgü değil, sadece hakkı teslim etmektir. Hem ben niye Goldziher gibi bir oryantalisti öveyim ki? Allah aşkına o benim tarihimi, o benin alimlerimi, benim peygamberimi övgüyle mi anıyor? Her alimi yalancı, her alimi iktidarların maşası gören biri benim tarihimi övmek bir yana hakkını vermezken ben niye onu öveyim? Evet, ben onun gibi yapmayacağım ve hakkını teslim edeceğim: Goldziher ne olursa olsun, araştırmış, büyük bir emek ortaya koymuştur. Saygıyı hak etmektedir. Saygıyı hak eden de bir o değil, başka nice oryantalist araştırmacı var. Nitekim, kendisi de kendinden önce pek çok oryantalistten istifade etmiştir. Bu kadar.

    Peki mukaddimede ne yazıyor?

    Oryantalist de olsa bir eser elbette Türkçe’ye çevrilebilir, çevrilmelidir de. Bilim dünyasını gelişmelerden haberdar etmek lazım. Ancak mukaddimeye bakılırsa çevirinin ötesinde bir şeyler söyleniyor gibidir. Hatta eseri tanıtmak da mümkündür, ama tanıtmanın da ötesinde bir şey… Sanki Goldziher’i bilmemiz, ondan yararlanmamız isteniyor gibidir. Yararlanmanın ötesinde sanki onu benimsememize dair bir görünmez el algısı var gibi. Sanki Goldziher’i hakkıyla tanıyamamış, eserinden mahrum kalmışız intibaı uyandırıyor. Sanki Goldziher’den habersiz geçen bir hayata hayıflanmamız gerekir gibi bir arzu var. Sanki Goldziher olmasaydı, İslamî araştırmalar güdük kalırdı gibi bir izlenim uyanıyor.

    Hoca, mukaddimenin neredeyse her sayfasında bu eserin çok önemli bir eser olduğu, ondan müstağni kalamayacağımızı kalın çizgilerle vurguluyor. Belli ki, hoca bu çeviriyi anlamlı kılmanın peşindedir. Oysa Goldziher bilinmeyen biri değil, o kadar vurguya gerek var mı? İşte, diyor, 1970 yıllarda İngilizceye çevrilmiş olması, 2007’lerde hadis bölümünün Arapçaya çevrilmesi bilim adamlarının ondan müstağni kalamadıklarının delilidir. (s. 27) İnsan düşünüyor: Herhalde yabancı bir dilden hiçbir kitap bir kitap İngilizce ve Arapçaya çevrilmemiştir… Bu, Goldziher’e nasip olmuş. Eğer böyleyse hakikaten çok önemli bir kitap!

    Devam eder uslup: Türkçesini sunduğumuz pek değerli bir eser… Devrinin en büyük gayr-i Müslim islamiyatçısı… Goldziher, daha hayatta iken alim meslektaşları tarafından büyüklüğü kabul edilmiş ve İslami tetkiklerinin tartışmasız üstadı sayılmıştır. Hayranları arasında falan falan oryantalist varmış. (s. 14) Goldziher’in-tabir-i caizse- cerh-ta’dili için şahidlerimiz; bozacının şahidi şıracı kabilinden…

    Hani bu övgüler, oryantalistlerin oryantaliste övgüsü ise sorun yok, ama bunun altında bizim de hayran olmamız isteniyor gibi bir duyguya kapılıyor insan…Hayranlık demişken, gerçi bunun saklandığını da zannetmiyorum.

    Mustafa Sibaî, Goldziher’i hedef almış, M. Accac el-Hatib ise ona ağır ithamlarda bulunmuştur. (s. 15) Tabii insan üzülüyor doğrusu, böyle bir allameye öyle ağır eleştiri yapılır mı?! Ama durun, Goldziher’i anlayan biri vardı: M. M. Azamî. Onun garpta sarsılmaz mevkiini yakından bilen bir Müslümandı. (s. 15) İyi ki, garpta demiş! Yani garpta sarsılmaz bir mevkii var! İyi ki, müslümanlar içinde böyle dememiş! Yoksa alttan alta İslamî araştırmalarda da biz Müslümanlar nazarında sarsılmaz bir yeri var mı? Kim bilir! Azamî, Goldziher’in sarsılmaz yerini nasıl ifade etmiş? Şöyle: “Şarkıyat araştırmalarında araştırıcılara yol gösteren Mukaddes İncil gibi telakki edilmiştir.” (s. 16) Şimdi Azami ne yapmış oldu? Bir durum tespiti yaptı, bir hakkı teslim etti: Batılı oryantalistler için Goldziher aynen söylediği gibidir. Ama bana ne?! Ben de kitabına haşa Mukaddes Kur’an muamelesi mi yapayım? Acaba hocanın övgü olarak algıladığım cümleleri Azamî’nin yaptığı gibi durum tespiti olmasın!! Hiç sorun değil, şayet durum tespiti ise bütün sözlerimi geri alırım. Ama şunu hatırlatmadan geçemeyeceğim: Azamî’nin söylediğinin durum tespiti olduğunu nerden anlıyoruz? Oryantalistlere yönelik en ciddi eleştirileri yapmasından… Evet, hem de kitap çapında… Ancak hocanın oryantalistlerin metodolojilerine yönelik bir eleştirisini hatırlamıyorum. Bilgi hatası, anlama hatası, kaynak hatası tespitleri var, ancak zihniyet ve de hadis tarihine genel metodolojik bakışlarına yönelik bir eleştiri yok!

    Hocanın mukaddimesinin en önemli zaaflarından biri Goldziher’e yönelik İslam dünyasında ne tür tenkit çalışmalarının yapıldığı noktasındaki bilgi eksikliğidir. Sadece Sibaî ve Accac’ın adlarını zikretmek yeterli değildir, ki, bunlar oldukça eski sayılır. Hocanın literatür bilgisi iyidir. Bilimsellik adına bunların ortaya konulması gerekirdi. Belki de yoktur, onu bilemem. Öyle olsa bile “yoktur” denilebilirdi. Ama muhakkak var, biliyorum.

    Merhum Tayyip Okiç, Hatipoğlu hocalara Batıdaki mühim İslamoloji eserlerini muhakkak tanımanın ve onları bir Müslüman gözüyle ilmi tenkidden geçirmenin öneminden bahsederdi. (s. 18) Ne kadar güzel! “Müslüman gözüyle…” Gerçekten ne kadar güzel! Bu ifadeyi önemsiyorum. Ancak bu Müslüman gözü nasıl bir şeyse her gelene geç demeye ayarlı olmuştur. Bu “Müslüman gözü” nasıl bir şey örneklerle göreceğiz. Tabii bu tavsiye üzerine doktora öncesi Goldziher okumaları başlar. Ve doktora tezinin esasını da bu okumalar belirler. Hatta doktora tezini değil, hadise bakışını da bu okumalar belirler. Emevilerle ilgili kitabının -biraz mübalağa olacak ama- neredeyse her yanı Goldziher’den alıntılarla doludur. Sadece hoca değil herkes doktora tezinin tesiri altında kalabiliyor. Ancak hocada bu tesir gerçekten hadis tarihini yanlış okumaya varacak düzeyde ileri boyutta olduğu söylenebilir.

    Goldziher’i tezkiye edenler serisi bitmiyor. Zeki Velidi Togan, Fuad Köprülü, İsmail Hami Danişment ve Fuad Sezgin… Bunlar bana kalırsa -Fuad Sezgin hariç- çok da önemli değil; hiçbiri İslami ilimler araştırmacısı değil. Fuad Sezgin, Buharî’nin Kaynakları’nın başında Goldziher’e “büyük Arap Dil alimi” demiş, demiş ama onun iddialarını da bir bir çürütmüş! Hoca, sayfa numarası vermemiş, ben bir bakayım dedim, “Büyük dil alimi” ifadesine rastlayamadım, belki benim de gözümden kaçmıştır. Ama ilk sayfada Sezgin’in şu ifadesi var: “Goldziher’in hadis çalışmaları, büyük ölçüde Sprenger’den etkilenmiş görünmektedir.” (s. 23) Sezgin, büyük dil alimi demiş olsa bile bu bir durum tespiti olur, hakkı teslim etmektir. Buradan da şu ortaya çıkar: Dilde iyi ama hadiste çuvallamış! Gerçekten Sezgin, Buharî’nin kaynaklarının başında ve kitap boyunca Godziher’in iddialarını tek tek çürütmüştür. Hadisle ilgili tabir-i caizse boş konuştuğunu ortaya koymuştur.

    Evet, devam ediyor, Goldziher Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ini usulculerimizden daha iyi okumuştur. (s. 26) Ahmed Naim gibi usulculerimiz Goldziher’in kitaplarını okusaydı, hadis ve sünnetin ne olduğunu karıştırmazlardı! (s. 25) Ahmed Naim meselesine biraz sonra değineceğiz.

    Gençlere tavsiye! Goldziher’i okurken Yahudiliğe samimiyetle bağlı fakat Siyonist olmayan bir alim karşısında olduklarını unutmamalı, mesela onun Kur’an hakkındaki kanaatini bile daima dikkate almalılar! (s. 28) Dikkate almak mı? Goldziher Kur’an hakkında ne düşünüyor? Kur’an İslam Peygamberi’nin şahsî eseridir. Şimdi bu mu dikkate alınmalı? Ne demek dikkate almak? Herhalde burada sürç-i lisan vardır. Yani bu görüşünden bile haberdar olmaları lazım denileceğine dikkate almalılar demiş!!
  • 170 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Fakültede felsefe hocamızın "Bu kitabı okumadan mezun olmanız size ayıp olarak yeter" demesi üzerine gidip satın aldığım ancak okumasının mezuniyetimden aylar sonra nasip olduğu kitap.

    İbn Tufeyl'in kaleme aldığı bu eser, ilk felsefi roman özelliği taşımaktadır.

    Tamamen dış dünyadan soyut bir insanın, Allah'ın kendisini donatmış olduğu vasıflar neticesinde doğanın doğasına, varlığın hakikatıne vasıl olduğu bir düşünsel yolculuğunun hikayesini okuyacaksınız.

    Eser, üç farklı karakteri üç farklı bilgi türü ile eşlestirmistir. Bu üç karakterimizden Hay filozofu, Absal sufiyi, Salaman ise dini emirlere bağlı bir alimi temsil etmektedir.

    Kitap önce vahiy ile muhatap olmayan insanın dahi ilahi hakikatlere ulaşabileceği mesajı verecek gibi olsa da diğer karakterler bağlamında düşünürsek her insanın ilahi gerçeğe farklı yöntemlerle ulaşabileceği mesajını verir. Yani Hay Absal ve Salaman üzerinden üç farklı imanın mertebelerini irdelemektedir.

    Öykünün bitiminde evet, hakikat birdir ancak bu hakikate farklı yöntemlerle ulaşılabilir. Herkes filozof olamaz aynı zamanda çoğunluktan, şeri hükümleri yerine getirmenin ötesinde bir davranış beklemenin anlamsız olacağı sonucuna varılmaktadır.

    Harika manalar çıkaracağınız ders mahiyetindeki bu kısacık hikayeyi mutlaka okuyunuz efendim.

    Muhabbetle...
  • KİMLER İLİM ÖĞRENEMEZ?

    Eski âlimlerimiz "her şeyin bir engeli vardır, ilmin ise birçok engeli vardır" diyerek ilim öğrenmenin sabır, gayret ve emek isteyen bir süreç olduğunu ve ilim talibini bekleyen pek çok engelin olduğunu belirtmişlerdir.

    İlim öğrenmenin engelleri arasında ilim tâlibini aşan çeşitli dış engeller olabilir. Bu yazıda ilim tâlibinin kendisinden kaynaklanan iç engellerin bir kısmından söz etmek istiyorum.

    1. Merak (dert) sahibi olmayanlar ilim öğrenemezler.

    Merak ilmin anahtarıdır. Kişiyi bir şeyin ardına düşürecek olan meraktır. Eğer merakınız yoksa daha fazlasını istemezsiniz, elinizdeki ile yetinirsiniz. Oysa Kur'an'da Allah Resûlü'ne (s.a.v.) şöyle dua etmesi emredilmiştir:

    "De ki: Rabbim benim ilmimi artır." (Taha, 114)

    Nasıl ki acıktığınızda oturup yemeğin size gelmesini beklemiyorsanız, karnınızı doyurmak için "acaba ne yesem" diyerek düşünüp açlığınızı giderecek şeylerin peşinde koşuyorsanız işte öyle de zihniniz, aklınız acıktığında da aklınızı doyuracak bilginin peşinden gideceksiniz. Merak eden sorar, kendi zihinsel açlığını giderinceye kadar bilginin peşinden gider. Her bilgi, onda yeni bilgilere kapı açar. Hiçbir zaman "bu kadarı bana yeter" demez. Hep "daha fazla yok mu?" der.

    2. Hazırcı olanlar ilim öğrenemezler.

    İlim öğrenmek, arının yaptığı gibi binlerce çiçeği dolaşarak hepsinden öz elde edip bunları bal yapmaya benzer. Eğer arı farklı çiçekleri dolaşmasa o özleri elde edemez ve bal yapamaz. Kendisine şeker yedirilen arıların yaptığı balın sahte olduğunu, hiçbir besleyici özelliği bulunmadığını biliyoruz. Aynen bunun gibi de kendi meraklarının peşine düşmeyen, çaba ve gayret göstermeyip "bir kitap okuyarak", "bir hocaya sorarak" her şeyi öğrenmek isteyenler asla ilim öğrenemezler.

    Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasını düşünün... Hz. Musa, vahiyle bilgi alan bir peygamber olduğu halde Allah ona bir takım bilgileri doğrudan vahiy aracılığıyla vermeyip kendi katından ilim verdiği bir kuluna yönlendirdi. Hz. Musa ve yeğeni uzun ve meşakkatli bir yolculuk sonrasında Hızır'a ulaşabildiler.

    3. Taklid edenler ilim öğrenemezler.

    Taklid, Allah Resûlü (s.a.v.) dışında herhangi bir şahsın görüşünü "delilini bilmeksizin" kabul etmek demektir. Delilleri anlama ve araştırma imkânı olmayanların amelî meselelerde başkalarını taklid etmesi caiz görülse de bu durum söz konusu şahısların ilim sahibi olmalarına engeldir. İlim öğrenmek delili sormayı, soruşturmayı, aramayı gerektirir.

    Bu ise, Kur'an dışında herhangi bir kitabı kusursuz, Allah Resûlü (s.a.v.) dışında herhangi bir şahsı / âlimi / şeyhi masum ve günahsız kabul etmeye engeldir. Elbette âlimlerimize, hocalarımıza, üstadlarımıza saygı duyarız. Onlar bize ilim yolunu gösterdiği için minnettar oluruz ama son kertede hiç kimseyi masum bilmeyiz. Öğrendiklerimizi Kitap ve Sünnet'e arz ederiz.

    4. Ön yargılı olanlar ilim öğrenemezler.

    Herhangi bir kişi, grup, görüş lehine ya da aleyhine herhangi bir bilgi ya da belgeye dayanmaksızın ön yargıyla hareket edenler ilim öğrenemezler. İnsan, ön yargılarından arınıp "her şeyden, herkesten öğrenebileceğim şeyler bulunabilir" diye düşündüğünde alıcılarını sonuna kadar açacaktır. Unutmamalı ki yeryüzünün ilk bilgisini insan bir kargadan öğrendi. Kabil, kardeşi Habil'i öldürdüğünde onun cesedini ne yapacağını bilemedi ve Allah ona cesedi gömmesi gerektiğini bir karganın fiili ile öğretti. Demek ki insanın hayvanlardan bile öğreneceği şeyler bulunabilir.

    Hiç sevmediğimiz, nefret ettiğimiz, düşman saydığımız kimselerden bile öğreneceğimiz şeyler bulunabilir. Allah Resûlü, Bedir'de esir olarak alınan ve fidye ödeyecek parası bulunmayan kimselerin bir kısmını, on müslümana okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakmıştır. Demek kâfir de olsa ondan öğrenebileceğimiz şeyler olabilir.

    5. Âlime ve kitaba hürmet etmeyenler ilim öğrenemezler.

    Taklid ve taassup kötüdür ama bu demek değildir ki kendisinden ilim öğrendiiğimiz hocalarımıza ve ilim tahsilinde bize rehberlik eden kitaplara saygı duymayalım! Kur'an'da "kendilerine ilim verilenlerin derecelerle üstün kılındığı" [Mücadele, 11] belirtildiğine göre âlimin ve kitabın kıymeti bilinmeli. Saygıda kusur edilmemeli.

    6. Çapraz okumalar yapmayanlar ilim öğrenemezler.

    Bir konuyu öğrenmek istediğimizde o konuda tek bir görüşü okumak bizi doğruya götürmez. Lehte ve aleyhteki görüşleri okumak, araştırmak gerekir. Yüce Rabbimiz, müslümanların bir özelliğini anlatırken "onlar ki sözü dinleyip en güzeline tabi olurlar" [Zümer, 18] buyurmaktadır. Demek ki farklı sözleri olanları dinlemeli, sonra dinlediklerimizi zihnimizde muhâkeme etmeli, bunlar içinden en güzel bulduklarımıza uymalıyız.

    7. Kibirli olanlar ilim öğrenemez.

    İlim öğrenmek zahmete katlanmayı, âlime ve kitaba hürmet etmeyi gerektirdiğinden kendi benlikleri tavan yapmış olanlar, başkasından öğrenecek bir şeyi olmadığını düşünürler. Böyleleri nasipsiz kimselerdir. Eğer kibir yapacak olsa Hz. Musa "ben Allah'ın peygamberiyim, Hızır'dan öğrenecek bir şeyim yok" diyerek yapardı ama Allah'ın elçilerinde kibir olmaz.

    8. Keyfine düşkün olanlar ilim öğrenemez.

    İlim öğrenmek çalışıp çabalamayı, uykusuz kalmayı gerektirir. Nice geceler başkaları rahat döşeğinde uyurken bir meseleye kafa yormayı, şakakların zonklamasını gerektirir. Rahata, konfora, keyfine düşkün olanlar bu sıkıntıları göze alamayacakları için ilim öğrenemezler.

    9. İlmini amele yansıtmayanlar ilim öğrenemezler.

    İlim kuru kuruya malumat yığmak değildir. Aynı zamanda öğrendiklerini hayata geçirmek, nefsinden başlayarak Allah'ın sözünün, hükmünün hakim olması için çalışmaktır. Bunu yapmadıkça kuru kuruya bilgileri yığmak insanı olsa olsa "bilgisayar" yapar. Oysa gerçek ilim tâlibi "bilgisayar" olduğu kadar "bilgisever" ve "bilgiyapar" ve "bilgiyayar" da olmalıdır. Allah, bildiği ile amel edene bilmediğini de öğretir.

    10. İlim konusunda Allah'a dua etmeyenler ilim öğrenemezler.

    Allah Resûlü (s.a.v.) faydasız ilimden Allah'a sığınmış, faydalı ilim talebinde bulunmuş, ilminin arttırılması için dua etmiştir. Şu halde müslüman, ilim konusunda dâima Rabbi ile irtibat halinde olmalıdır.

    Bu konuya ilişkin daha pek çok madde sayılabilir ama yukarıda saydıklarımız, "ilim tâlibinin kendisinden kaynaklanan engeller" arasında en önde zikredilmesi gerekenlerdir.

    Rabbimiz hayırlı ilimler öğrenmeyi, öğrendiklerimizi uygulamayı ve başkalarına da öğretmeyi cümlemize nasip eylesin.
  • Ebu Bekir (r.a.)

    İslam dininin Peygamber Efendimizden sonra ikinci büyük şahsiyeti Hz. Ebû Bekir’dir (r.a.). İslam davası uğrunda eşsiz bir fedakârlık örneği ve sadakat tim­sali olmuştur. Hayatı baştan sona ahlak, fazilet ve yüce insanlık örnekleriyle do­ludur.

    Hz. Ebû Bekir (r.a.), henüz peygamberlik güneşinin dünyamızı aydınlatmadı­ğı o vah­şet devirlerinde bile, içi aydınlık bir şahsiyetti. Hayatında bir kere olsun cansız ve şuur­suz, ne kendilerine ne de başkasına fayda ve zarar veremeyen putlara tapma gibi bir bedbahtlığa düşmemişti. İçki, kumar gibi Cahiliye âdetle­rine iltifat etmemiş, yaradılış­tan yüksek ruhlu biriydi. Mekke’de herkes tarafın­dan sevilen ve saygı duyulan bir kim­seydi. Zengindi, itibarlıydı. Ticaretle meş­gul olurdu. Düşkünlere yardım etmeyi severdi.

    Hz. Ebû Bekir ticaret sebebiyle çeşitli ülkelere gidip gelen, kültürlü ve araştı­ran biriydi. İçinde bulunduğu devrin insani değerler bakımından tam bir çöküş hâli yaşadığını biliyor ve hissediyordu.

    Bir bekleyiş içindeydi Hz. Ebû Bekir. Düştüğü vahşetten insanlığı kurtara­cak bir kur­tarıcının bekleyişi içindeydi. Aslında dikkatli ve düşünen insanlar için bir hidayet nu­runu haber veren, gelmesinin yaklaştığına işaret eden hadise­ler de yok değildi. Hz. Ebû Bekir gibi ciddi şahsiyetler, Hz. İbrâhim’den (a.s.) kalan tevhid dinine inananlar da, bu nurun bekleyişi ve hasreti içindeydiler.

    Bunlardan biri de Kus bin Sâide idi. Kus bin Sâide, edip ve şair biriydi. Al­lah’ın birliğine ve öldükten sonra yeni bir hayatın başlayacağına inananlardan­dı. Bir gün bu zat, içlerinde Hz. Ebû Bekir ile Peygamberimizin de bulunduğu bir topluluğa şöyle bir ko­nuşma yapmıştı:

    ”Yemin ederim ki, Allah katında bir din vardır. O din, bulunduğunuz dinden daha sev­gilidir. Allah’ın göndereceği bir peygamber vardır ki, gelmesi pek ya­kındır. Gölgesi ba­şımızın üstüne gelmiştir. Ne mutlu o kimseye ki, ona iman eder. Ona isyan ve muhale­fet edecek bedbahta ise, yazıklar olsun!”

    Kus bin Sâide’nin haber verdiği bu müjdeye mazhar olacak olan da, Hz. Ebû Bekir’in en samimi dostu ve arkadaşı Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Hz. Ebû Be­kir en çok onunla olduğu zamanlar huzur buluyor, onunla sohbet etmeyi tercih ediyor ve en çok ona güveniyordu. Ticaret için Mekke’den bir müddet ayrılacak olsa, döndüğünde ilk ziyaret edip sohbet etmek istediği zat Hz. Muhammed’di (a.s.m.).

    Bir gün Hz. Ebû Bekir, rüyasında bir ayın gökten süzülerek Mekke üzerine indiğini, sonra bölünerek parçalarının şehrin bütün evlerine dağıldığını, daha sonra da toparlanıp kendi evine girdiğini görmüştü. Gördüğü bu rüya kendisini oldukça heyecanlandırmıştı. Rüyasını Mekke’de bulunan bazı Ehl-i Kitap âlim­lerine sordu. Onlar da beklenen pey­gamberin yakın bir zamanda Mekke’de çı­kacağını, kendisinin de ona uyma bahtiyar­lığına erenlerden olacağını, hattâ ha­yatında iken onun en yakın veziri olacağını söylediler.

    Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimizden birkaç yaş küçüktü. Babasının adı Osman’dı, fakat lakabı olan “Ebû Kuhâfe” ile meşhur olmuştu. Annesinin adı ise, “bütün iyiliklerin anası” manasına gelen Ümmü’l-Hayr idi. Hanımının ismi Zey­nep, künyesi de Ümmü Rûman’dı. Bundan önce Kuteyle ile evliydi; Ümmü Rûman’ın vefatından sonra da Esmâ bint-i Ümeys ile evlendi.

    Hz. Ebû Bekir’in üçü kız, üçü de erkek olmak üzere altı çocuğu dünyaya gel­di: Bun­­lar Hz. Âişe, Abdullah, Esmâ, Abdurrahman, Ümmü Gülsüm ve Mu­hammed (r.a.) idi.

    * * *

    Mekke, Hz. Muhammed’e gelen peygamberlik haberiyle çalkalanıyordu. Ki-tap­la­rın­da “yeni bir peygamberin geleceği” haberini okuyan bir kısım Yahudiler ve Hıristiyanlar bile, bu haber karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Müşrikler ise, “Peygamberlik, gele gele içimizden bir yetim ve kimsesize mi gelecekti?! Kabi­lemizin ileri gelenlerinden birisine gelmeli, değil miydi?” diyerek buna karşı geliyorlardı.

    Bilhassa müşrikler, tapmış oldukları putların Peygamberimiz tarafından kö-tü­len­mesini bir türlü hazmedemiyorlardı.

    Hz. Ebû Bekir bu sırada, ticaret maksadıyla gitmiş olduğu Yemen’de bulunu­yordu. Mekke’deki bu son gelişmelerden habersizdi. Döndüğünde, Ebû Cehil ve Utbe bin Muayt olmak üzere, Kureyş ileri gelenleri hemen etrafını sardılar. Çünkü Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşının o olduğunu biliyorlardı. Aslında, arada Ebû Bekir olmasaydı, Peygamberimizi susturmak için çoktan kuvvete başvuracaklardı.

    Hz. Ebû Bekir, “Hayrola,” dedi, “bir haber mi var? Ben yokken bir şeyler mi oldu?”

    “Evet, hem de pek büyük bir haber var. Ebû Tâlib’in yetimi Muhammed, pey­gam­berlik iddiasına kalkıştı!”

    “Bunu bizzat kendisi mi söyledi?”

    “Evet, kendisi söylüyor ve durmadan putlarımızı kötüleyip duruyor!”

    “Demek kendisi söylüyor ha! Kendisi söylüyorsa doğrudur” dedi ve “Şimdi nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu.

    “Evinde.” dediler.

    Hemen kalkıp doğruca Peygamberimizin yanına gitti. Bunu bir de kendisin­den duy­mak istiyordu. Çünkü o biliyordu ki, Hz. Muhammed, hayatında hiç ya­lan söylememişti. Bunun için halk kendisine “Muhammedü’l-Emîn” diyordu.

    Hz. Ebû Bekir heyecan içinde doğruca Peygamberimizin huzuruna gitti. Pey­gam­be­rimiz kapıyı kendisine açtığında tebessüm ediyordu. Çünkü kendisine inanacak yegâne şahsın Ebû Bekir olacağından emindi:

    “Ey Ebû Kâsım,” dedi, “peygamberlik iddiasında bulunduğun doğru mu?”

    “Evet, ey Ebû Bekir! Ben, sana ve bütün insanlara Âlemlerin Rabb’i tarafın­dan gönderilmiş bir elçiyim. İnsanları bir ve tek olan Allah’a inanmaya, putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırıyorum.”

    Hz. Ebû Bekir bu davet üzerine bir an bile duraklamadan:

    “Ben şehadet ederim ki ey Muhammed, sen, bir olan Allah’ın elçisisin.” dedi. Böylece Hz. Ebû Bekir, erkeklerden ilk Müslüman olma şerefine sahip ol­du.

    Hz. Ebû Bekir gibi, kavmin güvenilir, itibar edilir ve ileri gelen birisinin Müs­lüman olması, Hz. Âişe’nin ifadesiyle, Peygamberimizi dünyada en çok sevin­diren hadiselerden biri olmuştur.

    Bu hadise, Hz. Ebû Bekir’in şeref ve faziletini tek başına ifade etmeye yetecek bir ha­disedir. Nitekim daha sonra bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Ebû Bekir’den başka İslam’a davet ettiğim herkes, önce bir şaşkınlık ve te­reddüt geçirdi. Fakat Ebû Bekir, kendisine İslam’ı anlattığımda ne tereddüt geçirdi, ne durakladı.” [1]

    Hz. Ebû Bekir zaten hazır olan gönlünü ve fikrini İslam’a açıverdi. Artık ara­dığı ve beklediği İlahî gerçeklerin feyiz ve heyecanına kendini bütünüyle verdi. Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılmıyor, yeni gelen İlahî vahiyleri dinlemek için can atıyordu. Ezelî ve ebedî hakikatleri kalbine doldurdukça yerinde duramıyor, bunları kâinata haykırmak, ilan etmek ve başkalarının da bu İlahî feyiz ve kurtu­luşa ermesi aşkıyla yanıyordu.

    Ebû Bekir’in (r.a.), Müslüman olduğunda 40 bin dirhem serveti vardı. Hep­sini İslam davasına harcanmak üzere Peygamberimizin emrine verdi. Hz. Ebû Bekir bir yandan fikriyle, ikna ve ispat kabiliyetiyle İslam’ı durmadan tebliğ edi­yor, diğer taraftan da fakir Müslümalara maddi yardımlarda bulunuyordu. Onun vasıtasıyla Mekke ileri gelenlerinin pek çoğu İslam’a girme şerefine er­miştir.

    Bu zatların bir kısmı şunlardır:

    Hz. Osman (r.a.), Talha bin Ubeydullah (r.a.), Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a.), Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Zübeyr bin Avvam (r.a.), Abdurrahman bin Avf (r.a.)…

    Bu zatlar, hayatta iken cennetle müjdelenen 10 kişiden altısını teşkil ermektedir. Ay­rıca Osman bin Maz’un (r.a.), Ebû Sele­me (r.a.), Erkam bin Ebî Erkam da (r.a.), yine onun vasıtasıyla İslam’la şereflenenlerdendir.

    Hz. Ebû Bekir’in yardım ve gayretleriyle İslam davası gün geçtikçe Mekke ufuklarındaki karanlıkları dağıtmaya başlamıştı. Her geçen gün yeni kimseler İlahî nurun cazibesine kapılıyordu. Bu arada müşrikler de boş durmuyor, yeni Müslüman olanları vazgeçirmek için var güçleriyle çalışıyorlardı. İslam yayıl­dıkça tedbirlerini artırıyorlar, söz ve alayla mâni olmaktan vazgeçip maddi kuvvet kullanmaya başlıyorlardı. Müslüman olanları yakaladıkları yerde bayıltıncaya kadar dövüyor ve işkence ediyorlardı.

    Hz. Ebû Bekir’in de gayretleriyle, Peygamber’in yüce davasına uyanların sa­yısı 38’i bulmuştu. Müslümanlar imanlarını kuvvetlendirip ibadetlerini rahat­lıkla yapabilmek için, Hz. Erkam’ın evinde gizlice toplanmaya başlamışlar­dı.

    Yine bir gün, giriş çıkışı emniyetli olan bu evde toplanmışlardı. Aralarında Hz. Ebû Bekir de bulunuyordu. Tevhid davasını müşriklere açıkça ilan etmek için Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) izin istemişlerdi. Re­sû­lul­lah evvela henüz az olduklarını ifade buyurmuş­sa da, Hz. Ebû Bekir’in de ısrarı üzerine izin verdi. Hep birlikte Kâbe’ye gittiler. Ebû Bekir (r.a.) ayağa kalkıp, orada hazır bulunan müşriklere doğru dönerek konuşmaya başladı:

    “Bir olan Allah’a hamd ederim. Allah’a iman ebedî bir saadettir, inkâr ve puta tapmak ise pek kötü bir felakettir. Artık bu manasız Cahiliye âdetinden vazge­çin. Allah Resûlü’nün davetine uyun.” dedi.

    Müşrikler önce bir şaşkınlık geçirdiler. Fakat hemen ardından toparlanıp Müslümanların üzerine saldırdılar! Hz. Ebû Bekir’i yere yatırdılar, ellerine ge­çirdikleri şeylerle vurmaya başladılar. Azılı müşrik Utbe bin Rebia çivili ayakkabılarıyla yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı. Ebû Bekir’in yakınları yetişip güçlükle kendisini kurtarabildiler.

    Hz. Ebû Bekir bayılmıştı. O gün akşama kadar baygın hâlde yattı. Gözlerini açtığında etrafına bakındı ve ilk sözü, “Re­sû­lul­lah’tan ne haber?” oldu. O ölüm baygınlığı içindeyken bile Re­sû­lul­lah’ı soruyor, “Ona bir şey oldu mu?” diyor­du. Annesinin, “Evladım bir şey yiyip içmez misin?” sorusuna yine aynı cevabı veriyordu: “Re­sû­lul­lah nerede? Onun durumu nasıl?” Annesi bir şey bilmediği­ni söyleyince, “Anneciğim,” dedi, “Hattab’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Re­sû­lul­lah’ın ne hâlde olduğunu sor.” Ümmü Cemil’in, Re­sû­lul­lah’ın iyi olduğu haberini getirmesine rağmen, gönlü tatmin olmuyordu. Mutlaka Peygamberimizin du­rumunu kendi gözleriyle görmek istiyordu. Onu görmeden bir şey yiyip içmemeye yemin etti. Bu hâliyle bir yere gidemeyeceğini söylediler. Fakat o, mutla­ka gidip Re­sû­lul­lah’ı görmek istiyordu. Onu görmeden hiçbir şey kendisine hu­zur veremezdi. Etraf tenhalaşınca koluna girdiler, Erkam’ın evine götürdüler. Re­sû­lul­lah’ı görünce, “Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah!” deyip ağla­maya başladı. Re­sû­lul­lah da kendisini kucakladı, öptü. Onun bu hâli rikkatine dokundu ve gözlerinden yaşlar aktı. [2]

    Hz. Ebû Bekir teslimiyetiyle, bağlılığıyla ve üstün fedakârlıklarıyla, Pey­gam­be­ri­mizin nazarında “insanların en sevgilisi” olmuştu. Peygamber Efendimiz de sık sık evine gider, kendisiyle istişarede bulunur, İslam’ı neşir ve tebliğ hiz­metlerinde ve sair işlerde onun fikrini alırdı. Bu beraberlik, başladığı ilk gün­den, Re­sû­lul­lah’ın ahirete irtihâline kadar devam etti. Ondan bir an bile ayrılma­dı. Savaş meydanlarında, Hicret esnasında bu beraberlik devam etti. Kızı Hz. Âişe’yi Re­sû­lul­lah’a nikâhlamakla bu yakınlık daha da perçinlendi.

    Mekke, yeni hidayete gelen Müslümanlara giderek dar geliyordu. Müşrikle­rin baskıları ise her geçen gün artıyor; işkencelerin ardı arkası kesilmiyordu. Dinlerini ve hayatlarını kurtarabilmek için Müslümanlardan bir grup, Peygam­berimizin izniyle Habe­şiştan’a hicret etti. Geri kalanlar için de İlahî izin gelince, Müslümanlar kafile kafile Medine’nin yolunu tutmaya başladılar. Fakat Pey­gamberimize henüz hicret izni gelmemişti. Yanından bir an bile ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, kendisinin durumunu sorunca, Re­sû­lul­lah, “Acele etme, ey Ebû Be­kir. Belki Allah sana da bir hicret arkadaşı verir.” buyurdu. Artık Ebû Bekir Hicret’te de Re­sû­lul­lah ile birlikte olacağını anlamıştı. Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir ve Pey­gamberimizden başka Mekke’de kimse kalmamıştı.

    Müşrikler, Müslümanların hicret etmesinden de rahatsız oldular. Re­sû­lul­lah’ı kaçırmak istemiyorlardı. Derhâl toplandılar. Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldırmaya kesin olarak karar verdiler!

    Ancak Cenâb-ı Hak, Habib’ine Cebrail vasıtasıyla durumu bildirdi. Bu gece yatağında yatmayıp hicret etmesini emretti. Yol arkadaşı olarak da Hz. Ebû Be­kir’i tayin buyurdu.

    Peygamberimiz hemen Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Kapıda karşılaştılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı:

    “Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Bir şey mi var?” dedi. Re­sû­lul­lah, Allah’ın Medine’ye hicret izni verdiğini, kendisinin de beraberinde olacağı­nı söyledi. Ebû Bekir, Re­sû­lul­lah ile birlikte hicret etme şerefine nail olmaktan dolayı sevinç gözyaşları döktü.

    Peygamberimiz o gece Hz. Ali’yi kendi yatağında bırakıp Hz. Ebû Bekir’le birlikte gizlice yola çıktı. Sevr Dağı’na doğru ilerlemeye başladılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı, Peygamberimize bir zarar gelmesinden endişe ediyordu. Müşrikler kendilerini fark edip peşlerine düşebilirlerdi! Hz. Ebû Bekir kendisi­ni iyice unutmuş, sadece Re­sû­lul­lah’ı düşünüyordu. Kâh önüne geçiyor, kâh ar­kasında kalıyor, kâh sağ ve sol tarafına geçerek muhtemel saldırılara siper olmak istiyordu.

    Gecenin geç vakitlerinde Sevr Dağı’ndaki mağaraya ulaştılar. Mağaranın içi­ne hiç insan girmemişti. Haşerat doluydu. Önce Hz. Ebû Bekir mağaraya girdi. Etrafı kontrol etti ve elbisesinin parçalarıyla delikleri tıkadı. Kalan bir deliğe de ayağı gelecek şekilde otur­du. Re­sû­lul­lah da gelip onun yanına oturdu. Mübarek başını mağara arkadaşının di­zi­­ne dayayarak uyudu. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir, ayağında müthiş bir sızı hissetti. Acı­sından âdeta ciğeri yandı. Ama onun fedakârlığının ölçüsüne bakın ki, Re­sû­lul­lah’ı uyan­dırmamak için yerinden hiç kı­pırdamadı. Fakat acının tesiriyle gözlerinden yaş geldi. Re­sû­lul­lah mübarek yüzüne düşen bu damlalarla uyandı:

    “Ne oldu, ey Ebû Bekir?” dedi. Ebû Bekir:

    “Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Ayağımı bir şey soktu!” dedi.

    Maddi ve manevi dertlerin dermanı olan Re­sû­lul­lah, mübarek tükrüğünü ısı­rılan yere sürdüğü anda Hz. Ebû Bekir’in ağrısı sızısı hemen kesiliverdi. Bu büyük fedakârlık karşısında duygulanan Peygamberimiz, duygularını şöyle dile getirdi:

    “Ey Allah’ım! Ebû Bekir’in derecesini kıyamet günü benimle beraber ey­le.”

    Müşrikler Re­sû­lul­lah’ı yerinde bulamayınca öfkeden ne yapacaklarını şaşır­dılar. Re­sû­lul­lah’ı bulup getirene büyük mükâfatlar vaat ettiler. Sabaha karşı, iyi iz sürücüler, Peygamber Efendimizi bulup getirmek üzere yollara düştüler. Ni­tekim izlerini bulmakta da gecikmediler. Hattâ izleri takip ederek mağaranın kapısına kadar geldiler. Müşriklerin ayak seslerini duyan Hz. Ebû Bekir heye­canlandı. Fakat Re­sû­lul­lah hiç metanetini bozmadı. Ebû Bekir’e:

    “Üzülme, ey Ebû Bekir!” dedi, “Allah bizimle beraberdir. İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, kimse bir şey yapamaz.”

    Bu söz üzerine Ebû Bekir sakinleşti. Nitekim müşrikler aralarında konuşurken mağara kapısında gördükleri örümcek ağı ve bir güvercin dolayısıyla ma­ğaraya girmekten vazgeçip oradan uzaklıştılar.

    Kur’ân-ı Kerim, Tevbe Sûresi’nin 40. âyetinde bu hadiseyi haber verirken, Hz. Ebû Be­kir’in şanını da kıyamete kadar yüceltmiş oluyordu. Bu âyette mealen şöyle buyu­ru­lur:

    “Ey müminler! Siz Allah’ın Resûl’üne yardım etmezseniz de, Allah ona yar­dım etmiştir. Kâfirler onu yurdundan çıkardıklarında, mağaradaki iki kişiden biri olduğu hâlde o, yanındaki dostuna ‘Üzülme,’ diyordu, ‘Allah bizimle bera­berdir.’ Allah böylece onun üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, sizin görme­diğiniz ordularla onu takviye etti ve kâfirlerin davasını alçatttı. Yüce olan, Al­lah’ın davasıdır. Allah’ın kudreti her şeye galiptir ve O’nun her işi hikmetle­dir.”

    Re­sû­lul­lah, sadakat ve fedakârlık timsali Hz. Ebû Bekir’le birlikte, düşman tehlikesinden emin olmak için mağarada üç gün kaldı. Bu sırada, Hz. Ebû Be­kir’in kızı Esma kendilerine yiyecek getiriyor, oğlu Abdullah da haber ulaştırıyordu. Bütün bunları gece karanlığında yapıyorlar, gün ışımadan da yanla­rından ayrılıyorlardı.

    Üç gün sonra, mağaradan çıkıp İslam tarihinde yepyeni bir devir açan “Hicret” için Medine’nin yolunu tuttular. Tehlikeli ve yorucu bir yolculuk­tan sonra Medine’ye ulaştılar. Daha önce oraya hicret etmiş Müslümanlarla birlikte Medineli halk sokaklara dökülerek bu eşsiz misafirleri sevinç göz­yaşları içinde bağrına bastı. [3]

    Hz. Ebû Bekir, Medine’ye hicret ettikten sonra da devamlı Re­sû­lul­lah’ın yanında bulundu. Bütün varını İslam’a vermiş bir insandan zaten başka bir şey beklenemezdi.

    Sadakat, sevdiği ve bağlandığı şahsa benzemek, bütün varlığını ona ada­mak ve âdeta kendi varlığını sevdiğinin varlığında yok bilmektir. İşte Hz. Ebû Bekir’i erişilmez bir mertebeye yükselten sır budur. Ona “Sıddık” dedirten vasfı, Re­sû­lul­lah’a olan bu eşsiz sadakat ve bağlılığıdır. Re­sû­lul­lah’ın söyledi­ği her şeye ne kadar akıl almaz dahi olsa tereddütsüz inanır, iman ederdi.

    Onun bu vasfını, Re­sû­lul­lah’a ilk duyduğunda iman etmesi gösterdiği gi­bi, Mirac mucizesini tasdiki de ispat etmektedir.

    Re­sû­lul­lah bir gece Cebrail’le birlikte Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya, ora­dan da Allah’ın izniyle yüce âlemlere götürülmüş ve aynı gece dönmüştü. Ertesi gün bu eşsiz mucizeyi müşriklere haber vermiş, fakat müşrikler inan­mamışlardı. Hattâ birtakım yeni Müslümanlara bile Mirac mucizesinin ka­bulü ağır gelmişti. Bu Müslümanlar doğruca Hz. Ebû Bekir’e gittiler:

    “Yakın ve samimi dostunun anlattıklarından haberin var mı?” dediler, “Bu gece Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, orada namaz kıldığını, geçmiş peygamber­lerle görüşüp göklere çıktığını ve döndüğünü anlatıyor.”

    Hz. Ebû Bekir sadece bir şeyden emin olmak istiyordu:

    “Bunu o mu söylüyor? Siz bu anlattıklarınızı kendisinden mi duydunuz?”

    “Evet,” dediler, “kendisinden duyduk.”

    Hz. Ebû Bekir hiç tereddüt etmeden hemen şu cevabı verdi:

    “O söylediyse mutlaka doğrudur. Ben ona ve Allah’tan getirdiği her şeye iman etmişim.”

    Daha sonra hemen Peygamber Efendimizin yanına gidip, Mirac’ı bizzat ken­disinden dinlemek istedi. Re­sû­lul­lah bu büyük mucizeyi anlatınca, Hz. Ebû Be­kir şöyle dedi:

    “Yemin ederim ki, sen doğru söylüyorsun. Çünkü sen Allah’ın Peygamber’i­sin. Ben buna bir kere daha şehadet ederim.”

    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendisine iltifatta bulunarak:

    “Ey Ebû Bekir, sen zaten Sıddık’sın” buyurdu. Ve bundan böyle bu unvan, kıyamete ka­dar şerefli bir vasıf olarak Hz. Ebû Bekir’in adıyla birlikte anılmaya başlan­dı. [4]

    * * *

    Hastalığı sırasında sahabiler Re­sû­lul­lah’ı sık sık ziyaret ediyorlardı. İçlerinde Ebû Bekir’in de bulunduğu bu ziyaretlerden biri esnasında Peygamber Efendi­miz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

    “Cenâb-ı Hak, kulunu, dünya ile ahireti tercih hususunda serbest bıraktı. Ama o kul, ahireti tercih etti.”

    Bu ifadelerden ilk anda kimse bir şey anlamadı. Yalnız Hz. Ebû Bekir, Pey­gam­be­ri­mizin, bu sözle, vefat edeceğini işaret ettiğini anlamıştı. Hemen ağ­lamaya başladı ve şunları söyledi:

    “Babalarımız, analarımız, çocuklarımız, mallarımız, canlarımız sana feda ol­sun, yâ Re­sû­lal­lah!”

    Peygamberimiz onun bu feraset ve hassasiyetinden dolayı duygulandı ve şöyle buyurdu:

    “Ağlama, ey Ebû Bekir. Eğer Allah’tan başka bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. İslam kardeşliği ve sevgisi şahsi dostlukların üze­rindedir.” Sonra da: “Mescitte Ebû Bekir için açılan kapılardan başka bütün kapılar kapatılsın.” buyurdu. [5]

    Bu konuşmadan birkaç gün sonra Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hastalığı, cemaatle namaz kıldıramayacak derecede ağırlaştı. Buyurdu ki:

    “Hz. Ebû Bekir’e söyleyin, insanlara namaz kıldırsın.”

    Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, müminlere 17 vakit namaz kıldırdı. Hattâ bir sabah namazında da Peygamber Efendimize imamlık yapma şerefine er­di.

    * * *

    Re­sû­lul­lah ruhunu teslim ettiğinde, Ebû Bekir (r.a.) başka bir yerde idi. Halk toplanmış, ağlaşıyordu. Ebû Bekir (r.a.) haberi alıp geldiğinde, kimseyle konuşmadan doğruca Re­sû­lul­lah’ın bulunduğu odaya girdi. Yüzündeki örtüyü kaldır­dı, alnından öptü. Sonra da tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde şöyle dedi:

    “Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Anam babam sana feda olsun! Sen sağ iken de güzeldin, ölü iken de güzelsin. Cenâb-ı Hak sana bu ölüm şidde­tinden başka ikinci bir keder vermeyecektir. Takdir edilmiş olan bu ölüm geçi­dini ise, şimdi atlatmış bulunuyorsun.”

    Fakat ne garip ki, münafıklar, Re­sû­lul­lah’ın ölümü sırasında bile nifaklarından ve bozgunculuklarından vazgeçmiyorlardı.

    “Muhammed, Peygamber olsaydı ölmezdi!” diyerek Müslümanların mane­viyatını sarsmaya çalışıyorlardı.

    Hz. Ömer bu söylentilere daha fazla dayanamayarak kılıcını sıyırdı ve:

    “Re­sû­lul­lah vefat etmemiştir. Kim böyle bir şey söylerse, şu kılıcımla boynunu vu­rurum!” dedi.

    Bu sırada Hz. Ebû Bekir geldi ve Hz. Ömer’in üzüntü içinde söylediği bu söze karşılık şu manalı konuşmayı yaptı:

    “Allah, daha hayatta iken Resûl’üne öleceğini haber vermişti. Evet, Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ölmüştür. Baki olan ancak Allah’tır.” Sonra da Âl-i İmrân Sûresi’nin şu mealdeki 144. âyetini okudu:

    “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler ge­lip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim gerisin geri dönerse şunu iyi bilsin ki, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”

    Devamla şunları söyledi:

    “Allah’ın dini yaşayacaktır. Allah’ın davası tamamlanmıştır. Allah, dinine sa­rılıp onu yüceltmek için çalışanların yardımcısıdır. Elimizde Allah’ın kitabı vardır. O, bir nur ve şifadır. Allah, Resûl’ünü doğru yola onunla iletmiştir. Al­lah’ın helal ve haram kıl­dığı şeyler onun içindedir.” [6]

    Hz. Ebû Bekir, Ashâb’ın ileri gelenlerinin yaptıkları konuşmalardan sonra itti­fakla “Re­sû­lul­lah’ın halifesi” seçildi. Çünkü herkes onun Re­sû­lul­lah (a.s.m.) yanındaki yerinin herkesten önde olduğunu biliyor ve takdir ediyordu. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiğinin ertesi günü mescidin minberine çıktı ve şu tarihî konuşmayı yaptı:

    “Ey insanlar! Ben sizin en hayırlınız olmadığım hâlde size emîr oldum. Fakat Kur’ân ve Re­sû­lul­lah’ın sünneti bize öğretildi. Bilgimiz varsa ancak bu sayede­dir. Hali­felik hizmetinde benim için bir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen ağır bir işi elimde olmayarak üzerime almış bulunuyorum. Bu vazife için daha güçlü birisinin seçilmesini çok arzu ederdim. Size Allah’tan korkmanızı tavsiye ede­rim!

    “Ey insanlar! Eğer vazifemi hakkıyla yerine getirirsem bana uyun ve bana yardım edin. Eğer kötülüğe saparsam beni doğru yola getirin! Doğruluk ema­nettir, yalancılık da hıyanettir. İnşaallah içinizde en zayıfınız, kendisinin hakkı­nı alıncaya kadar yanımda en güçlünüz olacaktır. İçinizdeki en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hak kendisinden alınıncaya kadar benim yanımda en zayıfı­nız olacaktır. Ben Allah’a ve Resûl’üne itaat ettikçe siz de bana itaat edin. Allah ve Resûl’üne isyan ettiğimde bana itaat etmeniz gerekmez. Kendim ve sizin için Allah’tan af ve bağışlanma diliyorum.” [7]

    Hz. Ebû Bekir, halife olduktan sonra büyük bir titizlikle ve Peygamber Efen­dimize sadakada üzerine düşen vazifeleri yapmaya koyuldu. İlk işi, Peygambe­rimizin yapmak isteyip de ömrünün vefa etmediği, Üsâme ordusunu Şam’a gön­dermek oldu. Sahabile­rin ileri gelenlerinden bazıları o sırada meydana çıkan “Yalancı Peygamberler” meselesi­ni ileri sürüp “ordunun sefere çıkmasının bi­raz geciktirilmesi” istikametinde görüş be­yan etmişlerdi. Bunlara karşı halifenin cevabı şu oldu:

    “Allah’a yemin ederim ki, eğer kaplanlar ve kurtların Medine’ye gelip beni parçalayacaklarını bilsem, yine Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getireceğim! Çünkü Re­sû­lul­lah, ‘Üsâme ordusunu mutlaka gönderin.’ buyurmuştur.”

    Hz. Ömer’in Üsâme’yi genç bulup daha yaşlı birinin kumandan olmasını tek­lifi üzerine de:

    “Ey Hattab’ın oğlu! Üsâme’yi Re­sû­lul­lah kumandan tayin ettiği hâlde, bu ka­rarı ben nasıl değiştirebilirim?!” dedi. [8]

    Üsâme ordusu, Ebû Bekir’in (r.a.) verdiği talimatla hareket etti. Rumlarla kar­şı­laş­madı. Fakat geri dönerken, dinden dönen Huzaalılardan bir grubu bozguna uğrattı. Böylece hem Re­sû­lul­lah’ın emri yerine getirilmiş, hem de başgösteren büyük bir fitneden Müslümanlar kurtarılmış oldu.

    Artık Hz. Ebû Bekir devletin reisi ve Re­sû­lul­lah’ın halifesiydi. Kızı ve Re­sû­lul­lah’ın hanımı Hz. Âişe, babasının hilafeti hususunda şu ibretli sözleri söyle­miştir:

    “Bu vazife öylesine ağır bir yüktü ki, eğer dağların üzerine çökseydi onları paramparça ederdi! Fakat Hz. Ebû Bekir bu ağır vazifeyi Allah’ın yardımı ve müminlerin desteği sayesinde en mükemmel şekliyle yerine getirdi. Halifeliği müddetince Kur’ân ve hadiste açık bir delil bulunmayan hususlarda sahabilerden gerekli gördükleriyle istişarede bulundu.”

    * * *

    Hz. Ebû Bekir son derece iyi bir idareciydi, işlere kabiliyet ve ehliyetli olanla­rı tayin ederdi. Mesela maliye işlerine, Peygamber Efendimizin “Ümmetin Emini” dediği Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı tayin etti. Adalet timsali Hz. Ömer’i hu­kuk işlerine, vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit’i de kayıt ve yazışma işlerine memur etti.

    Hz. Ebû Bekir, idaresini üzerine aldığı halkın durumunu teftiş etmek için ge­celeri do­laşır, zayıf ve kimsesizlerin yardımına koşardı. Salih el-Gıfârî bununla ilgili bir hatırasını şu şekilde anlatır:

    “Yaşlı ve âmâ bir kadının bakımını Hz. Ömer üzerine almıştı. Kadın kimse­sizdi. Hz. Ömer yiyecek ve içeceğini bizzat kendisi götürür, işlerini görürdü. Bir gece baktı ki, kendisinden önce biri gelip kadıncağızın bütün işlerini gör­müş! Ertesi gün erken dav­ranıp vazifesini yaptı ve gizlendiği yerde beklemeye başladı. Bir de baktı ki, mümin­lerin halifesi Ebû Bekir geliyor! Gizlendiği yer­den çıktı ve duygulanarak:

    “Demek sendin, ey müminlerin emîri!” [9]

    Hz. Ebû Bekir, vali ve ordu komutanlarına sözlü ve yazılı tavsiyelerde bulu­nurdu. Bir defasında İkrime’ye (r.a.) şu ibretli tavsiyede bulunmuştur:

    “Yapacağım, dediğin şeyi yap; söz verince, vaadini yerine getir. İkaz etmekten kork­ma, fakat bunu yaparken neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine dikkat et. Suçluya hak ettiği cezadan fazlasını verme, hak edene de ceza vermeyi gecik­tirme.”

    Halife seçildikten sonra ailesinin geçimi için devlet hazinesinden maaş alma­yı hiç düşünmemişti. Geçimini ticaret yaparak karşılamak istiyordu.

    Halife seçildikten sonra bir gün ticaret için pazara gidiyordu. Hz. Ömer’le kar­şılaştı. Hz. Ömer, kendisine Beytülmâl’den maaş bağlanmasını teklif etti. Hz. Ebû Bekir, “Aldığım paranın karşılığını ödeyememekten korkarım!” dedi. Fakat Hz. Ömer, vaktinin ancak devlet işlerine yeteceğini, ticaret yapmaya artık vakti kalmayacağını söyledi. Ve onu hazineden geçimi kadar maaş almaya ikna etti. Hz. Ebû Bekir, halifelikte kaldığı iki yıl müddetince hazineden maaş almış­tır. Fakat vefat ettiğinde aldığı maaşın hepsinin hesap edilerek tamamıyla mira­sından karşılanmasını vasiyet etti. [10]

    * * *

    Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde yaptığı hizmetler kısaca şunlardır:

    Daha Peygamberimiz (a.s.m.) vefat etmeden önce Yemâme, Yemen ve da­ha başka yer­lerde birtakım yalancı peygamberler türedi. Bunlar kabilelerini kendi nüfuzları altın­da toplamak istiyorlardı. Re­sû­lul­lah’ın vefatını fırsat bilip harekete geçtiler. Hz. Ebû Bekir, bunlar üzerine Hâlid bin Velid (r.a.), İkrime bin Ebî Cehil (r.a.), Muhacir bin Ebî Ümeyye (r.a.) ve Amr bin Âs’ı (r.a.) gönderdi. Ve bu fitnenin önü alındı.

    Re­sû­lul­lah’ın vefatıyla Arap kabilelerinin bir kısmı dinden döndü. Yahudi­ler, Hıristi­yanlar ve münafıklar harekete geçti. Hz. Âişe’nin (r.a.) ifadesiyle, Müslümanlar, kış ge­cesinde yağmura tutulup dağılan koyun sürüsüne döndüler… Ebû Hüreyre’nin ifadesiyle, “Şayet Ebû Bekir (r.a.) olmasaydı, Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra Müslümanlar helak olurdu!” Fakat Hz. Ebû Bekir, Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, kendisine ihsan ettiği meziyet ve kabiliyetle Müslümanları bu tehlikeli geçitlerden salimen geçirdi.

    Hz. Ebû Bekir’in diğer mühim bir hizmeti de, “Kur’ân’ı toplatması”dır. Gerek Mek­­ke devrinde gerekse Medine devrinde olsun, bir âyet nazil olduğunda, Peygamberimiz hemen vahiy kâtiplerinden birini çağırır, derhâl vahyedilen âyeti yazdırırdı. Bu şekilde muhtelif zaman ve yerlerde nazil olan âyetler, bu­lunan kâğıt parçaları, tabaklanmış deriler, yassı beyaz taşlar, develerin kürek kemikleri veya hurma yapraklarına yazılıyordu. Herhangi bir yanlışlığa mey­dan vermemek için de, Peygamberimiz, yazılan âyeti vahiy kâtibine okuta­rak, fazla bir şey varsa çıkarttırır, eksik varsa tamamlatırdı. Böylece, Peygam­berimiz hayatta iken Kur’ân-ı Kerim’in tamamı, tam ve doğru olarak yazılmış­tı. Fakat yazılan bu nüshalar bir yerde biriktirilmiyordu. Sahabilerden iste­yen, bu nüshaları kendilerine alabiliyordu. Gerek Peygamberimizin hayatta olması, gerekse Kur’ân hafızı olan sahabilerin çok olması, “sayfalar”ı bir ara­ya getirmeye ihtiyaç hissettirmemişti. Ancak Müseylimetü’l-Kezzâb’la yapı­lan Yemâme Savaşı’nda çok sayıda hafızın şehit edilmesi, bu ihtiyacı ortaya çıkardı.

    “Sayfaların bir araya toplanması” ihtiyacını ilk hisseden, Hz. Ömer’di. Hz. Ömer, Yemâme Savaşı’ndan sonra hafızların daha da azalacağı, âyetlerin yazılı olduğu vesikaların kaybolabileceği endişesine kapıldı. Bu düşüncesini Hz. Ebû Bekir’e açtı. Değişik yerlerde dağınık hâlde bulunan yazılı Kur’ân say­falarının bir araya getirilmesini teklif etti. Peygamberimizin hayatta iken böyle bir şeyi yapmamış olduğunu düşünerek evvela tereddüt geçiren Hz. Ebû Bekir, meselenin ehemmiyetine binaen teklifi kabul etti. Beraberce müzakere ederek, sayfaların bir araya getirilmesini kararlaştırdılar.

    Kur’ân sayfalarının toplatılması vazifesi, Peygamberimizin (a.s.m.) vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit’e (r.a.) verildi. Hz. Zeyd o sıralarda 20 yaşlarında bulunuyordu. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona ezberleyen ve en iyi okuyan sahabilerden biriydi.

    Hz. Zeyd bu kutsi vazifeyi alır almaz derhâl harekete geçti. Hz. Ebû Bekir’in emriyle, yanında âyet yazılı parça bulunanların, Re­sû­lul­lah’ın huzurunda yazıl­dığına dair iki şahitle birlikte bu parçaları getirmesini ilan etti. Bütün sahabiler meseleye bütün güçleriyle sahip çıktılar. Ellerindeki belgeleri, Re­sû­lul­lah’ın hu­zurunda yazıldığına dair iki şahitle beraber Hz. Zeyd’e getiriyorlardı. Hz. Zeyd de onları sûre ve âyet sırasına göre düzenliyordu.

    Bu şekilde, bir sene gibi kısa bir zamanda, dağınık olan Kur’ân sayfaları bir araya toplanmış oldu. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Zeyd’e âlim sahabilerden bir heyet teşkil etmesini emretti. Toplanan Kur’ân âyetleri bu heyet huzurunda okundu. Hiçbiri itiraz etmedi.

    Hz. Ebû Bekir vefatına kadar, toplu hâldeki Kur’ân nüshasını yanında muha­faza etti. Onun vefatından sonra ise bu nüsha Hz. Ömer, daha sonra ise Hz. Ömer’in kızı, aynı zamanda Peygamberimizin (a.s.m.) hanımı olan Hz. Hafsa’nın yanında kal­dı. [11]

    Hz. Ebû Bekir İslamiyet’i muhtaç gönüllere ulaştırmak için ordular hazırladı. Hz. Hâlid bin Velid kumandasındaki bir orduyu Irak içlerine gönderdi. Bu ordu zaferden zafere koşarak kısa zamanda Irak’ın mühim bir kısmını fethetti. Tevhid sancağını oraya dikti.

    Irak’ın fethinden sonra Hz. Hâlid bin Velid’i Şam’a gönderdi. Fakat Şam’ın fe­tih müjdesini alamadan bu fâni âleme gözlerini kapadı. Sıddîk-i Ekber vefat et­tiğinde, tarih hicrî 13 yılını gösteriyordu. Allah ondan razı olsun!

    * * *

    Hz. Ebû Bekir tam bir takva ehliydi. Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmakta büyük bir dikkat gösterirdi.

    Bir defasında, hizmetçisi yiyecek getirmişti. Hz. Ebû Bekir çok acıkmış oldu­ğundan, nereden getirdiğini sormadan birdenbire onu yemiş bulundu. Fakat sonradan, bu yiyeceği nereden getirdiğini hizmetçisine sordu.

    “Cahiliye Devri’nde bir kadına yaptığım muskaya karşılık bana vermeyi vaat ettikleri şeydi.” cevabını alınca birden rengi değişti. Parmağını hemen bo­ğazına salarak, yediği şeyi tamamen dışarı çıkardı. Yanındakiler bu davranışını aşırı bularak:

    “Ey müminlerin emiri! Bütün bunlar bir lokma yiyecek için mi?!” deyince şu hikmetli cevabı verdi:

    “Öleceğimi bilsem yine de o lokmayı çıkarırdım. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Haramla beslenen bir ceset, cehennemde yanmaya mah­kûmdur!’” [12]

    * * *

    Hz. Ebû Bekir, kulluk vazifesinde de çok önde bir şahsiyetti. Bir gün sahabiler, Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı. Sohbet sırasında Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Sahabe-i Kirâm’a bir soru sordu:

    “Bugün hanginiz oruçludur?”

    “Ben, yâ Re­sû­lal­lah.” dedi Hz. Ebû Bekir.

    Peygamberimiz, “Bugün hanginiz bir cenazeyi takip etti?” diye sordu.

    Ebû Bekir, ”Ben, yâ Re­sû­lal­lah.” diye cevap verdi.

    Peygamberimiz, “Bugün sizden kim bir fakiri doyurdu?” diye sordu.

    Ebû Bekir, “Ben doyurdum, yâ Re­sû­lal­lah.” dedi.

    Peygamberimiz, “İçinizden kim bir hasta ziyaret etti?” diye sordu.

    Yine Hz. Ebû Bekir, “Ben!” cevabını verince, Allah’ın Resûl’ü tebessüm ede­rek şu müjdeyi verdi:

    “Bu hasletler kimde toplanırsa, işte o, cennete girer.” [13]

    Hz. Ebû Bekir çok güzel Kur’ân okurdu. Kur’ân okuyuşu o kadar tesirliydi ki, okur­ken hem kendisi ağlar, hem de dinleyenleri ağlatırdı. İslam’ın ilk yıllarında Mekke’de müşriklerin kadınları, çocukları ve köleleri bile onu dinlemek üzere başına toplanırlardı. Fakat müşrikler, “Çoluk çocuğumuzu dinimizden çıkara­cak!” diye buna engel oldular.

    O, Kur’ân’ı anlama, sünnete vâkıf olma hususlarında da sahabilerin en âlimi idi. Çün­kü hayatı boyunca Re­sû­lul­lah ile beraber olmuş, bütün duyguları ve ka­biliyetleri ile ondan İslam’ı ve Kur’ân’ı anlamaya yönelmişti. Bunun içindir ki, Re­sû­lul­lah sağlığın­da bile kendisine fetva salahiyeti vermişti. Hz. Ebû Bekir, hangi âyetin ne zaman ve hangi hadise üzerine indiğini en iyi bilenler­dendi.

    Bir gün Hz. Ebû Bekir, Ashâb’dan bir grubun, “Ey iman edenler! Siz kendinizi kötülüklerden korumaya bakınız. Siz doğru yolda olduktan sonra, sapıklığa düşenler size zarar veremez.” mealindeki Mâide Sûresi’nin 105. âyet-i kerimesini farklı bir şekilde anladıklarını gördü. Duruma müdahale ederek:

    “Bu âyeti asıl maksadından daha farklı anlıyorsunuz. Ben, bu âyeti okuduktan sonra, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘İnsanlar zalimi görüp zulmüne engel olmaz­larsa, hepsine birden ceza gelmesi beklenmelidir.’” [14] dedi.

    Hz. Ebû Bekir çok zengin bir insandı. Zenginliği kadar da çok cömertti. Bu cömertliği bazen bütün varlığını Allah yolunda harcamaya kadar varırdı. Hz. Ömer bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

    “Bir defasında İslam davası için Re­sû­lul­lah, yardımda bulunmamızı emir bu­yur­muştu. Bu, servetimin çok olduğu bir zamana rast geldi. İçimden, ‘Bugün Ebû Bekir’i geçebilirim!’ dedim. Malımın yarısını getirip Re­sû­lul­lah’a teslim et­tim. Re­sû­lul­lah:

    “‘Ailene ne bıraktın, ey Ömer?’ dedi.

    ‘”Getirdiğim kadarını da aileme bıraktım.’ dedim.

    “Biraz sonra Ebû Bekir geldi. O da malının tamamını getirmişti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ona da:

    “‘Ailene ne bıraktın, ey Ebû Bekir’ dedi. Hz. Ebû Bekir’in verdiği cevap şuydu:

    ‘”Onlara da, Allah ve Resûl’ünün sevgisini bıraktım.’

    “Ben bunun üzerine, ‘Artık hiçbir hayır yarışında Ebû Bekir’i geçemem!’ de­dim.” [15]

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), onun bu yüksek fedakârlığını metheden ifade­lerde bulunmuştur. Bir defasında, “Bana malı ve sohbeti hususunda insanların en cömerti, Ebû Bekir’dir.” buyurmuştur.

    Bir başka defa da, “Yaptıklarına karşılık mükâfatını veremediğimiz kimse yoktur; ancak Ebû Bekir müstesna… Bizim yanımızda Ebû Bekir’in öyle bir cömertliği vardır ki, kıyamet gününde onun mükâfatını ancak Allah verir.” buyur­muşlardır. [16]

    Peygamber Efendimizin Hz. Ebû Bekir hakkında takdir ve tavsif dolu hadis­leri vardır. Bunlardan birkaçını kaydediyoruz:

    “Peygamberler müstesna insanların en faziletlisi, Ebû Bekir’dir.” [17] İbn-i Ömer (r.a.) şöyle rivayet ediyor:

    “Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir gün evinden çıktı, mescide girdi. Sağında Hz. Ebû Bekir, solunda da Hz. Ömer vardı. İkisinin ellerinden tutmuş olduğu hâlde şöyle buyurdu:

    ‘”Biz kıyamet gününde işte bu şekilde diriltileceğiz.’” [18]

    Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

    “Kim Allah rızası için sadaka verirse, cennette ‘Ey Allah’ın sevgili kulu! Bu­raya gel. Bu kapıda büyük bir hayır ve bereket vardır.’ diye çağrılır. Çok namaz kılanlar cennetin namaz kapısından, mücahitler cihat kapısından, çok sadaka verenler sadaka kapısından, oruçlular ise Reyyan kapısından davet edilirler.”

    Bu sırada Hz. Ebû Bekir de orada bulunuyordu:

    “Anam babam size feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Bir kişi bütün bu kapılardan davet edilebilir mi?” dedi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

    “Evet, davet edilebilir. Senin, işte bu davet edilenlerden biri olduğunu ümit ederim.” [19]

    Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizden 142 hadis rivayet etmiştir. Onun bu kadar az hadis rivayet etmesinin sebebi, Peygamber Efendimizden sonra iki yıl gibi kısa bir müddet hayatta kalmış olmasıdır. Ayrıca devlet işleriyle meşguliyeti de hadis rivayetine mâni olmuştur.

    Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden biri şudur:

    “Size doğruluğu tavsiye ederim. Doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü doğ­rulukla iyilik bir aradadır ve her ikisi de cennettedir. Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, kötülükle beraberdir ve her ikisi de cehennemdedir. Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü hiç kimseye imanda yakinden sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinize düş­manlık etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz.” [20]


    ____________________________________________

    [1]el-Bidâye, 3: 30; Sîre, 1: 269.
    [2]İnsânü’l-Uyûn, 1: 475; el-Bidâye,3: 30.
    [3]el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3: 177-180; Tabakât, 3: 172; Üsdü’l-Gàbe, 3: 209-210; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1; Sîre, 2: 128.
    [4]Sîre, 2: 39; İnsânü’l-Uyûn, 2: 92; Tabakât, 1: 213-216.
    [5]Buhârî, Fezâiü’l-Ashâb: 3; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 2-3; Tirmizî, Menâkıb: 15; Üsdü’l-Gàbe, 3: 216; Sire, 4: 299; İnsânü’l-Uyûn, 3: 458.
    [6]Buhârî, Cenâiz: 123; İbni Mâce, Cenaiz: 65, Tabakât, 2: 265-267; Sîre, 4: 305; İnsânü’l-Uyûn, 3: 474.
    [7Tabakât, 3: 182-183; Sire, 4: 311; İnsânü’l-Uyûn, 3: 483; Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 317.
    [8]el-Bidâye, 6: 305; el-Kâmil fi’t-Tarih Tercümesi, 2: 307; Hayâtü’s-Sahâbe, 1: 314-318.
    [9]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 42.
    [10]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 148.
    [11]Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân: 2.
    [12]Hilye, 1: 31
    [13]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 12.
    [14]Tirmizî, Zühd: 60; Müsned, 1: 2.
    [15]Üsdü’l-Gàbe, 3: 218; Tirmizî, Menâkıb: 16; Hilye, 1: 32.
    [16]Üsdü’l-Gàbe, 3: 218; Tirmizî, Menâkıb: 16; Hilye, 1: 32.
    [17]Feyzül-Kadir, 1: 90.
    [18]İbni Mâce, Mukaddime: 11; Tirmizî, Menâkıb: 16.
    [19]Müslim, Zekât: 86; Tirmizî, Menâkıb: 16.
    [20]Müsned, 1: 3, 5.
  • 208 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Oldukca eğlenceli, biraz grilikten sıkılanlar için içi rengarenk olaylarla dolu bir kitap tavsiyesi bırakacağım.
    :
    MEKS tayfası, Üniversite dönemlerinde birbirlerine sıkı sıkıya baglanmış bir grup gençtir. 4 'Çatlak';
    Mehmet, Emrah, Kardelen, Selinda.
    :
    Sanırım yaşlanmışım. Okurken Üniversite, lise yillarim aklıma geldi. Sahi hangi ara bu kadar büyüdük biz?
    :
    Kitapta bol eglence, muziplik, arkadaslik sizi belki yillar öncesine goturecek guzellikler bekliyor. Halihazirda zaten ogrenciyseniz siz yine de okuyun derim. Gercekten gülumseten diyaloglar var.
    :
    Ağır edebiyattan sıkılan ben için bir nefes alımı gibi oldu.
    :
    MEKS TAYFASINI MERAK EDENLER ICIN
    @merveamtt
    @emirhanozhan
    @melikegnur
    @rahmanygt
    @yigitresmi
  • 185 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap, kızının diliyle Mevdûdi'yi anlatan bir eser.
    Yayınevi kızının yazılarına geçmeden Seyyid Kutub, Muhammed İkbâl gibi büyük şahsiyetlerin Mevdûdi hakkındaki görüşleriyle başlamış.
    Böylesine kıymetli bir âlimi evin içinden bir gözle görmek, İslâm medeniyeti uğruna gösterdiği çabayı daha yakından öğrenmek bambaşka bir duyguydu benim için.
    Kitabın her sayfası yaşanmışlıklarla dolu, her satıra sinmiş duygular.. bu yüzden okurken hayran olmamak elde değil..
    Ömrünü adadığı İslâm davası için neler yaptığına; bu yolda her dâim yanında olan annesinin takvâsına, eşinin vefâsına ayrıca hayran kaldım..
    Mutlaka okunması gereken bir eser, çok kıymetli satırlar barındırıyor. Rabbim hakkıyla istifade edebilmeyi nasip etsin..
    Şimdiden iyi okumalar, kitapla kalın.